Konusunu Oylayın.: Ruhul beyandan kıssalar arıyorum

5 üzerinden 5.00 | Toplam: 1 kişi oyladı.

  1. 13.Aralık.2011, 23:55
    1
    Misafir

    Ruhul beyandan kıssalar arıyorum






    Ruhul beyandan kıssalar arıyorum Mumsema Ruhul beyandan birkaç klssa istiyorum


  2. 13.Aralık.2011, 23:55
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 26.Aralık.2011, 11:28
    2
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,752
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Ruhul beyandan kıssalar arıyorum




    O Gün Kimse Kimsenin Günahını Yüklenemez

    İkrime’den rivayet olundu: O buyurdu: Baba (ve anne), kıyamet günü, evladının eteğine yapışır (yalvarır:)
    -”Ey oğlum! Evladım! Ben dünyada senin babandım (annen­dim). Benim kurtulmam için miskâl habbesi kadar bir haseneye (sevaba) ihtiyacım var. Eğer bana verirsen kurtulurum. Ne dersin der?” Evladı:
    -”Senin kendisinden korktuğun şeyden (Cehennem azabın­dan) ben de senin gibi korkmaktayım. Ben sana bir şey vere­mem!” der. Kişi, oradan eşine gider. Onun eteğine yapışır. Ona:
    -”Ey falanca eşim! Ben dünyada senin eşindim,” diye söze başlayıp, dünyada ona yapmış olduğu iyilikleri sayar. Ve sonra da ona şöyle yalvarır:
    -”Ben senden bir hasene (sevab ) istiyorum. Ben kurtuluşum senin bana hediye edeceğin bir sevaba bağlıdır. Ne dersin bana sevâb verecek misin?” Eşi:
    -”Sana sevabımdan bir şey veremem. Senin kendisinden korktuğun (Cehennem azabından) ben de korkmaktayım,” der. Bundan dolayı Allahü Teâlâ Hazretleri buyurdular:
    “Hem günah çeken bir nefis, başkasının günahını çekme­yecek, yükü ağır basan onun yükletilmesine çağirsa da ondan bir şey yüklenilmeyecek, isterse bir yakını olsun! [ 1 ] Yani kimin günahları ağır gelirse, hiç kimse ondan günah yükünden bir şey alıp yüklenmez.

    Sadî buyurdu:

    Herkes kaçacaktır.
    Sanki kendisini öldürecekmişim gibi.
    Ey Sadî kimseden ümit bekleme, ameli sâlih işle.“

    Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1

    --------------------------------------------------------------------------------
    [1] El-Fatır: 35/18


    Cennet Nehirleri

    Eğer sen: “Nehirler nasıl cennetlerin altından akar?” diye sorarsan, cevaben derim ki: “(Bu durum) Senin akar suların kenarında bittiğini gördüğün ağaçlar gibidir.“
    Mesrûk’tan[1] (rivayet edildiğine göre,) Cennetin nehirleri hendeksiz olarak akar. Hendek, yerin uzunluğuna yarılıp (su kanal ve yataklarının meydana gelmesine) denir. Bahçelerin en temizi ve manzara bakımından en hoş ve güzeli ağaçları gölge veren ve aralarında su nehirlerinin aktığı bahçelerdir. Çünkü akar su en büyük nimetlerdendir. Gerçekten bahçeler, ne kadar güzel olursa olsun, içinde sular akmadıkça neşeyi celbetmez. Eğer bahçelerde su akmazsa insana sevinç vermez ve ürünlerini de kaybeder. Susuz olan bir bahçe, ruhsuz bir heykel ve cansız bir suret gibidir. Allahü Teâlâ Hazretleri cennetleri zikrettiği zaman elbette onlara bağlı olarak, altlarında nehirlerin aktığını zikretti.

    Cennetteki nehirler: Şarap, süt, bal ve su (nehirleridir).
    Su nehrinden içtikleri zaman hayat bulurlar. Bundan sonra onlar asla ölmezler.
    Süt’ten içtikleri zaman ise, bedenlerinde terbiye hasıl olur. (1/82) Bedenlerinde düzelme ve arınma olur. Bundan sonra noksanlık olmaz (eksiklik diye bir şey hissetmezler).
    Bal nehrinden içtikleri zaman şifâ ve sıhhat bulurlar. Bundan sonra onlar hastalanmazlar.
    Şurup nehrinden içtikleri zaman, içlerinde bir neşe, huzur ve sevinç duyarlar. Bir daha üzülmezler.
    Mesnevi de buyuruldu: Sabrın, cennet ırmağı olur. Sevgin oradaki sütten pınarlar gibidir. İbâdet zevki, bal ırmağı, kullukta duyduğun şevk, şarap pınarlarıdır. Bu sebepler, o eserlere benzemez. Bunun nasıl böyle olduğunu kimse bilmez. [2]

    Cennet Nehirlerinin Kaynağı
    Rivayet olunduğuna göre, Arşın direklerine enine yazıldı.
    Su pınarı, mim’inden kaynamaktadır.
    Süt pınarı, “Allah” kelimesinin he harfinden kayna­maktadır.
    Şarap pınarı “Rahman” kelimesinin mim harfinden kaynamaktadır.
    Bal pınarı,”Rahim” kelimesinin mim harfinden kaynamaktadır. [3]

    Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri : 1/320-321

    [1] Mesrûk: Tabiinden meşhur fıkıh ve hadis âlimidir. İlk adı Mesrûk bin Ecdâ bin Mâliktir. Ecdâ kelimesi, çekişen, şeytan ve kötü insan manasına olduğu için Hazreti Ömer onun adını Mesrûk bin Abdurrahman bin Mâlik diye değiştirdi. Doğum tarihi bilinmemektedir. 683 (H, 63) yılında Hazreti Ali {k.v.) döneminde şehid oldu.


