Konusunu Oylayın.: İsmailağa Cemaati tarihi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İsmailağa Cemaati tarihi
  1. 03.Aralık.2011, 06:57
    1
    Misafir

    İsmailağa Cemaati tarihi






    İsmailağa Cemaati tarihi Mumsema İsmailağa Cemaati tarihi


  2. 03.Aralık.2011, 06:57
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 24.Aralık.2011, 17:27
    2
    maydın
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 14.Mayıs.2007
    Üye No: 761
    Mesaj Sayısı: 1,165
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 13
    Bulunduğu yer: iskenderun

    Cevap: İsmailağa Cemaati tarihi




    İsmail Ağa Camii ve cemaati haftalarca Türk medyasını meşgul etti. Cemaat ilginç kıyafetleri ve camide işlenen cinayetlerle gündemdeydi. Yüzyılı aşkın tarihe sahip cemaatin tohumlarını Osmanlı’nın sayılı hukuk bilginlerinden Ali Haydar Efendi attı. Şapka Kanunu’na muhalefet ettiği gerekçesiyle İskilipli Atıf Hoca ile birlikte yargılandı. Ali Haydar Efendi, Mahmut Ustaosmanoğlu’nu keşfetti ve İsmail Ağa Camii’ne imam yaptı.

    Fatih Çarşamba’dayız. Derdimiz Türk medyasının Harlem muamelesi yaptığı Çarşamba’dan bildik “irtica” fotoğrafları çıkarmak değil. Tarihe kısa bir yolculuk yapmak için buradayız. Aradığımız ise bir dergâh, İsmet Efendi Dergâhı. Onun son şeyhi Ali Haydar Efendi’yi derginin sayfalarına konuk etmek istiyoruz. Çarşamba’dan Haliç’e doğru inerken dikkat çeken ilk yapı, halkın Kırmızı Kilise dediği Fener Rum Lisesi (O günkü adıyla Megali Sholi-Büyük Okul) haşmetli yapısı ve görkemli kubbesindeki masonik işaretlerle ilginizi üzerinde toplayan binanın hemen yanıbaşında, çok mütevazı başka bir bina daha var. Üzerinden dallar sarkan yüksek duvarlarla çevrili bir bahçe ilk gördüğünüz. İki kanatlı bir kapıyı iteleyip içeri girdiğinizde, başka bir dünyanın sınırlarına geçmiş gibi olursunuz. Geniş bir bahçe, yeşillikler arasına gizlenmiş ahşap binalar, eğimli arazide yapıldığı için merdivenle inilen küçük ve mütevazı bir cami ve cami önünde üstüvane biçimli birkaç mezartaşı… Asıl sürpriz sizi caminin arkasında beklemekte. İstanbul’da görebileceğiniz en güzel Haliç manzarası burada.

    Sizi daha fazla merakta bırakmayalım. Burası kayıtlara İsmet Efendi Dergâhı diye geçmişti. Son şeyhi de “Ahıskalı” Ali Haydar Efendi’ydi. Ali Haydar Efendi, vefatının üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçmesine rağmen hâlâ tartışmaların odağında. Çünkü Ali Haydar Efendi, İsmail Ağa Cemaati olarak bilinen “ekstrem” grubun lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun şeyhi ve cemaatin nüvesini atan kişiydi.

    İsterseniz biraz geriye, 150 yıl öncesine gidelim. Henüz imparatorluk sınırları içinde bulunan Yanya’nın “Mahkeme-i Şeriyyesi”nde genç bir kâtip görev yapmaktaydı. Çevresinde Mustafa İsmet Efendi diye tanınan genç, birkaç yıl sonra sazı-sözü dinlenir önemli bir isim olacak ve İstanbul’da biraz önce sözünü ettiğimiz dergâhı kuracaktı. Mahkeme katibi Mustafa İsmet, ani bir kararla girdiği tasavvuf yolunda hızla ilerleyecek, kısa sürede şeyhlik makamına oturacaktı.


    PADİŞAH MÜRİDİYDİ

    Dünyevi işlerden elini-ayağını çeken Mustafa İsmet, her şeyi arkada bırakıp Yanya’dan Mekke’ye gitti. Amacı ünlü Nakşibendi şeyhi Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Abdullah-ı Mekki’ye intisap etmekti. Mekke’de muradına ermiş, dervişliğe kabul edilmişti. Burada Ebu Kubeys dağındaki Nakşibendi tekkesinde, yedi yılda “seyr-i sülukunu” tamamladı. Artık kemale ulaşmıştı ve şeyhinden hilafet almıştı. Abdullah-ı Mekki’nin vefatının ardından “irşad” vazifesiyle, imparatorluğun bir başka köşesine, Edirne’ye gitti. Bir müddet sonra da yolunu Dersaadet’e yani İstanbul’a düşürdü. Bu arada evlenmiş ve kayınpederinin Koca Mustafa Paşa’da almış olduğu evde, insanları aydınlatma vazifesini sürdürmüştü.

    Şöhreti kısa sürede yayılan Mustafa İsmet Efendi’ye artık evi dar gelmeye başlayacaktı. Bunun için yer aramaya başlayan İsmet Efendi’nin karşısına, Fatih-Çarşamba’daki Nurettin Paşa Konağı çıktı. Bu tam aradığı yerdi. Ancak konağın bir başka talibi daha vardı; Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi. Yanında bulunan Rum okulunu genişletmek için konağa talip olan kilisenin hevesi kursağında kaldı. Kilisenin verdiği yüksek fiyata rağmen, konak sahibi “Ben malımı kiliseye vereceğime, bedava tekkeye veririm. Kıyamete kadar Cenab-ı Hakk’ın ismi zikredilir” diyerek konağı çok düşük bir fiyata Mustafa İsmet Efendi’ye sattı. İsmet Efendi de binayı aldıktan hemen sonra, 1874 yılında hazırladığı vakıf senediyle burasını vakfetti. Mustafa İsmet Efendi, vefatından sonra zaviyenin mütevelliliğine Mehmet Memduh Paşa’yı önermişti. Onun vefatından sonra ise kendi oğullarından en büyük ve “Salih” oğluna bu görevin verilmesini vasiyet etmişti. Vakıf senedinin hazırlanmasından kısa bir süre sonra vefat eden İsmet Efendi, tekkenin mezarlığına defnedilmişti. Artık Nurettin Paşa Konağı unutulmuş, yerini İsmet Efendi Dergâhı almıştı.

