Konusunu Oylayın.: Tahkiki imanın zararı var mıdır? Yakin ne demektir? İlmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn arasındaki fark nasıl anlaşılm

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Tahkiki imanın zararı var mıdır? Yakin ne demektir? İlmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn arasındaki fark nasıl anlaşılm
  1. 13.Ocak.2012, 23:06
    1
    Misafir

    Tahkiki imanın zararı var mıdır? Yakin ne demektir? İlmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn arasındaki fark nasıl anlaşılm






    Tahkiki imanın zararı var mıdır? Yakin ne demektir? İlmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn arasındaki fark nasıl anlaşılm Mumsema Tahkiki imanın zararı var mıdır? Yakin ne demektir? İlmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn arasındaki fark nasıl anlaşılmalıdır?


  2. 13.Ocak.2012, 23:06
    1
    Misafir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Misafir
    Misafir
  3. 14.Ocak.2012, 22:37
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Tahkiki imanın zararı var mıdır? Yakin ne demektir? İlmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn arasındaki fark nasıl a




    Tahkiki imanın nasıl zararı olabilir. Peygamberlerin imanı tahkikidir. Buna göre, onlar bundan zarar gördüler denilebilir mi?
    Yakîn, sözlük mânâsıyla “tereddütsüz, şüphesiz ilim.” demektir. Daha geniş ve daha güzel bir başka tarif: “Birşeyi vakıa mutabık olarak itikad-ı sahih üzere şüphesiz bilmek.”

    Bu tarifte, yakînin iki önemli mânâsı karşımıza çıkıyor. Birisi, bir şeyi gerçekte nasılsa öyle bilmek. Buna, “vakıa mutabakat” deniliyor. Diğeri itikad-ı sahih, yâni bu inançta zerrece şüphe etmemek. Meselâ, haşrin cismanî değil de sadece ruhanî olduğuna tam olarak inanan bir insan, yakîne erememiştir. Zira bu iman yakînin birinci şartını taşımıyor. Yanlış inanca ise yakîn denilmez.

    Yakînin üç ana mertebesi vardır:
    -İlmelyakîn,
    -Aynelyakîn,
    -Hakkalyakîn…

    Bazıları, “ilmelyakîn”i zayıf bir itikat zannederler. Halbuki bu mertebelerin her üçü de kâmil imanı ifade eder. Yakîn kelimesi üçünde de geçtiğine göre, her üç mertebe de “vakıa mutabık”, her üç mertebe de “şüpheden uzak." İmanda, vakıa mutabakatı, yâni hakikata uygunluğu, kanaatimizce, şöyle anlamak gerekir: İman hakikatlerine Kur’an-ı Kerim’in ve Allah resülünün bildirdiği gibi inanmak.

    Meselâ, Allah’a iman hususunda, Allah’ı bütün sıfatlarıyla bilmek. O’nu vacib, ezelî ve ebedî, mekândan ve zamandan münezzeh tanımak, vakıa mutabıktır. Bütün mü’minler Allah’a böylece iman ederler.

    Yakîn imana sahip olanlarda iman, kulun fiil ve hâl âleminde daima tesirini gösterir. Meselâ, melâikeye her mü’min inanır. Melekleri Kur’an-ı Hakim’in bildirdiği gibi bilen bir insanın bu imanı vakıa mutabıktır ve şüpheden de uzaktır. Ama melekleri sözü edildiği zaman hatırlamak başka, her adım atışında, her söz sarf edişinde onları yanı başında bilmek daha başkadır. İşte bu ikincisi yakîn imandır. Bunda da üç ana mertebe ve her mertebede sonsuz dereceler var.

