Konusunu Oylayın.: Aile içi Şiddet nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Aile içi Şiddet nedir?
  1. 17.Aralık.2011, 01:23
    1
    Misafir

    Aile içi Şiddet nedir?

  2. 17.Aralık.2011, 01:48
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,632
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Aile içi Şiddet nedir?




    AİLE İÇİ ŞİDDET
    AYFER BALABAN
    DİYANET AYLIK DERGİ ŞUBAT 2005
    Ailede şiddet; öncelikle şiddetin sorun çözücü bir yol olmadığını ve olmaması gerektiğini kabul ederek, davranışlarımızdan sorumlu olduğumuzun idraki içinde; insana insaf ve merhametle davranmak, dürüst ve erdemli olmak, zulümden uzak durmak, mahlukatı Allah için sevmek, hakkı gözetmek ve hakkı teslim etmek gibi; iman, salih amel ve ilmî temeller üzerine kurulu bir yüce anlayışla çözümlenir. Bu, en insanî tavırdır.

    Şiddet eylemleri insanın zihinsel işlevlerinin ürünü olup, kızgınlık, öfke, kin, nefret, düşmanlık duyguları ile beslenen bir tutkudur.(Özcan Köknel, Bireysel ve Toplumsal Şiddet, s. 24)
    Eşler arasında yer alan aile içi şiddeti, herhangi bir eş diğerine uygulayabilir. Yapılan araştırmalar şiddet uygulayanların % 95’inden fazlasının erkek, şiddete maruz kalanların % 90’ından fazlasının kadın ve çocuk olduğunu ortaya koymaktadır.(Aile İçinde ve Toplumsal Alanda Şiddet, s. 19, (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu) Bu sadece geri kalmış toplumlara özgü bir sorun da değildir. Gelişmiş pek çok ülkede, şiddet vakaları ve şiddeti onaylayan yaklaşımlar vardır.
    Birleşmiş Milletlerin araştırmasına katkıda bulunan Dünya Bankası verilerine göre:
    Dünyada bütün kadınların en az üçte birinin dövüldüğü, cinsel ilişkiye zorlandığı ve taciz edildiği olaylar, çoğunlukla kadının yakın çevresinden biri tarafından gerçekleştirilmektedir.
    Gelişmiş ülkelerdeki cinsel şiddet, 15- 44 yaş arasındaki kadınların ömrünü beşte bir oranında azaltmaktadır.
    Asya başta olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerde yılda 5 bin kadın ve kız çocuğu, kendi aileleri tarafından namus temizlemek için öldürülmektedir.
    Yılda 100 milyon kadın işkenceye maruz kalarak sakatlanmaktadır.
    Dünyada çiftlerin % 38’i aşağılanma nedeniyle ayrılmayı seçerken, %76’sı fiziksel şiddet nedeniyle boşanmaktadır.(Ayşe Böhürler, Turuncu Dergisi, Haziran, 2003, s. 2)
    Aile içi şiddeti güdüleyen, destekleyen ve etkileyen faktörler:
    Şiddet tek bir nedene indirgenip açıklanamaz. Nedenler çeşitlidir ve birbiri ile etkileşim içindedir. Doğuştan gelen veya sonradan kazanılan, aynı zamanda hayat koşullarının tetiklediği saldırganlık eğilimlerinin ve buna bağlı olarak gelişen şiddetin arka plânında, geleneksel birikimlerin de olduğu göz ardı edilmemelidir.