    Yaşarken büyük bir şöhrete kavuşan İsmet Efendi’nin “tebliğ ve irşad” çalışmaları ulema ve mülkiye sınıfına yönelik olmuştu. 39 yaşında vefat eden ve kendinden sonra dört oğlu da padişah olan Sultan Abdülmecid, İsmet Efendi Dergâhı’nın bir müridiydi. Hatta Sultan Abdülmecid vefatında İsmet Efendi Tekkesi yakınında bulunan Sultan Selim Camii bahçesine defnedilmesini ve her cuma akşamı tekkenin şeyhi olan zat ve on kadar dervişin gelerek türbesinde “hatme-i hacegan” okumalarını vasiyet edecekti. Yani Mustafa İsmet Efendi’nin nüfuzu Osmanlı Sarayı’na kadar ulaşmıştı.

    II. Abdulhamid’in Dahiliye Nazırı Memduh Paşa’dan Tophane Müşiri Zeki Paşa’ya kadar devrin ileri gelen pek çok ismi dergâhın müridiydi. Kabri dergâhın mezarlığında yani “hazire”sinde olan Memduh Paşa aynı zamanda tekkenin mütevellisiydi. Bir aralık yanan dergâhı, tüm masraflarını karşılayarak yeniden yaptırmıştı.

    Mustafa İsmet Efendi, 60′a yakın isme “hilafet” vermişti. Yetiştirdiği ve görevlendirdiği halifeleri Tokat, Bandırma, Bursa ve imparatorluğun Rumeli şehirlerine gönderdi. İsmet Efendi’nin ardından dergâhın başına sırasıyla Dimetokalı Şeyh Seyyid Mehmed Şerif Kutsi Efendi, Zağralı Halil Nurullah Efendi, Ahmet Nimetullah Efendi ve Sıddık Efendi geçti. İsimlerden de anlaşılacağı üzere İsmet Efendi’nin Rumeli’deki çalışmaları meyvesini vermiş ve kendinden sonraki iki şeyh Balkanlar’dan çıkmıştı.

    İttihat ve Terakki’nin Osmanlı Devleti’nde yönetimi ele geçirmesinin hemen ardından tekkede de şeyh değişmiş, Sıddık Efendi’nin yerine Tokatlı Mustafa Haki Efendi “postnişin” olmuştu. Meclis-i Meşayih’in (Şeyhler Meclisi) onayladığı son şeyh ise tekkeyi günümüze taşıyan isim yani Ahıskalı Ali Haydar Efendi olacaktı.

    İsmet Efendi Dergâhı’nın kurucusundan sonra en meşhur şeyhi Ali Haydar Efendi’ydi. Ali Haydar Efendi, döneminde meşhur olan diğer Ali Haydar Efendiler ile karıştırılmamak için “Ahıskalı” lâkabını kullanıyordu.


    İTTİHATÇILAR İSTEMEDİ

    1870′de Batum’un Ahıska kazasında dünyaya geldi Ali Haydar Efendi. Babası Şerif Efendi’ydi ve ilk öğrenimini, sarf ve nahvi Ahıska’da bitirdi. Daha sonra Erzurum’a gelerek Bakırcı Medresesi’nde ders gördü. Buradan da İstanbul’a gitti. Bayezid Medresesi’nde Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi’nin derslerine devam ederek icazet aldı. 1901 yılında Mekteb-i Nüvvab’a da girmiş ve 10 Eylül 1906 tarihinde de mezun olmuştu. Daha öğrenci olduğu yıllarda, 1902′de Fatih Camii’nde derse çıkacak ve Fatih Camii Medresesi’nde ders vermeye başlayacaktı. 1909′da Fetvahane’de göreve başlayan Ali Haydar Efendi, 1914′te Sahn Medresesi Fıkıh Müderrisliğine tayin edildi. 1915′te Fetvahane’de kurulan Heyet-i Telifiye’ye, ertesi yıl ise Huzur Dersleri Başmuhataplığı’na tayin edildi. Bu o dönemde bir din adamının gelebileceği en üst ve önemli görevdi. Her Ramazan ayında Padişah’ın huzurunda, dini konularda farklı branşlardan din adamları sohbet yapıyordu. Bu din adamlarının başında Ali Haydar Efendi vardı. Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin bu görevi saltanatın kaldırıldığı 1923 yılına kadar devam etti.

    Ali Haydar Efendi tipik bir medrese hocasıydı. Ve o zaman her medreseli gibi tasavvuf ve tarikatlara karşıydı. Vaazlarında da açıkça bu karşıtlığını ifade ediyordu. Bir Ramazan’da vaaz vermek için Bandırma’ya gitmişti. Balıkesir bölgesinde çok tanınan mutasavvıf Bezzaz Ali Rıza Efendi burada yaşıyordu. Geçimini pazarlarda kumaş satarak sağladığı için “Bezzaz” lâkabıyla tanınıyordu. İşte bu meşhur Bezzaz Ali Rıza Efendi de diğer mutasavvıflar gibi Ali Haydar Efendi’nin gazabından kurtulamamıştı. Ali Haydar Efendi, Bandırma’da vermiş olduğu ilk vaazda Bezzaz Ali Rıza Efendi’yi yerden yere vurmuştu.

    Anlatılanlara göre müritleri ve sevenleri durumu Bezzaz Ali Rıza Efendi’ye bildirmişler, o da gülerek “Yakında ocağımıza düşer” demişti. Gerçekten de bir müddet sonra Ali Haydar Efendi, Bezzaz Ali Rıza Efendi’yi bulacak, aleyhinde söylediği sözlerden dolayı ondan özür dileyecekti. Hatta daha da ileri giderek Bezzaz Ali Rıza Efendi’den kendisini müritliğe kabul etmesini isteyecekti. Bezzaz Ali Rıza Efendi de bu isteği kırmayacaktı. Tarikatta hızla ilerleyen Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Bezzaz Ali Rıza Efendi’nin ölümünün ardından dergâhın şeyhliğine geçti. Ancak bu o kadar kolay olmamıştı.

