Konusunu Oylayın.: Mutluluk Merdivenleri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Mutluluk Merdivenleri
  1. 17.Aralık.2011, 01:21
    1
    Misafir

    Mutluluk Merdivenleri






    Mutluluk Merdivenleri Mumsema Mutluluk Merdivenleri


  2. 17.Aralık.2011, 01:21
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 17.Aralık.2011, 08:23
    2
    imam
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Ağustos.2007
    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 7,511
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: minallah-ilelllah

    Cevap: Mutluluk Merdivenleri




    MUTLULUK MERDİVENLERİ
    SERVET ÖZTÜRK
    DİYANET AYLIK DERGİ MAYIS 2005
    İnsan, üstün yaratılmış bir varlık olup her birimizin bu yaratılışı korumak için fiziksel ve ruhsal ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar karşılanırken, insanların birbirlerini incitmemesi ve hoş gören bir yaklaşımla incinmemeyi ve incitmemeyi din aracılığıyla öğrenmesi gerekir. Çünkü din; insanın bu ihtiyaçlarını karşılamasını kolaylaştıran, güzelleştiren bir olgudur.
    En temel mesele, insanın kendisini tanıması, kendini açıkça ve doğru bir biçimde ifade edebilmesidir. Özellikle kendini ifâde etmede, yaşadığı sorunları gidermede şiddeti kullanmasına çözüm bulmak öncelikli meselemizdir. Aslına yükselen ses tonu ve şiddete yönelik her eylem; ifade edilemeyen duygulara, yaşanan hayal kırıklıklarına, kendi vicdanının sesini susturmaya, kendi yetersizliklerinedir. Gücü ona yettiği için başka şeylere ve başka kişilere yönlendirilmiştir.
    Genelde, şiddet, yaralanma kelimesi bize fiziksel görüntüleri çağrıştırsa da, huzuru yakalayamamış, incinmiş, karamsarlık içinde, güzel bir söz duymanın, değer görmenin hasreti içinde yaşayan nice ruhu yaralı insan dolaşır aramızda.
    Kadınlar, erkeklerden daha fazla hayalle ve duygusallıkla başlıyor evliliğe. Fakat her şey hayallerdeki gibi olmuyor veya her gün çiçek gelmeyebiliyor eve. Beklentiler ne kadar fazlaysa, yaşanan hayal kırıklığı da o kadar çok oluyor. Erkeklerin evlilikten beklentileri daha realist olduğu ve çok da hayal kurmadıkları için kadınlar kadar hayal kırıklığı yaşamıyorlar/yaşadıklarını kolayca dışarıya yansıtmıyorlar.
    Şiddetin fizikseli; insanı, onurunu yaralayıp incitiyor ve insana yakışmıyor. Ama ruhî yaralanmalar yakışıyor mu? Bu incinmişleri nasıl ortadan kaldırabiliriz? Aslında bu konudaki en temel mesele, ruhî incinmişliklerin ne kadarının farkında olabildiğimiz meselesinde. Birçok iletişim kazasının tahribatı görünmediği için farkında bile değiliz. Ya açık bir iletişimle neden incindiğimizi birbirimize söylemiyoruz, ya da söylediğimizde “e ne var bunda incinecek” sözleriyle incinme hakkını da kaybediyoruz. Meselâ; yapıp, takdir beklediğiniz, günlerce uyumadan, çabayla bitirip sona erdirdiğiniz bir işi sunduğunuz kişinin, “bitirdin mi tamam koy şuraya” cümlesi ya da “anca bitirebildin” ithamı ne kadar yıkar insanı. Bir çalışanı, bir öğrenciyi, bir ...Neden bitirmemi mutlu bir ifadeyle, karşılamıyor takdir etmiyorsun deseniz (tabii içinizden) bu senin görevin bir de takdir mi bekliyorsun? Görevini yaptığı için benden takdir bekliyormuş! Cümleleri alışılmış, duyulmuş tepkilerdir.
    Tepkilerin beklerlik olması kadar, beklentiler de alışılmış olacaktır. Böylece dilimize pelesenk ettiğimiz, kitaplarımıza, TV programlarına konuk ettiğimiz “Empatiyi”de tıpkı az okuduğumuz Kur’an-ı Kerim gibi oda duvarlarımıza astık, “Kendisi için istediği, mümin kardeşi için de istemeyen bizden değildir” diyen Peygamber’imizi anlayamadık.