    Aile hayatına müteallik toplumda yaygın olan bazı kanaatler, davranış biçimleri ve kabuller bireyleri etkilemekte ve onlar ait oldukları sosyal çevreye ters düşmemek adına, özünde benimsemediği davranışlarda bulunabilmektedirler. Öyle ki; bazı çevrelerde sert davranmak yiğitlik olarak telakki edilmekte, kabadayılık hoş görülerek bir şekilde ödüllendirilmekte, şiddet davranışlarında bulunan kişi, “ne iyi yapmışsın, erkek dediğin böyle olur”, “kızını dövmeyen dizini döver” sözleriyle de âdeta motive edilmektedir. Fiziksel gücünü kadına veya evlâdına karşı şiddet için kullanan, kaba kuvvete başvuran kişi, pek çok davranışıyla ailesinin diğer bireyleriyle istişareye kapalı olmaktadır. Bu hâliyle, onların beden ve ruh sağlığına, aile bütünlüğüne dolayısıyla aile kurumuna zarar vermektedir.
    Yerleşik normlar, davranış kalıpları ve bazı değer yargıları, kadın ya da erkek olma farklılığı özellikle kadın aleyhine bir üstünlük manzumesi meydana getirerek, erkeğe güçlü bir ortam sağlamakta ve bir zihniyet oluşturmaktadır. Ayırımcılık ve tahakküm olarak tezahür eden bu zihniyetin, şiddet eğilimine sebep olduğunu söylemek mümkündür.
    Aile bireyleri için duyulan endişe, kaygı ve onları koruma-kollama hissinin yönünün çizilememesi, kişinin kendini şiddet kullanmakta haklı görmesine neden olabilmektedir. Tarih boyunca insanlar, ruhsal yaşantıda yer alan değişik savunma düzenleriyle, saldırgan davranışlarını doğru ve haklı görmüş, göstermek istemişlerdir.(Özcan Köknel, a.g.e., s. 15) Özellikle baba, bireyi dışarıdan gelebilecek muhtemel zararlardan koruduğunu düşünerek şiddet kullanabilmekte, şiddeti bir disiplin ve tahakküm aracı olarak görebilmektedir.
    Çeşitli sosyo-ekonomik sebeplerle kırsal kesimden büyük kentlere doğru gerçekleşen göçle birlikte, zihniyet değişmesi, değerler çatışması,(Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan Terör Nedeniyle Göç Eden Ailelerin Sorunları, s. 47, BAAK.) aile bağlarında çözülme ve şiddet, alt kültürlere kayma söz konusu olabilmektedir. Dar bir alanda cereyan eden çelişkiler içindeki bu yeni hayat tarzı, şiddete daha meyilli olma yönünde bir risk oluşturmaktadır. Yeni yerleşim mekânlarında yeni hayatlar inşa edilmeye çalışılırken, bireylerin kendileriyle ve hayat tarzlarıyla çatışmaya girmesi, başta karı koca olmak üzere ailede ciddi çatışmalara hatta şiddete yol açmaktadır.
    Şiddet eylemlerinde dayak
    Saldırgan davranışlarda ve şiddet eylemlerinde dayak, en belirgin özellik olarak ilk sıralarda yer alır. Vurmak suretiyle karşıdakine acı verme davranışı olan dayak; çok kere erkekten kadına, anne-babadan çocuk ve gence, nadiren büyük ailelerde kaynana ve kaynatadan geline karşı kullanılan baskı aracı olma niteliği kazanmıştır
    Araştırmalar, duygu ve düşünce paylaşımını sağlayacak uyumun tesis edilemediği, bireylerin karar alma süreçlerine dahil edilmediği, eğitim düzeyi düşük, dar gelirli, kumar, alkol vb. zararlı alışkanlıkları olan ailelerde, eşler arasında dayak eyleminin daha yaygın olduğunu ortaya koysa da, bazen yüksek eğitimli, gelir seviyesi standartların üstünde olan kişilerde şiddete başvurmakta ve dayağı bir şekilde onaylamaktadırlar. Bu kişilerin davranışlarının temelinde ise genellikle ruhsal bunalımlar, kişisel gelişim bozuklukları ve/veya ekonomik sorunlar yatmaktadır.
