Konusunu Oylayın.: Teveccüh-ü nâs denilen gösteriş hastalığından nasıl kurtulabiliriz? Çizgiyi nasıl koruyabilir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Teveccüh-ü nâs denilen gösteriş hastalığından nasıl kurtulabiliriz? Çizgiyi nasıl koruyabilir?
  1. 12.Ocak.2012, 21:55
    1
    Misafir

    Teveccüh-ü nâs denilen gösteriş hastalığından nasıl kurtulabiliriz? Çizgiyi nasıl koruyabilir?






    Teveccüh-ü nâs denilen gösteriş hastalığından nasıl kurtulabiliriz? Çizgiyi nasıl koruyabilir? Mumsema Teveccüh-ü nâs denilen gösteriş hastalığından nasıl kurtulabiliriz? Çizgiyi nasıl koruyabilir?


  2. 12.Ocak.2012, 21:55
    1
    Misafir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Misafir
    Misafir



  3. 12.Ocak.2012, 23:12
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Teveccüh-ü nâs denilen gösteriş hastalığından nasıl kurtulabiliriz? Çizgiyi nasıl koruyabilir?




    Teveccüh-ü nas: İnsanlardan şahsa gelen iltifatlar, tebrikler ve yönelişlerdir. Bu anlamda ki, teveccüh her ne şekilde olursa olsun doğru değildir. Hem kişinin manevi hayatına hem de yapacağı hizmete zarardır. Şöhret denen zehirli balı netice veren bir tuzaktır.

    Teveccüh-ü nâs, kulların sevgisine, alkışına, takdirine kapılıp, dünyaya geliş gayesinden sapma hastalığıdır. Bu hastalığı tutulanlar kendileri gibi zavallı bir başka insandan medet bekleme gafletine düşerler.

    Teveccüh-ü nâs, riyanın davetçisi, rızaya giden yolun da en büyük engelidir; toplumun esiri olmak, onların ayıplamasını günahtan önde tutmak, onların beğenmesini meleklerin teveccühüne tercih etmektir.

    Herkesin kendi derdini tek olarak çektiği kabir âlemini, kimsenin kimseye dönüp bakamayacağı mahşer meydanını ve Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceği hesap gününü hatırlayan insanlar, bu hastalığa yakalanmazlar. “Allah, müminlerden nefislerini ve mallarını Cennet mukabili satın aldı” (Tevbe, 9/111) ayetine kulak verir ve kendilerini insanların teveccühüne değil “İnsanların Rabbi”in rızasına adarlar; nefis ve mallarını Allah’a satarlar.

    Şu var ki, “Allah için sevmek” gibi, “Allah için sevilmek” de meşru ve güzeldir. Her mümin ister ki, Allah’ın mümin kulları onu sevsinler. Bu arzu nefsanî değil rahmanîdir ve teveccüh-ü nâs hastalığına girmez.

    Diğer taraftan, insanların ilgi ve alakası istenilmez. Ancak Allah tarafından verilebilir. Allah tarafından verilse de bununla övünülmez, yani bak herkes bana ilgi ve alaka duyuyor, diye övünç ve kibir yapılmaz. Şayet Allah tarafından verilen bu ilgi ve alaka, kişiyi şımartıp övünmeye sevk ediyor ise, bu kişide samimiyet ve ihlas kayboluyor demektir, yani şımarmaya başlıyor anlamına gelir.

    Bu anlamda insanların ilgi ve alaka göstermesi; bir ödül ya da mükafat değil, tam aksine bir ceza ve mücazattır. Zira günahlar içinde en büyük günah gösteriş ve kişinin kendi ile kibirlenip övünmesidir. Bu da insan için hayır değil şer getirir. Allah, gösteriş ve kibir ehlini sevmediği gibi, cehennemle de cezalandırır. Öyle ise insanların Allah için olmayan ilgi ve alaka göstermesine sevinmekten ziyade üzülmek gerekir.