    Birbirimizi anlamak, kendimizi karşımızdaki insanın yerine koymak olan empati kelimesi, çok bilinen ama yaşanmayınca anlamı, değeri olmayan bir kelime. Birbirimizin beklentilerini bilmek için çok çabaya gerek yoktur aslında. Her insan “ahsen-i takvim” ile yaratılmıştır. Öyleyse bize düşen öncelikle hüsn-i zandan başkası değildir.
    Abraham Maslow; her insanda giderilmesi gereken, giderilmezse, psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklara ve davranışlara yol açan ihtiyaçlar hiyerarşisini şöyle sıralar:
    1- Fizyolojik ihtiyaçlar
    Bu ihtiyaçlar beslenme, barınma ihtiyaçlarıdır.
    Çocuklarımızı evlendirirken sorduğumuz “geçiminizi nasıl sağlayacaksınız?” sorusu, bu ihtiyacın karşılanıp karşılanamayacağını bilmek içindir. Bu soru muhatabı kızdırırsa da, doğru kelimelerle ifade edildiğinde doğal bir ilk beklentinin gereği olduğu anlaşılacaktır.
    Bu ihtiyacımızı gidermeden diğer ihtiyaca geçmek mümkün değildir. Yani bu ihtiyaçlar hiyerarşisi insanların bir nevi çıkmaları zorunlu olduğu merdivenler gibidir. Fizyolojik ihtiyaçlar da bu merdivenin ilk basamağıdır
    2- Emniyet ihtiyacı
    Karşılıklı güven duymak, güveneceği bir ortamda bulunmak. Evinizde, işinizde, insanlarla ilişkilerinizde; kendinizi emniyet içinde hissetmiyorsanız, sürekli gergin ve hu- zursuz olursunuz. İşten atılabileceği korkusuyla yaşamak, eşinin kendisine zarar vereceği endişesi içinde olmak, hatta bir çocuğun anne- baba ve öğretmeninden dolayı güven içinde olmaması huzur, mutluluk ve başarısını etkiler. Bu emniyet ihtiyacı karşılanmayan kişinin yaşadığı gerginliğinin değişik yansımaları görülür.
    3- Sevgi, şefkat ve ait olma ihtiyacı
    Sosyoloji kitaplarında insanlar tarif edilirken “insan biyo-psişik sosyal bir varlıktır” denilir. “Biz sizi kabileler, ırklar hâlinde yarattık ki,
    tanışasınız” ayeti de bunun göstergesidir. Ayrıca birçok Kur’an ayetinin insanlar arası hukuku
    belirlemesi de insanlar toplumu içinde yaşadığı içindir.
    Her insanın içinde doldurulması gereken bir sevgi deposu vardır. Bu depo dolmazsa; insanlar bunu doldurmak için çok farklı tavır ve davranışlarda bulunabilir. Sevgi deposu doldurulmayan eşler; kabuklarına çekilir, acı sözlerle birbirini incitir, eleştirel bir ruha sahip olur, hastalıklar artar, başka mutluluk arayışı başlar vb.
    Ailelerin en çok mutsuzluk sebebi, sevgi deposu boş bireylerin olmasıdır. İçindeki sevgi boşluğunu dolduramayanlar, genelde yansıtıcı tavırlar alırlar. Alıngan, kırıcı, hırçın, hasta, içine kapanık ve huzursuz hale gelirler
    4- Aidiyet ihtiyacı
    Yeni bir iş yerinde değer görmek, yeni aileye kabul edilmek, yeni taşındığımız komşularımızdan kabul görmek... Mensubiyet duygusu, insanların ayaklarını yere bastıran temeller gibidir. Böyle bir gruba kabul edilince, kendimizi güçlü ve mutlu hissederiz. Yalnızlık, kimsesizlik, insanı sıcakta bile üşüten bir duygudur çünkü. Bu sebeple tüm müminler kardeştir. Hiçbirimiz, hepimiz kadar güçlü değiliz. Mensup olmak istemek güzeldir ama, bu mensubiyeti sürekli kılmak zordur. Bir de mensup olduğumuz grubun kurallarının ne kadar doğru olduğu, bizim ruhumuzla uyum sağlayıp sağlamadığı sorusu var. Ruhumuza, aklımıza uygun ve doğru gelmeyen grup içinde nasıl kalabiliriz? Beraber fakat kendi doğrularımızla yaşayabilir miyiz? Gücümüzün kaynağı ne? İşte bu sorular hem evlilik hem de yaşadığımız sosyal çevre adına cevaplanması gereken sorular. Evlilik bağlamında aldığımızda; değişik kültürlere sahip eşler için bunlar bir çatışma alanı olabilmektedir.