    Müslümanlar için en güzel örnek olan Hz. Peygamberin, hayatı boyunca hiçbir kadına vurmadığını Hz. Âişe söylemektedir.(İbn Sa’d , et-Tabakât, I, 367) Kocasından dayak yiyen Ümmü Cemil binti Abdillah’ın, durumunu Hz. Peygambere bildirmesi üzerine, Resûlullah (s.a.s.), onun kocasını karşısına alır ve eşinden ayrılmak isteyip istemediğini sorar. Bunun üzerine kocası Ümmü Cemil’den ayrılır.(İbn Hacer, el-İsâbe , IV, 420)
    “Sizin en hayırlınız, kadınlarına iyi davrananınızdır”(et-Tirmizi, Sünen, III, 466 (Red3a,11) buyuran, “karısına, yumuşak ve iyi davranan kişinin, iman bakımından en mükemmel olduğunu”(İbn Hanbel,Müsned, IV, 47) vurgulayan, böylelikle kadın konusunda yeni bir anlayış ortaya koyan ve içinde bulunduğu toplumda bir zihniyet değişikliği meydana getirmeye çalışan Hz. Peygamber, Arap toplumunda var olan kadın dövme âdetini ortadan kaldırmaya çalışmıştır.
    Dinlerin özünde şiddet yoktur
    Bazen şiddete maruz kalmak, alın yazısı olarak kabullenilmekte ve bu eksende ona boyun eğilmektedir. Bu noktada gelenek ve göreneklerin, değer yargılarının hatta töre olarak kabul edilen davranış biçimlerinin şiddet eğilimlerini belirlemedeki rolünün mercek altına alınması zarureti ortaya çıkmaktadır. Şiddet içeren davranışların belirleyicisi olarak tespit edilen organik nedenler de vardır ve bunlar tıp adamlarının uzmanlık alanına girmektedir. Bizi doğrudan ilgilendiren yönü ise; bu tür davranışlara dinî bir dayanak bulunmaya çalışılması veya dinî dayanağının olduğuna inanılmasıdır. Fakat şiddet kullanmanın dinî referansı değil, ancak dinî mesuliyeti vardır. Kişilerin kendi kabullerini ve anlayışlarını tabulaştırmaları, şiddet eğilimlerine Kur’an’dan, sünnetten, gelenekten kaynaklar bulmaya çalışmaları; ferdin maddî ve manevî dünyasında, sosyal bünyemizde hatta bizzat dinî hayatımızda, tamiri güç tahribatlar yapabilmektedir.
    İslâm, sulh, kardeşlik ve huzur dinidir. Sadece kadına, erkeğe, çocuğa, gence yönelik şiddet meselesinde değil, her alanda şiddete karşıdır. İslâm’ın geldiği toplumda veya daha sonra, insanların anlayışlarında, yaşantılarında şiddet olabilir ama, dinlerin özünde şiddet sorunu olmaz. Bu olumsuzlukları, Allah tarafından insanlığa gönderilmiş bir rahmet ve ebedî mutluluk kaynağı olan dine veya bütünüyle geleneğe yükleyerek açıklamaya çalışmak, bunlardan hareketle dini şiddetle ilişkilendirmek, yargılamak, aşırı genellemeler yapmak yanlış ve yanıltıcı olduğu gibi, ilmî bir tutum da değildir.
    Davranışlara yön veren bir değer olarak dinin doğru anlaşılmasının, doğru anlatılmasının ve doğru yaşanmasının; aile bünyesinin böyle bir yara almamasında ve şiddetin açtığı yaraların sarılmasında elbette etkisi vardır.
