Konusunu Oylayın.: Ailelerin nefes almlaları için sevgi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Ailelerin nefes almlaları için sevgi
  1. 17.Aralık.2011, 01:20
    1
    Misafir

    Ailelerin nefes almlaları için sevgi

  2. 17.Aralık.2011, 08:25
    2
    imam
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Ağustos.2007
    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 7,511
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: minallah-ilelllah

    Cevap: Ailelerin nefes almlaları için sevgi




    AİLELERİN NEFES ALMALARI İÇİN SEVGİ’Yİ UNUTMAMALARI GEREKİYOR...
    İLKİM ÖZ
    PSİKOLOG-AİLE TERAPİSTİ
    DİYANET AYLIK DERGİ EYLÜL 2005

    Uzun yıllardır ailelerle psiko-terapi seansları düzenliyorum. Kimi zaman eşlerle
    “evlilik terapileri” kimi zaman da anne-baba ve çocuklarla “aile terapileri” üzerine çalışırken çok çeşitli sorunlarla karşılaşırım. Kişilik bozuklukları, davranış bozuklukları, duygu ve düşünce bozuklukları insanları mutsuzluğa sürükleyip, hayatlarını cehenneme çevirir. Anne ya da baba baskısından veya aşırı koruyuculuktan ya da ilgisizlikten çocukların iç dünyasında oluşan zedelenmelerin yanı sıra, eşinden şiddet gören kadınların bedenlerinden daha çok ruhlarının yaralanması ve bunlara ek olarak da birbirleriyle iletişim kuramayan eşlerin mutsuzlukları terapilerde gözler önüne serilir. Terapi seanslarından öğrendiğim çok önemli bir kilit noktasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Kişilerin yüreklerindeki sevgiyi dışarı vurmalarına yardımcı olursanız, sorunlar bir bir çözülmeye başlar.
    Çocukluk depresyonları artıyor...
    Günümüz insanı “madde”ye daha çok bağlandığından, manevî değerlerini özellikle de “sevme” yeteneğini ne yazık ki harekete geçiremiyor. Çocuklarını daha iyi okullarda okutmak için çalışan anne-babalar, çocuklarına çok az zaman ayırıyorlar. Eve günün tüm yorgunluğuyla gelen anne- baba, çocuğunun sevme ve sevilme ihtiyacını doyurmakta zorlanıyor. Çocuğa tahammülü kalmıyor, onun dünyasıyla ilgilenmiyor daha doğrusu ilgilenecek enerjisi kalmıyor. Oysaki çocukların pahalı okullarda okumaya değil, anne babalarının ilgi ve sevgilerine gereksinimleri var.
    Son yıllarda çocukluk depresyonlarında ciddi bir artış var. Çocuklar yaşamaktan zevk almadıklarını söylüyorlar. Ergenlik döneminden söz etmiyorum, beş, altı, yedi, sekiz yaşlarındaki çocuklardan bahsediyorum. Sorunun temeline indiğiniz zaman, ne yazık ki ilgi anlamında yetersiz anne babalar karşımıza çıkıyor. Bu anne babaların en büyük yanılgıları da çocuklarını maddî olarak doyurmaları geliyor. Çocuğun her ihtiyacını karşılayarak vicdanlarını rahatlatmaya çalışırken, doyumsuz ve mutsuz çocuklar yetiştirdiklerinin farkında olmuyorlar.