    Evlilik, özellikle iki insan arasında kurulan bir müessesedir. Pek tabiidir ki, akrabalık bağları da aidiyet ihtiyacı bağlamında önemlidir ve gereklidir. Bu ilişkilerin de sınırları vardır ve olmalıdır. Bunlara saygısızlık mevcut sevgi zedeleyebilir. Hatırdan çıkarmamalıyız ki “mermer ağır taştan, hürmet iki baştan” olur.
    5- Kendisini gerçekleştirme ihtiyacı
    Her insanın taşıdığı kabiliyetleri ve gerçekleştirmek istediği hayalleri, hedefleri vardır.
    Bunları gerçekleştirmek için sürekli arayış içindedirler. Yoksa içlerindeki ukdeler insanı rahatsız eder. Mesleği dışındaki faaliyetleri yapanlar, meslek değiştirenler bu gruptadırlar.
    Zarurî ihtiyaçları gerçekleştirmekle uğraşılırken, bu kabil ihtiyaçları gerçekleştirebilmek epeyce gecikebilir. Hatta hayat boyunca 1.aşamada kalıp diğer ihtiyaçları lüks ve hayal olarak görenler de vardır. Bu ihtiyaçların bir üst aşaması estetik ve güzellik ihtiyacı olarak görülebilir.
    Evliliklerde bu ihtiyaçlar insanı nasıl etkiler? Eşiniz, ekonomik ve kültürel düzey açısından, ilk ihtiyacını giderme noktasında iken, siz ona estetik ihtiyaçlardan söz ediyorsanız, işte bu çatışma nedenidir. İslam’da evliliklere getirilen denklik ilkesi bu uyumsuzluğu ve çatışmaları önlemek amaçlıdır. Yaratan bizi elbette iyi bilir. İslâm dini de öğretileriyle, hoş görecek kâmil insanı oluşturmak için yeterlidir. Yeter ki bilinsin ve yaşansın


  4. 17.Aralık.2011, 08:23
    2
    Üye



    MUTLULUK MERDİVENLERİ
    SERVET ÖZTÜRK
    DİYANET AYLIK DERGİ MAYIS 2005
    İnsan, üstün yaratılmış bir varlık olup her birimizin bu yaratılışı korumak için fiziksel ve ruhsal ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar karşılanırken, insanların birbirlerini incitmemesi ve hoş gören bir yaklaşımla incinmemeyi ve incitmemeyi din aracılığıyla öğrenmesi gerekir. Çünkü din; insanın bu ihtiyaçlarını karşılamasını kolaylaştıran, güzelleştiren bir olgudur.
    En temel mesele, insanın kendisini tanıması, kendini açıkça ve doğru bir biçimde ifade edebilmesidir. Özellikle kendini ifâde etmede, yaşadığı sorunları gidermede şiddeti kullanmasına çözüm bulmak öncelikli meselemizdir. Aslına yükselen ses tonu ve şiddete yönelik her eylem; ifade edilemeyen duygulara, yaşanan hayal kırıklıklarına, kendi vicdanının sesini susturmaya, kendi yetersizliklerinedir. Gücü ona yettiği için başka şeylere ve başka kişilere yönlendirilmiştir.
    Genelde, şiddet, yaralanma kelimesi bize fiziksel görüntüleri çağrıştırsa da, huzuru yakalayamamış, incinmiş, karamsarlık içinde, güzel bir söz duymanın, değer görmenin hasreti içinde yaşayan nice ruhu yaralı insan dolaşır aramızda.
    Kadınlar, erkeklerden daha fazla hayalle ve duygusallıkla başlıyor evliliğe. Fakat her şey hayallerdeki gibi olmuyor veya her gün çiçek gelmeyebiliyor eve. Beklentiler ne kadar fazlaysa, yaşanan hayal kırıklığı da o kadar çok oluyor. Erkeklerin evlilikten beklentileri daha realist olduğu ve çok da hayal kurmadıkları için kadınlar kadar hayal kırıklığı yaşamıyorlar/yaşadıklarını kolayca dışarıya yansıtmıyorlar.