    Bezzaz Ali Rıza Efendi’nin ölümü üzerine, kurmuş olduğu vakfın senedi gereğince şeyh, talebeler arasından seçimle belirlenecekti. Talebeler Ahıskalı Ali Haydar Efendi’yi şeyhliğe seçmişti. Bu seçim Meşihat Makamı’nın da onayını almış ve Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Fatih-Çarşamba’daki İsmet Efendi Dergâhı’na postnişin olmuştu. Ali Haydar Efendi böylece Nakşibendi tarikatı, Halidiye kolu silsilesinin 34. ismi olmuştu. Dergâhta oturma hakkı da vardı. Ancak o sırada iktidarda olan İttihat ve Terakki Partisi, İsmet Efendi Dergâhı’na çok soğuk bakıyordu. Bu yüzden Ali Haydar Efendi’nin dergâha yerleşmesi için yıllar geçmesi gerekti. Ancak 1919′da tekkeye yerleşen Ali Haydar Efendi, o zamana kadar şeyhlik görevini Nişanca’daki evinde yürütecekti.

    Dönemin en tanınmış din adamları arasında yer alan Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin başı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ciddi derde girecekti. Türkiye büyük bir değişim geçirmekte, birbiri ardına yapılan devrimlerle “tarz-ı hayat” bir alt-üst oluş evresi yaşamaktaydı. Hayata geçirilen devrimlerden bir tanesi de, erkeklerin kılık-kıyafetini düzenliyordu. Bu düzenlemeye göre artık tüm erkekler şapka kullanacaktı. 25 Kasım 1925′te Şapka Kanunu çıktı.

    Bir müddet sonra da ülkenin farklı şehirlerinde bu kanuna direnişler başladı. Direnişi kırmak için, dönemin olağanüstü şartlarında faaliyet gösteren İstiklâl Mahkemeleri görevlendirildi. İstiklâl Mahkemeleri’nin şapka kanununa muhalefet ettikleri için tutukladıkları isimler arasında Ahıskalı Ali Haydar Efendi ile İskilipli Atıf Hoca da vardı. İskilipli Atıf Hoca, 1924 yılında, yani Şapka Kanunu’nun kabulünden bir sene önce “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli kitabı yayınlamıştı. Şimdi bu kitap yüzünden tutuklanmıştı. Ali Haydar Efendi’nin suçu ise kitabın dağıtımını yapmaktı.


    FETİH SURESİ KURTARDI

    7 Aralık 1925′te tutuklanan İskilipli Atıf Hoca, 4 Şubat 1926′da Ankara’da idam edildi. Ali Haydar Efendi ise beraat etti. İnanışa göre Ali Haydar Efendi’nin beraatinde, şeyhi Bezzaz Ali Rıza Efendi’nin büyük rolü olmuştu. Müridinin rüyasına giren Bezzaz Ali Rıza Efendi, 33 defa Fetih Suresi’ni okumasını tembih edecekti. Bu görevi hakkıyla yerine getiren Ali Haydar Efendi de, Ankara İstiklâl Mahkemesi’nden beraat edecekti.

    O günlerin en yakın tanıklarından bir tanesi de Tahir’ül-Mevlevi’ydi. Ona göre zanlıların tutuklu kaldığı Ankara Hapishanesi adeta son dönem Osmanlı İslam akademisi gibiydi. Şöhretli ne kadar hoca ve şeyh varsa Ankara’ya toplanmıştı. Dağıstanlı Seyit Tahir Efendi, Saatçi Hafız Nazif Efendi, İstanbul İmam-Hatip mektebi eski katibi Aziz Mehmet Efendi, Kitapçı Aziz Efendi, Mehmet Akif’in damadı Ömer Rıza Bey, Vaiz Sofi Süleyman Efendi, Kitapçı Mihran Efendi, Seydişehirli Hasan Efendi tutuklular arasında bulunuyordu.

    Tahir’ül Mevlevi’ye göre, “Ali Haydar Efendi kulakları az işittiğinden dolayı mütalaayı ve tilaveti sohbete tercih ediyor, kendisine tane tane ve yavaş söylenilmek şartıyla bir şey sorulacak olursa faydalı ve ikna edici cevaplar veriyor, mangalda kendi eliyle kaynattığı çayı sessizce içip hususi âleminde bulunuyor”du. Tutukluluk günlerinin birinde Tahir’ül Mevlevi bir rüya görecek ve yorumlaması için Ali Haydar Efendi’ye anlatacaktı. Ali Haydar Efendi rüyanın her ikisinin de beraatini haber verdiğini söylemişti. Gerçekten de her ikisi de bir kaç saat sonra beraat edecekti.

    Ali Haydar Efendi, bu yargılamayı ve İskilipli Atıf Hoca’yı hiç unutmayacaktı. Hoca’yı ve yargılama safahatını soranlara, elini dizine vurarak “O kazandı, biz kaybettik” diyecekti. “Gürbüzler” soyadını alan Ali Haydar Efendi, artık yeraltına inen tarikatlardan birinin lideriydi. Devrin şartları gereği çok sıkı kontrol altındaydı. Ancak buna rağmen klasik medrese eğitimine devam etti ve öğrenci yetiştirdi.


    BANDIRMADA TANIŞTI
    Nakşibendi tarikatının, Halidi kolunun 34. sıradaki mürşidiydi Ali Haydar Efendi. Bu yüzden bilinen bütün Nakşibendi büyükleri ziyaretine gelirdi. Erzurum’dan “Alvarlı Efe Hazretleri” diye bilinen Muhammed Lütfi Mazlumoğlu, şimdi Erenköy Cemaati diye anılan dini grubun kurucusu Mahmut Sami Ramazanoğlu, dönemin tanınmış mutasavvıflarından Hasip Efendi, İskender Paşa grubunun kurucusu Mehmet Zahid Kotku, Ali Haydar Gürbüzler’in en sık görüştüğü isimlerdi.