    Günümüzdeki birçok insanı yoldan çıkarıp şöhretin kölesi haline getiren şey, Allah için olmayan bu ilgi ve alakalardır. Bazılarının hayatı tamamen gösteriş ve riya üstüne bina olmuştur. Bu gibi zavallılar hiçbir zaman doğal ve samimi olamazlar. Her hal ve tavırları yapmacık ve gösteriş içindedir. Adeta yürüyen mücessem bir riya gibidirler. Allah bizleri ve tüm inananları bu gibi hallerden korusun.

    Halbuki ihlas ile Allah’ın bir lema teveccühünü kazansak, bu bize ahiret hayatının her aşamasında faydalı ve menfaatli olacaktır.

    Esasen, kainata sanatkarı adına baktığımızda, her bir varlık çok cihetlerle Allah'tan bahsediyor. Selimiye Camiine bakan nasıl ki Mimar Sinan'ı hatırlıyor ve onu düşünüyor. Mahlukata tahkiki bir nazarla bakan her mümin de doğrudan doğruya Allah'ın varlığına birliğine intikal eder. Sonsuz ilmini, iradesini, kudretini her masnuatında müşahede eder.

    Allah'ı her yerde hazır nazır görür. Her an ve her yerde Allah'ın hazır olduğunu idrak eden bir kimse elbette her durumda ona sığınır ve ondan medet ister. O varken ve yanındayken başkasına bakmak ve meded istemek bir padişahın huzurundayken hizmetçisinden yardım istemek gibi saygısızlık olur. İlmen bunu anlamak kolay gibi görünse de, hayatın bir parçası haline getirip yaşamak elbette kolay değildir.

    Bununla beraber, Allah’ın insanlar üstünde sayısız nimetleri vardır. Bu nimetleri insan kendinden bilirse gurur ve kibir olur; eğer bu nimetleri inkar edip gizlerse, bu da Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük olur ki, her iki durum da manevi bir hastalıktır. Yani insanın, üstünde görünen nimetleri kendinden bilmesi nasıl caiz değilse, aynı şekilde o nimetleri yok sayıp inkar etmesi de caiz değildir.

    Bu yüzden tahdis-i nimet dediğimiz, nimeti Allah’tan bilip, bu nimeti üzerinde göstermek ve ilan etmek yolunu takip etmeliyiz. Tevazuyu bu çerçevede anlamak gerekir. Tevazu aslında nimeti haktan bilmek ve bu nimetleri Allah’ın ihsanı olarak anlatmaktır:

    “Ve Rabbinin nimetine gelince, artık (onu şükranla) anlat!” (Duha,93/11)


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  4. 12.Ocak.2012, 23:12
    2
    Moderatör



    Teveccüh-ü nas: İnsanlardan şahsa gelen iltifatlar, tebrikler ve yönelişlerdir. Bu anlamda ki, teveccüh her ne şekilde olursa olsun doğru değildir. Hem kişinin manevi hayatına hem de yapacağı hizmete zarardır. Şöhret denen zehirli balı netice veren bir tuzaktır.

    Teveccüh-ü nâs, kulların sevgisine, alkışına, takdirine kapılıp, dünyaya geliş gayesinden sapma hastalığıdır. Bu hastalığı tutulanlar kendileri gibi zavallı bir başka insandan medet bekleme gafletine düşerler.

    Teveccüh-ü nâs, riyanın davetçisi, rızaya giden yolun da en büyük engelidir; toplumun esiri olmak, onların ayıplamasını günahtan önde tutmak, onların beğenmesini meleklerin teveccühüne tercih etmektir.

    Herkesin kendi derdini tek olarak çektiği kabir âlemini, kimsenin kimseye dönüp bakamayacağı mahşer meydanını ve Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceği hesap gününü hatırlayan insanlar, bu hastalığa yakalanmazlar. “Allah, müminlerden nefislerini ve mallarını Cennet mukabili satın aldı” (Tevbe, 9/111) ayetine kulak verir ve kendilerini insanların teveccühüne değil “İnsanların Rabbi”in rızasına adarlar; nefis ve mallarını Allah’a satarlar.

