Konusunu Oylayın.: Hakikat kavramını en iyi şekilde açıklayan diyalektik materyalist felsefe

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hakikat kavramını en iyi şekilde açıklayan diyalektik materyalist felsefe
  1. 07.Aralık.2011, 10:37
    1
    Misafir

    Hakikat kavramını en iyi şekilde açıklayan diyalektik materyalist felsefe






    Hakikat kavramını en iyi şekilde açıklayan diyalektik materyalist felsefe Mumsema Hakikat kavramını en iyi şekilde açıklayan diyalektik materyalist felsefedir, bir ağaç bilincimizde ona uygun olarak doğru yansıdığı ölçüde hakikattir, ifadesini yorumlar mısınız?


  2. 07.Aralık.2011, 10:37
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Hakikat kavramını en iyi şekilde açıklayan diyalektik materyalist felsefedir, bir ağaç bilincimizde ona uygun olarak doğru yansıdığı ölçüde hakikattir, ifadesini yorumlar mısınız?


    Benzer Konular

    - Felsefe nedir, insan felsefe ile gerçeğe ulaşabilir mi ?

    - Tarikat hem hakikat bil hakikat

    - İcad Kavramını Açıklar mısınız?

    - Hicret kavramını açıklayınız

    - Fesefenin anlamı Felsefe Nedir? Yani Felsefe sadece bilgiyi sevmek mi oluyor?

  3. 07.Aralık.2011, 11:27
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Hakikat kavramını en iyi şekilde açıklayan diyalektik materyalist felsefedir, bir ağaç bilincimizde ona uygun ola




    Bu ifadeler çok basit bir mantık oyunudur. Sanki ortada “ağaç” gibi nesnelerin varlığını inkâr eden veya gerçekliği güçlü olmadığını söyleyenler varmış... Sanki bu görüş sadece materyalist felsefenin bir buluşu imiş... Halbuki ne dinlerde, -sofistleri hariç tutarsak- ne de başka herhangi bir felsefî doktrinde gözle görülen bir nesnenin -insan için- güçlü bir hakikat olduğu hususu inkâr edilmemiştir.

    Nitekim, Hz. Muhammed (a.s.m) de görme duyusunun kuvvetine işaret etmiştir. Bilindiği gibi, Hz. Musa (as) kavminin buzağıya taptığını bizzat Allah’tan öğrenmişti. Bu olayın doğruluğunda elbette hiç şüphesi yoktu ve hiçbir vesvese taşımıyordu. Bununla beraber olayı gözleriyle müşahede ettiği anki tepkisi çok farklı bir mecraya kaymıştı. Aslında gözleriyle gördüğü andaki yakîni, Allah’tan haber aldığı zamandaki yakîninden daha fazla değildi, çünkü böyle bir şey düşünülemez. Buna rağmen olayı gözleriyle gördüğü anki tepkisinin fazla olduğu da bir gerçektir. (bk. Araf, 7/150)

    İşte bundan anlıyoruz ki, peygamber de olsa bir beşer olarak “insanlarda bulunan” görme olgusunun duygular üzerindeki etkisi farklıdır. Nitekim, Peygamberimiz (a.s.m) de Hz. Musa (as)’ın bu olayına dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:

    “Duymak görmek gibi değildir. Nitekim, Allah Musa’ya kavminin buzağıya taptıklarını bildirdiği zaman elindeki Levhaları atmamıştı, fakat onların yaptıklarını bizzat gördüğünde Levhaları atıvermişti ve onlar kırılmıştı.”(İbn Hanbel, 1/271).

    Şu da bir hakikattir ki, gerçeklik sadece maddeye mahsus bir keyfiyet değildir. Ruh, akıl, duygu gibi latifeler maddî kalıplara sokulamaz ve maddî olarak ölçülemez. Materyalist felsefenin de kabul ettiği akıl ve duyguların gerçekliği, bir ağacın gerçekliğinden daha aşağı değildir. İnsanın hissettiği acı veya lezzetin kaynağı ne olursa oldun, bu hislerin kendisi maddî olarak asla izah edilemez ve maddi değildir. İnsanın hissettiği bir zevkin veya bir üzüntünün gerçekliğinin, ağacın gerçekliğinden daha az kuvvetli olduğunu söylemek mümkün değildir.

