Konusunu Oylayın.: Mevlana Celaleddin Rumi'ye göre Allah insanları ve cinleri kendi büyüklüğünü görmek maksadıyla mı yaratmıştır?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Mevlana Celaleddin Rumi'ye göre Allah insanları ve cinleri kendi büyüklüğünü görmek maksadıyla mı yaratmıştır?
  1. 08.Ocak.2012, 13:55
    1
    Misafir

    Mevlana Celaleddin Rumi'ye göre Allah insanları ve cinleri kendi büyüklüğünü görmek maksadıyla mı yaratmıştır?






    Mevlana Celaleddin Rumi'ye göre Allah insanları ve cinleri kendi büyüklüğünü görmek maksadıyla mı yaratmıştır? Mumsema çok yazı olmasın.


  2. 08.Ocak.2012, 23:37
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: (Mevlana Celaleddin Rumi'ye göre) Allah, insanları ve cinleri kendi büyüklüğünü görmek maksadıyla mı yaratmıştır?




    Allah, insanları ve cinleri kendi büyüklüğünü, cemal ve kemâlini, iki şekilde görmek maksadıyla yaratmıştır.
    Birincisi: Bizzat kendi sonsuz ilmiyle harika sanatını görmek ister. İkincisi: Ehil olan melek, cin ve insanlar gibi şuurlu varlıkların gözüyle, harika sanatını ve eşsiz maharetini görmek ister.
    Çünkü, varlıkta iki daire ve iki tablo söz konusudur:
    Birinci daire; Allah’ın Rab ismiyle yaptığı icraatlarını, kâinatı yaratma ve idare etmesini simgeleyen RUBUBİYET dairesidir.
    İkinci daire; Rububiyet dairesi hesabına hareket eden UBUDİYET dairesidir.
    Rububiyet dairesinden gelen, binlerce iyilik, ikram ve ihsanlara karşı, ubudiyet dairesinde yerini alan insanoğlu, bu ihsanlara karşı şükran borcunu eda etmek için bütün kuvvetiyle Rabbine ibadet eder, kulluk vaziyeti takınır.
    Var olan tablolardan birincisi sanat; ikincisi tefekkür tablosudur.
    Sanat tablosu; Yüce Yaratıcının sanatkârlığını, sonsuz ilmini, kudretini, iradesini ve eşsiz hikmetini yansıtmaktadır. Buna mukabil Sanatkâr Yaratıcı, insanoğlu ve cinler gibi şuurlu varlıklardan bu hârika sanat şaheserlerini tefekkürle mütalaa etmesini istemektedir.
    İşte ubudiyet genel olarak hem eylem, hem fikir planında cereyan eden bir kulluk nişanesidir. Kulluğun temel esprisi; bir yandan Allah’ın had ve hesaba gelmez lütuf ve nimetlerine karşı şükran borcunu eda etmek, diğer yandan kâinatın her sahası ve her safhasında kusursuz işleyen eşsiz sanat tablosundan gönül ve akıl ekranına yansıyan hârikulâde sanat nakışlarını uyanık bir şuurla okumak ve dikkatli bir fikir süzgecinden geçirmek suretiyle onları doğru algılamaya çalışarak, fıtrat vazifesini yerine getirmektir.
    "Cinleri ve insanları ancak beni tanımaları, bana kulluk etmeleri için yarattım."(Zariyat, 51/56)
    mealindeki ayet-i kerimede bu gerçeğe vurgu yapılmıştır.
    Netice olarak denilebilir ki, insanın yaradılışının esas gayesi Rabbini tanımak ve ona ibadet etmektir. Tanımanın ölçüleri insanın yaradılışında var edilmiştir. Nitekim, "Nefsini (kendi hakikatini, özünü) bilip tanıyan Rabbini tanır.” kaidesi, bazı İslam âlimlerince ilmi bir düstur olarak kabul görmüştür. Bu mevzuda Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
    "Pek yakında onlara dışlarındaki âlemde ve kendi iç âlemlerinde ayetlerimizi / varlığımızın, kudret ve ilmimizin belgelerini göstereceğiz. Taki (Peygamberin söylediğinin) hak olduğunu anlasınlar."(Fussilet, 41/53)
    İşte, dış alemde sanattan sanatkâra geçmek gibi mantık-istidlal yoluyla Cenab-ı Hakkı tanımak mümkün olduğu gibi, insanın yaradılışında var edilen bazı ölçülerle de Allah'ın sıfatlarını bilmek kabildir.
    Mesela, kendi ilmini, kudretini, görmesini, işitmesini ve konuşmasını küçük çapta mikyas yaparak yüce Rabbin sonsuz ilim, kudret, kelam sıfatlarını, Semi' ve Basir isimlerini görebilir.
    Evet, dünya hayatı bir denizdir. Vücudumuz bir gemidir, ölüm ise deniz sahilidir; sağlık, mal, mülk, çoluk-çocuk ve saltanat gibi hususlar, geminin müştemilatıdır. Kuvve-i gazabiye buharının kazanı hükmündedir. Kuvve-i şeheviye buharlaşan su mesabesindedir. Akıl-fikir kuvveti ise geminin kaptanıdır ki şu karışık hayatın dalgaları arasında hayat gemisini istikametli rotada seyrini tanzim edecektir. (Gazali, Kimya-yı Saadet. 1. Bölüm) Bu istikametli hareketin rotası ise Kur'an-ı Kerim'in tespit ettiği iman ve İslam rotasıdır ki, insanı ubudiyete / kulluğa davet eder.
    "Ölünceye kadar Rabbine ibadet et." (Hicr,15/99)



