Konusunu Oylayın.: Osmanlı’nın kuruluşundan tasavvufun rolü

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Osmanlı’nın kuruluşundan tasavvufun rolü
  1. 29.Aralık.2011, 14:59
    1
    Misafir

    Osmanlı’nın kuruluşundan tasavvufun rolü

  2. 31.Aralık.2011, 23:23
    2
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,671
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: osmanlı’nın kuruluşundan tasavvufun rolü




    osmanlı’nın kuruluşundan tasavvufun rolü

    Osmanlı târihini yazmış olan yerli ve yabancı bütün müellifler, daha ziyade zâhirî sebepler ve hâdiseler üzerinde dururlar. Ancak bu sebepler ve hâdiselerin bir de ledünnî iklîmi, yâni iç dünyâsı vardır ki, bunun asıl özü ve mayası, ilk kuruluş yıllarında çok daha net olarak görülür. Bu ilk kuruluş yılları ise, ekseriyetle menkıbelere, halk rivâyetlerine ve rü’yâlara dayanan bir millî mîrâstır.
    Osmanlılar’ın ilk târihçileri olan Âşıkpaşa-zâde’nin eseri kuruluştan yaklaşık yüzelli sene sonra kaleme alınmış olduğundan başlangıçtaki askerî ve siyâsî hâdiselerin naklinde de bu mânevî mîrâs büyük bir yer tutar. Bu, halkın devletine bakışını aksettirmesi yönünden Osmanlı’nın millî vicdandaki târihî akisleri demektir. Umûmî bir surette değerlendirildiği zaman şu vasıf ve istikâmetleri ifâde eder:
    a. Moğol istilâlarıyla dağılan Selçuklu Devleti’nden sonra Anadolu Türk-İslâm birliği parçalanmıştı. Ayrıca Moğolların Ortaasya’dan başlayan işgâl ve istilâları karşısında mağlûb ve perişân olan kitleler, Batı’ya doğru göç etme mecbûriyetinde kalmışlardı. Ancak bu, Anadolu’nun nüfusça daha kesif bir şekilde Türk ve müslüman kitlelerce iskânı neticesini doğurmuştur. Bu kahır içinden zuhûr eden lutfa rağmen siyâsî bir birlik ve otorite mevcûd olmadığı için Anadolu’nun bölünmüş manzarası âdetâ bir kör dövüşüne dönüşmüştü.
    Böylesine buhranlı bir devirde ızdırapların teskîni ve siyâsî bir otoritenin teşekkülünün zarûreti, mânevî rehberliğe olan ihtiyacı had safhaya yükseltmişti. İşte Anadolu’da Yûnuslar, Mevlânâ’lar ve Hacı Bektâşlar’la başlayan tasavvufî irşâd an’anesinin Şeyh Edebali’de zirveleşmesi, bu ihtiyaç ve zarûretle idi. Bunu idrâk eden ve beylikler arasında gerek ahlâkî vaziyeti, gerekse coğrafî mevkii itibarıyle en müsâidi olan Osmanlılar’ın yıldızının parlaması da, bu Hakk dostlarının irşâdları neticesi gerçekleşmiştir. Çünkü diğer beylikler, güçlerini birbirleriyle kıyasıya bir mücâdele ile tüketirlerken Osmanlı Beyliği, kardeş kavgalarına iltifat etmeyerek yüzünü küffâra çevirmiş ve İslâm’ın gazâ ve cihâd rûhunu en güzel bir surette ve mânevî bir heyecanla yaşamıştır. Neticede İslâmî irşâdın bereketiyle sür’atle büyüyüp serpilmiştir. Zîrâ diğer beyliklerin mümtaz şahsiyetleri, bu mücâdelede vicdânî bir rahatsızlık hissettiklerinden alttan alta Osmanlı’ya iltihak etmişlerdir. Bugün de İslâm dünyâsındaki kitleler arası benzer bir kargaşa yaşayan müslümanların, bu üslûbun bereketi üzerinde basîretle durmaları gerekir.