    Şunu da hemen belirtelim ki, bu hislerin beyin tarafından verilen sinyalin bir sonucu olarak meydana gelmesi, onları maddî bir kalıba sokmaz. Bunlara şefkat, merhamet, öfke, şehvet gibi dürtü ve duyguları da ilave etmek mümkündür.

    Bilim, rüyaların gerçekliğini kabul eder, fakat şimdiye kadar onu maddî konuma sokacak bir ölçü bulunamamıştır. Son zamanlarda rüyalarla ilgili bazı bilgilerin elde edilmesi, rüyaları maddî boyuta taşıyacak bir keyfiyette değildir.

    Bugün gerçeklikleri bilimsel olarak kanıtlanan çekim ve itim kanunları, merkez kaç ve merkeze doğru kuvvetler gibi evrende cari olan hiçbir kanunun maddî yönü ispat edilememiş ve bunları maddî ölçülerle ölçülen bir kalıba sokulamamıştır. Söz gelimi, "Bu mıknatıs olduğu için çeker” ifadesi, konumuzla ilgili hangi meseleyi çözebilir ki?.. Zaten sorduğumuz “Mıknatıs neden çeker?”dir. Evet çekme-çekilme çok açık bir gerçektir, fakat mahiyeti kesinlikle bilinmemektedir, çünkü maddî değildir.

    Altıncı hissin, aklın, ferasetin varlığını, gerçekliğini inkâr eden -sofistler gibi- insanlıktan da, akıldan da istifa etmek zorunda kalır. Milyonlarca insan tarafından gerçekliği görülmüş telepatiler, önseziler, ferasetler, kerametlerin varlığı, bilimsel keşiflerin varlığından çok daha yaygın, çok daha eski, çok daha geniş kapsamlıdır.

    Öyleyse, eşyanın varlığı hak ve hakikat olduğu gibi, güneşin cazibesi, yerin çekimi, radyoaktif dalgalar da haktır ve hakikattır.

    Diğer taraftan, hakikat, eşyanın yahut hâdiselerin iç yüzü mânâsında da kullanılır. Hastalık bir hâdisedir. Onun suretini hastanın perişan halinde görür gibi oluruz. Mahiyeti, sıhhatin bozulmasıyla ortaya çıkan arızalı hayattır. Hakikati, yani iç yüzü ise, insanlar için bir imtihan aracı olması, sabredenlerin derecelerini artırması ve günahlara kefaret olmasıdır.

    Kur’an-ı Kerim, hakikatler âleminin güneşidir. O güneşin ışığıyla bakılınca, her şey gerçekte olduğu gibi görünür. Onun ışığıyla bakılmazsa, her şey karanlıklar içinde kalır. “Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır.” ayeti, bir yönüyle “gerçeğe ulaştırır” mânâsını da ifade eder. (Bakara, 2/257)
    SİE



  4. 07.Aralık.2011, 11:27
    2
    Silent and lonely rains



    Bu ifadeler çok basit bir mantık oyunudur. Sanki ortada “ağaç” gibi nesnelerin varlığını inkâr eden veya gerçekliği güçlü olmadığını söyleyenler varmış... Sanki bu görüş sadece materyalist felsefenin bir buluşu imiş... Halbuki ne dinlerde, -sofistleri hariç tutarsak- ne de başka herhangi bir felsefî doktrinde gözle görülen bir nesnenin -insan için- güçlü bir hakikat olduğu hususu inkâr edilmemiştir.

    Nitekim, Hz. Muhammed (a.s.m) de görme duyusunun kuvvetine işaret etmiştir. Bilindiği gibi, Hz. Musa (as) kavminin buzağıya taptığını bizzat Allah’tan öğrenmişti. Bu olayın doğruluğunda elbette hiç şüphesi yoktu ve hiçbir vesvese taşımıyordu. Bununla beraber olayı gözleriyle müşahede ettiği anki tepkisi çok farklı bir mecraya kaymıştı. Aslında gözleriyle gördüğü andaki yakîni, Allah’tan haber aldığı zamandaki yakîninden daha fazla değildi, çünkü böyle bir şey düşünülemez. Buna rağmen olayı gözleriyle gördüğü anki tepkisinin fazla olduğu da bir gerçektir. (bk. Araf, 7/150)