    Şiddetin fizikseli; insanı, onurunu yaralayıp incitiyor ve insana yakışmıyor. Ama ruhî yaralanmalar yakışıyor mu? Bu incinmişleri nasıl ortadan kaldırabiliriz? Aslında bu konudaki en temel mesele, ruhî incinmişliklerin ne kadarının farkında olabildiğimiz meselesinde. Birçok iletişim kazasının tahribatı görünmediği için farkında bile değiliz. Ya açık bir iletişimle neden incindiğimizi birbirimize söylemiyoruz, ya da söylediğimizde “e ne var bunda incinecek” sözleriyle incinme hakkını da kaybediyoruz. Meselâ; yapıp, takdir beklediğiniz, günlerce uyumadan, çabayla bitirip sona erdirdiğiniz bir işi sunduğunuz kişinin, “bitirdin mi tamam koy şuraya” cümlesi ya da “anca bitirebildin” ithamı ne kadar yıkar insanı. Bir çalışanı, bir öğrenciyi, bir ...Neden bitirmemi mutlu bir ifadeyle, karşılamıyor takdir etmiyorsun deseniz (tabii içinizden) bu senin görevin bir de takdir mi bekliyorsun? Görevini yaptığı için benden takdir bekliyormuş! Cümleleri alışılmış, duyulmuş tepkilerdir.
    Tepkilerin beklerlik olması kadar, beklentiler de alışılmış olacaktır. Böylece dilimize pelesenk ettiğimiz, kitaplarımıza, TV programlarına konuk ettiğimiz “Empatiyi”de tıpkı az okuduğumuz Kur’an-ı Kerim gibi oda duvarlarımıza astık, “Kendisi için istediği, mümin kardeşi için de istemeyen bizden değildir” diyen Peygamber’imizi anlayamadık.
    Birbirimizi anlamak, kendimizi karşımızdaki insanın yerine koymak olan empati kelimesi, çok bilinen ama yaşanmayınca anlamı, değeri olmayan bir kelime. Birbirimizin beklentilerini bilmek için çok çabaya gerek yoktur aslında. Her insan “ahsen-i takvim” ile yaratılmıştır. Öyleyse bize düşen öncelikle hüsn-i zandan başkası değildir.
    Abraham Maslow; her insanda giderilmesi gereken, giderilmezse, psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklara ve davranışlara yol açan ihtiyaçlar hiyerarşisini şöyle sıralar:
    1- Fizyolojik ihtiyaçlar
    Bu ihtiyaçlar beslenme, barınma ihtiyaçlarıdır.
    Çocuklarımızı evlendirirken sorduğumuz “geçiminizi nasıl sağlayacaksınız?” sorusu, bu ihtiyacın karşılanıp karşılanamayacağını bilmek içindir. Bu soru muhatabı kızdırırsa da, doğru kelimelerle ifade edildiğinde doğal bir ilk beklentinin gereği olduğu anlaşılacaktır.
    Bu ihtiyacımızı gidermeden diğer ihtiyaca geçmek mümkün değildir. Yani bu ihtiyaçlar hiyerarşisi insanların bir nevi çıkmaları zorunlu olduğu merdivenler gibidir. Fizyolojik ihtiyaçlar da bu merdivenin ilk basamağıdır
    2- Emniyet ihtiyacı
    Karşılıklı güven duymak, güveneceği bir ortamda bulunmak. Evinizde, işinizde, insanlarla ilişkilerinizde; kendinizi emniyet içinde hissetmiyorsanız, sürekli gergin ve hu- zursuz olursunuz. İşten atılabileceği korkusuyla yaşamak, eşinin kendisine zarar vereceği endişesi içinde olmak, hatta bir çocuğun anne- baba ve öğretmeninden dolayı güven içinde olmaması huzur, mutluluk ve başarısını etkiler. Bu emniyet ihtiyacı karşılanmayan kişinin yaşadığı gerginliğinin değişik yansımaları görülür.
