Konusunu Oylayın.: Melekleşme hareketlerine örnekler lazım acil

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 4 kişi
Melekleşme hareketlerine örnekler lazım acil
  1. 26.Aralık.2011, 20:08
    1
    Misafir

    Melekleşme hareketlerine örnekler lazım acil

  2. 02.Ocak.2012, 13:59
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: melekleşme hareketlerine örnekler lazım acil




    Soru: Kur’ân-ı Kerim’de melekler pek çok yönleriyle nazara veriliyor. Meleklerin hâl ve vasıflarının anlatılmasında hangi maslahat ve hikmetler söz konusu olabilir?

    Cevap: Meleklerin özellik ve hususiyetlerinin anlatıldığı âyet-i kerimelere dikkat edildiğinde, bu nuranî varlıkların; Allah’ın bütün emirlerini kusursuz bir şekilde yerine getirdikleri, O’na karşı tasavvur edemeyeceğimiz ölçüde havf u haşyetle dopdolu oldukları, devamlı surette O’nu tenzih, tesbih ve takdis ettikleri, ibadet ü taate bıkkınlık göstermeyip ubudiyetlerini tevazu, mahviyet ve saygıyla eda ettikleri gibi özelliklerin öne çıktığını görürüz. Mesela onların bu vasıflarının anlatıldığı bir yerde;

    لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

    – Onlar asla Allah’a isyan etmez ve kendilerine verilen bütün emirleri tam olarak yerine getirirler.” (Tahrim, 66/6) buyurulurken, başka bir âyet-i kerimede bu temiz, günahsız ve masum varlıkların Allah karşısındaki tavırları;
    فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لاَ يَسْأَمُونَ

    – Rabbinin nezdinde olan melekler, gece gündüz O’nu tenzih, tesbih ederler ve asla bıkkınlık göstermezler.” (Fussilet, 41/38) ifadeleriyle anlatılır. Nahl Sûresi’nde ise; “
    يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

    – Üstlerindeki Rabbilerinden korkarlar ve emredildikleri şeyi harfiyen yerine getirirler.” âyet-i kerimesiyle onların Cenâb-ı Hakk’a karşı tahayyül ve tasavvurumuzu aşkın şekildeki haşyetle dopdolu hâlleri nazara verilir.

    Melekler bir taraftan ibadet ü taate karşı işte bu şekilde engin ve derin bir zevk duyarken diğer taraftan münkerata karşı da ciddi bir tiksinti içindedirler. Kamil imanın anlatıldığı şu hadis-i şerifi bir mânâda onların tabiatlarının bir şerhi olarak da okuyabiliriz. Söz konusu hadis-i şerifte İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

    ثَلاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ بِهِنَّ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ : أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِواهُمَا، وأَنْ يُحِبَّ المَرْءَ لا يُحِبُّهُ إِلاَّ للَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ في الكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ، كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ في النَّارِ

    – Üç şey vardır ki, onu yaşayan imanın tadını tatmış demektir: Allah ve Resûlü’nü, her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek.. sevdiğini sadece ve sadece Allah rızası için sevmek.. Allah Teâlâ hazretleri kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra küfre tekrar dönmeyi, ateşe atılmanın ürperticiliğinden daha ürpertici ve tehlikeli görmek.” (Buhârî, Îmân 9; Müslim, İman 67) Demek ki insan; küfür, dalâlet ve sapıklıktan kurtulduktan sonra yeniden o çirkef ve karanlık atmosfere dönmeyi Cehennem’e dönme gibi kerih görmedikçe imanın tadını hakiki mânâda tatmış olmaz. İşte burada sıradan bir inanmanın ötesinde, iz’an dediğimiz aksine ihtimal vermeyecek şekilde imanı içine sindirme, onu içselleştirme; küfür, dalâlet, isyan ve günaha karşı da tiksinti içinde olma ve bu hâli tabiatının gerçek rengi hâline getirme gibi farklı bir derinlik söz konusudur. Hadis-i şerif, böyle iz’an sahibi bir kimsenin ezvak-ı ruhaniye ve ezvak-ı kalbiyeyi bütün derinliğiyle duyabileceğine işaret ediyor ki, işte melekler yaratılışları itibarıyla bu enginlik ve keyfiyette olan varlıklardır.