    Yahudilerin Peygamberleri Öldürmesi

    Peygamberler asla haksızlık yapmadıklarına göre, haksız yere asla öldürülemezler. Bu onlar hakkında bir izindir. Fakat Yahûdîler, hakkaniyete riâyet etmedik­lerinden peygamberler Aleyhimüsselâmı öldürdüler. Yoksa peygamberler haksızlık ettiği için değildir. Eğer denilse: “Kâfirleri başı boş bırakıp, peygamberleri öldürmek nasıl caiz olur?” Bunlara cevaben denildi ki; Peygamberlerin öldürülmesi onlar için bir keramet ve şereftir. Mertebelerinin yükselmesidir. Öldürülen peygamberler, mü’minlerin arasında Allah yolunda öldürülen ve şehid olanlar gibidirler. Bu durum onların durumlarının ve derecelerinin düşmesi veya onların alçalmaları değildir.
    İbnü Abbas (r.a.) ve Hasan Basri (r.h.) buyurdular: Peygam­berlerden ancak, kıtal yani, savaşmak ile emredilmeyenler öldürüldü. Savaş ile emredilen her peygamber mutlaka, Allah’ın yardımıyla zafere kavuşmuştu. Bu şekilde bu âyetlerin arasında taaruz kalkmıştır: “Ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.” Ve:
    “Elbette biz, rasûllerimizi ve iman edenleri mansur kılacağız dünya denleri Mansur kılıcaz hem dünya hayatta hem de şahidler dikileceği gün. Allahü Teâlâ şu kavli şerifi:
    “Andolsun {yemin olsun) ki, peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: “Onlar, elbette onlar muhakkak muzaffer olacaklardır. Ve elbette bizim askerlerimiz mutlak onlar galip geleceklerdir. «” Bu âyette murad edilen yardımın, hüccet, (mucize ve deliller ilgili yardım) ve hakkı beyan etme olması caizdir. Bütün peygamberler bu mana’da yardım görmüşlerdir.
    Rivayet olunur: Yahûdîler, bir günde yetmiş peygamber öldürdüler.
    Mesnevi buyuruldu: Sefihlerin haksız idareleri oldukça “peygamberleri haksız yere öldürürler” sırrı zahir olur. Yolunu şaşırmış kavim, peygamberlere bilgisizliklerinden kâfirler “doğru­su dediler: biz sizinle uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz sizi recmederiz.

    Yahûdîler Aşırı Gidiyorlardı

    “Evet öyle! (Bu durum,
    Yani Yahudilerin, büyük âyetleri, mucizeleri inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri Öldürmeleri,
    Çünkü (Yahûdîler,) isyana daldılar ve aşırı gidiyorlardı.”
    Allah’ın emirlerini tecâvüz ediyorlardı ve Allah’ın haram ettiklerini irtikâb ediyorlardı. Yani Yahûdîler, peygamberlere karşı geldiler. İsyan işlediler. Düşmanlıkta aşırı gittiler. Küçük günahlar bile, işlenmeye devam edildiğinde büyük günah olurlar. Zîrâ küçük günahları işlemeye devam edenler, günün birinde o günahın büyüğünü işlerler. Nasıl ki küçük ibâdetlere devam edenler, günün birinde büyük ibâdetlere başlıyorsa; küçük günahları işleyen de zamanla büyük günahları işlemeye başlar. Yahûdîlerin, kalblerinin Allah’dan hasta olması, onları iman lezzet ve halâvetini tatmaktan menetti (alıkoydu). Zîrâ hasta olan kişi, çoğu kere tatlı yemeği, acı görür. Gaflet, kalbler için bir zehirdir. Helak edicidir. Senin zehirli bir yemeği yemekten kaçman gibi, mü’minlerin kalbleri de Allah korkusundan gafletten kaçarlar.
    Bilki, Allah’ın dilemesi vardır, kulun da dilemesi vardır. Allah’ın dilediği ise sırf hayırdır.. Eğer bu ümmet, Tîh çölünde olsaydı, nurları şeffaf olduğu ve sırları geçerli olduğu için, İsrail oğullarının söylediklerini asla söylemez­lerdi. Allah, bu ümmet için şöyle buyurdu;

    “Sizi vasat ümmet kıldık,” yani sizi adaletli ve hayırlı ümmet kıldık

    Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi

    Cemaatle Namaz

    Muhakkak ki, cemaatle kılınan bir namaz, diğer namazlardan yirmi yedi derece daha üstündür. Cemaatlerde temiz kalbli insanların olmasındandır. Namaz, savaş gibidir. Mihrâb da, harb meydanı gibidir. Savaşta elbette insanların toplanıp saf tutmaları gerekir. Cemaat kuvvettir. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular:
    “Müslümanlar, bir cemaatte kırk kişi toplanırsa, muhakkak onların içinde, bağışlanan biri vardır.“
    Allahü Teâlâ Hazretleri, mağfiret kıldığına ikram eder. diğerleri de, zarara uğramış ve mağfiretten mahrum olmuş bir şekilde dönerler. Cemaat ile kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece fazîletli kılındı. Çünkü cemaat, cemi’den (toplum)dan alınma bir kelimedir. cemi’ ise, en azı üç’dür. Kişinin tek başına kılmış olduğu bir namaza, on hasene verilir. O, on haseneden biri asıldır. Dokuzu ise, Allahü Teâlâ Hazretlerinin ona vermiş olduğu fazlü keremidir. Allah’ın eklemiş olduğu sevablar toplandığında yirmi yediye ulaşmaktadır.

    Kurtubî tefsirinde buyurdu:

    Özürsüz olarak, cemaatle namazı kaçırıp, tek başına kılan kişi, cezaya çarpılır.
    Ebû Süleyman Ed-Dârânî buyurdu: Ben yirmi sene namaz kıldım, hiç ihtilam olmadım. Mekke’ye girdim, orada hiçbir şey yapmadım. Ancak ihtilam oldum. Sonra anladım ki, arız olan bu ihtilâm, yatsı namazını cemaatle kılmayı terketmemden dolayı idi. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, hadîs-i şeriflerinde buyurdular:
    “Allahü Teâlâ Hazretleri, mahlûkatının üzerine tevhid’den sonra kendisine namazdan daha sevimli bir şey farz kılmadı. Eğer namazdan daha sevimli bir şey olmuş olsaydı, melekler o şey ile Allah’a ibâdet ederlerdi. Meleklerin bir kısmı, rükû, bazısı secde ve bazıları da kıyam ve kaade halindedirler.
    Namaz kılana gereken şey, “huzuru kalb” ile namaz kılmaktır. Selef-i sâlihîn eğer, herhangi bir mal kendilerini Allah’ı zikret­mekten meşgul ederse, bu durumlarına keffâret olsun diye onu tasadduk ederlerdi. Asıl olan bâtın (kalbin) amelidir.
    “Ey o bütün imân edenleri Sarhoş iken namaza yaklaşmayın; söylediğinizi bilinceye kadar… Yani, kim, dünyayı sever, gailesi, dünya ile ilgili düşüncesi çok olursa Allahü Teâlâ Haz­retleri, namazında bedeniyle beraber kalbini hazır bulundurma­yan kişinin namazına bakmaz. Hatıra gelen şeyleri mutlaka defetmek lâzımdır.

    Mesnevî’de buyuruldu:

    Gafilin bağlandığı dünya serab gibidir.
    Dünyayı terket.

    Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1

    Ey Ka'b! Bize ölümü anlat!