    İlmelyakîn, bir şeyin, bir hakikatın varlığını iki kere iki dört eder gibi kat’i bilmektir. O hakikatı, gördüğü yahut işittiği, kısacası his âlemine giren bir şeyi bilir gibi kat’i bilmek ise aynelyakîni ifade eder. Yine o şeyi yaşadığı bir hakikatın varlığını bilir gibi bilmek ise hakkalyakîndir. Meselâ, biz hâfızamız olduğunu ilmen ve yakînen biliriz. Ve bundan kesinlikle şüphe etmeyiz. Aynı şekilde, elimizin varlığını görerek, aynelyakîn biliriz. Bunda da kat’iyen şüphemiz olamaz. Bir de, hayatta olduğumuzu bilmemiz vardır ki bunu ne düşünerek, ne görerek değil, bizzat yaşayarak biliriz. Bu biliş ise hakkalyakîndir.

    Kâtibin varlığına yazının varlığından çok daha kuvvetle inanan her insan, kendi varlığına inanmasının çok üstünde bir iman ile Allah’ı bilecek, O’na iman edecektir. Yâni kendi varlığından şüphe etse bile yaratanından etmeyecektir. Bu noktaya gelen mü’min yakîne ermiştir.

    Bir müslüman şöyle düşünmeli: “Madem ki Allah’ın bekasına inanıyorum, öyle ise benim için artık hiçlik, yokluk, ayrılık düşünülemez. Zira O’nun ilminde bâkiyim. Bu dünya sahifesinden silineceğim diye zerrece müteessir olmam.” Ancak bu ince hakikatı sadece keşfetmekle ve düşünmekle kalamyıp, bu mânâyı eşyayı görür gibi hissetmeli ve ona garkolmanın safasını ruhunda, kalbinde olanca canlılığıyla yaşaöalıdır.

    İşte Allah’ın bekasına hakkalyakîn iman budur. Bu mânâ, Allah’ın diğer sıfatları için de düşünülebilir, güzel ahlâkın bütün şubeleri için de.

    Şu nokta gözden ırak tutulmamalı: Allah’ın zatı bilinmez. İman ne kadar kâmil olursa olsun Allah’ın zatını hakkalyakin olarak bilmek mümkün değildir. Yakinin üç mertebesini, tahkiki imanın mertebeleri, yahut imana ulaştıran delillerin kuvvet dereceleri olarak anlamak gerekir.

    Zaten imanın mertebe ve dereceleri bu dünya hayatı ile ilgilidir. Öbür dünyada, inandığımız her şey ayan beyan olacağı için, imanın mertebe ve dereceleri orada zevk ve lezzet makamlarına dönüşecektir. Yani bu dünyada imanı hakkelyakin olanlar, öbür dünyada bu derece nispetinde bir makamda olacaklar demektir.


  4. 14.Ocak.2012, 22:37
    2
    Editör



    Tahkiki imanın nasıl zararı olabilir. Peygamberlerin imanı tahkikidir. Buna göre, onlar bundan zarar gördüler denilebilir mi?
    Yakîn, sözlük mânâsıyla “tereddütsüz, şüphesiz ilim.” demektir. Daha geniş ve daha güzel bir başka tarif: “Birşeyi vakıa mutabık olarak itikad-ı sahih üzere şüphesiz bilmek.”

    Bu tarifte, yakînin iki önemli mânâsı karşımıza çıkıyor. Birisi, bir şeyi gerçekte nasılsa öyle bilmek. Buna, “vakıa mutabakat” deniliyor. Diğeri itikad-ı sahih, yâni bu inançta zerrece şüphe etmemek. Meselâ, haşrin cismanî değil de sadece ruhanî olduğuna tam olarak inanan bir insan, yakîne erememiştir. Zira bu iman yakînin birinci şartını taşımıyor. Yanlış inanca ise yakîn denilmez.

    Yakînin üç ana mertebesi vardır:
    -İlmelyakîn,
    -Aynelyakîn,
    -Hakkalyakîn…

    Bazıları, “ilmelyakîn”i zayıf bir itikat zannederler. Halbuki bu mertebelerin her üçü de kâmil imanı ifade eder. Yakîn kelimesi üçünde de geçtiğine göre, her üç mertebe de “vakıa mutabık”, her üç mertebe de “şüpheden uzak." İmanda, vakıa mutabakatı, yâni hakikata uygunluğu, kanaatimizce, şöyle anlamak gerekir: İman hakikatlerine Kur’an-ı Kerim’in ve Allah resülünün bildirdiği gibi inanmak.