    Gerçekten yüksek bir mânevî irşâdın neticesi olarak Osmanlılar, daha başlangıçtan itibaren bir benlik dâvâsı gütmemiş kuru bir istiklâl ve cihangirlik sevdâsıyla ortaya çıkmamışlardır. Selçuklular, onların muvaffakiyetlerini takdîr etmiş ve kendilerine ayrı bir değer vermişlerdir. Bunun bir nişânesi olarak da “kös, davul ve sancak” gibi istiklâl alâmetleri sayılan târihî hediyeleri göndermişlerdir. Bununla birlikte Osmanlılar, Selçuklular’a, onlar târih sahnesinden çekilene kadar bağlı kalmış ve hukûken bizzat Selçuklu sultanı tarafından müstakil hâle getirilmelerine rağmen böyle iddialı bir davranışta bulunmamışlardır. Bunun mânâsı, Osmanlı’nın yeni bir siyâsî varlık olmayıp farkın sadece hanedan adına münhasır kalması şartıyla Selçuklu’nun bir devamı olarak tezâhür etmiş olduğudur. Dolayısıyla Osmanlılar, Selçuklular’ın vâris-i tabiîsidirler. Nitekim Orhan Gâzî’nin, oğlu I. Murâd Han’a yaptığı nasîhatinde:
    “Nasıl Selçuklu’nun vâris-i tabiîsi biz isek, Roma’nın da vârisi biz olacağız!” demesi, bu hakîkatin net bir ifâdesidir.
    Diğer taraftan bu keyfiyet, daha da şümûllendirilmiş ve Osmanlı Devleti “Devlet-i Aliyye-i Muhammediyye” olarak da zikredilmiştir. Böylece bu devamlılık şuûrunun Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e kadar dayandırılması ile İslâm târihinin bütünü tevârüs edilegelmiştir.
    Ayrıca Osmanlı Devleti, en kritik zamanlarda onun te’yîd-i ilâhîye mazhar olan İslâm için var olduğu, bu sebeple de ebediyyen yaşayacağı telkîn edilerek «Devlet-i Ebed-Müddet» sıfatıyla da anılagelmiştir.
    Osmanlılar, yıkılış alâmetleri zuhûr ettiğinde bu tâbirin ye’si dağıtmaktaki rolüne daha fazla ağırlık verebilmek için de «Bu devlet, Devlet-i Aliyye değil Devlet-i Aliyye-i Muhammediyye’dir.» ibaresine sıkça yer vermişlerdir. Bununla hem târihî devamlılık şuûrunu ve hem de bu devletin mânevî temellerini bir kere daha hatırlatmanın lüzumunu hissetmişlerdir. Meselâ, 1821 Patras hâdisesi1ne sebep olan patrik Gregoryus’un idam fermânında bu tâbir resmî bir ağızla ve açıkça ifâde edilmiş, böyle gâilelerin onu yıkamayacağı ortaya konulmuştur.
    Diğer taraftan Osmanlılar’ın son pâdişâhı Sultan Vahîdüddîn, mağdûr ve mazlûm olduğu gurbet yıllarında Mekke’de yayınladığı beyân-nâmede de bu «Devlet-i Aliyye-i Muhammediyye» tâbirini kullanarak umûmîleşen ümidsizlik ve fütûru dağıtmak istemiştir.
    b. Târihte birçok millet, büyük fetihlere mazhar olabilmiştir. Ancak bunların ekserîsi târih içinde uzun bir ömür sürme şansına mazhar olamamıştır. Bunun çeşitli sebeplerinden biri de, bu fütûhâtı gerçekleştiren kumandanların, sırf nefsânî bir otorite gâyesi gütmeleridir. Ancak böylelerinin tabiî âfetlerden bir farkı yoktur. Onlar, etrafı tahrîb eden bir sel suyuna benzerler. Büyük İskender’in Makedonya’dan Hindistan’a kadar uzanan seferi, Hun hükümdârı Atilla’nın Ortaasya çöllerinden Roma’ya kadar varan işgal ve istilâları ile Cengiz, Hülâgu ve Timur’un askerî gâlibiyetleri hep bu kabîldendir. Ardlarında bıraktıkları da, sadece zulüm, gözyaşı ve toprakların kanla sulanmasıdır.
    Bu gerçekleri çok iyi kavramış bulunan Osmanlılar ise, kendilerini irşâd ve terbiye eden mâneviyat rehberlerinin himmet ve rûhâniyeti ile zaferlerine dâimâ bir mânevî temel bulmuşlardır. Böylece onlar, muvaffakıyetlerini nefsânî hâkimiyet heveslerine değil, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına dayandırmayı bilmiş ve fütûhâtlarını hep bu ölçü içinde gerçekleştirmeyi başarabilmişlerdir. Bunun için mâneviyat rehberlerinin terbiyesi ile önce nefislerini fethetmişler ve bu zaferleri nefsânî hâkimiyetin sultası yerine Allâh rızâsı için gerçekleştirme dirâyetini göstermişlerdir. Bu başarılardan nefislerine pay vermekten kaçınmışlar, hareketlerine nefsin gölgesini düşürmemek için ihtimâm, dikkat ve gayret göstermişlerdir. Nitekim dâsitânî zaferlere nâil olan Yavuz Sultan Selim, fânîlerin iltifatından pay almamak için Mısır seferi dönüşü İstanbul’a girerken geceyi beklemişti. İşte bu hâlet-i rûhiyye içinde bulunan Osmanlı sultanları, devletin kuruluşundan yıkılışına kadar maaşlı askerlerine her cum’a selâmlığına gidip gelirken:
    “Mağrûr olma pâdişâhım, senden büyük Allâh var!..” diye bağırtarak kendilerine hâricen yapılan mânevî irşâd ve îkâzı resmîleştirmek yoluna bile gitmişlerdir. Tıpkı Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-’ın bir kimseye belli bir ücret mukâbili devamlı bir surette:
    “Yâ Ömer! Unutma, ölüm var!” diye söyletmesi gibi…
    Bütün bunların mânâsı şudur ki, Osmanlı fetihlerini gerçekleştirmiş bulunan pâdişâh ve kumandanlar, İslâm’ın “cihâd” diye ifâde eylediği ve bunun en ehemmiyetli bir şekli olan “büyük cihâd”ı, yâni nefis mücâdelesini titizlik içinde öne almışlardır. Bu istikamette kendilerini irşâd edecek olan mânevî rehberlerin îkâzlarına dâimâ müstesnâ bir kıymet izâfe etmişlerdir. Her biri, gönül terbiyesini zarûrî addetmiştir. Denilebilir ki, Osmanlı pâdişâhları içinde seyr u sülûk yoluna girmemiş bir tek şahıs gösterilemez. Öyle ki gâfil ve hâin devlet adamlarının te’sîri altında kalan II. Mahmûd bile, pâdişâhlarında “yedi evliyâ kuvveti” tevehhüm eden halkına «gavur pâdişâhı» dedirtecek kadar bir vicdânî burukluğa sebebiyet vermiş bir kimse olmasına rağmen son nefesini verirken ızdırabını dile getirerek:
    “–Beni bir câmîye götürün! Son nefesimi Allâh’ın bir mâbedinde vermek istiyorum…” diyebilmiştir.
    c. Târih içinde devletlerin devamlılığını sağlamak için dayandıkları ideolojinin hak veya bâtıl olmasından daha ehemmiyetli bir husus adâlettir. Zîrâ bir devlet, bâtıl bir dâvâyı kendine mesned edinerek de pâyidâr olabilir. Ama zulmedenin pâyidâr olduğu görülmemiştir.
    Bu gerçeğe binâen mânevî rehberlerin himmet ve irşâdıyle İslâm’ı, zahir ahkâmı kadar mânevî iklîmi ve rûhuyla da temsîle muktedir bir duruma getirilmiş bulunan Osmanlı devlet adamları, târih boyunca adâletten ayrılmama husûsunda büyük bir hassâsiyet göstermişlerdir. Bu hassâsiyet, birçok gayr-i müslim topluluklar arasında kendiliğinden Osmanlı idâresine girmeye bir teşvîk rolü de oynamıştır. Öyle ki Rumeli fütûhâtında papazların Bizans zulmü altında inleyen halka öncülük etmesi neticesinde birçok memleketlerin Osmanlı kumandanlarına dâvetiyeler göndermiş bulundukları târihî bir gerçektir.
