Konusunu Oylayın.: Tefecilik mi ticaret mi? Bir kişiye kredi kartıyla uzun vadede taksitle mal satıp , aynı malı, aynı anda belli bir farkl

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Tefecilik mi ticaret mi? Bir kişiye kredi kartıyla uzun vadede taksitle mal satıp , aynı malı, aynı anda belli bir farkl
  1. 21.Aralık.2011, 22:34
    1
    Misafir

    Tefecilik mi ticaret mi? Bir kişiye kredi kartıyla uzun vadede taksitle mal satıp , aynı malı, aynı anda belli bir farkl






    Tefecilik mi ticaret mi? Bir kişiye kredi kartıyla uzun vadede taksitle mal satıp , aynı malı, aynı anda belli bir farkl Mumsema Tefecilik mi ticaret mi? Bir kişiye kredi kartıyla uzun vadede taksitle mal satıp , aynı malı, aynı anda belli bir farkla (düşüşle) satın almayı garanti etmek, tefeciliğe mi girer ticarete mi?


  2. 21.Aralık.2011, 22:34
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Tefecilik mi ticaret mi? Bir kişiye kredi kartıyla uzun vadede taksitle mal satıp , aynı malı, aynı anda belli bir farkla (düşüşle) satın almayı garanti etmek, tefeciliğe mi girer ticarete mi?


    Benzer Konular

    - Hacet ve istihare aynı anda yapılır mı

    - İmamlık ve müezzinlik aynı anda yapılabilir mi

    - İki kız kardeşle aynı anda evlenmek caiz mi?

    - Kredi kartıyla taksitle eşya aldım. bu zekat verirken borç olarak düşmem gerekir mi?

    - Aynı anda iki üniversite okunabiliniyor mu?

  3. 22.Aralık.2011, 01:28
    2
    imam
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Ağustos.2007
    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 7,512
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: minallah-ilelllah

    Cevap: Tefecilik mi ticaret mi? Bir kişiye kredi kartıyla uzun vadede taksitle mal satıp , aynı malı, aynı anda belli bi




    Tefecilik mi ticaret mi? Bir kişiye kredi kartıyla uzun vadede taksitle mal satıp , aynı malı, aynı anda belli bir farkla (düşüşle) satın almayı garanti etmek, tefeciliğe mi girer ticarete mi?

    Yazar: Sorularla İslamiyet

    Sorunuza konu ettiğiniz ticari uygulamaya fıkhi ifadeyle “Îne Satışı” denilmektedir. En yaygın tanımlamaya göre îne, “bir malın belli bir fiyat karşılığında vadeli olarak satılıp, satılan fiyattan daha düşük bir fiyatla geri satın alınması”dır. Aynı işlemin, araya üçüncü bir kişi sokularak yapılması da îne satışı kapsamında değerlendirilmektedir. Böyle bir usulün genelde faiz yasağını aşmak ve vadeli kredi temin etmek isteyen kimseler tarafından kullanılmakta olması, îne satışını normal bir alım satım olmaktan çıkarıp faizle yakından ilişkili hale getirmekte, bunun için de fıkıh kültürümüzde konu bu çerçevede ele alınmaktadır.

    İslâm hukukunda konular incelenirken, kişilerin maksat ve niyetlerinden ziyade davranışların dışa akseden objektif görüntülerinin esas alındığı, hukukî işlemlerin mümkün olduğu ölçüde objektif ve açık kurallara bağlandığı bilinmektedir. Çünkü hukukî hayatta düzen ve istikrarın kurulabilmesi, üçüncü şahısların haklarının korunabilmesi bir ölçüde buna bağlıdır.

    Fakat fıkıhta davranışların dayandığı niyet ve saik de ihmal edilmemiş, en azından hükümler diyanî-kazâî ayırımına tâbi tutularak, bir hukukî işlemin şeklen hukuka uygunluğunun kişilerin Allah katında sorumluluktan kurtulmada yeterli olmayabileceği, zira Allah katında kişilerin iç irade ve düşüncelerinin de önemli olduğu ısrarla vurgulanmıştır. İslâm hukukunda îne satışının câiz olup olmadığına ilişkin tartışmaları bu bilgiler ışığında değerlendirmek gerekir.