    Aile hayatının kalitesini yükseltme
    “Aile yapımız çok güçlü ve toplumun temelidir” diyerek, içinde şiddetin yaşandığı bir ailenin devamlılığı ve düzeni sağlanamayacağı gibi, bireylerin beden ve ruh sağlığı da tehlikelerden korunamaz. Aileyi Koruma Kanununun dayandığı felsefe de, şiddete uğrayan bireyin (ki çoğu zaman bu birey kadındır) kendi evinden ayrılmak zorunda bırakılmadan çocukları ile birlikte aile düzenlerini korumalarının sağlanmasıdır.(Balkan Türk Kadınları Ortak Meseleleri ve İşbirliği Kurultayı, s. 53)
    Bugün yapılması gereken; ailede olması gereken sevgi dolu ve güven veren ortamı ayakta tutma; ama üyelerin özgüven sahibi ve kişilikli bireyler olarak yetişmesini sağlayacak, disiplin ve denetimden yoksun olmayan, demokratik mekanizmaları geliştirmektir.”(Beylü Dikeçligil, “Samiha Ayverdi’nin Yaşadığı Dönemde Aile, s.155; 3. Bin Yıla GirerkenTürk ve Müslüman Dünyasında Sosyo- Kültürel Yapının Yeniden Teşekkülü, Sempozyum Bildirileri, Kubbealtı Neşriyâtı) Bireyselliği gerektiği gibi önemsemeyen otorite ve boyutları belirlenemeyen “itaat” anlayışı, şiddete yol açabilmekte, bu durumdan özellikle kadın, çocuk ve gençler zarar görmektedir. Otorite ve itaat, sevgi ve saygı ile beslendiğinde aile bağlarını kuvvetlendirebilir. Kişilerin bilgi ve bilinç düzeyleri, duygusal olgunlukları, hadiselere vukûfiyetleri, dini algılayış biçimleri ile şiddeti algılayış ve değerlendirme biçimleri arasında çok yakın bir ilgi vardır. Kur’an-ı Kerim hakikaten, kadın ve erkeği daha psiko-sosyolojik bir konuma getiriyor ve ikisi birbirinin dostudur diyor. ‘Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır...’(Tevbe, 71) İslâm’ın toplumsal hayattaki, anahtar terimlerinden biri de veliliktir. Aile hayatının da karı koca arasında dostluğa dayalı olması kaçınılmazdır.”(Bkz. Mehmet Aydın, İslâm’ın Işığında Kadın, s. 19, TDV Yayınları) Ancak aile ortamında çeşitli sebeplerle ilişkilerde yaşanan sorunların çözümünde; sevgi-saygı ve uzlaşı, çözüme götürücü bir yol olarak tercih edilmediğinde, çoğu kez şiddete başvurulmakta ya da aile ortamından uzaklaşılmaktadır.
    Aile ortamında meydana gelen şiddetin nedenlerini tespit etmek çok zor değildir. Asıl çaba gerektiren; bunların ortadan kaldırılmasıdır. Çünkü ailenin ve toplumun sağlığı bu çabaya bağlıdır. Ailede şiddet; öncelikle şiddetin sorun çözücü bir yol olmadığını ve olmaması gerektiğini kabul ederek, davranışlarımızdan sorumlu olduğumuzun idraki içinde; insana insaf ve merhametle davranmak, dürüst ve erdemli olmak, zulümden uzak durmak, mahlukatı Allah için sevmek, hakkı gözetmek ve hakkı teslim etmek gibi; iman, salih amel ve ilmî temeller üzerine kurulu bir yüce anlayışla çözümlenir. Bu, en insanî tavırdır.
    Bireysel ve toplumsal yansımaları ile şiddet, toplumların temel sorun alanlarından biri olarak görülmelidir. Bu konuda bireysel ve toplumsal duyarlılığın artırılması, insanımızın bilinçlendirilmesine ilişkin çeşitli konularda programlar düzenlenmesi, sesli, görüntülü ve basılı yayınların hazırlanmasına ihtiyaç vardır. Şiddet içeren yayınların aile yapısı üzerindeki etkisi sıradan bir etki değildir. Bu nedenle basın ve yayın organları, aile yapısı üzerinde yıkıcı tesirler içeren yayınlar yapmama hususunda daha kararlı davranmalı, seçici olmalı, şiddete karşı duyarsızlaşmaya sebep olmamalıdır. Şiddetin önlenmesi için ise, yasal düzenlemelerle birlikte (Kadın Sığınakları III-IV, Kurultayları, s. 65, Mor Çatı Yayınları) her türlü şiddetten arınma / korunma yöntemleri ve özgüven eğitimi verilmelidir


  3. 17.Aralık.2011, 01:48
    2
    Moderatör



    AİLE İÇİ ŞİDDET
    AYFER BALABAN
    DİYANET AYLIK DERGİ ŞUBAT 2005
    Ailede şiddet; öncelikle şiddetin sorun çözücü bir yol olmadığını ve olmaması gerektiğini kabul ederek, davranışlarımızdan sorumlu olduğumuzun idraki içinde; insana insaf ve merhametle davranmak, dürüst ve erdemli olmak, zulümden uzak durmak, mahlukatı Allah için sevmek, hakkı gözetmek ve hakkı teslim etmek gibi; iman, salih amel ve ilmî temeller üzerine kurulu bir yüce anlayışla çözümlenir. Bu, en insanî tavırdır.