    Ka’b el-Ahbâr Hazretlerine denildi:
    -”Ey Ka’b! Bize ölümü anlat!” Buyurdu:
    -”Ölüm diken ağacı gibidir. Ademoğlunun içine girer. 0 ağacın her bir dikeni insanın bir damarını tutar. 0 dikenleri insanın bedeninden çıkartmak için çok kuvvetli ve şiddetli bir adam bütün kuvvetiyle onları çekip çıkartmaktadır. 0 dikenlerden koparılan koparılana, içinde kalan kalana. 0 dikenler kendileriyle beraber insanın belki içini dışına getirirler. İşte ölüm budur. Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular:
    “Ölüm acısından bir kıl (kadar bir şey) göklerin ve yerin ehlinin üzerine konulsa, hemen hepsi ölürlerdi. Muhakkak ki bunların yetmişi (ölüm acısının yetmiş katı) o günün korkularının yanında daha küçüktür.” [1]

    --------------------------------------------------------------------------------
    [1] İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 1/691.

    Hikâye

    Mâlik bin Dinar’dan rivayet olundu:

    Mâlik bin Dinar Hazretleri, bir gün, bir sabiye (küçük çocuğa) rastladı. Çocuk toprak ile oynuyordu. Bazen gülüyor ve bazen de ağlıyordu. Mâlik bin Dinar buyurdu:
    -”İçime o çocuğa selam vermek doğdu. Nefsim kibirlenip selâm vermekten vazgeçti. Ben nefsime şöyle seslendim: Ey nefsim! Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, küçük ve büyük herkese selâm verirdi. Sen de buna selam ver!
    Ve o çocuğa selam verdim.” Çocuk:
    -”Allah’ın rahmeti, bereketi ve selâmı senin üzerine olsun! Ey Mâlik bin Dinâr!“dedi. Sordum:
    -”Beni nereden tanıdın? Daha önce beni görmüşlüğün yoktu!” Çocuk:
    -”Melekût âleminde ruhum, senin ruhunla karşılaştı. Ölmeyen ve sürekli Hayy (diri) olan Allah bizleri tanıştırdı.” Ben ona sordum:
    -”Akıl ile nefsin arasındaki fark nedir?” Çocuk:
    -”Nefsin, seni bana selam vermekten alıkoyandır. Aklın ise seni selâm vermeye teşvik eden ve zorlayandır,” dedi. Yine sordum:
    -”Senin halin nedir? Niye bu toprak ile oynuyorsun?” O:
    -”Çünkü biz topraktan yaratıldık; yine ona döndürüleceğiz!” dedi. Yine sordum:
    -”Neden bazen gülüyor ve bazen de ağlıyorsun?” O:
    -”Evet! Rabbimin azabını hatırladığımda ağlıyorum; rahmetini hatırladığımda ise gülüyorum,” dedi. Ben sordum:
    -”Evlâdım! Senin ne günâhın var ki?” Çocuk:
    -”Ey Mâlik bin Dinar! Böyle söyleme! Görmüyor musun büyük odunları tutuşturmak için, önce küçük odunları tutuşturuyorlar!” dedi.

    Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1


    Bir Meleğin Ömrü !

    Rivayet olundu: Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, semâ’ya yükselip Mi’râca çıktığı zaman, bir yerde melekler gördü. Şerefli bir yerde bazısı bazısının (ardına) doğru gidiyordu. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, Cebrail Aleyhisselâm’a sordu.
    -”Bu melekler, nereye gidiyorlar?” Cebrail Aleyhisselâm: -”Bilmiyorum! Ancak ben yaratıldığım günden beri onların böylece gittiklerini görüyorum. Onlardan daha önce gördüğümü bir daha hiç görmedim,“dedi.
    Sonra Efendimiz (s.a.v.) Hazretleriyle, Cebrail Aleyhisselâm, onlardan birine sordular:
    -”Ne zaman yaratıldın?” O, melek:
    -”Bilmiyorum! Sadece bildiğim, Allah Teâlâ Hazretleri, her dört bin senede bir, altı yıldız yaratır. Allah, beni yarattığı günden beri, dörtyüz bin yıldız yarattı,” dedi. Kudreti bu kadar büyük ve melekûtu bu kadar geniş olan Allah Subhânehû ve Teâlâ Haz­retleri, noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendileriyle yeryüzünde olan melekler murad edilmiştir.
    İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt -1


    Hikâye

    Cenâb-ı Allah, Âdem Aleyhisselâm’ı yarattığında Cebrail Aleyhisselâm, üç hediye ile ona geldi.
    O hediyeler, ilim, haya ve akıl idi. Cebrail Aleyhisselâm, Haz-reti Âdeme:
    -”Ey Âdem! Bu üçünden dilediğini seç,” dedi. Âdem Aleyhis-’ selâm, bunların içinden aklı seçti.
    Cebrail Aleyhisselâm, ilim ve haya’ya eski yerlerine dönmelerini işaret etti. Onların ikisi de:
    -”Hayır! Biz âlem-i ervahta topluca bir aradaydık. Âlem-i eşbâhta da bazımızın bazımızdan ayrılmasına râzî olamayız. Biz yine akla tâbi oluruz nerede olursa olsun,” dediler.
    Cebrail Aleyhisselâm, onlara seslendi:
    -”(Âdemin vücûduna) yerleşiniz!”
    Akıl dimağa (beyine) yerleşti, ilim kalbe, haya da göze yerleşti.
    Mevlânâ Celâleddin (k.s.) buyurdular:
    Bütün hayvanlar, insan için feda, olunur. İnsan da üstün bir akıl için feda edilir. Akıl, akıllının aklı küllîsidir. Cüz-i akıl da akıldır; ama pek makbul değildir. Lütuf veya akıl sahibi olup erdemliğe nail ol, veya ahmak olup kahrı kabul et.
    Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – cilt -1


    Hikâye

    Bir şeyhin bir talebesi vardı. Talebe kendisinin emin (güvenilir) bir kişi olduğunu iddia ederdi. Amma şeyh, o talebesinin bu iddiasının hilâfına emin kişi olmadığını biliyordu.

    Talebe, şeyhinin kendisi hakkındaki görüşlerini kabul etmezdi. Hep kendisinin emin kişi olduğunu ileri sürerdi. Bu haline rağmen, talebe hocasından kendisine, Allah’ın esrarından bir sırrın keşfedilmesini (sır perdesinin açılmasını) isterdi.

    Bir gün Şeyh, talebelerinden birini, (kimsenin göremeyeği) bir evde sakladı. Talebelerinden gizli olarak bir koç alıp kesti. Parçaladı etlerini bir çuvala koydu. Kendisini güvenilir kimse olarak tanıtan talebe çıkageldi. Talebe, şeyhini kanlara bulanmış olarak gördü. Önünde çuval vardı. Elinde de bıçak…

    Talebe, şeyhine:

    -”Efendim! Nedir bu haliniz?” diye sordu.