    Îne satışı İslâm hukukunda, akidlerde şekil şartlarının mı tarafların gerçek niyet ve maksatlarının mı esas alınacağı, akdi yapanların kasıt ve niyetinin akde etki edip etmediği, yasak olan bir sonuca meşrû birtakım yollardan gidilerek ulaşmanın, yani hîle-i şer‘iyyenin câiz olup olmayacağı gibi açılardan ele alınıp tartışılmıştır.

    Hanefî hukukçular, prensip olarak niyet ve kastın, akdin sıhhatine etki etmeyeceğini kabul ettikleri, hîle-i şer‘iyyeye uygulamada sıklıkla başvurdukları ve akdî ilişkilerde prensip olarak akdin rüknünün kusursuz bir şekilde mevcut olmasını yeterli gördükleri halde, Hz. Âişe (ra)’nin bu meseleye ilişkin bir sözünü dikkate alarak îne yoluyla satımın câiz olmayıp fâsid olduğunu ileri sürmüşlerdir.

    Hanefî hukukçuların bu konudaki dayanağı Hz. Âişe (ra)’den nakledilen şu haberdir:

    “Bir kadın Hz. Âişe (ra)’ye gelerek,

    ‘Benim bir câriyem vardı. Bunu Zeyd b. Erkam’a vadeli (veresiye) olarak 800 dirheme sattım. Sonra da aynı câriyeyi Zeyd b. Erkam’dan 600 dirheme peşin olarak satın aldım ve parasını ödedim. Şimdi benim ondan 800 dirhem alacağım var.’ dedi. Âişe,

    ‘Ne kötü satım yapmışsın ve ne kötü satın alma yapmışsın! Git, Zeyd’e haber ver; Allah onun Hz. Peygamber’le birlikte yaptığı cihadı iptal etti. Ancak, tövbe ederse o başka.’ diye cevap verdi. Kadın bunun üzerine Âişe’ye,

    ‘Ana paramı alıp fazla kısmı iade etsem olur mu?’ diye sordu. Âişe de,

    ‘Kime Rabbinden bir öğüt gelip vazgeçerse, daha önce yaptıkları kendinedir.’ (Bakara 2/275) meâlindeki âyeti okudu.” (Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Musannef, VIII, 184-185; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, V, 206).

    Hz. Âişe (ra)’nin sözünün bu görüşe dayanak kılınması şöyle açıklanır: Hz. Âişe (ra)’nin böyle bir satım akdi yapan Zeyd b. Erkam hakkındaki ağır ifadesi, yani dinden dönme dışında bir davranış sebebiyle o zamana kadar yaptığı taatlerin boşa gideceğini belirtmesi, akıl ve rey ile bilinebilecek bir konu değildir. Öyleyse Hz. Âişe (ra) bunu, Hz. Peygamber (asm)’den duymuş olmalıdır. Bu da, Zeyd’in yaptığı akdin fâsid olduğunu göstermektedir. Çünkü fâsid akid bir mâsiyettir. Diğer yandan Hz. Âişe (ra) bu akdi, “kötü bir satma ve kötü bir satın alma” olarak nitelemiştir. Bu vasıf, fâsid akde uygun düşen bir vasıftır.

    Hanefî hukukçuların bu konudaki temel gerekçeleri Hz. Âişe (ra)’nin sözü olmakla beraber, bazı Hanefîler söz konusu akidde “ribâ şüphesi” bulunmasını da câiz olmama gerekçesi olarak göstermişler ve bu hususu da şu şekilde açıklamışlardır: İkinci akiddeki fiyat (semen), gerçekte ilk akiddeki fiyatın bedelidir. Hal böyle olunca, muâvazalı (karşılıklı ivazların değişimini sağlayan) bir akid olan satım akdinde, birinci fiyatın ikinci fiyattan fazla olan kısmına hiçbir bedel tekabül etmemektedir ki, bu da ribânın tanımı ile uyuşmaktadır. Her ne kadar bu ribâ, iki akdin bütünü ile sabit olmakta ve akidlerden biriyle, ribâ değil sadece ribâ şüphesi sabit olmakta ise de bu gibi konularda “şüphe”, “hakikat” hükmünde tutulur.