    Şiddet eylemleri insanın zihinsel işlevlerinin ürünü olup, kızgınlık, öfke, kin, nefret, düşmanlık duyguları ile beslenen bir tutkudur.(Özcan Köknel, Bireysel ve Toplumsal Şiddet, s. 24)
    Eşler arasında yer alan aile içi şiddeti, herhangi bir eş diğerine uygulayabilir. Yapılan araştırmalar şiddet uygulayanların % 95’inden fazlasının erkek, şiddete maruz kalanların % 90’ından fazlasının kadın ve çocuk olduğunu ortaya koymaktadır.(Aile İçinde ve Toplumsal Alanda Şiddet, s. 19, (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu) Bu sadece geri kalmış toplumlara özgü bir sorun da değildir. Gelişmiş pek çok ülkede, şiddet vakaları ve şiddeti onaylayan yaklaşımlar vardır.
    Birleşmiş Milletlerin araştırmasına katkıda bulunan Dünya Bankası verilerine göre:
    Dünyada bütün kadınların en az üçte birinin dövüldüğü, cinsel ilişkiye zorlandığı ve taciz edildiği olaylar, çoğunlukla kadının yakın çevresinden biri tarafından gerçekleştirilmektedir.
    Gelişmiş ülkelerdeki cinsel şiddet, 15- 44 yaş arasındaki kadınların ömrünü beşte bir oranında azaltmaktadır.
    Asya başta olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerde yılda 5 bin kadın ve kız çocuğu, kendi aileleri tarafından namus temizlemek için öldürülmektedir.
    Yılda 100 milyon kadın işkenceye maruz kalarak sakatlanmaktadır.
    Dünyada çiftlerin % 38’i aşağılanma nedeniyle ayrılmayı seçerken, %76’sı fiziksel şiddet nedeniyle boşanmaktadır.(Ayşe Böhürler, Turuncu Dergisi, Haziran, 2003, s. 2)
    Aile içi şiddeti güdüleyen, destekleyen ve etkileyen faktörler:
    Şiddet tek bir nedene indirgenip açıklanamaz. Nedenler çeşitlidir ve birbiri ile etkileşim içindedir. Doğuştan gelen veya sonradan kazanılan, aynı zamanda hayat koşullarının tetiklediği saldırganlık eğilimlerinin ve buna bağlı olarak gelişen şiddetin arka plânında, geleneksel birikimlerin de olduğu göz ardı edilmemelidir.
    Aile hayatına müteallik toplumda yaygın olan bazı kanaatler, davranış biçimleri ve kabuller bireyleri etkilemekte ve onlar ait oldukları sosyal çevreye ters düşmemek adına, özünde benimsemediği davranışlarda bulunabilmektedirler. Öyle ki; bazı çevrelerde sert davranmak yiğitlik olarak telakki edilmekte, kabadayılık hoş görülerek bir şekilde ödüllendirilmekte, şiddet davranışlarında bulunan kişi, “ne iyi yapmışsın, erkek dediğin böyle olur”, “kızını dövmeyen dizini döver” sözleriyle de âdeta motive edilmektedir. Fiziksel gücünü kadına veya evlâdına karşı şiddet için kullanan, kaba kuvvete başvuran kişi, pek çok davranışıyla ailesinin diğer bireyleriyle istişareye kapalı olmaktadır. Bu hâliyle, onların beden ve ruh sağlığına, aile bütünlüğüne dolayısıyla aile kurumuna zarar vermektedir.