    Osmanlılar, Allâh’ın kulları arasında fark gözetmemiş ve târihte Emevîler’in yaptığı gibi idâresi altındakileri eritme gayreti gütmemişlerdir. Bu da, batının tahrîkleri ve milliyetçilik cereyanlarının zuhûruna kadar yetmişikibuçuk milleti bir buyruk altında sulh ve sükûn içinde yaşatabilmelerini mümkün kılmıştır. Herkesin diline, dînine, örf ve âdetine müsâmaha nazarıyla bakarak bugün milletler için artık bir olgunluk sebebi sayılmaya başlanan çok kültürlülüğü târihte kâ’bına varılmaz bir seviyede gerçekleştirmişlerdir. Gayr-i müslimlerin kendi aralarında ortaya çıkan ihtilaflarına, onların inanç ve kanunlarına göre muhâkeme etmeye kadar müsâmaha göstermişlerdir. Bu maksadla patrikhânede ve elçiliklerde mevcûd olan husûsî mahkemeler, bu devletin yıkılışına kadar faâliyet göstermişlerdir. Bu müstesnâ adâletin -asr-ı seâdet hariç- târihte bir emsâli olmadığı gibi bugün de yeryüzünde hiçbir ülkede tatbikatı yoktur. Osmanlılar, müslimlerle gayr-i müslimlerin adâlet önündeki eşitliğini İslâm’ın verdiği yüce bir rûh ile titiz bir surette korumuşlardır. Bunun târihte emsâlsiz misâllerinden biri de Fâtih’in bir Rum mîmârla müsâvî şartlarda muhâkeme edilmesidir ki, bu, cihan târihinde eşine rastlanmayan pek parlak bir adâlet örneğidir.
    İşte Osmanlı’da idârecinin önce nefsini tezkiye etmesini, sonra da icraatını şahsî sultası yerine Allâh adına ve ilâhî bir mes’ûliyet duygusuyla gerçekleştirmesini sağlayan ve her vesîleyle temas etmeye çalıştığımız mânevî rehberler silsilesinin temel taşı Şeyh Edebali Hazretleri’dir. Gerçekten Şeyh Edebali Hazretleri, devletin kuruluş yıllarında onun velî bânîsi olan Osman Gâzî’nin rûh ve irâdesini en mükemmel surette yönlendirerek târihte mübârek ve muazzez bir rol oynamıştır.
    b
    Osmanlı’nın Mânevî Mîmârı


  3. 31.Aralık.2011, 23:23
    2
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر



    osmanlı’nın kuruluşundan tasavvufun rolü

    Osmanlı târihini yazmış olan yerli ve yabancı bütün müellifler, daha ziyade zâhirî sebepler ve hâdiseler üzerinde dururlar. Ancak bu sebepler ve hâdiselerin bir de ledünnî iklîmi, yâni iç dünyâsı vardır ki, bunun asıl özü ve mayası, ilk kuruluş yıllarında çok daha net olarak görülür. Bu ilk kuruluş yılları ise, ekseriyetle menkıbelere, halk rivâyetlerine ve rü’yâlara dayanan bir millî mîrâstır.
    Osmanlılar’ın ilk târihçileri olan Âşıkpaşa-zâde’nin eseri kuruluştan yaklaşık yüzelli sene sonra kaleme alınmış olduğundan başlangıçtaki askerî ve siyâsî hâdiselerin naklinde de bu mânevî mîrâs büyük bir yer tutar. Bu, halkın devletine bakışını aksettirmesi yönünden Osmanlı’nın millî vicdandaki târihî akisleri demektir. Umûmî bir surette değerlendirildiği zaman şu vasıf ve istikâmetleri ifâde eder:
    a. Moğol istilâlarıyla dağılan Selçuklu Devleti’nden sonra Anadolu Türk-İslâm birliği parçalanmıştı. Ayrıca Moğolların Ortaasya’dan başlayan işgâl ve istilâları karşısında mağlûb ve perişân olan kitleler, Batı’ya doğru göç etme mecbûriyetinde kalmışlardı. Ancak bu, Anadolu’nun nüfusça daha kesif bir şekilde Türk ve müslüman kitlelerce iskânı neticesini doğurmuştur. Bu kahır içinden zuhûr eden lutfa rağmen siyâsî bir birlik ve otorite mevcûd olmadığı için Anadolu’nun bölünmüş manzarası âdetâ bir kör dövüşüne dönüşmüştü.