    -”Falanca talebe beni çok sinirlendirdi. Ben de onu öldürdüm,” Talebe şeyhi yalanlamamak için hevâ (ve hevesine) muhalefet etti. Kendisini emin olarak tanıtan talebe, önündeki çuvala baktı. Hayret etti. Şeyhi kendisine:

    -”Bu bir emânettir. Bunu benim için gizle. Bu çuvalın içinde olan ölüyü gömmek için bana yardım et,” dedi. İkisi o çuvalı evde bir yere gömdüler. Şeyh, bu talebesine zarar ve hasar vermek istedi. Yaptıklarını ortaya çıkartıp yayıp yaymayacağını imtihan edecekti. Şeyhin sakladığı talebenin babası çıkageldi. Oğlunu sordu.

    Şeyh ona:

    -”O benim yanımdadır,” dedi. Adam çekip gitti.

    Talebeye hocanın bu zarar ve hasarı büyük geldi. İçine sindiremedi. Saklanan talebenin babasına gitti. Ona haber verdi. Şeyhin oğlunu öldürdüğünü ve beraber gömdüklerini anlattı.

    Durumu Sultana (Hükümdara) arzettiler. Şeyh vakur ve güvenilir bir kişi olmasından dolayı, Hükümdar, bir ara durakladı. Bir türlü karar veremedi. Kâdî ve Fakıhleri (hukukçuları) şeyhe gönderdi. O emin ve güvenilir kişi olduğunu söyleyen talebe, hocanın aleyhinde konuşmaya ve şeyhine sövmeye başladı. Şeyhin aleyhinde şahitlik etti. Çuvalı huzura getirdiler. Açtılar, içinde kesilmiş koç olduğunu gördüler. Saklanan talebe (şeyhin haber vermesiyle olduğu yerden) çıktı. Emin kişi olmakla hava atan talebe rezil oldu. Utandı. Amma bu pişmanlık kendisine fayda vermedi.

    Bu hikâyeden şu zahir oldu:

    “Sırlar ancak emin insanlara anlatılır ve ancak edebli insanlar nûr ve feyz’den istifade ederler.”

    Hafiz (k.s.) Hazretleri buyurdu:

    Dostun sözünü ancak dostun huzurunda söylerim.

    Çünkü tanıdık tanıdığının sözünü ezberler.”



    Ruhu’l Beyan Tefsiri Tercümesi – cilt – 1

    ,Hikâye
    Cenâb-ı Allah, Âdem Aleyhisselâm’ı yarattığında Cebrail Aleyhisselâm, üç hediye ile ona geldi.
    O hediyeler, ilim, haya ve akıl idi. Cebrail Aleyhisselâm, Haz-reti Âdeme:
    -”Ey Âdem! Bu üçünden dilediğini seç,” dedi. Âdem Aleyhis-’ selâm, bunların içinden aklı seçti.
    Cebrail Aleyhisselâm, ilim ve haya’ya eski yerlerine dönmelerini işaret etti. Onların ikisi de:
    -”Hayır! Biz âlem-i ervahta topluca bir aradaydık. Âlem-i eşbâhta da bazımızın bazımızdan ayrılmasına râzî olamayız. Biz yine akla tâbi oluruz nerede olursa olsun,” dediler.
    Cebrail Aleyhisselâm, onlara seslendi:
    -”(Âdemin vücûduna) yerleşiniz!”
    Akıl dimağa (beyine) yerleşti, ilim kalbe, haya da göze yerleşti.
    Mevlânâ Celâleddin (k.s.) buyurdular:
    Bütün hayvanlar, insan için feda, olunur. İnsan da üstün bir akıl için feda edilir. Akıl, akıllının aklı küllîsidir. Cüz-i akıl da akıldır; ama pek makbul değildir. Lütuf veya akıl sahibi olup erdemliğe nail ol, veya ahmak olup kahrı kabul et.
    Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – cilt -1


    Hikâye

    Hikâye olunur. Bir şeyhin bir müridi vardı. Bir gün şeyhi ona:
    -”Sen Ebâ Yezîd Bestâmî’yi görsen, o senin için senin işinden daha hayırlıdır,” dedi. Mürid:
    -”O nasıl benim için hayırlı olur? O mahluktur. Halik (Yüce yaratıcı) günde yetmiş kere tecelli etmektedir. Sonra âhirette tecelli edecektir,” dedi. Sonra Şeyhi ile beraber Ebû Yezid Bestâmî Hazretlerine gittiler. Ebû Yezid Bestâmî Hazretlerinin hanımı; onlara:
    -”Ebû Yezid Bestâmfyi aramayın! 0 rast gele bir kişidir. Oduna gitti,” dedi. Yolda kendisiyle karşılaştılar. Ebû Yezid Bestâmî Hazretleri, odunlarını bir aslana yüklemişti. Elinde de bir yılan vardı. O yılan ile bazı vakitlerde aslana vuruyordu. Murid, Ebû Yezid Bestâmî Hazretlerini böyle görünce düşüp öldü. Ebû Yezid Bestâmî hazretleri o şeyhe:
    -”Sen müridini hep, lütuf ile terbiye etmişsin. Onu kahr tarikına (yoluna) irşâd etmemişsin. Bende gördüklerine tahammül edemedi. Bundan sonra böyle yapma. Mürid ve talebelerine bazan kahr da göster.
    Şeyh Üftâde Efendi hazretleri buyurdular: Muhakkak ki, Ebû Yezid Bestâmî Hazretleri, tarikatta kahr ve Iüftu görmekle, zât tecellisine mazhar oldu. Mürid böyle değildi. Onu bu halde görünce tahammül edemedi ve öldü (1/170)

    Mesnevî’de buyruldu:
    Lûtfuna da kahrına da istekle aşıkım.
    Şaşılacak şey! Bu iki zıdda aşık olmuşumdur.
    Bu dikenlik gül bahçesine dönerse
    Allah bilir ki işim bülbül gibi feryad etmek olur.
    Bu ne acâib bülbüldür ki, ağzını açınca gıdası diken ve gül bahçesi olur.
    O, bülbül değil sanki, ateşten bir timsah,
    Aşkı yüzünden bütün hoş olmayan şeyler ona câzib gelmek¬tedir.

    Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi- İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri


  4. 26.Aralık.2011, 11:28
    2
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر



    O Gün Kimse Kimsenin Günahını Yüklenemez

    İkrime’den rivayet olundu: O buyurdu: Baba (ve anne), kıyamet günü, evladının eteğine yapışır (yalvarır:)
    -”Ey oğlum! Evladım! Ben dünyada senin babandım (annen­dim). Benim kurtulmam için miskâl habbesi kadar bir haseneye (sevaba) ihtiyacım var. Eğer bana verirsen kurtulurum. Ne dersin der?” Evladı:
    -”Senin kendisinden korktuğun şeyden (Cehennem azabın­dan) ben de senin gibi korkmaktayım. Ben sana bir şey vere­mem!” der. Kişi, oradan eşine gider. Onun eteğine yapışır. Ona:
    -”Ey falanca eşim! Ben dünyada senin eşindim,” diye söze başlayıp, dünyada ona yapmış olduğu iyilikleri sayar. Ve sonra da ona şöyle yalvarır:
    -”Ben senden bir hasene (sevab ) istiyorum. Ben kurtuluşum senin bana hediye edeceğin bir sevaba bağlıdır. Ne dersin bana sevâb verecek misin?” Eşi:
    -”Sana sevabımdan bir şey veremem. Senin kendisinden korktuğun (Cehennem azabından) ben de korkmaktayım,” der. Bundan dolayı Allahü Teâlâ Hazretleri buyurdular:
    “Hem günah çeken bir nefis, başkasının günahını çekme­yecek, yükü ağır basan onun yükletilmesine çağirsa da ondan bir şey yüklenilmeyecek, isterse bir yakını olsun! [ 1 ] Yani kimin günahları ağır gelirse, hiç kimse ondan günah yükünden bir şey alıp yüklenmez.

    Sadî buyurdu:

    Herkes kaçacaktır.
    Sanki kendisini öldürecekmişim gibi.
    Ey Sadî kimseden ümit bekleme, ameli sâlih işle.“

    Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1

    --------------------------------------------------------------------------------
    [1] El-Fatır: 35/18


    Cennet Nehirleri

    Eğer sen: “Nehirler nasıl cennetlerin altından akar?” diye sorarsan, cevaben derim ki: “(Bu durum) Senin akar suların kenarında bittiğini gördüğün ağaçlar gibidir.“
    Mesrûk’tan[1] (rivayet edildiğine göre,) Cennetin nehirleri hendeksiz olarak akar. Hendek, yerin uzunluğuna yarılıp (su kanal ve yataklarının meydana gelmesine) denir. Bahçelerin en temizi ve manzara bakımından en hoş ve güzeli ağaçları gölge veren ve aralarında su nehirlerinin aktığı bahçelerdir. Çünkü akar su en büyük nimetlerdendir. Gerçekten bahçeler, ne kadar güzel olursa olsun, içinde sular akmadıkça neşeyi celbetmez. Eğer bahçelerde su akmazsa insana sevinç vermez ve ürünlerini de kaybeder. Susuz olan bir bahçe, ruhsuz bir heykel ve cansız bir suret gibidir. Allahü Teâlâ Hazretleri cennetleri zikrettiği zaman elbette onlara bağlı olarak, altlarında nehirlerin aktığını zikretti.

    Cennetteki nehirler: Şarap, süt, bal ve su (nehirleridir).
    Su nehrinden içtikleri zaman hayat bulurlar. Bundan sonra onlar asla ölmezler.
    Süt’ten içtikleri zaman ise, bedenlerinde terbiye hasıl olur. (1/82) Bedenlerinde düzelme ve arınma olur. Bundan sonra noksanlık olmaz (eksiklik diye bir şey hissetmezler).
    Bal nehrinden içtikleri zaman şifâ ve sıhhat bulurlar. Bundan sonra onlar hastalanmazlar.
    Şurup nehrinden içtikleri zaman, içlerinde bir neşe, huzur ve sevinç duyarlar. Bir daha üzülmezler.
    Mesnevi de buyuruldu: Sabrın, cennet ırmağı olur. Sevgin oradaki sütten pınarlar gibidir. İbâdet zevki, bal ırmağı, kullukta duyduğun şevk, şarap pınarlarıdır. Bu sebepler, o eserlere benzemez. Bunun nasıl böyle olduğunu kimse bilmez. [2]

    Cennet Nehirlerinin Kaynağı
    Rivayet olunduğuna göre, Arşın direklerine enine yazıldı.
    Su pınarı, mim’inden kaynamaktadır.
    Süt pınarı, “Allah” kelimesinin he harfinden kayna­maktadır.
    Şarap pınarı “Rahman” kelimesinin mim harfinden kaynamaktadır.
    Bal pınarı,”Rahim” kelimesinin mim harfinden kaynamaktadır. [3]

    Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri : 1/320-321

    [1] Mesrûk: Tabiinden meşhur fıkıh ve hadis âlimidir. İlk adı Mesrûk bin Ecdâ bin Mâliktir. Ecdâ kelimesi, çekişen, şeytan ve kötü insan manasına olduğu için Hazreti Ömer onun adını Mesrûk bin Abdurrahman bin Mâlik diye değiştirdi. Doğum tarihi bilinmemektedir. 683 (H, 63) yılında Hazreti Ali {k.v.) döneminde şehid oldu.


    Yahudilerin Peygamberleri Öldürmesi

    Peygamberler asla haksızlık yapmadıklarına göre, haksız yere asla öldürülemezler. Bu onlar hakkında bir izindir. Fakat Yahûdîler, hakkaniyete riâyet etmedik­lerinden peygamberler Aleyhimüsselâmı öldürdüler. Yoksa peygamberler haksızlık ettiği için değildir. Eğer denilse: “Kâfirleri başı boş bırakıp, peygamberleri öldürmek nasıl caiz olur?” Bunlara cevaben denildi ki; Peygamberlerin öldürülmesi onlar için bir keramet ve şereftir. Mertebelerinin yükselmesidir. Öldürülen peygamberler, mü’minlerin arasında Allah yolunda öldürülen ve şehid olanlar gibidirler. Bu durum onların durumlarının ve derecelerinin düşmesi veya onların alçalmaları değildir.
    İbnü Abbas (r.a.) ve Hasan Basri (r.h.) buyurdular: Peygam­berlerden ancak, kıtal yani, savaşmak ile emredilmeyenler öldürüldü. Savaş ile emredilen her peygamber mutlaka, Allah’ın yardımıyla zafere kavuşmuştu. Bu şekilde bu âyetlerin arasında taaruz kalkmıştır: “Ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.” Ve:
    “Elbette biz, rasûllerimizi ve iman edenleri mansur kılacağız dünya denleri Mansur kılıcaz hem dünya hayatta hem de şahidler dikileceği gün. Allahü Teâlâ şu kavli şerifi:
    “Andolsun {yemin olsun) ki, peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: “Onlar, elbette onlar muhakkak muzaffer olacaklardır. Ve elbette bizim askerlerimiz mutlak onlar galip geleceklerdir. «” Bu âyette murad edilen yardımın, hüccet, (mucize ve deliller ilgili yardım) ve hakkı beyan etme olması caizdir. Bütün peygamberler bu mana’da yardım görmüşlerdir.
    Rivayet olunur: Yahûdîler, bir günde yetmiş peygamber öldürdüler.
    Mesnevi buyuruldu: Sefihlerin haksız idareleri oldukça “peygamberleri haksız yere öldürürler” sırrı zahir olur. Yolunu şaşırmış kavim, peygamberlere bilgisizliklerinden kâfirler “doğru­su dediler: biz sizinle uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz sizi recmederiz.