    Yerleşik normlar, davranış kalıpları ve bazı değer yargıları, kadın ya da erkek olma farklılığı özellikle kadın aleyhine bir üstünlük manzumesi meydana getirerek, erkeğe güçlü bir ortam sağlamakta ve bir zihniyet oluşturmaktadır. Ayırımcılık ve tahakküm olarak tezahür eden bu zihniyetin, şiddet eğilimine sebep olduğunu söylemek mümkündür.
    Aile bireyleri için duyulan endişe, kaygı ve onları koruma-kollama hissinin yönünün çizilememesi, kişinin kendini şiddet kullanmakta haklı görmesine neden olabilmektedir. Tarih boyunca insanlar, ruhsal yaşantıda yer alan değişik savunma düzenleriyle, saldırgan davranışlarını doğru ve haklı görmüş, göstermek istemişlerdir.(Özcan Köknel, a.g.e., s. 15) Özellikle baba, bireyi dışarıdan gelebilecek muhtemel zararlardan koruduğunu düşünerek şiddet kullanabilmekte, şiddeti bir disiplin ve tahakküm aracı olarak görebilmektedir.
    Çeşitli sosyo-ekonomik sebeplerle kırsal kesimden büyük kentlere doğru gerçekleşen göçle birlikte, zihniyet değişmesi, değerler çatışması,(Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan Terör Nedeniyle Göç Eden Ailelerin Sorunları, s. 47, BAAK.) aile bağlarında çözülme ve şiddet, alt kültürlere kayma söz konusu olabilmektedir. Dar bir alanda cereyan eden çelişkiler içindeki bu yeni hayat tarzı, şiddete daha meyilli olma yönünde bir risk oluşturmaktadır. Yeni yerleşim mekânlarında yeni hayatlar inşa edilmeye çalışılırken, bireylerin kendileriyle ve hayat tarzlarıyla çatışmaya girmesi, başta karı koca olmak üzere ailede ciddi çatışmalara hatta şiddete yol açmaktadır.
    Şiddet eylemlerinde dayak
    Saldırgan davranışlarda ve şiddet eylemlerinde dayak, en belirgin özellik olarak ilk sıralarda yer alır. Vurmak suretiyle karşıdakine acı verme davranışı olan dayak; çok kere erkekten kadına, anne-babadan çocuk ve gence, nadiren büyük ailelerde kaynana ve kaynatadan geline karşı kullanılan baskı aracı olma niteliği kazanmıştır
    Araştırmalar, duygu ve düşünce paylaşımını sağlayacak uyumun tesis edilemediği, bireylerin karar alma süreçlerine dahil edilmediği, eğitim düzeyi düşük, dar gelirli, kumar, alkol vb. zararlı alışkanlıkları olan ailelerde, eşler arasında dayak eyleminin daha yaygın olduğunu ortaya koysa da, bazen yüksek eğitimli, gelir seviyesi standartların üstünde olan kişilerde şiddete başvurmakta ve dayağı bir şekilde onaylamaktadırlar. Bu kişilerin davranışlarının temelinde ise genellikle ruhsal bunalımlar, kişisel gelişim bozuklukları ve/veya ekonomik sorunlar yatmaktadır.