    3- Sevgi, şefkat ve ait olma ihtiyacı
    Sosyoloji kitaplarında insanlar tarif edilirken “insan biyo-psişik sosyal bir varlıktır” denilir. “Biz sizi kabileler, ırklar hâlinde yarattık ki,
    tanışasınız” ayeti de bunun göstergesidir. Ayrıca birçok Kur’an ayetinin insanlar arası hukuku
    belirlemesi de insanlar toplumu içinde yaşadığı içindir.
    Her insanın içinde doldurulması gereken bir sevgi deposu vardır. Bu depo dolmazsa; insanlar bunu doldurmak için çok farklı tavır ve davranışlarda bulunabilir. Sevgi deposu doldurulmayan eşler; kabuklarına çekilir, acı sözlerle birbirini incitir, eleştirel bir ruha sahip olur, hastalıklar artar, başka mutluluk arayışı başlar vb.
    Ailelerin en çok mutsuzluk sebebi, sevgi deposu boş bireylerin olmasıdır. İçindeki sevgi boşluğunu dolduramayanlar, genelde yansıtıcı tavırlar alırlar. Alıngan, kırıcı, hırçın, hasta, içine kapanık ve huzursuz hale gelirler
    4- Aidiyet ihtiyacı
    Yeni bir iş yerinde değer görmek, yeni aileye kabul edilmek, yeni taşındığımız komşularımızdan kabul görmek... Mensubiyet duygusu, insanların ayaklarını yere bastıran temeller gibidir. Böyle bir gruba kabul edilince, kendimizi güçlü ve mutlu hissederiz. Yalnızlık, kimsesizlik, insanı sıcakta bile üşüten bir duygudur çünkü. Bu sebeple tüm müminler kardeştir. Hiçbirimiz, hepimiz kadar güçlü değiliz. Mensup olmak istemek güzeldir ama, bu mensubiyeti sürekli kılmak zordur. Bir de mensup olduğumuz grubun kurallarının ne kadar doğru olduğu, bizim ruhumuzla uyum sağlayıp sağlamadığı sorusu var. Ruhumuza, aklımıza uygun ve doğru gelmeyen grup içinde nasıl kalabiliriz? Beraber fakat kendi doğrularımızla yaşayabilir miyiz? Gücümüzün kaynağı ne? İşte bu sorular hem evlilik hem de yaşadığımız sosyal çevre adına cevaplanması gereken sorular. Evlilik bağlamında aldığımızda; değişik kültürlere sahip eşler için bunlar bir çatışma alanı olabilmektedir.
    Evlilik, özellikle iki insan arasında kurulan bir müessesedir. Pek tabiidir ki, akrabalık bağları da aidiyet ihtiyacı bağlamında önemlidir ve gereklidir. Bu ilişkilerin de sınırları vardır ve olmalıdır. Bunlara saygısızlık mevcut sevgi zedeleyebilir. Hatırdan çıkarmamalıyız ki “mermer ağır taştan, hürmet iki baştan” olur.
    5- Kendisini gerçekleştirme ihtiyacı
    Her insanın taşıdığı kabiliyetleri ve gerçekleştirmek istediği hayalleri, hedefleri vardır.
    Bunları gerçekleştirmek için sürekli arayış içindedirler. Yoksa içlerindeki ukdeler insanı rahatsız eder. Mesleği dışındaki faaliyetleri yapanlar, meslek değiştirenler bu gruptadırlar.
    Zarurî ihtiyaçları gerçekleştirmekle uğraşılırken, bu kabil ihtiyaçları gerçekleştirebilmek epeyce gecikebilir. Hatta hayat boyunca 1.aşamada kalıp diğer ihtiyaçları lüks ve hayal olarak görenler de vardır. Bu ihtiyaçların bir üst aşaması estetik ve güzellik ihtiyacı olarak görülebilir.
    Evliliklerde bu ihtiyaçlar insanı nasıl etkiler? Eşiniz, ekonomik ve kültürel düzey açısından, ilk ihtiyacını giderme noktasında iken, siz ona estetik ihtiyaçlardan söz ediyorsanız, işte bu çatışma nedenidir. İslam’da evliliklere getirilen denklik ilkesi bu uyumsuzluğu ve çatışmaları önlemek amaçlıdır. Yaratan bizi elbette iyi bilir. İslâm dini de öğretileriyle, hoş görecek kâmil insanı oluşturmak için yeterlidir. Yeter ki bilinsin ve yaşansın





+ Yorum Gönder