    Meleklerin özellik ve hususiyetlerine bu şekilde işaret nev’inden kısa bir temasta bulunduktan sonra sorunuzdaki esas unsur olan hikmet ve maslahat mevzuuna geçebiliriz.

    İnsanın Melekût Yönü

    Bilindiği üzere insanın bir mülk bir de melekût yanı vardır. Yani onun fiziğe ait bir yanı olduğu gibi fizik ötesine açık bir mahiyeti de vardır. Evet onun, bir taraftan behîmî hisler, şehvetler, gazaplar, kinler, nefretlerden ibaret hayvanî bir yanı, diğer taraftan da iz’an, irfan, mârifet, muhabbet, kulluk ve tevazu gibi melekî bir cenahı söz konusudur. İşte insanın, potansiyel insanlıktan hakikî insan olma ufkuna yükselmesi, mahiyetinde bulunan bu meleklik yönünü inkişaf ettirmesiyle mümkün olacaktır. Yoksa cismaniyetine bağlı kaldığı, hayvaniyetinin güdümünde yaşadığı; yani yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yattığı sürece o, mülk âleminin dar çerçevesi içinde sıkışır kalır; kalır da ahsen-i takvîm sırrına mazhar bir varlıkken hayvanlardan da aşağı bir duruma düşer. Fakat o, hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bırakırsa yani nefsanî, hayvanî ve cismanî kâzurattan temizlenerek Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i ilâhiye, evsaf-ı sübhaniye ve şuun-u rabbaniyesinin nurlarıyla tenevvür ederse farklı bir mahiyete erer, farklı bir mahiyet kazanır.

    İşte âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde meleklerin bu ölçüde zikredilip nazara verilmesinin hikmetlerinden biri, insanda potansiyel hâlde bulunan bu melekiyet yanını harekete geçirmek, tetiklemek, neşv ü nema bulmasını sağlamak ve böylece onu melekleşme ufkuna ulaştırmaktır. Evet meleklerin hâli, nazara verilmek suretiyle melekleşmeye bir teşvik ve çağrı yapılmakta, mahiyetimizde meknî bulunan melekûta ait hususiyetleri inkişaf ettirmemiz istenmektedir.

    Melekler ve Sonsuzluk Duygusu

    Biraz önce de ifade edildiği üzere insan beden ve cismaniyetin dar çerçevesinde kalır, âlem-i melekûta açılmazsa, tıpkı çuval içinde kalıp neşv ü nema vetiresine girmeyen ve böylece yalnız başına yok olup giden bir tohum gibi olur. Böyle bir tohumda çoğalma, artma ve bereketlenme söz konusu olamayacağı gibi, mevcut hâliyle kaldığı müddetçe onun için çürüme ve yok olma mukadder demektir. Fakat o tohum ne zaman ki toprağın altına girer ve neşv ü nema sürecine dahil olursa, sümbüle, derken oradan başağa yürür, başak başakları netice verir ve Allah’ın izniyle, bir tek tohum ambarlar dolusu buğdaya dönüşür. Aynen bunun gibi insan, maddiyatın dar mahpesinde kurtlanıp çürümek için değil sonsuzluğa yürümek için var edilmiştir. Bu sebeple onun mutlaka mahiyetinde mündemiç bulunan ebedilîği duyup hissetmesi, ölümsüzlüğe uyanması, uyanıp kalb ve ruhunu sonsuzluğa yönlendirmesi gerekir. İşte insanın bütün bunları kendi içinde duyup hissedebilmesi, hissedip gerçekleştirebilmesi için meleklerin Allah’la olan daimî münasebetleri, aktif, canlı ve kesintisiz kulluk hâlleri nazara verilmiştir. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize, Miraç yolculuğu esnasında her geçtiği yerde oraya ait melekler topluluğunu kullukla bütünleşmiş bir vaziyette müşâhede ettiğini ve kimisi rükûda, kimisi secdede ve kimisi kıyamda olan bu meleklerin yaratıldıkları günden beri hep aynı ibadet şekliyle Rabbilerine arz-ı ubûdiyette bulunduklarını bildirmektedir. İşte onların bu kesintisiz kullukları, Allah’la olan bu daimî münasebetleri bizim için canlı ve hayattar ebedî bir varoluşa çağrı gibidir.