    Mısır’da faaliyet gösteren Müslüman Kardeşler Örgütü’nün önemli isimlerinden Seyyid Kutub’un ünlü Kur’an tefsiri “Fizılâl-il Kur’an”ı (Kur’an’ın Gölgesinde) Türkçe’ye çeviren Emin Saraç da, Ali Haydar Gürbüzler’in talebesi. Saraç’ı önemli kılan hem klasik Osmanlı eserlerine vukufiyeti hem de Mısır’ın ünlü İslami İlimler üniversitesi Ezher’de uzun yıllar görev yapması.

    Emin Saraç’ın kardeşi Osman Saraç, Ali Haydar Efendi’nin bir torunuyla evlendi. Böylece iki aile arasında akrabalık da kurulmuş oldu. Saraç, 1965-69 yılları arasında Adalet Partisi’nde dört yıl milletvekilliği yapmıştı.

    Günümüzde sayıları azalsa da Ali Haydar Efendi’den ders görmüş birkaç isim hayatta. Bunlar arasında en önemli isim Ali Öztaylan. Tanıyanların “Bandırmalı Ali Öztaylan” ya da “Muhallebici” lâkabıyla andığı Ali Öztaylan, yakın dönem tasavvuf tarihi açısından son derece önemli bir isim. Nakşibendiliği ve klasik Melami öğretisini kişiliğinde birleştiren Öztaylan’ın en önemli özelliği bir sanat ve kültür adamı oluşu. Neyzen Tevfik’ten Prof. Dr. Süheyl Ünver’e, işadamı İbrahim Bodur’dan eski cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’e kadar geniş bir çevrenin saygı duyduğu bir isim Öztaylan.

    Ancak Ahıskalı Ali Haydar Efendi için Bandırma’yı önemli kılan Öztaylan değil. 1954′te bir Cuma namazı çıkışında tanıştığı genç; Mahmut Ustaosmanoğlu ya da kamuoyunca bilinen adıyla Mahmut Efendi. O günlerde Ustaosmanoğlu, Bandırma’da askerliğini yapmaktaydı. Ali Haydar Efendi’yle tanıştı. Askerliğinin kalan kısmını yapmak için İstanbul-Davutlar Kışlası’na geldi. Tüm haftasonu izinlerini Ali Haydar Efendi’nin yanında geçiriyordu.

    Terhisinden sonra, memleketi olan Trabzon, Of’a gitti. Ancak artık şeyhi olan Ali Haydar Efendi’nin çağırması üzerine, İsmet Efendi Dergâhı ile aynı sokakta olan İsmail Ağa Camii’nde imam-hatipliğe başladı. İsmail Ağa Cemaati’nin tohumları da böylece atılmış oldu.


    HALİFE BIRAKMADI
    1950′li yılların sonlarında Ali Haydar Gürbüzler iyice yaşlanmıştı. Artık uzun uzun sohbet ve vaazlarda bulunamıyordu. Tek arzusu öldüğünde, Fatih Camii’nin haziresine yani mezarlığına, şeyhlerinin yanına gömülmekti. Ancak 1 Ağustos 1960′ta vefat ettiğinde Türkiye, askeri rejimle idare ediliyordu ve Milli Birlik Komitesi defin işlemine izin vermedi. Cenazesini yine Nakşibendi şeyhi olan iki ünlü isim Mehmet Zahid Kotku ve Mahmut Sami Ramazanoğlu yıkadı. Namazını ise Menemen Olayı sonrasında tutuklanan ve vefat eden Es’ad Erbili’nin halifelerinden Hacı Sami Efendi kıldırdı. Namaz Yavuz Selim Camii’nde kıldırılmıştı ve Gürbüzler, Sakız Ağacı Mezarlığı’na defnedildi.

    Bugün İsmet Efendi Dergâhı’nda Ali Haydar Gürbüzler’den sonra şeyhliğin nasıl devam ettiği bilinmemekte. Çünkü Gürbüzler’in bırakmış olduğu bir “hilafet belgesi” yok. Osmanlı Devleti tarih sahnesinden silineceği ana kadar tarikatlerdeki tayin ve terfi işini çok sıkı kurallara bağlamış, denetim altında tutmuştu. Bunun için Meclis-i Meşayih (Şeyhler Meclisi) kurmuş, bu meclisin onaylamadığı hiç kimse “postnişin” ya da “şeyh” olamamıştı. Cumhuriyet döneminde yeraltına çekilen tarikatlerde, kimin şeyh olduğu el altından yakın çevreye duyuruluyordu.

    Ali Haydar Efendi, sağlığında hiçbir halifesini şeyh olarak ilan etmedi ve hiçbir talebesine icazet vermedi. Ölümünden önce dört isim üzerinde durduğu biliniyor, içlerinden bir tanesini seçmek için de manevi bir işaret bekliyordu. Ancak sağlığında böyle bir işaret alamadı.

    Ali Haydar Efendi son yıllarında dergâhın her türlü işini, tarikata giriş derslerini, Nakşibendilik’te çok önemli yer tutan Hatme-i Hacegan’ı yaptırmayı damadı Nuri Nazlı’ya bırakmıştı. Mahmut Ustaosmanoğlu ise o sırada İsmail Ağa Camii imamlığını yapıyordu ve klasik medrese eğitimi ile öğrenci yetiştiriyordu. Ali Haydar Efendi’nin sağlığında cami cemaatine ve dergâh mensuplarına sarık, cübbe, şalvar ve çarşaf konusunda hiçbir baskı ya da yönlendirme yapılmıyordu. Bu durum Ali Haydar Efendi’nin yerini Mahmud Ustaosmanoğlu’nun almasıyla uzun yıllar içinde değişti. Bugün dergâha yakınlığı ile tanınan isimler Ali Haydar Efendi’nin halife bırakıp-bırakmadığıyla ilgili tartışmalara girmek istemiyor. Onların cevabı orta yolcu bir yaklaşım:

    “Ali Haydar Efendi’den sonrakilerin silsiledeki yerleri, kendilerine bağlanan müridanın kalplerinde tescillidir. Bu yolda asla ve usule uygun gayret gösteren herkes merhumun ruhunu şad etmiş olacaktır.”