    Yahûdîler Aşırı Gidiyorlardı

    “Evet öyle! (Bu durum,
    Yani Yahudilerin, büyük âyetleri, mucizeleri inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri Öldürmeleri,
    Çünkü (Yahûdîler,) isyana daldılar ve aşırı gidiyorlardı.”
    Allah’ın emirlerini tecâvüz ediyorlardı ve Allah’ın haram ettiklerini irtikâb ediyorlardı. Yani Yahûdîler, peygamberlere karşı geldiler. İsyan işlediler. Düşmanlıkta aşırı gittiler. Küçük günahlar bile, işlenmeye devam edildiğinde büyük günah olurlar. Zîrâ küçük günahları işlemeye devam edenler, günün birinde o günahın büyüğünü işlerler. Nasıl ki küçük ibâdetlere devam edenler, günün birinde büyük ibâdetlere başlıyorsa; küçük günahları işleyen de zamanla büyük günahları işlemeye başlar. Yahûdîlerin, kalblerinin Allah’dan hasta olması, onları iman lezzet ve halâvetini tatmaktan menetti (alıkoydu). Zîrâ hasta olan kişi, çoğu kere tatlı yemeği, acı görür. Gaflet, kalbler için bir zehirdir. Helak edicidir. Senin zehirli bir yemeği yemekten kaçman gibi, mü’minlerin kalbleri de Allah korkusundan gafletten kaçarlar.
    Bilki, Allah’ın dilemesi vardır, kulun da dilemesi vardır. Allah’ın dilediği ise sırf hayırdır.. Eğer bu ümmet, Tîh çölünde olsaydı, nurları şeffaf olduğu ve sırları geçerli olduğu için, İsrail oğullarının söylediklerini asla söylemez­lerdi. Allah, bu ümmet için şöyle buyurdu;

    “Sizi vasat ümmet kıldık,” yani sizi adaletli ve hayırlı ümmet kıldık

    Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi

    Cemaatle Namaz

    Muhakkak ki, cemaatle kılınan bir namaz, diğer namazlardan yirmi yedi derece daha üstündür. Cemaatlerde temiz kalbli insanların olmasındandır. Namaz, savaş gibidir. Mihrâb da, harb meydanı gibidir. Savaşta elbette insanların toplanıp saf tutmaları gerekir. Cemaat kuvvettir. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular:
    “Müslümanlar, bir cemaatte kırk kişi toplanırsa, muhakkak onların içinde, bağışlanan biri vardır.“
    Allahü Teâlâ Hazretleri, mağfiret kıldığına ikram eder. diğerleri de, zarara uğramış ve mağfiretten mahrum olmuş bir şekilde dönerler. Cemaat ile kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece fazîletli kılındı. Çünkü cemaat, cemi’den (toplum)dan alınma bir kelimedir. cemi’ ise, en azı üç’dür. Kişinin tek başına kılmış olduğu bir namaza, on hasene verilir. O, on haseneden biri asıldır. Dokuzu ise, Allahü Teâlâ Hazretlerinin ona vermiş olduğu fazlü keremidir. Allah’ın eklemiş olduğu sevablar toplandığında yirmi yediye ulaşmaktadır.

    Kurtubî tefsirinde buyurdu:

    Özürsüz olarak, cemaatle namazı kaçırıp, tek başına kılan kişi, cezaya çarpılır.
    Ebû Süleyman Ed-Dârânî buyurdu: Ben yirmi sene namaz kıldım, hiç ihtilam olmadım. Mekke’ye girdim, orada hiçbir şey yapmadım. Ancak ihtilam oldum. Sonra anladım ki, arız olan bu ihtilâm, yatsı namazını cemaatle kılmayı terketmemden dolayı idi. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, hadîs-i şeriflerinde buyurdular:
    “Allahü Teâlâ Hazretleri, mahlûkatının üzerine tevhid’den sonra kendisine namazdan daha sevimli bir şey farz kılmadı. Eğer namazdan daha sevimli bir şey olmuş olsaydı, melekler o şey ile Allah’a ibâdet ederlerdi. Meleklerin bir kısmı, rükû, bazısı secde ve bazıları da kıyam ve kaade halindedirler.
    Namaz kılana gereken şey, “huzuru kalb” ile namaz kılmaktır. Selef-i sâlihîn eğer, herhangi bir mal kendilerini Allah’ı zikret­mekten meşgul ederse, bu durumlarına keffâret olsun diye onu tasadduk ederlerdi. Asıl olan bâtın (kalbin) amelidir.
    “Ey o bütün imân edenleri Sarhoş iken namaza yaklaşmayın; söylediğinizi bilinceye kadar… Yani, kim, dünyayı sever, gailesi, dünya ile ilgili düşüncesi çok olursa Allahü Teâlâ Haz­retleri, namazında bedeniyle beraber kalbini hazır bulundurma­yan kişinin namazına bakmaz. Hatıra gelen şeyleri mutlaka defetmek lâzımdır.

    Mesnevî’de buyuruldu:

    Gafilin bağlandığı dünya serab gibidir.
    Dünyayı terket.

    Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1

    Ey Ka'b! Bize ölümü anlat!

    Ka’b el-Ahbâr Hazretlerine denildi:
    -”Ey Ka’b! Bize ölümü anlat!” Buyurdu:
    -”Ölüm diken ağacı gibidir. Ademoğlunun içine girer. 0 ağacın her bir dikeni insanın bir damarını tutar. 0 dikenleri insanın bedeninden çıkartmak için çok kuvvetli ve şiddetli bir adam bütün kuvvetiyle onları çekip çıkartmaktadır. 0 dikenlerden koparılan koparılana, içinde kalan kalana. 0 dikenler kendileriyle beraber insanın belki içini dışına getirirler. İşte ölüm budur. Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular:
    “Ölüm acısından bir kıl (kadar bir şey) göklerin ve yerin ehlinin üzerine konulsa, hemen hepsi ölürlerdi. Muhakkak ki bunların yetmişi (ölüm acısının yetmiş katı) o günün korkularının yanında daha küçüktür.” [1]

    --------------------------------------------------------------------------------
    [1] İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 1/691.