    Böylesine buhranlı bir devirde ızdırapların teskîni ve siyâsî bir otoritenin teşekkülünün zarûreti, mânevî rehberliğe olan ihtiyacı had safhaya yükseltmişti. İşte Anadolu’da Yûnuslar, Mevlânâ’lar ve Hacı Bektâşlar’la başlayan tasavvufî irşâd an’anesinin Şeyh Edebali’de zirveleşmesi, bu ihtiyaç ve zarûretle idi. Bunu idrâk eden ve beylikler arasında gerek ahlâkî vaziyeti, gerekse coğrafî mevkii itibarıyle en müsâidi olan Osmanlılar’ın yıldızının parlaması da, bu Hakk dostlarının irşâdları neticesi gerçekleşmiştir. Çünkü diğer beylikler, güçlerini birbirleriyle kıyasıya bir mücâdele ile tüketirlerken Osmanlı Beyliği, kardeş kavgalarına iltifat etmeyerek yüzünü küffâra çevirmiş ve İslâm’ın gazâ ve cihâd rûhunu en güzel bir surette ve mânevî bir heyecanla yaşamıştır. Neticede İslâmî irşâdın bereketiyle sür’atle büyüyüp serpilmiştir. Zîrâ diğer beyliklerin mümtaz şahsiyetleri, bu mücâdelede vicdânî bir rahatsızlık hissettiklerinden alttan alta Osmanlı’ya iltihak etmişlerdir. Bugün de İslâm dünyâsındaki kitleler arası benzer bir kargaşa yaşayan müslümanların, bu üslûbun bereketi üzerinde basîretle durmaları gerekir.
    Gerçekten yüksek bir mânevî irşâdın neticesi olarak Osmanlılar, daha başlangıçtan itibaren bir benlik dâvâsı gütmemiş kuru bir istiklâl ve cihangirlik sevdâsıyla ortaya çıkmamışlardır. Selçuklular, onların muvaffakiyetlerini takdîr etmiş ve kendilerine ayrı bir değer vermişlerdir. Bunun bir nişânesi olarak da “kös, davul ve sancak” gibi istiklâl alâmetleri sayılan târihî hediyeleri göndermişlerdir. Bununla birlikte Osmanlılar, Selçuklular’a, onlar târih sahnesinden çekilene kadar bağlı kalmış ve hukûken bizzat Selçuklu sultanı tarafından müstakil hâle getirilmelerine rağmen böyle iddialı bir davranışta bulunmamışlardır. Bunun mânâsı, Osmanlı’nın yeni bir siyâsî varlık olmayıp farkın sadece hanedan adına münhasır kalması şartıyla Selçuklu’nun bir devamı olarak tezâhür etmiş olduğudur. Dolayısıyla Osmanlılar, Selçuklular’ın vâris-i tabiîsidirler. Nitekim Orhan Gâzî’nin, oğlu I. Murâd Han’a yaptığı nasîhatinde:
    “Nasıl Selçuklu’nun vâris-i tabiîsi biz isek, Roma’nın da vârisi biz olacağız!” demesi, bu hakîkatin net bir ifâdesidir.
    Diğer taraftan bu keyfiyet, daha da şümûllendirilmiş ve Osmanlı Devleti “Devlet-i Aliyye-i Muhammediyye” olarak da zikredilmiştir. Böylece bu devamlılık şuûrunun Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e kadar dayandırılması ile İslâm târihinin bütünü tevârüs edilegelmiştir.
    Ayrıca Osmanlı Devleti, en kritik zamanlarda onun te’yîd-i ilâhîye mazhar olan İslâm için var olduğu, bu sebeple de ebediyyen yaşayacağı telkîn edilerek «Devlet-i Ebed-Müddet» sıfatıyla da anılagelmiştir.
    Osmanlılar, yıkılış alâmetleri zuhûr ettiğinde bu tâbirin ye’si dağıtmaktaki rolüne daha fazla ağırlık verebilmek için de «Bu devlet, Devlet-i Aliyye değil Devlet-i Aliyye-i Muhammediyye’dir.» ibaresine sıkça yer vermişlerdir. Bununla hem târihî devamlılık şuûrunu ve hem de bu devletin mânevî temellerini bir kere daha hatırlatmanın lüzumunu hissetmişlerdir. Meselâ, 1821 Patras hâdisesi1ne sebep olan patrik Gregoryus’un idam fermânında bu tâbir resmî bir ağızla ve açıkça ifâde edilmiş, böyle gâilelerin onu yıkamayacağı ortaya konulmuştur.