  4. 24.Aralık.2011, 17:27
    2
    Özel Üye



    İsmail Ağa Camii ve cemaati haftalarca Türk medyasını meşgul etti. Cemaat ilginç kıyafetleri ve camide işlenen cinayetlerle gündemdeydi. Yüzyılı aşkın tarihe sahip cemaatin tohumlarını Osmanlı’nın sayılı hukuk bilginlerinden Ali Haydar Efendi attı. Şapka Kanunu’na muhalefet ettiği gerekçesiyle İskilipli Atıf Hoca ile birlikte yargılandı. Ali Haydar Efendi, Mahmut Ustaosmanoğlu’nu keşfetti ve İsmail Ağa Camii’ne imam yaptı.

    Fatih Çarşamba’dayız. Derdimiz Türk medyasının Harlem muamelesi yaptığı Çarşamba’dan bildik “irtica” fotoğrafları çıkarmak değil. Tarihe kısa bir yolculuk yapmak için buradayız. Aradığımız ise bir dergâh, İsmet Efendi Dergâhı. Onun son şeyhi Ali Haydar Efendi’yi derginin sayfalarına konuk etmek istiyoruz. Çarşamba’dan Haliç’e doğru inerken dikkat çeken ilk yapı, halkın Kırmızı Kilise dediği Fener Rum Lisesi (O günkü adıyla Megali Sholi-Büyük Okul) haşmetli yapısı ve görkemli kubbesindeki masonik işaretlerle ilginizi üzerinde toplayan binanın hemen yanıbaşında, çok mütevazı başka bir bina daha var. Üzerinden dallar sarkan yüksek duvarlarla çevrili bir bahçe ilk gördüğünüz. İki kanatlı bir kapıyı iteleyip içeri girdiğinizde, başka bir dünyanın sınırlarına geçmiş gibi olursunuz. Geniş bir bahçe, yeşillikler arasına gizlenmiş ahşap binalar, eğimli arazide yapıldığı için merdivenle inilen küçük ve mütevazı bir cami ve cami önünde üstüvane biçimli birkaç mezartaşı… Asıl sürpriz sizi caminin arkasında beklemekte. İstanbul’da görebileceğiniz en güzel Haliç manzarası burada.

    Sizi daha fazla merakta bırakmayalım. Burası kayıtlara İsmet Efendi Dergâhı diye geçmişti. Son şeyhi de “Ahıskalı” Ali Haydar Efendi’ydi. Ali Haydar Efendi, vefatının üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçmesine rağmen hâlâ tartışmaların odağında. Çünkü Ali Haydar Efendi, İsmail Ağa Cemaati olarak bilinen “ekstrem” grubun lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun şeyhi ve cemaatin nüvesini atan kişiydi.

    İsterseniz biraz geriye, 150 yıl öncesine gidelim. Henüz imparatorluk sınırları içinde bulunan Yanya’nın “Mahkeme-i Şeriyyesi”nde genç bir kâtip görev yapmaktaydı. Çevresinde Mustafa İsmet Efendi diye tanınan genç, birkaç yıl sonra sazı-sözü dinlenir önemli bir isim olacak ve İstanbul’da biraz önce sözünü ettiğimiz dergâhı kuracaktı. Mahkeme katibi Mustafa İsmet, ani bir kararla girdiği tasavvuf yolunda hızla ilerleyecek, kısa sürede şeyhlik makamına oturacaktı.


    PADİŞAH MÜRİDİYDİ

    Dünyevi işlerden elini-ayağını çeken Mustafa İsmet, her şeyi arkada bırakıp Yanya’dan Mekke’ye gitti. Amacı ünlü Nakşibendi şeyhi Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Abdullah-ı Mekki’ye intisap etmekti. Mekke’de muradına ermiş, dervişliğe kabul edilmişti. Burada Ebu Kubeys dağındaki Nakşibendi tekkesinde, yedi yılda “seyr-i sülukunu” tamamladı. Artık kemale ulaşmıştı ve şeyhinden hilafet almıştı. Abdullah-ı Mekki’nin vefatının ardından “irşad” vazifesiyle, imparatorluğun bir başka köşesine, Edirne’ye gitti. Bir müddet sonra da yolunu Dersaadet’e yani İstanbul’a düşürdü. Bu arada evlenmiş ve kayınpederinin Koca Mustafa Paşa’da almış olduğu evde, insanları aydınlatma vazifesini sürdürmüştü.

    Şöhreti kısa sürede yayılan Mustafa İsmet Efendi’ye artık evi dar gelmeye başlayacaktı. Bunun için yer aramaya başlayan İsmet Efendi’nin karşısına, Fatih-Çarşamba’daki Nurettin Paşa Konağı çıktı. Bu tam aradığı yerdi. Ancak konağın bir başka talibi daha vardı; Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi. Yanında bulunan Rum okulunu genişletmek için konağa talip olan kilisenin hevesi kursağında kaldı. Kilisenin verdiği yüksek fiyata rağmen, konak sahibi “Ben malımı kiliseye vereceğime, bedava tekkeye veririm. Kıyamete kadar Cenab-ı Hakk’ın ismi zikredilir” diyerek konağı çok düşük bir fiyata Mustafa İsmet Efendi’ye sattı. İsmet Efendi de binayı aldıktan hemen sonra, 1874 yılında hazırladığı vakıf senediyle burasını vakfetti. Mustafa İsmet Efendi, vefatından sonra zaviyenin mütevelliliğine Mehmet Memduh Paşa’yı önermişti. Onun vefatından sonra ise kendi oğullarından en büyük ve “Salih” oğluna bu görevin verilmesini vasiyet etmişti. Vakıf senedinin hazırlanmasından kısa bir süre sonra vefat eden İsmet Efendi, tekkenin mezarlığına defnedilmişti. Artık Nurettin Paşa Konağı unutulmuş, yerini İsmet Efendi Dergâhı almıştı.