  3. 02.Ocak.2012, 13:59
    2
    Editör



    Soru: Kur’ân-ı Kerim’de melekler pek çok yönleriyle nazara veriliyor. Meleklerin hâl ve vasıflarının anlatılmasında hangi maslahat ve hikmetler söz konusu olabilir?

    Cevap: Meleklerin özellik ve hususiyetlerinin anlatıldığı âyet-i kerimelere dikkat edildiğinde, bu nuranî varlıkların; Allah’ın bütün emirlerini kusursuz bir şekilde yerine getirdikleri, O’na karşı tasavvur edemeyeceğimiz ölçüde havf u haşyetle dopdolu oldukları, devamlı surette O’nu tenzih, tesbih ve takdis ettikleri, ibadet ü taate bıkkınlık göstermeyip ubudiyetlerini tevazu, mahviyet ve saygıyla eda ettikleri gibi özelliklerin öne çıktığını görürüz. Mesela onların bu vasıflarının anlatıldığı bir yerde;

    لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

    – Onlar asla Allah’a isyan etmez ve kendilerine verilen bütün emirleri tam olarak yerine getirirler.” (Tahrim, 66/6) buyurulurken, başka bir âyet-i kerimede bu temiz, günahsız ve masum varlıkların Allah karşısındaki tavırları;
    فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لاَ يَسْأَمُونَ

    – Rabbinin nezdinde olan melekler, gece gündüz O’nu tenzih, tesbih ederler ve asla bıkkınlık göstermezler.” (Fussilet, 41/38) ifadeleriyle anlatılır. Nahl Sûresi’nde ise; “
    يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

    – Üstlerindeki Rabbilerinden korkarlar ve emredildikleri şeyi harfiyen yerine getirirler.” âyet-i kerimesiyle onların Cenâb-ı Hakk’a karşı tahayyül ve tasavvurumuzu aşkın şekildeki haşyetle dopdolu hâlleri nazara verilir.

    Melekler bir taraftan ibadet ü taate karşı işte bu şekilde engin ve derin bir zevk duyarken diğer taraftan münkerata karşı da ciddi bir tiksinti içindedirler. Kamil imanın anlatıldığı şu hadis-i şerifi bir mânâda onların tabiatlarının bir şerhi olarak da okuyabiliriz. Söz konusu hadis-i şerifte İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

    ثَلاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ بِهِنَّ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ : أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِواهُمَا، وأَنْ يُحِبَّ المَرْءَ لا يُحِبُّهُ إِلاَّ للَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ في الكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ، كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ في النَّارِ

    – Üç şey vardır ki, onu yaşayan imanın tadını tatmış demektir: Allah ve Resûlü’nü, her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek.. sevdiğini sadece ve sadece Allah rızası için sevmek.. Allah Teâlâ hazretleri kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra küfre tekrar dönmeyi, ateşe atılmanın ürperticiliğinden daha ürpertici ve tehlikeli görmek.” (Buhârî, Îmân 9; Müslim, İman 67) Demek ki insan; küfür, dalâlet ve sapıklıktan kurtulduktan sonra yeniden o çirkef ve karanlık atmosfere dönmeyi Cehennem’e dönme gibi kerih görmedikçe imanın tadını hakiki mânâda tatmış olmaz. İşte burada sıradan bir inanmanın ötesinde, iz’an dediğimiz aksine ihtimal vermeyecek şekilde imanı içine sindirme, onu içselleştirme; küfür, dalâlet, isyan ve günaha karşı da tiksinti içinde olma ve bu hâli tabiatının gerçek rengi hâline getirme gibi farklı bir derinlik söz konusudur. Hadis-i şerif, böyle iz’an sahibi bir kimsenin ezvak-ı ruhaniye ve ezvak-ı kalbiyeyi bütün derinliğiyle duyabileceğine işaret ediyor ki, işte melekler yaratılışları itibarıyla bu enginlik ve keyfiyette olan varlıklardır.