    Çocukluk depresyonlarında;
    Dikkat eksikliği,
    Çocuğun içine kapanması,
    Ağlama nöbetleri,
    Öfke nöbetleri,
    İştah ve uyku bozuklukları,
    Kurallara uymama,
    Mutsuz bir ruh hâli,
    Doyumsuzluk gibi belirtiler kendini gösteriyor.
    Bu çocuklar, ileriki yılların gençleri ve yetişkinleri olacaklar. Ruh sağlıkları ne kadar yerinde olursa, onlar hem topluma daha yararlı hem de kendi çocuklarına daha sağlıklı yaklaşacaklar. O halde anne babalar bir an önce, çocuklarıyla “sevgi” dolu zamanları daha çok geçirmeye özen göstermeliler
    Boşanmalar daha da artarsa...
    Toplumumuzda son yıllarda boşanma oranlarında yükselmeler var. Boşanmalar daha da artarsa ne olur? Boşanmaların artması demek, toplumda aile kavramının çökmesi anlamına geliyor. Bu ise toplumu daha da büyük bir tehlikeye götürüyor; aile çökerse toplum da çöker. Avrupa ve Amerika bu yıkımı yaşadık-
    tan sonra, şimdilerde aile kavramını yeniden kurmak için acil çözümler arayışı içindeler..
    Bir toplumda ne kadar sağlıklı aile varsa, toplum o kadar sağlıklı olur ve başarılı bireyler yetiştirir. Evet insanlar boşanabilirler ancak yeniden aile kurabilirler. Özgür yaşamak adına, kendi hayatlarına ve çocuklarına sahip çıkmayan pek çok boşanmış anne ve baba var. Özgür yaşamak, sorumluluklarını reddetmek anlamına gelmiyor. Özgür yaşamak, bir daha aile kurmamak anlamına da gelmiyor. Sanırım insanların, zihinlerindeki “özgürlük” kavramlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekiyor.
    Sağlıklı evlilikler için...
    Evlilik bir sözleşmedir. Bu sözleşmeye imza atarken, hem duygularınız adına hem de davranışlarınız adına imza atarsınız. Duygularda sevgi, güven, dürüstlük, sadakat vardır; davranışlarda ise saygı, kabul etme ve sağlıklı iletişim. Evliliğe atılan imza her ne kadar boş bir sayfaya atılıyor gibi görünse de, aslında o sayfada gözle görünmeyen pek çok duygu ve davranış birliği vardır.
    Farklı ailelerde büyümüş, farklı anne baba tutumlarıyla yetişmiş, dolayısıyla farklı kişiliklere sahip bir kadın ve bir erkeğin evliliklerinde hiç çatışma yaşamamaları mümkün değildir. Mükemmel evlilik yoktur, çünkü kimse mükemmel değildir. Ancak çatışmalar ve sorunlar iletişim yoluyla çözülebilir. Sağlıklı evlilikler için eşlere birkaç öneri;
    Eşinizi dinleyin, onun düşüncelerine ve sorunlarına kulak verin, buna zaman ayırın.
    Eşinizle konuşun. “Nasılsa beni anlamaz...” demeyin.