    Diğer taraftan Osmanlılar’ın son pâdişâhı Sultan Vahîdüddîn, mağdûr ve mazlûm olduğu gurbet yıllarında Mekke’de yayınladığı beyân-nâmede de bu «Devlet-i Aliyye-i Muhammediyye» tâbirini kullanarak umûmîleşen ümidsizlik ve fütûru dağıtmak istemiştir.
    b. Târihte birçok millet, büyük fetihlere mazhar olabilmiştir. Ancak bunların ekserîsi târih içinde uzun bir ömür sürme şansına mazhar olamamıştır. Bunun çeşitli sebeplerinden biri de, bu fütûhâtı gerçekleştiren kumandanların, sırf nefsânî bir otorite gâyesi gütmeleridir. Ancak böylelerinin tabiî âfetlerden bir farkı yoktur. Onlar, etrafı tahrîb eden bir sel suyuna benzerler. Büyük İskender’in Makedonya’dan Hindistan’a kadar uzanan seferi, Hun hükümdârı Atilla’nın Ortaasya çöllerinden Roma’ya kadar varan işgal ve istilâları ile Cengiz, Hülâgu ve Timur’un askerî gâlibiyetleri hep bu kabîldendir. Ardlarında bıraktıkları da, sadece zulüm, gözyaşı ve toprakların kanla sulanmasıdır.
    Bu gerçekleri çok iyi kavramış bulunan Osmanlılar ise, kendilerini irşâd ve terbiye eden mâneviyat rehberlerinin himmet ve rûhâniyeti ile zaferlerine dâimâ bir mânevî temel bulmuşlardır. Böylece onlar, muvaffakıyetlerini nefsânî hâkimiyet heveslerine değil, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına dayandırmayı bilmiş ve fütûhâtlarını hep bu ölçü içinde gerçekleştirmeyi başarabilmişlerdir. Bunun için mâneviyat rehberlerinin terbiyesi ile önce nefislerini fethetmişler ve bu zaferleri nefsânî hâkimiyetin sultası yerine Allâh rızâsı için gerçekleştirme dirâyetini göstermişlerdir. Bu başarılardan nefislerine pay vermekten kaçınmışlar, hareketlerine nefsin gölgesini düşürmemek için ihtimâm, dikkat ve gayret göstermişlerdir. Nitekim dâsitânî zaferlere nâil olan Yavuz Sultan Selim, fânîlerin iltifatından pay almamak için Mısır seferi dönüşü İstanbul’a girerken geceyi beklemişti. İşte bu hâlet-i rûhiyye içinde bulunan Osmanlı sultanları, devletin kuruluşundan yıkılışına kadar maaşlı askerlerine her cum’a selâmlığına gidip gelirken:
    “Mağrûr olma pâdişâhım, senden büyük Allâh var!..” diye bağırtarak kendilerine hâricen yapılan mânevî irşâd ve îkâzı resmîleştirmek yoluna bile gitmişlerdir. Tıpkı Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-’ın bir kimseye belli bir ücret mukâbili devamlı bir surette:
    “Yâ Ömer! Unutma, ölüm var!” diye söyletmesi gibi…
    Bütün bunların mânâsı şudur ki, Osmanlı fetihlerini gerçekleştirmiş bulunan pâdişâh ve kumandanlar, İslâm’ın “cihâd” diye ifâde eylediği ve bunun en ehemmiyetli bir şekli olan “büyük cihâd”ı, yâni nefis mücâdelesini titizlik içinde öne almışlardır. Bu istikamette kendilerini irşâd edecek olan mânevî rehberlerin îkâzlarına dâimâ müstesnâ bir kıymet izâfe etmişlerdir. Her biri, gönül terbiyesini zarûrî addetmiştir. Denilebilir ki, Osmanlı pâdişâhları içinde seyr u sülûk yoluna girmemiş bir tek şahıs gösterilemez. Öyle ki gâfil ve hâin devlet adamlarının te’sîri altında kalan II. Mahmûd bile, pâdişâhlarında “yedi evliyâ kuvveti” tevehhüm eden halkına «gavur pâdişâhı» dedirtecek kadar bir vicdânî burukluğa sebebiyet vermiş bir kimse olmasına rağmen son nefesini verirken ızdırabını dile getirerek:
    “–Beni bir câmîye götürün! Son nefesimi Allâh’ın bir mâbedinde vermek istiyorum…” diyebilmiştir.