    Bunun yanında, îne ile ilgili olarak şöyle bir hadis daha nakledilmektedir: İbn Ömer,

    “Ne zamana kaldık! Eskiden hiçbirimiz kendisinin dirhem ve dinarının Müslüman kardeşinden daha lâyık olduğunu düşünmezdi. Şimdi ise dirhem ve dinar, her birimize Müslüman kardeşinden daha sevimli gelmeye başladı.” dedikten sonra Hz. Peygamber (asm)’in şöyle dediğini nakletmiştir:

    “Dirhem ve dinar konusunda cimrilik edip de alım satımlarınızı îne yoluyla yaparsanız, ineklerin kuyruğuna yapışıp ekip-biçme ile yetinirseniz ve cihadı terk ederseniz Allah size öyle bir zillet verir ki, dininize dönmedikçe bu zilleti sizden kaldırmaz.” (Ebû Dâvûd, “Büyû‘”, 56; Müsned, II, 84).

    Hanefî hukukçular bu akdin, yerleşik kuraldan (kıyas) hareketle değil, Hz. Âişe (ra)’nin sözü (eser) sebebiyle fâsid sayıldığını, Hz. Âişe (ra)’nin sözünde ise yalnızca “sattığı fiyattan daha ucuza satın alma”nın ifade edildiğini ileri sürerek, bir kimsenin sattığı bir malı, henüz parası ödenmeden, sattığı fiyattan daha yüksek fiyata satın almasının câiz olduğunu söylemişlerdir. Yine Hanefî ekolünde, müşteri satın aldığı malın bedelini ödedikten sonra, satıcının aynı malı daha yüksek fiyata geri satın almasında sakınca görülmemiştir. Çünkü bu durumda iki akiddeki iki fiyatın birbirine bedel olma durumu söz konusu değildir.

    Mâlikîler meseleye sedd-i zerâyi‘ ilkesi, yani kötülüğe giden yolları kapatma prensibi açısından bakmışlar ve dış görünüşü itibariyle mubah olduğu halde faize götürdüğü için îne satımını câiz görmemişlerdir. Hanbelîler’den İbnü’l-Kayyim, konuyu hile açısından ele almış ve tarafların sahih bir akid görüntüsü altında meşrû olmayan kasıtlarını sakladıklarını öne sürerek böyle bir akdin câiz olamayacağını söylemiştir.

    Mâlikîlerin yaklaşımı ile Hanbelîlerin yaklaşımı arasında ince bir farkın bulunduğu gözden kaçmamaktadır. Mâlikîler, înenin haram olan ribâya götürebilecek bir vasıta olarak kötüye kullanılabileceğinden ve tarafların bu töhmet altında bulunacağından hareketle îne satımını yasaklarken, Hanbelîler, özellikle İbnü’l-Kayyim, tarafların zaten asıl niyetlerinin faizli işlem olduğuna ve bu satımı hîle olarak kullandıklarına âdeta kesin gözüyle bakmıştır.

    Îne satımını câiz görmeyen ekollerde, söz konusu iki satımdan hangisinin fâsid olduğu ve feshedilmesi gerektiği konusu da tartışılmıştır. Hanefî ekolünde daha ziyade ikinci akdin fâsid olduğu ifade edilirken, Mâlikî ve Hanbelî ekollerinde ağırlıklı görüş her iki akdin de fâsid olduğu ve feshedilmesi gerektiği yönündedir.

    Şâfiî ise, akdin sıhhat şartlarının mevcut olup onu fâsid kılacak şartların bulunmadığı noktasından hareketle îne satımının sahih olduğunu söylemiştir. Şâfiî, tarafların niyetlerini hiç dikkate almamış, akdin şekil şartlarını taşıyor olmasını yeterli görmüştür. Şâfiî’nin sadece açığa vurulmuş kasta itibar edip, niyete itibar etmeme şeklindeki eğilimi, bu meselede açıkça görülmektedir. Şâfiî, Hanefîler’in gerekçe olarak kullandıkları Hz. Âişe (ra)’ye nisbet edilen haberi de sabit görmemektedir. Ayrıca Şâfiî hukukçular, înenin cevazı konusunda, konuya delâleti açık ve tam olmayan başka bir hadisi gerekçe göstermişlerdir (Buhârî, “Büyû‘”, 89; “Vekâle”, 3; Müslim, “Müsâkat”, 18; el-Muvatta’, “Büyû‘”, 20, 21).