  3. 08.Ocak.2012, 23:37
    2
    Editör



    Allah, insanları ve cinleri kendi büyüklüğünü, cemal ve kemâlini, iki şekilde görmek maksadıyla yaratmıştır.
    Birincisi: Bizzat kendi sonsuz ilmiyle harika sanatını görmek ister. İkincisi: Ehil olan melek, cin ve insanlar gibi şuurlu varlıkların gözüyle, harika sanatını ve eşsiz maharetini görmek ister.
    Çünkü, varlıkta iki daire ve iki tablo söz konusudur:
    Birinci daire; Allah’ın Rab ismiyle yaptığı icraatlarını, kâinatı yaratma ve idare etmesini simgeleyen RUBUBİYET dairesidir.
    İkinci daire; Rububiyet dairesi hesabına hareket eden UBUDİYET dairesidir.
    Rububiyet dairesinden gelen, binlerce iyilik, ikram ve ihsanlara karşı, ubudiyet dairesinde yerini alan insanoğlu, bu ihsanlara karşı şükran borcunu eda etmek için bütün kuvvetiyle Rabbine ibadet eder, kulluk vaziyeti takınır.
    Var olan tablolardan birincisi sanat; ikincisi tefekkür tablosudur.
    Sanat tablosu; Yüce Yaratıcının sanatkârlığını, sonsuz ilmini, kudretini, iradesini ve eşsiz hikmetini yansıtmaktadır. Buna mukabil Sanatkâr Yaratıcı, insanoğlu ve cinler gibi şuurlu varlıklardan bu hârika sanat şaheserlerini tefekkürle mütalaa etmesini istemektedir.
    İşte ubudiyet genel olarak hem eylem, hem fikir planında cereyan eden bir kulluk nişanesidir. Kulluğun temel esprisi; bir yandan Allah’ın had ve hesaba gelmez lütuf ve nimetlerine karşı şükran borcunu eda etmek, diğer yandan kâinatın her sahası ve her safhasında kusursuz işleyen eşsiz sanat tablosundan gönül ve akıl ekranına yansıyan hârikulâde sanat nakışlarını uyanık bir şuurla okumak ve dikkatli bir fikir süzgecinden geçirmek suretiyle onları doğru algılamaya çalışarak, fıtrat vazifesini yerine getirmektir.
    "Cinleri ve insanları ancak beni tanımaları, bana kulluk etmeleri için yarattım."(Zariyat, 51/56)
    mealindeki ayet-i kerimede bu gerçeğe vurgu yapılmıştır.
    Netice olarak denilebilir ki, insanın yaradılışının esas gayesi Rabbini tanımak ve ona ibadet etmektir. Tanımanın ölçüleri insanın yaradılışında var edilmiştir. Nitekim, "Nefsini (kendi hakikatini, özünü) bilip tanıyan Rabbini tanır.” kaidesi, bazı İslam âlimlerince ilmi bir düstur olarak kabul görmüştür. Bu mevzuda Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
    "Pek yakında onlara dışlarındaki âlemde ve kendi iç âlemlerinde ayetlerimizi / varlığımızın, kudret ve ilmimizin belgelerini göstereceğiz. Taki (Peygamberin söylediğinin) hak olduğunu anlasınlar."(Fussilet, 41/53)
    İşte, dış alemde sanattan sanatkâra geçmek gibi mantık-istidlal yoluyla Cenab-ı Hakkı tanımak mümkün olduğu gibi, insanın yaradılışında var edilen bazı ölçülerle de Allah'ın sıfatlarını bilmek kabildir.
    Mesela, kendi ilmini, kudretini, görmesini, işitmesini ve konuşmasını küçük çapta mikyas yaparak yüce Rabbin sonsuz ilim, kudret, kelam sıfatlarını, Semi' ve Basir isimlerini görebilir.
    Evet, dünya hayatı bir denizdir. Vücudumuz bir gemidir, ölüm ise deniz sahilidir; sağlık, mal, mülk, çoluk-çocuk ve saltanat gibi hususlar, geminin müştemilatıdır. Kuvve-i gazabiye buharının kazanı hükmündedir. Kuvve-i şeheviye buharlaşan su mesabesindedir. Akıl-fikir kuvveti ise geminin kaptanıdır ki şu karışık hayatın dalgaları arasında hayat gemisini istikametli rotada seyrini tanzim edecektir. (Gazali, Kimya-yı Saadet. 1. Bölüm) Bu istikametli hareketin rotası ise Kur'an-ı Kerim'in tespit ettiği iman ve İslam rotasıdır ki, insanı ubudiyete / kulluğa davet eder.
    "Ölünceye kadar Rabbine ibadet et." (Hicr,15/99)






+ Yorum Gönder