    Yaşarken büyük bir şöhrete kavuşan İsmet Efendi’nin “tebliğ ve irşad” çalışmaları ulema ve mülkiye sınıfına yönelik olmuştu. 39 yaşında vefat eden ve kendinden sonra dört oğlu da padişah olan Sultan Abdülmecid, İsmet Efendi Dergâhı’nın bir müridiydi. Hatta Sultan Abdülmecid vefatında İsmet Efendi Tekkesi yakınında bulunan Sultan Selim Camii bahçesine defnedilmesini ve her cuma akşamı tekkenin şeyhi olan zat ve on kadar dervişin gelerek türbesinde “hatme-i hacegan” okumalarını vasiyet edecekti. Yani Mustafa İsmet Efendi’nin nüfuzu Osmanlı Sarayı’na kadar ulaşmıştı.

    II. Abdulhamid’in Dahiliye Nazırı Memduh Paşa’dan Tophane Müşiri Zeki Paşa’ya kadar devrin ileri gelen pek çok ismi dergâhın müridiydi. Kabri dergâhın mezarlığında yani “hazire”sinde olan Memduh Paşa aynı zamanda tekkenin mütevellisiydi. Bir aralık yanan dergâhı, tüm masraflarını karşılayarak yeniden yaptırmıştı.

    Mustafa İsmet Efendi, 60′a yakın isme “hilafet” vermişti. Yetiştirdiği ve görevlendirdiği halifeleri Tokat, Bandırma, Bursa ve imparatorluğun Rumeli şehirlerine gönderdi. İsmet Efendi’nin ardından dergâhın başına sırasıyla Dimetokalı Şeyh Seyyid Mehmed Şerif Kutsi Efendi, Zağralı Halil Nurullah Efendi, Ahmet Nimetullah Efendi ve Sıddık Efendi geçti. İsimlerden de anlaşılacağı üzere İsmet Efendi’nin Rumeli’deki çalışmaları meyvesini vermiş ve kendinden sonraki iki şeyh Balkanlar’dan çıkmıştı.

    İttihat ve Terakki’nin Osmanlı Devleti’nde yönetimi ele geçirmesinin hemen ardından tekkede de şeyh değişmiş, Sıddık Efendi’nin yerine Tokatlı Mustafa Haki Efendi “postnişin” olmuştu. Meclis-i Meşayih’in (Şeyhler Meclisi) onayladığı son şeyh ise tekkeyi günümüze taşıyan isim yani Ahıskalı Ali Haydar Efendi olacaktı.

    İsmet Efendi Dergâhı’nın kurucusundan sonra en meşhur şeyhi Ali Haydar Efendi’ydi. Ali Haydar Efendi, döneminde meşhur olan diğer Ali Haydar Efendiler ile karıştırılmamak için “Ahıskalı” lâkabını kullanıyordu.


    İTTİHATÇILAR İSTEMEDİ

    1870′de Batum’un Ahıska kazasında dünyaya geldi Ali Haydar Efendi. Babası Şerif Efendi’ydi ve ilk öğrenimini, sarf ve nahvi Ahıska’da bitirdi. Daha sonra Erzurum’a gelerek Bakırcı Medresesi’nde ders gördü. Buradan da İstanbul’a gitti. Bayezid Medresesi’nde Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi’nin derslerine devam ederek icazet aldı. 1901 yılında Mekteb-i Nüvvab’a da girmiş ve 10 Eylül 1906 tarihinde de mezun olmuştu. Daha öğrenci olduğu yıllarda, 1902′de Fatih Camii’nde derse çıkacak ve Fatih Camii Medresesi’nde ders vermeye başlayacaktı. 1909′da Fetvahane’de göreve başlayan Ali Haydar Efendi, 1914′te Sahn Medresesi Fıkıh Müderrisliğine tayin edildi. 1915′te Fetvahane’de kurulan Heyet-i Telifiye’ye, ertesi yıl ise Huzur Dersleri Başmuhataplığı’na tayin edildi. Bu o dönemde bir din adamının gelebileceği en üst ve önemli görevdi. Her Ramazan ayında Padişah’ın huzurunda, dini konularda farklı branşlardan din adamları sohbet yapıyordu. Bu din adamlarının başında Ali Haydar Efendi vardı. Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin bu görevi saltanatın kaldırıldığı 1923 yılına kadar devam etti.

    Ali Haydar Efendi tipik bir medrese hocasıydı. Ve o zaman her medreseli gibi tasavvuf ve tarikatlara karşıydı. Vaazlarında da açıkça bu karşıtlığını ifade ediyordu. Bir Ramazan’da vaaz vermek için Bandırma’ya gitmişti. Balıkesir bölgesinde çok tanınan mutasavvıf Bezzaz Ali Rıza Efendi burada yaşıyordu. Geçimini pazarlarda kumaş satarak sağladığı için “Bezzaz” lâkabıyla tanınıyordu. İşte bu meşhur Bezzaz Ali Rıza Efendi de diğer mutasavvıflar gibi Ali Haydar Efendi’nin gazabından kurtulamamıştı. Ali Haydar Efendi, Bandırma’da vermiş olduğu ilk vaazda Bezzaz Ali Rıza Efendi’yi yerden yere vurmuştu.

    Anlatılanlara göre müritleri ve sevenleri durumu Bezzaz Ali Rıza Efendi’ye bildirmişler, o da gülerek “Yakında ocağımıza düşer” demişti. Gerçekten de bir müddet sonra Ali Haydar Efendi, Bezzaz Ali Rıza Efendi’yi bulacak, aleyhinde söylediği sözlerden dolayı ondan özür dileyecekti. Hatta daha da ileri giderek Bezzaz Ali Rıza Efendi’den kendisini müritliğe kabul etmesini isteyecekti. Bezzaz Ali Rıza Efendi de bu isteği kırmayacaktı. Tarikatta hızla ilerleyen Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Bezzaz Ali Rıza Efendi’nin ölümünün ardından dergâhın şeyhliğine geçti. Ancak bu o kadar kolay olmamıştı.