    Gerek Hz. Âişe (ra)’den yapılan rivayet, gerekse İbn Ömer’in sözü, eğer rivayetler sahih kabul edilirse, îne yoluyla alım satımın o dönemlerde mevcut olduğunu göstermekte ise de, onların göstermelik akid yapma kastı taşımadıkları, ihtiyaca ve şartlara göre bunu yaptıkları düşünülmelidir. Olayın şöyle cereyan etmiş olması mümkündür:

    Zeyd, o kadından vadeli olarak bir câriye satın almış, fakat bir müddet sonra başka bir şey için kendisine para lâzım olmuş ve câriyeyi ilk sahibine peşin ve daha ucuza satmayı teklif etmiş ve o da kabul etmiş olabilir. Eğer o kabul etmeseydi, Zeyd o câriyeyi başka birine satmak durumunda kalacaktı. Bu çerçevede cereyan eden akdin meşrû olduğunda kuşku yoktur. O halde denilebilir ki, önceden koşulan bir şarta bağlı olmaksızın yapıldığı takdirde, bu işlemin meşrû olmaması için hiçbir sebep yoktur. Ancak, bu işlem faizi gölgeleme amacıyla yaygınlaştırılır ve kurumlaştırılırsa, diğer üç ekol açısından câiz görülmesi mümkün değildir. Hatta, bu durumda faize ulaşma kastı artık açığa vurulmuş sayılacağından bu işlem, Şâfiî ekolü açısından da meşruiyetini yitirmiş olur.

    Îne yoluyla satım, terminolojideki yaygın ve teknik kullanımı bu olmakla birlikte, özellikle Mâlikî hukukçular, benzer bazı satımları da îne satımı kapsamında değerlendirmişlerdir. İbn Rüşd bu noktada îneyi câiz, mekruh ve haram olmak üzere üç kısma ayırmıştır.

    a) Câiz olan îne şöyle devam eder: “A, B’ye gidip, sende şu mal varsa satın alacağım der. B, şu anda o malın bulunmadığı”nı söyler, fakat akabinde A’ya, sorduğu malı satın aldığını, dilerse peşin veya vadeli olarak satabileceğini haber verir. Bu şekildeki işlem câizdir. Tarafların birbirlerine herhangi bir taahhüdü yoktur. A malı dilerse alır dilerse almaz.

    b) Mekruh înenin şekli şöyledir; A, B’ye giderek, filân malı kendisi için satın almasını, kâr oranı üzerinde anlaşmaksızın kendisinin o malı ondan bir miktar kâr vererek satın alacağını söyler. Bu işlem, mekruhtur.

    c) Haram îne ise, aynı işlemin kâr oranı üzerinde önceden anlaşılarak yapılmasıdır. Şöyle ki; A, B’ye “Filân malı peşin 100 liraya satın al, ben o malı senden vadeli olarak 120 liraya satın alayım.” der ve akid bu suretle yapılmış olur. Diğer İslâm hukuk ekollerinde pek söz konusu edilmeyen bu işlem, Mâlikî hukukçularca câiz görülmemiştir. Mâlikî hukukçular tarafından söz konusu edilen bu muhtevadaki îne, günümüzde “leasing” olarak adlandırılan sisteme benzemektedir.

    Îne kapsamı içerisinde değerlendirilen şöyle bir işlem daha vardır: İhtiyaç sahibi olan şahıs, daha iyi durumda olan birinden borç ister. Fakat bu şahıs, bir menfaat elde etmeden borç vermek istemez ve şöyle der: “Sana borç veremem. Fakat, piyasa değeri 100 lira olan şu malı sana 120 liraya vadeli olarak satarım, sen de bunu götürüp 100 liraya satarsın.” Borç isteyen şahıs buna razı olunca işlem gerçekleşmiş olur. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, V, 273). Ancak, bu tür işlem terminolojide “tevarruk” olarak adlandırılmakta olup (bk. İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-muvakkı‘în, III, 170, 200) Hanbelî ekolü dışındaki ekollerce genelde câiz kabul edilmektedir. Fakat bu işlem, açıkça zor durumda bulunan birinin bu durumundan yararlanma olduğundan, dinen mekruh sayılmıştır.