    Meselâ, Allah’a iman hususunda, Allah’ı bütün sıfatlarıyla bilmek. O’nu vacib, ezelî ve ebedî, mekândan ve zamandan münezzeh tanımak, vakıa mutabıktır. Bütün mü’minler Allah’a böylece iman ederler.

    Yakîn imana sahip olanlarda iman, kulun fiil ve hâl âleminde daima tesirini gösterir. Meselâ, melâikeye her mü’min inanır. Melekleri Kur’an-ı Hakim’in bildirdiği gibi bilen bir insanın bu imanı vakıa mutabıktır ve şüpheden de uzaktır. Ama melekleri sözü edildiği zaman hatırlamak başka, her adım atışında, her söz sarf edişinde onları yanı başında bilmek daha başkadır. İşte bu ikincisi yakîn imandır. Bunda da üç ana mertebe ve her mertebede sonsuz dereceler var.

    İlmelyakîn, bir şeyin, bir hakikatın varlığını iki kere iki dört eder gibi kat’i bilmektir. O hakikatı, gördüğü yahut işittiği, kısacası his âlemine giren bir şeyi bilir gibi kat’i bilmek ise aynelyakîni ifade eder. Yine o şeyi yaşadığı bir hakikatın varlığını bilir gibi bilmek ise hakkalyakîndir. Meselâ, biz hâfızamız olduğunu ilmen ve yakînen biliriz. Ve bundan kesinlikle şüphe etmeyiz. Aynı şekilde, elimizin varlığını görerek, aynelyakîn biliriz. Bunda da kat’iyen şüphemiz olamaz. Bir de, hayatta olduğumuzu bilmemiz vardır ki bunu ne düşünerek, ne görerek değil, bizzat yaşayarak biliriz. Bu biliş ise hakkalyakîndir.

    Kâtibin varlığına yazının varlığından çok daha kuvvetle inanan her insan, kendi varlığına inanmasının çok üstünde bir iman ile Allah’ı bilecek, O’na iman edecektir. Yâni kendi varlığından şüphe etse bile yaratanından etmeyecektir. Bu noktaya gelen mü’min yakîne ermiştir.

    Bir müslüman şöyle düşünmeli: “Madem ki Allah’ın bekasına inanıyorum, öyle ise benim için artık hiçlik, yokluk, ayrılık düşünülemez. Zira O’nun ilminde bâkiyim. Bu dünya sahifesinden silineceğim diye zerrece müteessir olmam.” Ancak bu ince hakikatı sadece keşfetmekle ve düşünmekle kalamyıp, bu mânâyı eşyayı görür gibi hissetmeli ve ona garkolmanın safasını ruhunda, kalbinde olanca canlılığıyla yaşaöalıdır.

    İşte Allah’ın bekasına hakkalyakîn iman budur. Bu mânâ, Allah’ın diğer sıfatları için de düşünülebilir, güzel ahlâkın bütün şubeleri için de.

    Şu nokta gözden ırak tutulmamalı: Allah’ın zatı bilinmez. İman ne kadar kâmil olursa olsun Allah’ın zatını hakkalyakin olarak bilmek mümkün değildir. Yakinin üç mertebesini, tahkiki imanın mertebeleri, yahut imana ulaştıran delillerin kuvvet dereceleri olarak anlamak gerekir.

    Zaten imanın mertebe ve dereceleri bu dünya hayatı ile ilgilidir. Öbür dünyada, inandığımız her şey ayan beyan olacağı için, imanın mertebe ve dereceleri orada zevk ve lezzet makamlarına dönüşecektir. Yani bu dünyada imanı hakkelyakin olanlar, öbür dünyada bu derece nispetinde bir makamda olacaklar demektir.





+ Yorum Gönder