    Bezzaz Ali Rıza Efendi’nin ölümü üzerine, kurmuş olduğu vakfın senedi gereğince şeyh, talebeler arasından seçimle belirlenecekti. Talebeler Ahıskalı Ali Haydar Efendi’yi şeyhliğe seçmişti. Bu seçim Meşihat Makamı’nın da onayını almış ve Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Fatih-Çarşamba’daki İsmet Efendi Dergâhı’na postnişin olmuştu. Ali Haydar Efendi böylece Nakşibendi tarikatı, Halidiye kolu silsilesinin 34. ismi olmuştu. Dergâhta oturma hakkı da vardı. Ancak o sırada iktidarda olan İttihat ve Terakki Partisi, İsmet Efendi Dergâhı’na çok soğuk bakıyordu. Bu yüzden Ali Haydar Efendi’nin dergâha yerleşmesi için yıllar geçmesi gerekti. Ancak 1919′da tekkeye yerleşen Ali Haydar Efendi, o zamana kadar şeyhlik görevini Nişanca’daki evinde yürütecekti.

    Dönemin en tanınmış din adamları arasında yer alan Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin başı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ciddi derde girecekti. Türkiye büyük bir değişim geçirmekte, birbiri ardına yapılan devrimlerle “tarz-ı hayat” bir alt-üst oluş evresi yaşamaktaydı. Hayata geçirilen devrimlerden bir tanesi de, erkeklerin kılık-kıyafetini düzenliyordu. Bu düzenlemeye göre artık tüm erkekler şapka kullanacaktı. 25 Kasım 1925′te Şapka Kanunu çıktı.

    Bir müddet sonra da ülkenin farklı şehirlerinde bu kanuna direnişler başladı. Direnişi kırmak için, dönemin olağanüstü şartlarında faaliyet gösteren İstiklâl Mahkemeleri görevlendirildi. İstiklâl Mahkemeleri’nin şapka kanununa muhalefet ettikleri için tutukladıkları isimler arasında Ahıskalı Ali Haydar Efendi ile İskilipli Atıf Hoca da vardı. İskilipli Atıf Hoca, 1924 yılında, yani Şapka Kanunu’nun kabulünden bir sene önce “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli kitabı yayınlamıştı. Şimdi bu kitap yüzünden tutuklanmıştı. Ali Haydar Efendi’nin suçu ise kitabın dağıtımını yapmaktı.


    FETİH SURESİ KURTARDI

    7 Aralık 1925′te tutuklanan İskilipli Atıf Hoca, 4 Şubat 1926′da Ankara’da idam edildi. Ali Haydar Efendi ise beraat etti. İnanışa göre Ali Haydar Efendi’nin beraatinde, şeyhi Bezzaz Ali Rıza Efendi’nin büyük rolü olmuştu. Müridinin rüyasına giren Bezzaz Ali Rıza Efendi, 33 defa Fetih Suresi’ni okumasını tembih edecekti. Bu görevi hakkıyla yerine getiren Ali Haydar Efendi de, Ankara İstiklâl Mahkemesi’nden beraat edecekti.

    O günlerin en yakın tanıklarından bir tanesi de Tahir’ül-Mevlevi’ydi. Ona göre zanlıların tutuklu kaldığı Ankara Hapishanesi adeta son dönem Osmanlı İslam akademisi gibiydi. Şöhretli ne kadar hoca ve şeyh varsa Ankara’ya toplanmıştı. Dağıstanlı Seyit Tahir Efendi, Saatçi Hafız Nazif Efendi, İstanbul İmam-Hatip mektebi eski katibi Aziz Mehmet Efendi, Kitapçı Aziz Efendi, Mehmet Akif’in damadı Ömer Rıza Bey, Vaiz Sofi Süleyman Efendi, Kitapçı Mihran Efendi, Seydişehirli Hasan Efendi tutuklular arasında bulunuyordu.

    Tahir’ül Mevlevi’ye göre, “Ali Haydar Efendi kulakları az işittiğinden dolayı mütalaayı ve tilaveti sohbete tercih ediyor, kendisine tane tane ve yavaş söylenilmek şartıyla bir şey sorulacak olursa faydalı ve ikna edici cevaplar veriyor, mangalda kendi eliyle kaynattığı çayı sessizce içip hususi âleminde bulunuyor”du. Tutukluluk günlerinin birinde Tahir’ül Mevlevi bir rüya görecek ve yorumlaması için Ali Haydar Efendi’ye anlatacaktı. Ali Haydar Efendi rüyanın her ikisinin de beraatini haber verdiğini söylemişti. Gerçekten de her ikisi de bir kaç saat sonra beraat edecekti.

    Ali Haydar Efendi, bu yargılamayı ve İskilipli Atıf Hoca’yı hiç unutmayacaktı. Hoca’yı ve yargılama safahatını soranlara, elini dizine vurarak “O kazandı, biz kaybettik” diyecekti. “Gürbüzler” soyadını alan Ali Haydar Efendi, artık yeraltına inen tarikatlardan birinin lideriydi. Devrin şartları gereği çok sıkı kontrol altındaydı. Ancak buna rağmen klasik medrese eğitimine devam etti ve öğrenci yetiştirdi.


    BANDIRMADA TANIŞTI
    Nakşibendi tarikatının, Halidi kolunun 34. sıradaki mürşidiydi Ali Haydar Efendi. Bu yüzden bilinen bütün Nakşibendi büyükleri ziyaretine gelirdi. Erzurum’dan “Alvarlı Efe Hazretleri” diye bilinen Muhammed Lütfi Mazlumoğlu, şimdi Erenköy Cemaati diye anılan dini grubun kurucusu Mahmut Sami Ramazanoğlu, dönemin tanınmış mutasavvıflarından Hasip Efendi, İskender Paşa grubunun kurucusu Mehmet Zahid Kotku, Ali Haydar Gürbüzler’in en sık görüştüğü isimlerdi.