    Bu hukukî yaklaşımlar yanında meselenin bir de dinî-ahlâkî boyutu vardır ki o da, özellikle İbn Ömer hadisinde açıkça görüldüğü üzere, Müslümanların aralarındaki sosyal yardımlaşmayı herhangi bir maddî yarar sağlama düşüncesi olmaksızın gerçekleştirmeye çalışma yönündeki vecîbeleridir. Bu itibarla, kişinin dinî açıdan içine sindiremeyeceği dolambaçlı yollara başvurmasını önlemenin tabii yolunun, toplumda ihtiyacı olanların faizsiz kredi kullanabilmelerine imkân verecek kurumları ve iktisadî yapıyı oluşturup geliştirmekten geçtiği, bunu gerçekleştirmenin de başta zenginler olmak üzere bütün müslümanlar için kaçınılmaz bir görev olduğu unutulmamalıdır.


  4. 22.Aralık.2011, 01:28
    2
    Üye



    Tefecilik mi ticaret mi? Bir kişiye kredi kartıyla uzun vadede taksitle mal satıp , aynı malı, aynı anda belli bir farkla (düşüşle) satın almayı garanti etmek, tefeciliğe mi girer ticarete mi?

    Yazar: Sorularla İslamiyet

    Sorunuza konu ettiğiniz ticari uygulamaya fıkhi ifadeyle “Îne Satışı” denilmektedir. En yaygın tanımlamaya göre îne, “bir malın belli bir fiyat karşılığında vadeli olarak satılıp, satılan fiyattan daha düşük bir fiyatla geri satın alınması”dır. Aynı işlemin, araya üçüncü bir kişi sokularak yapılması da îne satışı kapsamında değerlendirilmektedir. Böyle bir usulün genelde faiz yasağını aşmak ve vadeli kredi temin etmek isteyen kimseler tarafından kullanılmakta olması, îne satışını normal bir alım satım olmaktan çıkarıp faizle yakından ilişkili hale getirmekte, bunun için de fıkıh kültürümüzde konu bu çerçevede ele alınmaktadır.

    İslâm hukukunda konular incelenirken, kişilerin maksat ve niyetlerinden ziyade davranışların dışa akseden objektif görüntülerinin esas alındığı, hukukî işlemlerin mümkün olduğu ölçüde objektif ve açık kurallara bağlandığı bilinmektedir. Çünkü hukukî hayatta düzen ve istikrarın kurulabilmesi, üçüncü şahısların haklarının korunabilmesi bir ölçüde buna bağlıdır.

    Fakat fıkıhta davranışların dayandığı niyet ve saik de ihmal edilmemiş, en azından hükümler diyanî-kazâî ayırımına tâbi tutularak, bir hukukî işlemin şeklen hukuka uygunluğunun kişilerin Allah katında sorumluluktan kurtulmada yeterli olmayabileceği, zira Allah katında kişilerin iç irade ve düşüncelerinin de önemli olduğu ısrarla vurgulanmıştır. İslâm hukukunda îne satışının câiz olup olmadığına ilişkin tartışmaları bu bilgiler ışığında değerlendirmek gerekir.

    Îne satışı İslâm hukukunda, akidlerde şekil şartlarının mı tarafların gerçek niyet ve maksatlarının mı esas alınacağı, akdi yapanların kasıt ve niyetinin akde etki edip etmediği, yasak olan bir sonuca meşrû birtakım yollardan gidilerek ulaşmanın, yani hîle-i şer‘iyyenin câiz olup olmayacağı gibi açılardan ele alınıp tartışılmıştır.

    Hanefî hukukçular, prensip olarak niyet ve kastın, akdin sıhhatine etki etmeyeceğini kabul ettikleri, hîle-i şer‘iyyeye uygulamada sıklıkla başvurdukları ve akdî ilişkilerde prensip olarak akdin rüknünün kusursuz bir şekilde mevcut olmasını yeterli gördükleri halde, Hz. Âişe (ra)’nin bu meseleye ilişkin bir sözünü dikkate alarak îne yoluyla satımın câiz olmayıp fâsid olduğunu ileri sürmüşlerdir.