    Müslümanlar için en güzel örnek olan Hz. Peygamberin, hayatı boyunca hiçbir kadına vurmadığını Hz. Âişe söylemektedir.(İbn Sa’d , et-Tabakât, I, 367) Kocasından dayak yiyen Ümmü Cemil binti Abdillah’ın, durumunu Hz. Peygambere bildirmesi üzerine, Resûlullah (s.a.s.), onun kocasını karşısına alır ve eşinden ayrılmak isteyip istemediğini sorar. Bunun üzerine kocası Ümmü Cemil’den ayrılır.(İbn Hacer, el-İsâbe , IV, 420)
    “Sizin en hayırlınız, kadınlarına iyi davrananınızdır”(et-Tirmizi, Sünen, III, 466 (Red3a,11) buyuran, “karısına, yumuşak ve iyi davranan kişinin, iman bakımından en mükemmel olduğunu”(İbn Hanbel,Müsned, IV, 47) vurgulayan, böylelikle kadın konusunda yeni bir anlayış ortaya koyan ve içinde bulunduğu toplumda bir zihniyet değişikliği meydana getirmeye çalışan Hz. Peygamber, Arap toplumunda var olan kadın dövme âdetini ortadan kaldırmaya çalışmıştır.
    Dinlerin özünde şiddet yoktur
    Bazen şiddete maruz kalmak, alın yazısı olarak kabullenilmekte ve bu eksende ona boyun eğilmektedir. Bu noktada gelenek ve göreneklerin, değer yargılarının hatta töre olarak kabul edilen davranış biçimlerinin şiddet eğilimlerini belirlemedeki rolünün mercek altına alınması zarureti ortaya çıkmaktadır. Şiddet içeren davranışların belirleyicisi olarak tespit edilen organik nedenler de vardır ve bunlar tıp adamlarının uzmanlık alanına girmektedir. Bizi doğrudan ilgilendiren yönü ise; bu tür davranışlara dinî bir dayanak bulunmaya çalışılması veya dinî dayanağının olduğuna inanılmasıdır. Fakat şiddet kullanmanın dinî referansı değil, ancak dinî mesuliyeti vardır. Kişilerin kendi kabullerini ve anlayışlarını tabulaştırmaları, şiddet eğilimlerine Kur’an’dan, sünnetten, gelenekten kaynaklar bulmaya çalışmaları; ferdin maddî ve manevî dünyasında, sosyal bünyemizde hatta bizzat dinî hayatımızda, tamiri güç tahribatlar yapabilmektedir.
    İslâm, sulh, kardeşlik ve huzur dinidir. Sadece kadına, erkeğe, çocuğa, gence yönelik şiddet meselesinde değil, her alanda şiddete karşıdır. İslâm’ın geldiği toplumda veya daha sonra, insanların anlayışlarında, yaşantılarında şiddet olabilir ama, dinlerin özünde şiddet sorunu olmaz. Bu olumsuzlukları, Allah tarafından insanlığa gönderilmiş bir rahmet ve ebedî mutluluk kaynağı olan dine veya bütünüyle geleneğe yükleyerek açıklamaya çalışmak, bunlardan hareketle dini şiddetle ilişkilendirmek, yargılamak, aşırı genellemeler yapmak yanlış ve yanıltıcı olduğu gibi, ilmî bir tutum da değildir.
    Davranışlara yön veren bir değer olarak dinin doğru anlaşılmasının, doğru anlatılmasının ve doğru yaşanmasının; aile bünyesinin böyle bir yara almamasında ve şiddetin açtığı yaraların sarılmasında elbette etkisi vardır.
