Konusunu Oylayın.: Eğer ölümsüzlük olsaydı bu dünyanın ve insanların durumu ne olurdu?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Eğer ölümsüzlük olsaydı bu dünyanın ve insanların durumu ne olurdu?
  1. 25.Aralık.2011, 16:14
    1
    Misafir

    Eğer ölümsüzlük olsaydı bu dünyanın ve insanların durumu ne olurdu?






    Eğer ölümsüzlük olsaydı bu dünyanın ve insanların durumu ne olurdu? Mumsema eğer ölümsüzlük olsaydı şu denli kalabalık dünyada bir yılda ulaşılan dünya nüfusuna üç haftada ulaşılır katlanarak artan bir insan çığı olurdu insanlar dünyaya nasıl sığacaktı,ülke iktidarları ölümsüzlüğüm olduğunu bilselerdi halka karşı acımasız olmazmıydı ölümsüzlük olsaydı dünyada ki fakirler ne yapardı zenginler aralarına kalın duvar örmezlermiydi


  2. 25.Aralık.2011, 16:14
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    eğer ölümsüzlük olsaydı şu denli kalabalık dünyada bir yılda ulaşılan dünya nüfusuna üç haftada ulaşılır katlanarak artan bir insan çığı olurdu insanlar dünyaya nasıl sığacaktı,ülke iktidarları ölümsüzlüğüm olduğunu bilselerdi halka karşı acımasız olmazmıydı ölümsüzlük olsaydı dünyada ki fakirler ne yapardı zenginler aralarına kalın duvar örmezlermiydi


    Benzer Konular

    - Peygamberler melek olsaydı ne olurdu

    - Yaratıcı birden fazla olsaydı ne olurdu?

    - Peygamberlerin insan üstü güçleri olsaydı ne olurdu

    - Herşey siyah beyaz olsaydı hayatımız nasıl olurdu

    - Kuşların sağa sola uçmasında bir uğursuzluk yoktur eğer uğursuzluk olsaydı evde kadında ve atta olur

  3. 25.Aralık.2011, 17:02
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Eğer ölümsüzlük olsaydı bu dünyanın ve insanların durumu ne olurdu?





    BEDİÜZZAMAN İÇİN ÖLÜM; "VAZİFE-İ HAYAT KÜLFETİNDEN BİR TERHİS", "ZİNDAN-I DÜNYADAN CENNET BAHÇESİNE BİR DAVET"TİR

    Allah yeryüzü, gökyüzü ve ikisi arasındaki her şeyi bir amaç doğrultusunda yaratmıştır. Nitekim insan da bir amaç ile var edilmiştir. Bu amaç Kuran'da şöyle bildirilmektedir:

    "Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56)

    "O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır." (Mülk Suresi, 2)

    Ancak insanların büyük bir bölümü bu amaçlarını bir kenara bırakarak, dünyevi çıkarlarına yönelik birtakım uzun uğraşılar edinirler. Bu uğraşılar içerisinde Allah'ın ve dinin varlığından gafil yaşarlar. Kuran' geçen ifade ile "tutkulu bir oyalanma" içerisine girerler. Nefislerinin bencil tutkularını ve hırslarını tatmin etmeye çalışırlar. Oysa dünya hayatı oldukça kısadır. İnsanın, gafletin getirdiği büyünün etkisinden kurtularak gerçekleri görmesi ve dünya hayatının hikmetleri üzerine düşünmesi gerekir.

    Bununla birlikte insan zamana bağımlı olarak yaşayan bir varlıktır. Zamanın yıpratıcı, eskitici ve yok edici etkisini hiçbir şekilde değiştiremez. Bu, Allah'ın sünnetidir. Hiçbir beden zamana karşı mutlak bir direnç gösteremez. İstediği kadar sağlık tedbirlerine başvursa da zamanın yaşlandırıcı etkisini, derisinin kırışmasını, saçlarının beyazlaşmasını, bedeni hastalıklarının oluşmasını engelleyemez. Tüm bu alametler ise insanın ölüme hızla yaklaştığının izleridir. İnsan her ne kadar ölümü düşünmekten kaçsa da hiç beklemediği bir anda, kendisi için takdir edilmiş ecel vakti geldiğinde ölüm ile karşılaşacaktır. Dünyanın en varlıklısı, en güzeli, en zekisi, en yeteneklisi olsa dahi ölüme karşı çaresizdir. Tüm hayatını heba ederek kazandığı malları, mülkleri, çocukları ve dostları onu ölümden hiçbir şekilde uzak tutamayacaktır.

    Bu nedenle Bediüzazaman Said Nursi Hazretleri, İslam hizmeti sırasında dünyanın bu gerçek yüzünü, insan için asıl yurdun dünya değil, ahiret olduğunu anlatmaya çalışmıştır. İnsanların hem son derece eksik, kusurlu ve ölümlü bir bedene sahip olduklarını, gençliğin kısa bir süre sonra yerini yaşlılığa bıraktığını, hem de dünya hayatının bir rüya gibi hızla gelip geçtiğini söylemiştir. İnsanların ölümü düşünmeyerek kendilerini boş bir oyalama içerisine terk etmelerini engellemeye çalışmıştır. Bir sözünde dünya hayatının geçiciliğini ve kusurlarını çok hikmetli bir şekilde tarif etmektedir:

    İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahittir. Hem insan, canlıların en mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki canlıların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nispeten en alçak bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki en büyük sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü heva ve heves ile boş yere sarf ettiriyor.