    Hanefî hukukçuların bu konudaki dayanağı Hz. Âişe (ra)’den nakledilen şu haberdir:

    “Bir kadın Hz. Âişe (ra)’ye gelerek,

    ‘Benim bir câriyem vardı. Bunu Zeyd b. Erkam’a vadeli (veresiye) olarak 800 dirheme sattım. Sonra da aynı câriyeyi Zeyd b. Erkam’dan 600 dirheme peşin olarak satın aldım ve parasını ödedim. Şimdi benim ondan 800 dirhem alacağım var.’ dedi. Âişe,

    ‘Ne kötü satım yapmışsın ve ne kötü satın alma yapmışsın! Git, Zeyd’e haber ver; Allah onun Hz. Peygamber’le birlikte yaptığı cihadı iptal etti. Ancak, tövbe ederse o başka.’ diye cevap verdi. Kadın bunun üzerine Âişe’ye,

    ‘Ana paramı alıp fazla kısmı iade etsem olur mu?’ diye sordu. Âişe de,

    ‘Kime Rabbinden bir öğüt gelip vazgeçerse, daha önce yaptıkları kendinedir.’ (Bakara 2/275) meâlindeki âyeti okudu.” (Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Musannef, VIII, 184-185; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, V, 206).

    Hz. Âişe (ra)’nin sözünün bu görüşe dayanak kılınması şöyle açıklanır: Hz. Âişe (ra)’nin böyle bir satım akdi yapan Zeyd b. Erkam hakkındaki ağır ifadesi, yani dinden dönme dışında bir davranış sebebiyle o zamana kadar yaptığı taatlerin boşa gideceğini belirtmesi, akıl ve rey ile bilinebilecek bir konu değildir. Öyleyse Hz. Âişe (ra) bunu, Hz. Peygamber (asm)’den duymuş olmalıdır. Bu da, Zeyd’in yaptığı akdin fâsid olduğunu göstermektedir. Çünkü fâsid akid bir mâsiyettir. Diğer yandan Hz. Âişe (ra) bu akdi, “kötü bir satma ve kötü bir satın alma” olarak nitelemiştir. Bu vasıf, fâsid akde uygun düşen bir vasıftır.

    Hanefî hukukçuların bu konudaki temel gerekçeleri Hz. Âişe (ra)’nin sözü olmakla beraber, bazı Hanefîler söz konusu akidde “ribâ şüphesi” bulunmasını da câiz olmama gerekçesi olarak göstermişler ve bu hususu da şu şekilde açıklamışlardır: İkinci akiddeki fiyat (semen), gerçekte ilk akiddeki fiyatın bedelidir. Hal böyle olunca, muâvazalı (karşılıklı ivazların değişimini sağlayan) bir akid olan satım akdinde, birinci fiyatın ikinci fiyattan fazla olan kısmına hiçbir bedel tekabül etmemektedir ki, bu da ribânın tanımı ile uyuşmaktadır. Her ne kadar bu ribâ, iki akdin bütünü ile sabit olmakta ve akidlerden biriyle, ribâ değil sadece ribâ şüphesi sabit olmakta ise de bu gibi konularda “şüphe”, “hakikat” hükmünde tutulur.

    Bunun yanında, îne ile ilgili olarak şöyle bir hadis daha nakledilmektedir: İbn Ömer,

    “Ne zamana kaldık! Eskiden hiçbirimiz kendisinin dirhem ve dinarının Müslüman kardeşinden daha lâyık olduğunu düşünmezdi. Şimdi ise dirhem ve dinar, her birimize Müslüman kardeşinden daha sevimli gelmeye başladı.” dedikten sonra Hz. Peygamber (asm)’in şöyle dediğini nakletmiştir:

    “Dirhem ve dinar konusunda cimrilik edip de alım satımlarınızı îne yoluyla yaparsanız, ineklerin kuyruğuna yapışıp ekip-biçme ile yetinirseniz ve cihadı terk ederseniz Allah size öyle bir zillet verir ki, dininize dönmedikçe bu zilleti sizden kaldırmaz.” (Ebû Dâvûd, “Büyû‘”, 56; Müsned, II, 84).