    Aile hayatının kalitesini yükseltme
    “Aile yapımız çok güçlü ve toplumun temelidir” diyerek, içinde şiddetin yaşandığı bir ailenin devamlılığı ve düzeni sağlanamayacağı gibi, bireylerin beden ve ruh sağlığı da tehlikelerden korunamaz. Aileyi Koruma Kanununun dayandığı felsefe de, şiddete uğrayan bireyin (ki çoğu zaman bu birey kadındır) kendi evinden ayrılmak zorunda bırakılmadan çocukları ile birlikte aile düzenlerini korumalarının sağlanmasıdır.(Balkan Türk Kadınları Ortak Meseleleri ve İşbirliği Kurultayı, s. 53)
    Bugün yapılması gereken; ailede olması gereken sevgi dolu ve güven veren ortamı ayakta tutma; ama üyelerin özgüven sahibi ve kişilikli bireyler olarak yetişmesini sağlayacak, disiplin ve denetimden yoksun olmayan, demokratik mekanizmaları geliştirmektir.”(Beylü Dikeçligil, “Samiha Ayverdi’nin Yaşadığı Dönemde Aile, s.155; 3. Bin Yıla GirerkenTürk ve Müslüman Dünyasında Sosyo- Kültürel Yapının Yeniden Teşekkülü, Sempozyum Bildirileri, Kubbealtı Neşriyâtı) Bireyselliği gerektiği gibi önemsemeyen otorite ve boyutları belirlenemeyen “itaat” anlayışı, şiddete yol açabilmekte, bu durumdan özellikle kadın, çocuk ve gençler zarar görmektedir. Otorite ve itaat, sevgi ve saygı ile beslendiğinde aile bağlarını kuvvetlendirebilir. Kişilerin bilgi ve bilinç düzeyleri, duygusal olgunlukları, hadiselere vukûfiyetleri, dini algılayış biçimleri ile şiddeti algılayış ve değerlendirme biçimleri arasında çok yakın bir ilgi vardır. Kur’an-ı Kerim hakikaten, kadın ve erkeği daha psiko-sosyolojik bir konuma getiriyor ve ikisi birbirinin dostudur diyor. ‘Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır...’(Tevbe, 71) İslâm’ın toplumsal hayattaki, anahtar terimlerinden biri de veliliktir. Aile hayatının da karı koca arasında dostluğa dayalı olması kaçınılmazdır.”(Bkz. Mehmet Aydın, İslâm’ın Işığında Kadın, s. 19, TDV Yayınları) Ancak aile ortamında çeşitli sebeplerle ilişkilerde yaşanan sorunların çözümünde; sevgi-saygı ve uzlaşı, çözüme götürücü bir yol olarak tercih edilmediğinde, çoğu kez şiddete başvurulmakta ya da aile ortamından uzaklaşılmaktadır.
    Aile ortamında meydana gelen şiddetin nedenlerini tespit etmek çok zor değildir. Asıl çaba gerektiren; bunların ortadan kaldırılmasıdır. Çünkü ailenin ve toplumun sağlığı bu çabaya bağlıdır. Ailede şiddet; öncelikle şiddetin sorun çözücü bir yol olmadığını ve olmaması gerektiğini kabul ederek, davranışlarımızdan sorumlu olduğumuzun idraki içinde; insana insaf ve merhametle davranmak, dürüst ve erdemli olmak, zulümden uzak durmak, mahlukatı Allah için sevmek, hakkı gözetmek ve hakkı teslim etmek gibi; iman, salih amel ve ilmî temeller üzerine kurulu bir yüce anlayışla çözümlenir. Bu, en insanî tavırdır.
    Bireysel ve toplumsal yansımaları ile şiddet, toplumların temel sorun alanlarından biri olarak görülmelidir. Bu konuda bireysel ve toplumsal duyarlılığın artırılması, insanımızın bilinçlendirilmesine ilişkin çeşitli konularda programlar düzenlenmesi, sesli, görüntülü ve basılı yayınların hazırlanmasına ihtiyaç vardır. Şiddet içeren yayınların aile yapısı üzerindeki etkisi sıradan bir etki değildir. Bu nedenle basın ve yayın organları, aile yapısı üzerinde yıkıcı tesirler içeren yayınlar yapmama hususunda daha kararlı davranmalı, seçici olmalı, şiddete karşı duyarsızlaşmaya sebep olmamalıdır. Şiddetin önlenmesi için ise, yasal düzenlemelerle birlikte (Kadın Sığınakları III-IV, Kurultayları, s. 65, Mor Çatı Yayınları) her türlü şiddetten arınma / korunma yöntemleri ve özgüven eğitimi verilmelidir





+ Yorum Gönder