    Eşinizle konuşurken “suçlayıcı” ve “eleştirici” bir dil kullanmayın.
    Eşinizi hem yalnızken hem de başkalarının yanında onaylayın, onore edin.
    Eşinizin sizin hoşunuza giden yönlerini ve davranışlarını ön plana çıkarın ve kendisine söyleyin.
    Eşinizin damarına basıp, onu “öfke” noktasına getirmeyin. Sorunlarınızı kavgayla değil, konuşarak çözmeye çalışın. Unutmayın ki kavga, çözüm değil çözümsüzlük getirir.
    Paylaşımlarınızı artırın ama kendinize de zaman ayırın. Eşinize asla hakarete varan sözler söylemeyin, küfür etmeyin ve aşağılamayın.
    Birlikte hedefleriniz olsun ve bu hedeflere ulaşmak için birbirinizi motive edin.
    Eşinize asla küsmeyin ve küs kalmayın.
    Ona sevdiğinizi sözlerinizle ve davranışlarınızla sık sık belirtin.
    Eşinize çok kızdığınızda, onun olumlu yanlarını ve sizin için yaptığı güzellikleri düşünün.
    Çözemediğiniz sorunlarınızda ve evliliğiniz tıkandığında mutlaka uzman yardımı alın.
    “Sevgi Duygusu”nu daha çok ifade etmek, evlilikleri ve aileleri iyileştirir...
    Terapilerde danışanlarımdan şu sözleri çok duyarım; “ Söylememe ne gerek var ki, onu sevdiğimi zaten biliyor.” Bu kimi zaman eş için, kimi zaman da çocuk için söyleniyor. “Ben onun babasıyım, onu sevdiğimi biliyor zaten.”
    Geçtiğimiz hafta lösemili çocukların anneleriyle söyleşim vardı. Onlara çocuklarına ne kadar sevgi sözcükleri söylediklerini ve her gün “seni seviyorum” deyip demediklerini sordum. Bazı anneler; “Çocuğuma zaman zaman onu sevdiğimi söylüyorum, her gün olmasına gerek yok” derken, bazıları da hiç söylemediklerini söylediler. İçlerinden bir kaçı ise, her gün sevdiklerini söylediklerini ifade etti. Çocuğuna, onu sevdiğini hiç söylemeyen annelere açıkçası çok şaşırmıştım, çünkü bu hastalığı yenmede “moral düzeyi” çok önemliydi. Bu sohbet ilerlerken bir anne söz aldı ve şunları söyledi; “Kırklı yaşlardayım ve bugüne dek annemden bir kez bile ‘seni seviyorum’ cümlesini duymadım. Bunu duymayı çok isterdim” derken gözyaşlarını tutamamıştı. Sevildiğini hissetmemenin, kendine karşı geliştirmesi gereken güven duygusunu nasıl etkilediğini anlattı. Bu yüzden de çocuğuna her gün, onu ne kadar çok sevdiğini söylüyormuş.
    Benzer durum evliliklerde de var. Birbirine sevdiğini söylemeyen eşler, karısından ya da kocasından sevgi cümleleri hiç duymamış insanlar var. Oysaki “sevgi”nin varlığının hissettirilmesi, insanın ruh sağlığı için müthiş bir ilaç.
    Duygu cimriliğinden vazgeçip, sevgiyi eşinize ve çocuğunuza hissettirin. Ve onlara her gün “Seni çok seviyorum” deyin. Göreceksiniz ki hayat daha güzel olacak