    Hikâye

    Mâlik bin Dinar’dan rivayet olundu:

    Mâlik bin Dinar Hazretleri, bir gün, bir sabiye (küçük çocuğa) rastladı. Çocuk toprak ile oynuyordu. Bazen gülüyor ve bazen de ağlıyordu. Mâlik bin Dinar buyurdu:
    -”İçime o çocuğa selam vermek doğdu. Nefsim kibirlenip selâm vermekten vazgeçti. Ben nefsime şöyle seslendim: Ey nefsim! Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, küçük ve büyük herkese selâm verirdi. Sen de buna selam ver!
    Ve o çocuğa selam verdim.” Çocuk:
    -”Allah’ın rahmeti, bereketi ve selâmı senin üzerine olsun! Ey Mâlik bin Dinâr!“dedi. Sordum:
    -”Beni nereden tanıdın? Daha önce beni görmüşlüğün yoktu!” Çocuk:
    -”Melekût âleminde ruhum, senin ruhunla karşılaştı. Ölmeyen ve sürekli Hayy (diri) olan Allah bizleri tanıştırdı.” Ben ona sordum:
    -”Akıl ile nefsin arasındaki fark nedir?” Çocuk:
    -”Nefsin, seni bana selam vermekten alıkoyandır. Aklın ise seni selâm vermeye teşvik eden ve zorlayandır,” dedi. Yine sordum:
    -”Senin halin nedir? Niye bu toprak ile oynuyorsun?” O:
    -”Çünkü biz topraktan yaratıldık; yine ona döndürüleceğiz!” dedi. Yine sordum:
    -”Neden bazen gülüyor ve bazen de ağlıyorsun?” O:
    -”Evet! Rabbimin azabını hatırladığımda ağlıyorum; rahmetini hatırladığımda ise gülüyorum,” dedi. Ben sordum:
    -”Evlâdım! Senin ne günâhın var ki?” Çocuk:
    -”Ey Mâlik bin Dinar! Böyle söyleme! Görmüyor musun büyük odunları tutuşturmak için, önce küçük odunları tutuşturuyorlar!” dedi.

    Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1


    Bir Meleğin Ömrü !

    Rivayet olundu: Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, semâ’ya yükselip Mi’râca çıktığı zaman, bir yerde melekler gördü. Şerefli bir yerde bazısı bazısının (ardına) doğru gidiyordu. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, Cebrail Aleyhisselâm’a sordu.
    -”Bu melekler, nereye gidiyorlar?” Cebrail Aleyhisselâm: -”Bilmiyorum! Ancak ben yaratıldığım günden beri onların böylece gittiklerini görüyorum. Onlardan daha önce gördüğümü bir daha hiç görmedim,“dedi.
    Sonra Efendimiz (s.a.v.) Hazretleriyle, Cebrail Aleyhisselâm, onlardan birine sordular:
    -”Ne zaman yaratıldın?” O, melek:
    -”Bilmiyorum! Sadece bildiğim, Allah Teâlâ Hazretleri, her dört bin senede bir, altı yıldız yaratır. Allah, beni yarattığı günden beri, dörtyüz bin yıldız yarattı,” dedi. Kudreti bu kadar büyük ve melekûtu bu kadar geniş olan Allah Subhânehû ve Teâlâ Haz­retleri, noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendileriyle yeryüzünde olan melekler murad edilmiştir.
    İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt -1


    Hikâye

    Cenâb-ı Allah, Âdem Aleyhisselâm’ı yarattığında Cebrail Aleyhisselâm, üç hediye ile ona geldi.
    O hediyeler, ilim, haya ve akıl idi. Cebrail Aleyhisselâm, Haz-reti Âdeme:
    -”Ey Âdem! Bu üçünden dilediğini seç,” dedi. Âdem Aleyhis-’ selâm, bunların içinden aklı seçti.
    Cebrail Aleyhisselâm, ilim ve haya’ya eski yerlerine dönmelerini işaret etti. Onların ikisi de:
    -”Hayır! Biz âlem-i ervahta topluca bir aradaydık. Âlem-i eşbâhta da bazımızın bazımızdan ayrılmasına râzî olamayız. Biz yine akla tâbi oluruz nerede olursa olsun,” dediler.
    Cebrail Aleyhisselâm, onlara seslendi:
    -”(Âdemin vücûduna) yerleşiniz!”
    Akıl dimağa (beyine) yerleşti, ilim kalbe, haya da göze yerleşti.
    Mevlânâ Celâleddin (k.s.) buyurdular:
    Bütün hayvanlar, insan için feda, olunur. İnsan da üstün bir akıl için feda edilir. Akıl, akıllının aklı küllîsidir. Cüz-i akıl da akıldır; ama pek makbul değildir. Lütuf veya akıl sahibi olup erdemliğe nail ol, veya ahmak olup kahrı kabul et.
    Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – cilt -1


    Hikâye

    Bir şeyhin bir talebesi vardı. Talebe kendisinin emin (güvenilir) bir kişi olduğunu iddia ederdi. Amma şeyh, o talebesinin bu iddiasının hilâfına emin kişi olmadığını biliyordu.

    Talebe, şeyhinin kendisi hakkındaki görüşlerini kabul etmezdi. Hep kendisinin emin kişi olduğunu ileri sürerdi. Bu haline rağmen, talebe hocasından kendisine, Allah’ın esrarından bir sırrın keşfedilmesini (sır perdesinin açılmasını) isterdi.

    Bir gün Şeyh, talebelerinden birini, (kimsenin göremeyeği) bir evde sakladı. Talebelerinden gizli olarak bir koç alıp kesti. Parçaladı etlerini bir çuvala koydu. Kendisini güvenilir kimse olarak tanıtan talebe çıkageldi. Talebe, şeyhini kanlara bulanmış olarak gördü. Önünde çuval vardı. Elinde de bıçak…

    Talebe, şeyhine:

    -”Efendim! Nedir bu haliniz?” diye sordu.

    -”Falanca talebe beni çok sinirlendirdi. Ben de onu öldürdüm,” Talebe şeyhi yalanlamamak için hevâ (ve hevesine) muhalefet etti. Kendisini emin olarak tanıtan talebe, önündeki çuvala baktı. Hayret etti. Şeyhi kendisine:

    -”Bu bir emânettir. Bunu benim için gizle. Bu çuvalın içinde olan ölüyü gömmek için bana yardım et,” dedi. İkisi o çuvalı evde bir yere gömdüler. Şeyh, bu talebesine zarar ve hasar vermek istedi. Yaptıklarını ortaya çıkartıp yayıp yaymayacağını imtihan edecekti. Şeyhin sakladığı talebenin babası çıkageldi. Oğlunu sordu.

    Şeyh ona:

    -”O benim yanımdadır,” dedi. Adam çekip gitti.