    Gerçekten de ölüm, insanların büyük bir çoğunluğu için bütün korkulardan büyüktür. Çünkü insanlar ahiretin varlığını düşünmedikleri için ölüm ile birlikte dünya hayatında, yıllarca büyük bir hırs ve çaba ile elde ettikleri mallarını, şan ve şöhretlerini bir daha elde etmemek üzere arkalarında bırakacaklarına inanırlar. Elbette ki inkarcılar için durum böyledir. Dünya hayatında inkar içinde kazandıkları ahirette onlara hiçbir fayda getirmeyecektir. Bilakis yeryüzündekilerin tümüne sahip olsalar dahi, cehennemdeki azaptan kurtulabilmek için bunları fidye olarak vermek isteyeceklerdir. (Yunus Suresi, 54) Ancak Allah'ın rızasına uygun yaşam süren bir kişi, dünya hayatındaki imkanları ile kıyaslanmayacak kadar ve sonsuza dek sürecek cennetteki geniş nimetlere ve güzelliklere erişecektir. Bu nedenle insan Allah'ın rızasına uygun yaşar ve ölümü Bediüzzaman'ın tarif ettiği şekilde düşünür ve kavrarsa kendisi için aslında bir güzellik ve rahmet olduğunu görecektir:

    Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet kesin, tereddütsüz, şüphesiz bir surette, Kur'an-ı Hakîm'in verdiği nur ile ispat etmişiz ki: Ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir; hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur; hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir; hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır; hem zindan-ı dünyadan cennet bahçesine bir davettir; hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ücret almaya bir nöbettir. Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bilakis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir. Hem ehlullahın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife-i hayatın idamesinden kazanacakları hayrat içindir. Evet ehl-i iman için ölüm, rahmet kapısıdır. Ehl-i dalalet için, zulümat-ı ebediye kuyusudur.

    Bediüzzaman dünya hayatını ve ölümü Kuran ayetleri ile değerlendirdiğinden, ölümden ve öldürülmekten hiçbir zaman korkmamıştır. Can güvenliği ciddi bir tehdit altında olmasına rağmen daima Allah'a tevekkül etmiş, Allah'ın rızasını kazanmak ve O'nun dinini yaygınlaştırmak için her türlü tehlikeyi göze almıştır. Çünkü O, Allah'tan başka korkulacak, sığınılacak, yardım umulacak, rızası aranacak, güvenilecek hiç kimse ve hiçbir varlık olmadığına iman etmişti. Allah'ın kendisi için kaderinde belirlediği an geldiğinde öleceğini biliyordu. Elbette ki hiçbir varlık, hiçbir insan bir kimsenin canını alamaz, çünkü canı alacak olan yalnızca Allah'tır. Ölüme sebebiyet veren hususlar ise Allah'ın yarattığı yalnızca aracı ve sebeplerden öteye gidemez. Bu nedenle insanlar ölümü düşünmekten kaçmak yerine, ölümün hikmetleri üzerine düşünmeli ve ahirette güzel bir sonu olması için Allah için yaşamalıdır.

    “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.” (ed-Duhân, 38)

    “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)

    “İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?!” (el-Kıyâme, 36)



  4. 25.Aralık.2011, 17:02
    2
    Silent and lonely rains




    BEDİÜZZAMAN İÇİN ÖLÜM; "VAZİFE-İ HAYAT KÜLFETİNDEN BİR TERHİS", "ZİNDAN-I DÜNYADAN CENNET BAHÇESİNE BİR DAVET"TİR

    Allah yeryüzü, gökyüzü ve ikisi arasındaki her şeyi bir amaç doğrultusunda yaratmıştır. Nitekim insan da bir amaç ile var edilmiştir. Bu amaç Kuran'da şöyle bildirilmektedir:

    "Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56)

    "O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır." (Mülk Suresi, 2)

    Ancak insanların büyük bir bölümü bu amaçlarını bir kenara bırakarak, dünyevi çıkarlarına yönelik birtakım uzun uğraşılar edinirler. Bu uğraşılar içerisinde Allah'ın ve dinin varlığından gafil yaşarlar. Kuran' geçen ifade ile "tutkulu bir oyalanma" içerisine girerler. Nefislerinin bencil tutkularını ve hırslarını tatmin etmeye çalışırlar. Oysa dünya hayatı oldukça kısadır. İnsanın, gafletin getirdiği büyünün etkisinden kurtularak gerçekleri görmesi ve dünya hayatının hikmetleri üzerine düşünmesi gerekir.