  3. 17.Aralık.2011, 08:25
    2
    Üye



    AİLELERİN NEFES ALMALARI İÇİN SEVGİ’Yİ UNUTMAMALARI GEREKİYOR...
    İLKİM ÖZ
    PSİKOLOG-AİLE TERAPİSTİ
    DİYANET AYLIK DERGİ EYLÜL 2005

    Uzun yıllardır ailelerle psiko-terapi seansları düzenliyorum. Kimi zaman eşlerle
    “evlilik terapileri” kimi zaman da anne-baba ve çocuklarla “aile terapileri” üzerine çalışırken çok çeşitli sorunlarla karşılaşırım. Kişilik bozuklukları, davranış bozuklukları, duygu ve düşünce bozuklukları insanları mutsuzluğa sürükleyip, hayatlarını cehenneme çevirir. Anne ya da baba baskısından veya aşırı koruyuculuktan ya da ilgisizlikten çocukların iç dünyasında oluşan zedelenmelerin yanı sıra, eşinden şiddet gören kadınların bedenlerinden daha çok ruhlarının yaralanması ve bunlara ek olarak da birbirleriyle iletişim kuramayan eşlerin mutsuzlukları terapilerde gözler önüne serilir. Terapi seanslarından öğrendiğim çok önemli bir kilit noktasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Kişilerin yüreklerindeki sevgiyi dışarı vurmalarına yardımcı olursanız, sorunlar bir bir çözülmeye başlar.
    Çocukluk depresyonları artıyor...
    Günümüz insanı “madde”ye daha çok bağlandığından, manevî değerlerini özellikle de “sevme” yeteneğini ne yazık ki harekete geçiremiyor. Çocuklarını daha iyi okullarda okutmak için çalışan anne-babalar, çocuklarına çok az zaman ayırıyorlar. Eve günün tüm yorgunluğuyla gelen anne- baba, çocuğunun sevme ve sevilme ihtiyacını doyurmakta zorlanıyor. Çocuğa tahammülü kalmıyor, onun dünyasıyla ilgilenmiyor daha doğrusu ilgilenecek enerjisi kalmıyor. Oysaki çocukların pahalı okullarda okumaya değil, anne babalarının ilgi ve sevgilerine gereksinimleri var.
    Son yıllarda çocukluk depresyonlarında ciddi bir artış var. Çocuklar yaşamaktan zevk almadıklarını söylüyorlar. Ergenlik döneminden söz etmiyorum, beş, altı, yedi, sekiz yaşlarındaki çocuklardan bahsediyorum. Sorunun temeline indiğiniz zaman, ne yazık ki ilgi anlamında yetersiz anne babalar karşımıza çıkıyor. Bu anne babaların en büyük yanılgıları da çocuklarını maddî olarak doyurmaları geliyor. Çocuğun her ihtiyacını karşılayarak vicdanlarını rahatlatmaya çalışırken, doyumsuz ve mutsuz çocuklar yetiştirdiklerinin farkında olmuyorlar.
    Çocukluk depresyonlarında;
    Dikkat eksikliği,
    Çocuğun içine kapanması,
    Ağlama nöbetleri,
    Öfke nöbetleri,
    İştah ve uyku bozuklukları,
    Kurallara uymama,
    Mutsuz bir ruh hâli,
    Doyumsuzluk gibi belirtiler kendini gösteriyor.
    Bu çocuklar, ileriki yılların gençleri ve yetişkinleri olacaklar. Ruh sağlıkları ne kadar yerinde olursa, onlar hem topluma daha yararlı hem de kendi çocuklarına daha sağlıklı yaklaşacaklar. O halde anne babalar bir an önce, çocuklarıyla “sevgi” dolu zamanları daha çok geçirmeye özen göstermeliler
    Boşanmalar daha da artarsa...
    Toplumumuzda son yıllarda boşanma oranlarında yükselmeler var. Boşanmalar daha da artarsa ne olur? Boşanmaların artması demek, toplumda aile kavramının çökmesi anlamına geliyor. Bu ise toplumu daha da büyük bir tehlikeye götürüyor; aile çökerse toplum da çöker. Avrupa ve Amerika bu yıkımı yaşadık-
    tan sonra, şimdilerde aile kavramını yeniden kurmak için acil çözümler arayışı içindeler..
    Bir toplumda ne kadar sağlıklı aile varsa, toplum o kadar sağlıklı olur ve başarılı bireyler yetiştirir. Evet insanlar boşanabilirler ancak yeniden aile kurabilirler. Özgür yaşamak adına, kendi hayatlarına ve çocuklarına sahip çıkmayan pek çok boşanmış anne ve baba var. Özgür yaşamak, sorumluluklarını reddetmek anlamına gelmiyor. Özgür yaşamak, bir daha aile kurmamak anlamına da gelmiyor. Sanırım insanların, zihinlerindeki “özgürlük” kavramlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekiyor.