    Talebeye hocanın bu zarar ve hasarı büyük geldi. İçine sindiremedi. Saklanan talebenin babasına gitti. Ona haber verdi. Şeyhin oğlunu öldürdüğünü ve beraber gömdüklerini anlattı.

    Durumu Sultana (Hükümdara) arzettiler. Şeyh vakur ve güvenilir bir kişi olmasından dolayı, Hükümdar, bir ara durakladı. Bir türlü karar veremedi. Kâdî ve Fakıhleri (hukukçuları) şeyhe gönderdi. O emin ve güvenilir kişi olduğunu söyleyen talebe, hocanın aleyhinde konuşmaya ve şeyhine sövmeye başladı. Şeyhin aleyhinde şahitlik etti. Çuvalı huzura getirdiler. Açtılar, içinde kesilmiş koç olduğunu gördüler. Saklanan talebe (şeyhin haber vermesiyle olduğu yerden) çıktı. Emin kişi olmakla hava atan talebe rezil oldu. Utandı. Amma bu pişmanlık kendisine fayda vermedi.

    Bu hikâyeden şu zahir oldu:

    “Sırlar ancak emin insanlara anlatılır ve ancak edebli insanlar nûr ve feyz’den istifade ederler.”

    Hafiz (k.s.) Hazretleri buyurdu:

    Dostun sözünü ancak dostun huzurunda söylerim.

    Çünkü tanıdık tanıdığının sözünü ezberler.”



    Ruhu’l Beyan Tefsiri Tercümesi – cilt – 1

    ,Hikâye
    Cenâb-ı Allah, Âdem Aleyhisselâm’ı yarattığında Cebrail Aleyhisselâm, üç hediye ile ona geldi.
    O hediyeler, ilim, haya ve akıl idi. Cebrail Aleyhisselâm, Haz-reti Âdeme:
    -”Ey Âdem! Bu üçünden dilediğini seç,” dedi. Âdem Aleyhis-’ selâm, bunların içinden aklı seçti.
    Cebrail Aleyhisselâm, ilim ve haya’ya eski yerlerine dönmelerini işaret etti. Onların ikisi de:
    -”Hayır! Biz âlem-i ervahta topluca bir aradaydık. Âlem-i eşbâhta da bazımızın bazımızdan ayrılmasına râzî olamayız. Biz yine akla tâbi oluruz nerede olursa olsun,” dediler.
    Cebrail Aleyhisselâm, onlara seslendi:
    -”(Âdemin vücûduna) yerleşiniz!”
    Akıl dimağa (beyine) yerleşti, ilim kalbe, haya da göze yerleşti.
    Mevlânâ Celâleddin (k.s.) buyurdular:
    Bütün hayvanlar, insan için feda, olunur. İnsan da üstün bir akıl için feda edilir. Akıl, akıllının aklı küllîsidir. Cüz-i akıl da akıldır; ama pek makbul değildir. Lütuf veya akıl sahibi olup erdemliğe nail ol, veya ahmak olup kahrı kabul et.
    Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – cilt -1


    Hikâye

    Hikâye olunur. Bir şeyhin bir müridi vardı. Bir gün şeyhi ona:
    -”Sen Ebâ Yezîd Bestâmî’yi görsen, o senin için senin işinden daha hayırlıdır,” dedi. Mürid:
    -”O nasıl benim için hayırlı olur? O mahluktur. Halik (Yüce yaratıcı) günde yetmiş kere tecelli etmektedir. Sonra âhirette tecelli edecektir,” dedi. Sonra Şeyhi ile beraber Ebû Yezid Bestâmî Hazretlerine gittiler. Ebû Yezid Bestâmî Hazretlerinin hanımı; onlara:
    -”Ebû Yezid Bestâmfyi aramayın! 0 rast gele bir kişidir. Oduna gitti,” dedi. Yolda kendisiyle karşılaştılar. Ebû Yezid Bestâmî Hazretleri, odunlarını bir aslana yüklemişti. Elinde de bir yılan vardı. O yılan ile bazı vakitlerde aslana vuruyordu. Murid, Ebû Yezid Bestâmî Hazretlerini böyle görünce düşüp öldü. Ebû Yezid Bestâmî hazretleri o şeyhe:
    -”Sen müridini hep, lütuf ile terbiye etmişsin. Onu kahr tarikına (yoluna) irşâd etmemişsin. Bende gördüklerine tahammül edemedi. Bundan sonra böyle yapma. Mürid ve talebelerine bazan kahr da göster.
    Şeyh Üftâde Efendi hazretleri buyurdular: Muhakkak ki, Ebû Yezid Bestâmî Hazretleri, tarikatta kahr ve Iüftu görmekle, zât tecellisine mazhar oldu. Mürid böyle değildi. Onu bu halde görünce tahammül edemedi ve öldü (1/170)

    Mesnevî’de buyruldu:
    Lûtfuna da kahrına da istekle aşıkım.
    Şaşılacak şey! Bu iki zıdda aşık olmuşumdur.
    Bu dikenlik gül bahçesine dönerse
    Allah bilir ki işim bülbül gibi feryad etmek olur.
    Bu ne acâib bülbüldür ki, ağzını açınca gıdası diken ve gül bahçesi olur.
    O, bülbül değil sanki, ateşten bir timsah,
    Aşkı yüzünden bütün hoş olmayan şeyler ona câzib gelmek¬tedir.

    Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi- İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri


  5. 13.Eylül.2016, 22:34
    3
    Misafir

    Yorum: Ruhul beyandan kıssalar arıyorum

    Esselamu aleykum
    İhsan şenocak hocamız bize anlatmıştı,
    Kabede bir kadın gece kimse yokken Allah( cc)'a dua ediyormuş. Duasında tam olarak hatırlamıyorum ama işte" insanlar uyudu, güneş battı, herkes sevdiğine gitti, bende sana geldim Allahım"gibisinden dua ediyormuş. Çok beğenmiştim. Sorduğumda Ruhu-l Beyanda geçiyor demişti. Ama bulamadım... Malumat sahibi olan varsa arapçasıyla beraber olayı istiyorum.(şimdiden Allah razı olsun)


  6. 13.Eylül.2016, 22:34
    3
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Esselamu aleykum
    İhsan şenocak hocamız bize anlatmıştı,
    Kabede bir kadın gece kimse yokken Allah( cc)'a dua ediyormuş. Duasında tam olarak hatırlamıyorum ama işte" insanlar uyudu, güneş battı, herkes sevdiğine gitti, bende sana geldim Allahım"gibisinden dua ediyormuş. Çok beğenmiştim. Sorduğumda Ruhu-l Beyanda geçiyor demişti. Ama bulamadım... Malumat sahibi olan varsa arapçasıyla beraber olayı istiyorum.(şimdiden Allah razı olsun)