    c. Târih içinde devletlerin devamlılığını sağlamak için dayandıkları ideolojinin hak veya bâtıl olmasından daha ehemmiyetli bir husus adâlettir. Zîrâ bir devlet, bâtıl bir dâvâyı kendine mesned edinerek de pâyidâr olabilir. Ama zulmedenin pâyidâr olduğu görülmemiştir.
    Bu gerçeğe binâen mânevî rehberlerin himmet ve irşâdıyle İslâm’ı, zahir ahkâmı kadar mânevî iklîmi ve rûhuyla da temsîle muktedir bir duruma getirilmiş bulunan Osmanlı devlet adamları, târih boyunca adâletten ayrılmama husûsunda büyük bir hassâsiyet göstermişlerdir. Bu hassâsiyet, birçok gayr-i müslim topluluklar arasında kendiliğinden Osmanlı idâresine girmeye bir teşvîk rolü de oynamıştır. Öyle ki Rumeli fütûhâtında papazların Bizans zulmü altında inleyen halka öncülük etmesi neticesinde birçok memleketlerin Osmanlı kumandanlarına dâvetiyeler göndermiş bulundukları târihî bir gerçektir.
    Osmanlılar, Allâh’ın kulları arasında fark gözetmemiş ve târihte Emevîler’in yaptığı gibi idâresi altındakileri eritme gayreti gütmemişlerdir. Bu da, batının tahrîkleri ve milliyetçilik cereyanlarının zuhûruna kadar yetmişikibuçuk milleti bir buyruk altında sulh ve sükûn içinde yaşatabilmelerini mümkün kılmıştır. Herkesin diline, dînine, örf ve âdetine müsâmaha nazarıyla bakarak bugün milletler için artık bir olgunluk sebebi sayılmaya başlanan çok kültürlülüğü târihte kâ’bına varılmaz bir seviyede gerçekleştirmişlerdir. Gayr-i müslimlerin kendi aralarında ortaya çıkan ihtilaflarına, onların inanç ve kanunlarına göre muhâkeme etmeye kadar müsâmaha göstermişlerdir. Bu maksadla patrikhânede ve elçiliklerde mevcûd olan husûsî mahkemeler, bu devletin yıkılışına kadar faâliyet göstermişlerdir. Bu müstesnâ adâletin -asr-ı seâdet hariç- târihte bir emsâli olmadığı gibi bugün de yeryüzünde hiçbir ülkede tatbikatı yoktur. Osmanlılar, müslimlerle gayr-i müslimlerin adâlet önündeki eşitliğini İslâm’ın verdiği yüce bir rûh ile titiz bir surette korumuşlardır. Bunun târihte emsâlsiz misâllerinden biri de Fâtih’in bir Rum mîmârla müsâvî şartlarda muhâkeme edilmesidir ki, bu, cihan târihinde eşine rastlanmayan pek parlak bir adâlet örneğidir.
    İşte Osmanlı’da idârecinin önce nefsini tezkiye etmesini, sonra da icraatını şahsî sultası yerine Allâh adına ve ilâhî bir mes’ûliyet duygusuyla gerçekleştirmesini sağlayan ve her vesîleyle temas etmeye çalıştığımız mânevî rehberler silsilesinin temel taşı Şeyh Edebali Hazretleri’dir. Gerçekten Şeyh Edebali Hazretleri, devletin kuruluş yıllarında onun velî bânîsi olan Osman Gâzî’nin rûh ve irâdesini en mükemmel surette yönlendirerek târihte mübârek ve muazzez bir rol oynamıştır.
    b
    Osmanlı’nın Mânevî Mîmârı





+ Yorum Gönder