    Sağlıklı evlilikler için...
    Evlilik bir sözleşmedir. Bu sözleşmeye imza atarken, hem duygularınız adına hem de davranışlarınız adına imza atarsınız. Duygularda sevgi, güven, dürüstlük, sadakat vardır; davranışlarda ise saygı, kabul etme ve sağlıklı iletişim. Evliliğe atılan imza her ne kadar boş bir sayfaya atılıyor gibi görünse de, aslında o sayfada gözle görünmeyen pek çok duygu ve davranış birliği vardır.
    Farklı ailelerde büyümüş, farklı anne baba tutumlarıyla yetişmiş, dolayısıyla farklı kişiliklere sahip bir kadın ve bir erkeğin evliliklerinde hiç çatışma yaşamamaları mümkün değildir. Mükemmel evlilik yoktur, çünkü kimse mükemmel değildir. Ancak çatışmalar ve sorunlar iletişim yoluyla çözülebilir. Sağlıklı evlilikler için eşlere birkaç öneri;
    Eşinizi dinleyin, onun düşüncelerine ve sorunlarına kulak verin, buna zaman ayırın.
    Eşinizle konuşun. “Nasılsa beni anlamaz...” demeyin.
    Eşinizle konuşurken “suçlayıcı” ve “eleştirici” bir dil kullanmayın.
    Eşinizi hem yalnızken hem de başkalarının yanında onaylayın, onore edin.
    Eşinizin sizin hoşunuza giden yönlerini ve davranışlarını ön plana çıkarın ve kendisine söyleyin.
    Eşinizin damarına basıp, onu “öfke” noktasına getirmeyin. Sorunlarınızı kavgayla değil, konuşarak çözmeye çalışın. Unutmayın ki kavga, çözüm değil çözümsüzlük getirir.
    Paylaşımlarınızı artırın ama kendinize de zaman ayırın. Eşinize asla hakarete varan sözler söylemeyin, küfür etmeyin ve aşağılamayın.
    Birlikte hedefleriniz olsun ve bu hedeflere ulaşmak için birbirinizi motive edin.
    Eşinize asla küsmeyin ve küs kalmayın.
    Ona sevdiğinizi sözlerinizle ve davranışlarınızla sık sık belirtin.
    Eşinize çok kızdığınızda, onun olumlu yanlarını ve sizin için yaptığı güzellikleri düşünün.
    Çözemediğiniz sorunlarınızda ve evliliğiniz tıkandığında mutlaka uzman yardımı alın.
    “Sevgi Duygusu”nu daha çok ifade etmek, evlilikleri ve aileleri iyileştirir...
    Terapilerde danışanlarımdan şu sözleri çok duyarım; “ Söylememe ne gerek var ki, onu sevdiğimi zaten biliyor.” Bu kimi zaman eş için, kimi zaman da çocuk için söyleniyor. “Ben onun babasıyım, onu sevdiğimi biliyor zaten.”
    Geçtiğimiz hafta lösemili çocukların anneleriyle söyleşim vardı. Onlara çocuklarına ne kadar sevgi sözcükleri söylediklerini ve her gün “seni seviyorum” deyip demediklerini sordum. Bazı anneler; “Çocuğuma zaman zaman onu sevdiğimi söylüyorum, her gün olmasına gerek yok” derken, bazıları da hiç söylemediklerini söylediler. İçlerinden bir kaçı ise, her gün sevdiklerini söylediklerini ifade etti. Çocuğuna, onu sevdiğini hiç söylemeyen annelere açıkçası çok şaşırmıştım, çünkü bu hastalığı yenmede “moral düzeyi” çok önemliydi. Bu sohbet ilerlerken bir anne söz aldı ve şunları söyledi; “Kırklı yaşlardayım ve bugüne dek annemden bir kez bile ‘seni seviyorum’ cümlesini duymadım. Bunu duymayı çok isterdim” derken gözyaşlarını tutamamıştı. Sevildiğini hissetmemenin, kendine karşı geliştirmesi gereken güven duygusunu nasıl etkilediğini anlattı. Bu yüzden de çocuğuna her gün, onu ne kadar çok sevdiğini söylüyormuş.
    Benzer durum evliliklerde de var. Birbirine sevdiğini söylemeyen eşler, karısından ya da kocasından sevgi cümleleri hiç duymamış insanlar var. Oysaki “sevgi”nin varlığının hissettirilmesi, insanın ruh sağlığı için müthiş bir ilaç.
    Duygu cimriliğinden vazgeçip, sevgiyi eşinize ve çocuğunuza hissettirin. Ve onlara her gün “Seni çok seviyorum” deyin. Göreceksiniz ki hayat daha güzel olacak





+ Yorum Gönder