    Şu var ki, “Allah için sevmek” gibi, “Allah için sevilmek” de meşru ve güzeldir. Her mümin ister ki, Allah’ın mümin kulları onu sevsinler. Bu arzu nefsanî değil rahmanîdir ve teveccüh-ü nâs hastalığına girmez.

    Diğer taraftan, insanların ilgi ve alakası istenilmez. Ancak Allah tarafından verilebilir. Allah tarafından verilse de bununla övünülmez, yani bak herkes bana ilgi ve alaka duyuyor, diye övünç ve kibir yapılmaz. Şayet Allah tarafından verilen bu ilgi ve alaka, kişiyi şımartıp övünmeye sevk ediyor ise, bu kişide samimiyet ve ihlas kayboluyor demektir, yani şımarmaya başlıyor anlamına gelir.

    Bu anlamda insanların ilgi ve alaka göstermesi; bir ödül ya da mükafat değil, tam aksine bir ceza ve mücazattır. Zira günahlar içinde en büyük günah gösteriş ve kişinin kendi ile kibirlenip övünmesidir. Bu da insan için hayır değil şer getirir. Allah, gösteriş ve kibir ehlini sevmediği gibi, cehennemle de cezalandırır. Öyle ise insanların Allah için olmayan ilgi ve alaka göstermesine sevinmekten ziyade üzülmek gerekir.

    Günümüzdeki birçok insanı yoldan çıkarıp şöhretin kölesi haline getiren şey, Allah için olmayan bu ilgi ve alakalardır. Bazılarının hayatı tamamen gösteriş ve riya üstüne bina olmuştur. Bu gibi zavallılar hiçbir zaman doğal ve samimi olamazlar. Her hal ve tavırları yapmacık ve gösteriş içindedir. Adeta yürüyen mücessem bir riya gibidirler. Allah bizleri ve tüm inananları bu gibi hallerden korusun.

    Halbuki ihlas ile Allah’ın bir lema teveccühünü kazansak, bu bize ahiret hayatının her aşamasında faydalı ve menfaatli olacaktır.

    Esasen, kainata sanatkarı adına baktığımızda, her bir varlık çok cihetlerle Allah'tan bahsediyor. Selimiye Camiine bakan nasıl ki Mimar Sinan'ı hatırlıyor ve onu düşünüyor. Mahlukata tahkiki bir nazarla bakan her mümin de doğrudan doğruya Allah'ın varlığına birliğine intikal eder. Sonsuz ilmini, iradesini, kudretini her masnuatında müşahede eder.

    Allah'ı her yerde hazır nazır görür. Her an ve her yerde Allah'ın hazır olduğunu idrak eden bir kimse elbette her durumda ona sığınır ve ondan medet ister. O varken ve yanındayken başkasına bakmak ve meded istemek bir padişahın huzurundayken hizmetçisinden yardım istemek gibi saygısızlık olur. İlmen bunu anlamak kolay gibi görünse de, hayatın bir parçası haline getirip yaşamak elbette kolay değildir.

    Bununla beraber, Allah’ın insanlar üstünde sayısız nimetleri vardır. Bu nimetleri insan kendinden bilirse gurur ve kibir olur; eğer bu nimetleri inkar edip gizlerse, bu da Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük olur ki, her iki durum da manevi bir hastalıktır. Yani insanın, üstünde görünen nimetleri kendinden bilmesi nasıl caiz değilse, aynı şekilde o nimetleri yok sayıp inkar etmesi de caiz değildir.

    Bu yüzden tahdis-i nimet dediğimiz, nimeti Allah’tan bilip, bu nimeti üzerinde göstermek ve ilan etmek yolunu takip etmeliyiz. Tevazuyu bu çerçevede anlamak gerekir. Tevazu aslında nimeti haktan bilmek ve bu nimetleri Allah’ın ihsanı olarak anlatmaktır:

    “Ve Rabbinin nimetine gelince, artık (onu şükranla) anlat!” (Duha,93/11)


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder