Konusunu Oylayın.: Eski kaynaklarda felsefeye “ilm-i hikmet” denilmektedir. Bu isim her fikir cereyanı için kullanılabilir mi? Bütün felsef

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Eski kaynaklarda felsefeye “ilm-i hikmet” denilmektedir. Bu isim her fikir cereyanı için kullanılabilir mi? Bütün felsef
  1. 07.Aralık.2011, 10:39
    1
    Misafir

    Eski kaynaklarda felsefeye “ilm-i hikmet” denilmektedir. Bu isim her fikir cereyanı için kullanılabilir mi? Bütün felsef






    Eski kaynaklarda felsefeye “ilm-i hikmet” denilmektedir. Bu isim her fikir cereyanı için kullanılabilir mi? Bütün felsef Mumsema Eski kaynaklarda felsefeye “ilm-i hikmet” denilmektedir. Bu isim her fikir cereyanı için kullanılabilir mi? Bütün felsefeciler hikmet üzere midirler?


  2. 07.Aralık.2011, 10:39
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 07.Aralık.2011, 11:33
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Eski kaynaklarda felsefeye “ilm-i hikmet” denilmektedir. Bu isim her fikir cereyanı için kullanılabilir mi? Bütün




    Hakîm, Cenâb-ı Hakk’ın bir ismidir ve hikmet sahibi manasına gelir. Eşyayı bütün sebep ve neticeleriyle ve çok yönlü hikmetleriyle O takdir etmiş, O yaratmıştır.

    “Hikmet: İlim ve onunla ameldir. Her ikisini cem edemeyene hakim denmez.” (Elmalılı Hamdi Yazır)

    Hikmetin “Nübüvvet” mânâsı da vardır. Peygamberlik müessesesi İlâhîdir. O Allah elçileri, kâinat kitabını hem okumuş, hem okutmuşlar ve insanlardan, Allah’ın emriyle, birtakım vazifeler istemişlerdir. Bütün eşyanın hikmetle yaratıldığını, her birinin bir, hatta binler vazifesi bulunduğunu insanlık âlemine iyice bellettikten sonra, bütün bu mahlûkatın kendisine hizmet ettiği insanın da büyük bir vazifesi olması gerektiğini, aksi halde bütün bu hikmetli eşyanın gayesizliğe, başıboşluğa ve hiçliğe hizmet etmiş olacağını kalplere iyice yerleştirmişlerdir. Onun için gerçek hikmet felsefede değil nübüvvettedir.

    Çünkü nübüvvet mektebinde ilimle amel birlikte okutulur. Ve bu mektepte eşyanın hikmeti, doğrudan doğruya, o eşyanın yaratıcısından öğrenilir. Tahmine, faraziyeye, şahsî ve indî görüşlere gerek kalmaz.

    Eşyanın hakikatinden ve gayesinden söz ettiği için felsefeye de “ilm-i hikmet” deniliyor. Ama bir felsefeci bu çalışmaları sonunda ortaya insanların tatbik edecekleri bir hayat anlayışı, bir ahlâk düzeni koymuyorsa, sadece lâf ile oyalanıyorsa, bu gerçek mânâsıyla “hikmet” değildir.

    Bu kâinatı ve içindeki hadsiz varlıkları yaratan kimdir?
    Bu âlemi atomdan güneşlere kadar, insanın hizmetinde koşturan kimdir?
    Gökyüzündeki binlerce gök cismini, mükemmel bir nizam ve hikmetle evirip çeviren kimdir?
    Yeryüzünü dağ ve bağlarıyla, deniz ve nehirleriyle, toprağı suyu ve havası ile, insanlara hizmet ettiren kimdir?
    İnsanı diğer varlıklara oranla, üstün bir yaratılışta yaratarak, ruhuna harika özellikler veren, o ruha akıl ve hayal gibi her biri dünya kıymetinde binlerce latif hissiyatı takan kimdir?
    İnsan bu âleme nereden gelmiştir, bu dünyadaki vazifesi nedir ve nereye gidecektir?

    Her an süratle ölüme yaklaşan bir insan, ancak bu sorulara cevap bulmakla tatmin olur, huzur bulur, dünyada rahata, ahirette saadet ve selamete kavuşur.

    Bu sorulara müspet cevaplar veremeyen ve insanlara bu vadide faydalı olamayan hiçbir felsefî akım “ilm-i hikmet” tarifine girmez.
    Alaaddin Başar (Prof.Dr.)



  4. 07.Aralık.2011, 11:33
    2
    Silent and lonely rains



    Hakîm, Cenâb-ı Hakk’ın bir ismidir ve hikmet sahibi manasına gelir. Eşyayı bütün sebep ve neticeleriyle ve çok yönlü hikmetleriyle O takdir etmiş, O yaratmıştır.

    “Hikmet: İlim ve onunla ameldir. Her ikisini cem edemeyene hakim denmez.” (Elmalılı Hamdi Yazır)

    Hikmetin “Nübüvvet” mânâsı da vardır. Peygamberlik müessesesi İlâhîdir. O Allah elçileri, kâinat kitabını hem okumuş, hem okutmuşlar ve insanlardan, Allah’ın emriyle, birtakım vazifeler istemişlerdir. Bütün eşyanın hikmetle yaratıldığını, her birinin bir, hatta binler vazifesi bulunduğunu insanlık âlemine iyice bellettikten sonra, bütün bu mahlûkatın kendisine hizmet ettiği insanın da büyük bir vazifesi olması gerektiğini, aksi halde bütün bu hikmetli eşyanın gayesizliğe, başıboşluğa ve hiçliğe hizmet etmiş olacağını kalplere iyice yerleştirmişlerdir. Onun için gerçek hikmet felsefede değil nübüvvettedir.

    Çünkü nübüvvet mektebinde ilimle amel birlikte okutulur. Ve bu mektepte eşyanın hikmeti, doğrudan doğruya, o eşyanın yaratıcısından öğrenilir. Tahmine, faraziyeye, şahsî ve indî görüşlere gerek kalmaz.

    Eşyanın hakikatinden ve gayesinden söz ettiği için felsefeye de “ilm-i hikmet” deniliyor. Ama bir felsefeci bu çalışmaları sonunda ortaya insanların tatbik edecekleri bir hayat anlayışı, bir ahlâk düzeni koymuyorsa, sadece lâf ile oyalanıyorsa, bu gerçek mânâsıyla “hikmet” değildir.

    Bu kâinatı ve içindeki hadsiz varlıkları yaratan kimdir?
    Bu âlemi atomdan güneşlere kadar, insanın hizmetinde koşturan kimdir?
    Gökyüzündeki binlerce gök cismini, mükemmel bir nizam ve hikmetle evirip çeviren kimdir?
    Yeryüzünü dağ ve bağlarıyla, deniz ve nehirleriyle, toprağı suyu ve havası ile, insanlara hizmet ettiren kimdir?
    İnsanı diğer varlıklara oranla, üstün bir yaratılışta yaratarak, ruhuna harika özellikler veren, o ruha akıl ve hayal gibi her biri dünya kıymetinde binlerce latif hissiyatı takan kimdir?
    İnsan bu âleme nereden gelmiştir, bu dünyadaki vazifesi nedir ve nereye gidecektir?

    Her an süratle ölüme yaklaşan bir insan, ancak bu sorulara cevap bulmakla tatmin olur, huzur bulur, dünyada rahata, ahirette saadet ve selamete kavuşur.

    Bu sorulara müspet cevaplar veremeyen ve insanlara bu vadide faydalı olamayan hiçbir felsefî akım “ilm-i hikmet” tarifine girmez.
    Alaaddin Başar (Prof.Dr.)






+ Yorum Gönder