    Bununla birlikte insan zamana bağımlı olarak yaşayan bir varlıktır. Zamanın yıpratıcı, eskitici ve yok edici etkisini hiçbir şekilde değiştiremez. Bu, Allah'ın sünnetidir. Hiçbir beden zamana karşı mutlak bir direnç gösteremez. İstediği kadar sağlık tedbirlerine başvursa da zamanın yaşlandırıcı etkisini, derisinin kırışmasını, saçlarının beyazlaşmasını, bedeni hastalıklarının oluşmasını engelleyemez. Tüm bu alametler ise insanın ölüme hızla yaklaştığının izleridir. İnsan her ne kadar ölümü düşünmekten kaçsa da hiç beklemediği bir anda, kendisi için takdir edilmiş ecel vakti geldiğinde ölüm ile karşılaşacaktır. Dünyanın en varlıklısı, en güzeli, en zekisi, en yeteneklisi olsa dahi ölüme karşı çaresizdir. Tüm hayatını heba ederek kazandığı malları, mülkleri, çocukları ve dostları onu ölümden hiçbir şekilde uzak tutamayacaktır.

    Bu nedenle Bediüzazaman Said Nursi Hazretleri, İslam hizmeti sırasında dünyanın bu gerçek yüzünü, insan için asıl yurdun dünya değil, ahiret olduğunu anlatmaya çalışmıştır. İnsanların hem son derece eksik, kusurlu ve ölümlü bir bedene sahip olduklarını, gençliğin kısa bir süre sonra yerini yaşlılığa bıraktığını, hem de dünya hayatının bir rüya gibi hızla gelip geçtiğini söylemiştir. İnsanların ölümü düşünmeyerek kendilerini boş bir oyalama içerisine terk etmelerini engellemeye çalışmıştır. Bir sözünde dünya hayatının geçiciliğini ve kusurlarını çok hikmetli bir şekilde tarif etmektedir:

    İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahittir. Hem insan, canlıların en mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki canlıların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nispeten en alçak bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki en büyük sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü heva ve heves ile boş yere sarf ettiriyor.

    Gerçekten de ölüm, insanların büyük bir çoğunluğu için bütün korkulardan büyüktür. Çünkü insanlar ahiretin varlığını düşünmedikleri için ölüm ile birlikte dünya hayatında, yıllarca büyük bir hırs ve çaba ile elde ettikleri mallarını, şan ve şöhretlerini bir daha elde etmemek üzere arkalarında bırakacaklarına inanırlar. Elbette ki inkarcılar için durum böyledir. Dünya hayatında inkar içinde kazandıkları ahirette onlara hiçbir fayda getirmeyecektir. Bilakis yeryüzündekilerin tümüne sahip olsalar dahi, cehennemdeki azaptan kurtulabilmek için bunları fidye olarak vermek isteyeceklerdir. (Yunus Suresi, 54) Ancak Allah'ın rızasına uygun yaşam süren bir kişi, dünya hayatındaki imkanları ile kıyaslanmayacak kadar ve sonsuza dek sürecek cennetteki geniş nimetlere ve güzelliklere erişecektir. Bu nedenle insan Allah'ın rızasına uygun yaşar ve ölümü Bediüzzaman'ın tarif ettiği şekilde düşünür ve kavrarsa kendisi için aslında bir güzellik ve rahmet olduğunu görecektir:

    Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet kesin, tereddütsüz, şüphesiz bir surette, Kur'an-ı Hakîm'in verdiği nur ile ispat etmişiz ki: Ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir; hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur; hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir; hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır; hem zindan-ı dünyadan cennet bahçesine bir davettir; hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ücret almaya bir nöbettir. Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bilakis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir. Hem ehlullahın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife-i hayatın idamesinden kazanacakları hayrat içindir. Evet ehl-i iman için ölüm, rahmet kapısıdır. Ehl-i dalalet için, zulümat-ı ebediye kuyusudur.

    Bediüzzaman dünya hayatını ve ölümü Kuran ayetleri ile değerlendirdiğinden, ölümden ve öldürülmekten hiçbir zaman korkmamıştır. Can güvenliği ciddi bir tehdit altında olmasına rağmen daima Allah'a tevekkül etmiş, Allah'ın rızasını kazanmak ve O'nun dinini yaygınlaştırmak için her türlü tehlikeyi göze almıştır. Çünkü O, Allah'tan başka korkulacak, sığınılacak, yardım umulacak, rızası aranacak, güvenilecek hiç kimse ve hiçbir varlık olmadığına iman etmişti. Allah'ın kendisi için kaderinde belirlediği an geldiğinde öleceğini biliyordu. Elbette ki hiçbir varlık, hiçbir insan bir kimsenin canını alamaz, çünkü canı alacak olan yalnızca Allah'tır. Ölüme sebebiyet veren hususlar ise Allah'ın yarattığı yalnızca aracı ve sebeplerden öteye gidemez. Bu nedenle insanlar ölümü düşünmekten kaçmak yerine, ölümün hikmetleri üzerine düşünmeli ve ahirette güzel bir sonu olması için Allah için yaşamalıdır.

    “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.” (ed-Duhân, 38)

    “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)

    “İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?!” (el-Kıyâme, 36)






+ Yorum Gönder