    Hanefî hukukçular bu akdin, yerleşik kuraldan (kıyas) hareketle değil, Hz. Âişe (ra)’nin sözü (eser) sebebiyle fâsid sayıldığını, Hz. Âişe (ra)’nin sözünde ise yalnızca “sattığı fiyattan daha ucuza satın alma”nın ifade edildiğini ileri sürerek, bir kimsenin sattığı bir malı, henüz parası ödenmeden, sattığı fiyattan daha yüksek fiyata satın almasının câiz olduğunu söylemişlerdir. Yine Hanefî ekolünde, müşteri satın aldığı malın bedelini ödedikten sonra, satıcının aynı malı daha yüksek fiyata geri satın almasında sakınca görülmemiştir. Çünkü bu durumda iki akiddeki iki fiyatın birbirine bedel olma durumu söz konusu değildir.

    Mâlikîler meseleye sedd-i zerâyi‘ ilkesi, yani kötülüğe giden yolları kapatma prensibi açısından bakmışlar ve dış görünüşü itibariyle mubah olduğu halde faize götürdüğü için îne satımını câiz görmemişlerdir. Hanbelîler’den İbnü’l-Kayyim, konuyu hile açısından ele almış ve tarafların sahih bir akid görüntüsü altında meşrû olmayan kasıtlarını sakladıklarını öne sürerek böyle bir akdin câiz olamayacağını söylemiştir.

    Mâlikîlerin yaklaşımı ile Hanbelîlerin yaklaşımı arasında ince bir farkın bulunduğu gözden kaçmamaktadır. Mâlikîler, înenin haram olan ribâya götürebilecek bir vasıta olarak kötüye kullanılabileceğinden ve tarafların bu töhmet altında bulunacağından hareketle îne satımını yasaklarken, Hanbelîler, özellikle İbnü’l-Kayyim, tarafların zaten asıl niyetlerinin faizli işlem olduğuna ve bu satımı hîle olarak kullandıklarına âdeta kesin gözüyle bakmıştır.

    Îne satımını câiz görmeyen ekollerde, söz konusu iki satımdan hangisinin fâsid olduğu ve feshedilmesi gerektiği konusu da tartışılmıştır. Hanefî ekolünde daha ziyade ikinci akdin fâsid olduğu ifade edilirken, Mâlikî ve Hanbelî ekollerinde ağırlıklı görüş her iki akdin de fâsid olduğu ve feshedilmesi gerektiği yönündedir.

    Şâfiî ise, akdin sıhhat şartlarının mevcut olup onu fâsid kılacak şartların bulunmadığı noktasından hareketle îne satımının sahih olduğunu söylemiştir. Şâfiî, tarafların niyetlerini hiç dikkate almamış, akdin şekil şartlarını taşıyor olmasını yeterli görmüştür. Şâfiî’nin sadece açığa vurulmuş kasta itibar edip, niyete itibar etmeme şeklindeki eğilimi, bu meselede açıkça görülmektedir. Şâfiî, Hanefîler’in gerekçe olarak kullandıkları Hz. Âişe (ra)’ye nisbet edilen haberi de sabit görmemektedir. Ayrıca Şâfiî hukukçular, înenin cevazı konusunda, konuya delâleti açık ve tam olmayan başka bir hadisi gerekçe göstermişlerdir (Buhârî, “Büyû‘”, 89; “Vekâle”, 3; Müslim, “Müsâkat”, 18; el-Muvatta’, “Büyû‘”, 20, 21).

    Gerek Hz. Âişe (ra)’den yapılan rivayet, gerekse İbn Ömer’in sözü, eğer rivayetler sahih kabul edilirse, îne yoluyla alım satımın o dönemlerde mevcut olduğunu göstermekte ise de, onların göstermelik akid yapma kastı taşımadıkları, ihtiyaca ve şartlara göre bunu yaptıkları düşünülmelidir. Olayın şöyle cereyan etmiş olması mümkündür:

    Zeyd, o kadından vadeli olarak bir câriye satın almış, fakat bir müddet sonra başka bir şey için kendisine para lâzım olmuş ve câriyeyi ilk sahibine peşin ve daha ucuza satmayı teklif etmiş ve o da kabul etmiş olabilir. Eğer o kabul etmeseydi, Zeyd o câriyeyi başka birine satmak durumunda kalacaktı. Bu çerçevede cereyan eden akdin meşrû olduğunda kuşku yoktur. O halde denilebilir ki, önceden koşulan bir şarta bağlı olmaksızın yapıldığı takdirde, bu işlemin meşrû olmaması için hiçbir sebep yoktur. Ancak, bu işlem faizi gölgeleme amacıyla yaygınlaştırılır ve kurumlaştırılırsa, diğer üç ekol açısından câiz görülmesi mümkün değildir. Hatta, bu durumda faize ulaşma kastı artık açığa vurulmuş sayılacağından bu işlem, Şâfiî ekolü açısından da meşruiyetini yitirmiş olur.