    Mısır’da faaliyet gösteren Müslüman Kardeşler Örgütü’nün önemli isimlerinden Seyyid Kutub’un ünlü Kur’an tefsiri “Fizılâl-il Kur’an”ı (Kur’an’ın Gölgesinde) Türkçe’ye çeviren Emin Saraç da, Ali Haydar Gürbüzler’in talebesi. Saraç’ı önemli kılan hem klasik Osmanlı eserlerine vukufiyeti hem de Mısır’ın ünlü İslami İlimler üniversitesi Ezher’de uzun yıllar görev yapması.

    Emin Saraç’ın kardeşi Osman Saraç, Ali Haydar Efendi’nin bir torunuyla evlendi. Böylece iki aile arasında akrabalık da kurulmuş oldu. Saraç, 1965-69 yılları arasında Adalet Partisi’nde dört yıl milletvekilliği yapmıştı.

    Günümüzde sayıları azalsa da Ali Haydar Efendi’den ders görmüş birkaç isim hayatta. Bunlar arasında en önemli isim Ali Öztaylan. Tanıyanların “Bandırmalı Ali Öztaylan” ya da “Muhallebici” lâkabıyla andığı Ali Öztaylan, yakın dönem tasavvuf tarihi açısından son derece önemli bir isim. Nakşibendiliği ve klasik Melami öğretisini kişiliğinde birleştiren Öztaylan’ın en önemli özelliği bir sanat ve kültür adamı oluşu. Neyzen Tevfik’ten Prof. Dr. Süheyl Ünver’e, işadamı İbrahim Bodur’dan eski cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’e kadar geniş bir çevrenin saygı duyduğu bir isim Öztaylan.

    Ancak Ahıskalı Ali Haydar Efendi için Bandırma’yı önemli kılan Öztaylan değil. 1954′te bir Cuma namazı çıkışında tanıştığı genç; Mahmut Ustaosmanoğlu ya da kamuoyunca bilinen adıyla Mahmut Efendi. O günlerde Ustaosmanoğlu, Bandırma’da askerliğini yapmaktaydı. Ali Haydar Efendi’yle tanıştı. Askerliğinin kalan kısmını yapmak için İstanbul-Davutlar Kışlası’na geldi. Tüm haftasonu izinlerini Ali Haydar Efendi’nin yanında geçiriyordu.

    Terhisinden sonra, memleketi olan Trabzon, Of’a gitti. Ancak artık şeyhi olan Ali Haydar Efendi’nin çağırması üzerine, İsmet Efendi Dergâhı ile aynı sokakta olan İsmail Ağa Camii’nde imam-hatipliğe başladı. İsmail Ağa Cemaati’nin tohumları da böylece atılmış oldu.


    HALİFE BIRAKMADI
    1950′li yılların sonlarında Ali Haydar Gürbüzler iyice yaşlanmıştı. Artık uzun uzun sohbet ve vaazlarda bulunamıyordu. Tek arzusu öldüğünde, Fatih Camii’nin haziresine yani mezarlığına, şeyhlerinin yanına gömülmekti. Ancak 1 Ağustos 1960′ta vefat ettiğinde Türkiye, askeri rejimle idare ediliyordu ve Milli Birlik Komitesi defin işlemine izin vermedi. Cenazesini yine Nakşibendi şeyhi olan iki ünlü isim Mehmet Zahid Kotku ve Mahmut Sami Ramazanoğlu yıkadı. Namazını ise Menemen Olayı sonrasında tutuklanan ve vefat eden Es’ad Erbili’nin halifelerinden Hacı Sami Efendi kıldırdı. Namaz Yavuz Selim Camii’nde kıldırılmıştı ve Gürbüzler, Sakız Ağacı Mezarlığı’na defnedildi.

    Bugün İsmet Efendi Dergâhı’nda Ali Haydar Gürbüzler’den sonra şeyhliğin nasıl devam ettiği bilinmemekte. Çünkü Gürbüzler’in bırakmış olduğu bir “hilafet belgesi” yok. Osmanlı Devleti tarih sahnesinden silineceği ana kadar tarikatlerdeki tayin ve terfi işini çok sıkı kurallara bağlamış, denetim altında tutmuştu. Bunun için Meclis-i Meşayih (Şeyhler Meclisi) kurmuş, bu meclisin onaylamadığı hiç kimse “postnişin” ya da “şeyh” olamamıştı. Cumhuriyet döneminde yeraltına çekilen tarikatlerde, kimin şeyh olduğu el altından yakın çevreye duyuruluyordu.

    Ali Haydar Efendi, sağlığında hiçbir halifesini şeyh olarak ilan etmedi ve hiçbir talebesine icazet vermedi. Ölümünden önce dört isim üzerinde durduğu biliniyor, içlerinden bir tanesini seçmek için de manevi bir işaret bekliyordu. Ancak sağlığında böyle bir işaret alamadı.

    Ali Haydar Efendi son yıllarında dergâhın her türlü işini, tarikata giriş derslerini, Nakşibendilik’te çok önemli yer tutan Hatme-i Hacegan’ı yaptırmayı damadı Nuri Nazlı’ya bırakmıştı. Mahmut Ustaosmanoğlu ise o sırada İsmail Ağa Camii imamlığını yapıyordu ve klasik medrese eğitimi ile öğrenci yetiştiriyordu. Ali Haydar Efendi’nin sağlığında cami cemaatine ve dergâh mensuplarına sarık, cübbe, şalvar ve çarşaf konusunda hiçbir baskı ya da yönlendirme yapılmıyordu. Bu durum Ali Haydar Efendi’nin yerini Mahmud Ustaosmanoğlu’nun almasıyla uzun yıllar içinde değişti. Bugün dergâha yakınlığı ile tanınan isimler Ali Haydar Efendi’nin halife bırakıp-bırakmadığıyla ilgili tartışmalara girmek istemiyor. Onların cevabı orta yolcu bir yaklaşım:

    “Ali Haydar Efendi’den sonrakilerin silsiledeki yerleri, kendilerine bağlanan müridanın kalplerinde tescillidir. Bu yolda asla ve usule uygun gayret gösteren herkes merhumun ruhunu şad etmiş olacaktır.”





+ Yorum Gönder