    Meleklerin özellik ve hususiyetlerine bu şekilde işaret nev’inden kısa bir temasta bulunduktan sonra sorunuzdaki esas unsur olan hikmet ve maslahat mevzuuna geçebiliriz.

    İnsanın Melekût Yönü

    Bilindiği üzere insanın bir mülk bir de melekût yanı vardır. Yani onun fiziğe ait bir yanı olduğu gibi fizik ötesine açık bir mahiyeti de vardır. Evet onun, bir taraftan behîmî hisler, şehvetler, gazaplar, kinler, nefretlerden ibaret hayvanî bir yanı, diğer taraftan da iz’an, irfan, mârifet, muhabbet, kulluk ve tevazu gibi melekî bir cenahı söz konusudur. İşte insanın, potansiyel insanlıktan hakikî insan olma ufkuna yükselmesi, mahiyetinde bulunan bu meleklik yönünü inkişaf ettirmesiyle mümkün olacaktır. Yoksa cismaniyetine bağlı kaldığı, hayvaniyetinin güdümünde yaşadığı; yani yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yattığı sürece o, mülk âleminin dar çerçevesi içinde sıkışır kalır; kalır da ahsen-i takvîm sırrına mazhar bir varlıkken hayvanlardan da aşağı bir duruma düşer. Fakat o, hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bırakırsa yani nefsanî, hayvanî ve cismanî kâzurattan temizlenerek Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i ilâhiye, evsaf-ı sübhaniye ve şuun-u rabbaniyesinin nurlarıyla tenevvür ederse farklı bir mahiyete erer, farklı bir mahiyet kazanır.

    İşte âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde meleklerin bu ölçüde zikredilip nazara verilmesinin hikmetlerinden biri, insanda potansiyel hâlde bulunan bu melekiyet yanını harekete geçirmek, tetiklemek, neşv ü nema bulmasını sağlamak ve böylece onu melekleşme ufkuna ulaştırmaktır. Evet meleklerin hâli, nazara verilmek suretiyle melekleşmeye bir teşvik ve çağrı yapılmakta, mahiyetimizde meknî bulunan melekûta ait hususiyetleri inkişaf ettirmemiz istenmektedir.

    Melekler ve Sonsuzluk Duygusu

    Biraz önce de ifade edildiği üzere insan beden ve cismaniyetin dar çerçevesinde kalır, âlem-i melekûta açılmazsa, tıpkı çuval içinde kalıp neşv ü nema vetiresine girmeyen ve böylece yalnız başına yok olup giden bir tohum gibi olur. Böyle bir tohumda çoğalma, artma ve bereketlenme söz konusu olamayacağı gibi, mevcut hâliyle kaldığı müddetçe onun için çürüme ve yok olma mukadder demektir. Fakat o tohum ne zaman ki toprağın altına girer ve neşv ü nema sürecine dahil olursa, sümbüle, derken oradan başağa yürür, başak başakları netice verir ve Allah’ın izniyle, bir tek tohum ambarlar dolusu buğdaya dönüşür. Aynen bunun gibi insan, maddiyatın dar mahpesinde kurtlanıp çürümek için değil sonsuzluğa yürümek için var edilmiştir. Bu sebeple onun mutlaka mahiyetinde mündemiç bulunan ebedilîği duyup hissetmesi, ölümsüzlüğe uyanması, uyanıp kalb ve ruhunu sonsuzluğa yönlendirmesi gerekir. İşte insanın bütün bunları kendi içinde duyup hissedebilmesi, hissedip gerçekleştirebilmesi için meleklerin Allah’la olan daimî münasebetleri, aktif, canlı ve kesintisiz kulluk hâlleri nazara verilmiştir. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize, Miraç yolculuğu esnasında her geçtiği yerde oraya ait melekler topluluğunu kullukla bütünleşmiş bir vaziyette müşâhede ettiğini ve kimisi rükûda, kimisi secdede ve kimisi kıyamda olan bu meleklerin yaratıldıkları günden beri hep aynı ibadet şekliyle Rabbilerine arz-ı ubûdiyette bulunduklarını bildirmektedir. İşte onların bu kesintisiz kullukları, Allah’la olan bu daimî münasebetleri bizim için canlı ve hayattar ebedî bir varoluşa çağrı gibidir.





+ Yorum Gönder