    Îne yoluyla satım, terminolojideki yaygın ve teknik kullanımı bu olmakla birlikte, özellikle Mâlikî hukukçular, benzer bazı satımları da îne satımı kapsamında değerlendirmişlerdir. İbn Rüşd bu noktada îneyi câiz, mekruh ve haram olmak üzere üç kısma ayırmıştır.

    a) Câiz olan îne şöyle devam eder: “A, B’ye gidip, sende şu mal varsa satın alacağım der. B, şu anda o malın bulunmadığı”nı söyler, fakat akabinde A’ya, sorduğu malı satın aldığını, dilerse peşin veya vadeli olarak satabileceğini haber verir. Bu şekildeki işlem câizdir. Tarafların birbirlerine herhangi bir taahhüdü yoktur. A malı dilerse alır dilerse almaz.

    b) Mekruh înenin şekli şöyledir; A, B’ye giderek, filân malı kendisi için satın almasını, kâr oranı üzerinde anlaşmaksızın kendisinin o malı ondan bir miktar kâr vererek satın alacağını söyler. Bu işlem, mekruhtur.

    c) Haram îne ise, aynı işlemin kâr oranı üzerinde önceden anlaşılarak yapılmasıdır. Şöyle ki; A, B’ye “Filân malı peşin 100 liraya satın al, ben o malı senden vadeli olarak 120 liraya satın alayım.” der ve akid bu suretle yapılmış olur. Diğer İslâm hukuk ekollerinde pek söz konusu edilmeyen bu işlem, Mâlikî hukukçularca câiz görülmemiştir. Mâlikî hukukçular tarafından söz konusu edilen bu muhtevadaki îne, günümüzde “leasing” olarak adlandırılan sisteme benzemektedir.

    Îne kapsamı içerisinde değerlendirilen şöyle bir işlem daha vardır: İhtiyaç sahibi olan şahıs, daha iyi durumda olan birinden borç ister. Fakat bu şahıs, bir menfaat elde etmeden borç vermek istemez ve şöyle der: “Sana borç veremem. Fakat, piyasa değeri 100 lira olan şu malı sana 120 liraya vadeli olarak satarım, sen de bunu götürüp 100 liraya satarsın.” Borç isteyen şahıs buna razı olunca işlem gerçekleşmiş olur. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, V, 273). Ancak, bu tür işlem terminolojide “tevarruk” olarak adlandırılmakta olup (bk. İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-muvakkı‘în, III, 170, 200) Hanbelî ekolü dışındaki ekollerce genelde câiz kabul edilmektedir. Fakat bu işlem, açıkça zor durumda bulunan birinin bu durumundan yararlanma olduğundan, dinen mekruh sayılmıştır.

    Bu hukukî yaklaşımlar yanında meselenin bir de dinî-ahlâkî boyutu vardır ki o da, özellikle İbn Ömer hadisinde açıkça görüldüğü üzere, Müslümanların aralarındaki sosyal yardımlaşmayı herhangi bir maddî yarar sağlama düşüncesi olmaksızın gerçekleştirmeye çalışma yönündeki vecîbeleridir. Bu itibarla, kişinin dinî açıdan içine sindiremeyeceği dolambaçlı yollara başvurmasını önlemenin tabii yolunun, toplumda ihtiyacı olanların faizsiz kredi kullanabilmelerine imkân verecek kurumları ve iktisadî yapıyı oluşturup geliştirmekten geçtiği, bunu gerçekleştirmenin de başta zenginler olmak üzere bütün müslümanlar için kaçınılmaz bir görev olduğu unutulmamalıdır.





+ Yorum Gönder