    İşte bundan anlıyoruz ki, peygamber de olsa bir beşer olarak “insanlarda bulunan” görme olgusunun duygular üzerindeki etkisi farklıdır. Nitekim, Peygamberimiz (a.s.m) de Hz. Musa (as)’ın bu olayına dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:

    “Duymak görmek gibi değildir. Nitekim, Allah Musa’ya kavminin buzağıya taptıklarını bildirdiği zaman elindeki Levhaları atmamıştı, fakat onların yaptıklarını bizzat gördüğünde Levhaları atıvermişti ve onlar kırılmıştı.”(İbn Hanbel, 1/271).

    Şu da bir hakikattir ki, gerçeklik sadece maddeye mahsus bir keyfiyet değildir. Ruh, akıl, duygu gibi latifeler maddî kalıplara sokulamaz ve maddî olarak ölçülemez. Materyalist felsefenin de kabul ettiği akıl ve duyguların gerçekliği, bir ağacın gerçekliğinden daha aşağı değildir. İnsanın hissettiği acı veya lezzetin kaynağı ne olursa oldun, bu hislerin kendisi maddî olarak asla izah edilemez ve maddi değildir. İnsanın hissettiği bir zevkin veya bir üzüntünün gerçekliğinin, ağacın gerçekliğinden daha az kuvvetli olduğunu söylemek mümkün değildir.

    Şunu da hemen belirtelim ki, bu hislerin beyin tarafından verilen sinyalin bir sonucu olarak meydana gelmesi, onları maddî bir kalıba sokmaz. Bunlara şefkat, merhamet, öfke, şehvet gibi dürtü ve duyguları da ilave etmek mümkündür.

    Bilim, rüyaların gerçekliğini kabul eder, fakat şimdiye kadar onu maddî konuma sokacak bir ölçü bulunamamıştır. Son zamanlarda rüyalarla ilgili bazı bilgilerin elde edilmesi, rüyaları maddî boyuta taşıyacak bir keyfiyette değildir.

    Bugün gerçeklikleri bilimsel olarak kanıtlanan çekim ve itim kanunları, merkez kaç ve merkeze doğru kuvvetler gibi evrende cari olan hiçbir kanunun maddî yönü ispat edilememiş ve bunları maddî ölçülerle ölçülen bir kalıba sokulamamıştır. Söz gelimi, "Bu mıknatıs olduğu için çeker” ifadesi, konumuzla ilgili hangi meseleyi çözebilir ki?.. Zaten sorduğumuz “Mıknatıs neden çeker?”dir. Evet çekme-çekilme çok açık bir gerçektir, fakat mahiyeti kesinlikle bilinmemektedir, çünkü maddî değildir.

    Altıncı hissin, aklın, ferasetin varlığını, gerçekliğini inkâr eden -sofistler gibi- insanlıktan da, akıldan da istifa etmek zorunda kalır. Milyonlarca insan tarafından gerçekliği görülmüş telepatiler, önseziler, ferasetler, kerametlerin varlığı, bilimsel keşiflerin varlığından çok daha yaygın, çok daha eski, çok daha geniş kapsamlıdır.

    Öyleyse, eşyanın varlığı hak ve hakikat olduğu gibi, güneşin cazibesi, yerin çekimi, radyoaktif dalgalar da haktır ve hakikattır.

    Diğer taraftan, hakikat, eşyanın yahut hâdiselerin iç yüzü mânâsında da kullanılır. Hastalık bir hâdisedir. Onun suretini hastanın perişan halinde görür gibi oluruz. Mahiyeti, sıhhatin bozulmasıyla ortaya çıkan arızalı hayattır. Hakikati, yani iç yüzü ise, insanlar için bir imtihan aracı olması, sabredenlerin derecelerini artırması ve günahlara kefaret olmasıdır.

    Kur’an-ı Kerim, hakikatler âleminin güneşidir. O güneşin ışığıyla bakılınca, her şey gerçekte olduğu gibi görünür. Onun ışığıyla bakılmazsa, her şey karanlıklar içinde kalır. “Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır.” ayeti, bir yönüyle “gerçeğe ulaştırır” mânâsını da ifade eder. (Bakara, 2/257)
    SİE






+ Yorum Gönder