Konusunu Oylayın.: Zeka Ve İlmin Sadakası Ve Zekatı Ne Şakilde Verilir Veya Toplum Tarafından Böyle Addedilen Birinin Ne Şekilde Davranması

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Zeka Ve İlmin Sadakası Ve Zekatı Ne Şakilde Verilir Veya Toplum Tarafından Böyle Addedilen Birinin Ne Şekilde Davranması
  1. 30.Kasım.2011, 17:20
    1
    Misafir

    Zeka Ve İlmin Sadakası Ve Zekatı Ne Şakilde Verilir Veya Toplum Tarafından Böyle Addedilen Birinin Ne Şekilde Davranması






    Zeka Ve İlmin Sadakası Ve Zekatı Ne Şakilde Verilir Veya Toplum Tarafından Böyle Addedilen Birinin Ne Şekilde Davranması Mumsema Essalamu-Aleyküm
    Sorum Şu:
    Zeka Ve İlmin Sadakası Ve Zekatı Ne Şakilde Verilir Veya Toplum Tarafından Böyle Addedilen Birinin Ne Şekilde Davranması Gerekir?


    Cevap Verendende Düşünendende Allah(cc) Razı Olsun . Allah İlmini Artırsın.( Amin)


  2. 30.Kasım.2011, 17:20
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Essalamu-Aleyküm
    Sorum Şu:
    Zeka Ve İlmin Sadakası Ve Zekatı Ne Şakilde Verilir Veya Toplum Tarafından Böyle Addedilen Birinin Ne Şekilde Davranması Gerekir?


    Cevap Verendende Düşünendende Allah(cc) Razı Olsun . Allah İlmini Artırsın.( Amin)


    Benzer Konular

    - Zekatı verilmiş paranın zekatı yine verilir mi?

    - Ev almak veya evlenmek veya işyeri kurmak amacıyla biriktirilen paranın zekatı verilir mi?

    - Zekatı Ödeme Yolları ve Fitre Sadakası

    - Namaz kılan birinin yanından bir kadın, bir siyah köpek veya bir maymun geçtiğinde namazı bozulurmuş

    - Kerdeşe Fıtır Sadakası Verilir mi?

  3. 01.Aralık.2011, 03:30
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Zeka Ve İlmin Sadakası Ve Zekatı Ne Şakilde Verilir Veya Toplum Tarafından Böyle Addedilen Birinin Ne Şekilde Dav




    İlmin Sadakası

    İkinci hadis-i şerif, yine Abdullah ibn-i Ömer RA'dan. Bu sefer İbn-i Sinnî isimli alim (Rh.A) rivayet etmiş. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

    RE. 440/4 (Men kâne lehû ilmün felyetesaddak min ilmihî, ve men kâne lehû mâlün felyetesaddak min mâlih.)

    Bu da kısa bir hadis-i şerif. Bunların hepsi hatırda kalabilecek temel esaslar, temel bilgiler. İnsanın hayatına ışık tutan, yön veren nasihatler.

    (Men kâne lehû ilmün) "Kimin ilmi varsa, (felyetesaddak min ilmihî) bilgisi varsa, ilminden sadaka versin..." İlminden sadaka vermek ne demek; ilmini anlatmak, bildiğini başkalarına öğretmek demek, ilmini ortaya koymak demek.

    Yazacaksa, yazacak... Tabii yazmak için yazılacak yer lâzım, gazete lâzım, dergi lâzım!.. Konuşacaksa, konuşacak yer lâzım; sesini duyurmak için radyo lâzım, televizyon lâzım!.. Bunlar ilmin çok önemli araçları olduğu için, gazete çok önemli diyoruz, radyo çok önemli diyoruz, televizyon çok önemli diyoruz; kardeşlerimize çok ısrarla söylüyoruz, teşvikte bulunuyoruz. Gazeteleri geliştirmek için her türlü fedâkârlığı yapın, dergilerimizi geliştirmek için her türlü desteği yapın! Okuma desteği, satma desteği, daha başka hayırlar...

    Şimdi bu devirde birisine yiyecek bir şey versen, dudağını kıvırır. Ne olacak yâni, herkes yiyecek bir şey buluyor, giyecek bir şey buluyor; Türkiye'de hayat seviyesi yüksek... Ama eksik olan taraf, işte gerçeklerin söylendiği bir tertemiz gazete... Sağduyu sahibi bir gazete çok önemli!

    Biz bunu başarmışız, burca bayrak dikmişiz. Ulubatlı Hasan, boyna ok atılıyor üstüne; göğsüne yirmi tane, otuz tane ok saplanmış. En büyük kaybı da mâlî imkânların azlığı. Birisi gelecek destekleyecek, bayrak burçtan aşağı düşmeyecek. Anlatılacak, konuşulacak.

    Başkaları bu gazeteleri şerde kullanıyor, mafiaların sömürüleri için kullanıyor, gerçekleri çarpıtmak için kullanıyor... Memleketi batırmak için kullanıyor, gençliği bozmak için kullanıyor. Yalan söylüyor, kötü yayın yapıyor, müstehcen neşriyat yapıyor. Ahlâkı bozayım, millet zayıflasın, çöksün, çürüsün diye çalışıyor.

    Biz de; (Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min kuvveh) "Gücünüz yettiğinizce onlara karşı kuvvet hazırlayın!" (El-Enfal: 60) diye Kur'an-ı Kerim'de Allah emrettiği için, en önemli olan aletleri, cihazları hizmete sokmağa çalışıyoruz, sokuyoruz. O hizmette onların yürümesi lâzım!

    Gazete çıkmalı, dergiler çıkmalı; çıkacak inşaallah! Belki çıktı bile birisi, İslâm dergisi; çünkü ben yazıları gönderdim ve çıkacağına dair müjdeyi de aldım. Bütün dergilerimiz çıkacak. Bir kısa duraksamadan, bir küçük fetret devresinden sonra dergiler çıkacak, gazete devam edecek, gelişecek, artacak. Belki başka alanlarda yayın yapan gazeteler, dergiler çıkacak.

    Radyomuz, televizyonumuz gelişecek. Gerçekleri anlatacağız, bilimsel bakımdan halkımıza gerçekleri söyleyecğiz, faydalı olacağız. Dünya ve ahiretlerini kurtarmağa çalışacağız. Yanlışlıkları dile getireceğiz.

    İşte ilmin sadakası nedir?.. İlmi anlatmaktır. Anlatmak için kimse gelmiyor. Ben öyle iyi kıymetli hocalar biliyorum, "Kimse gelmiyor hocam talebe olarak!" diyor. Ben üzülüyorum, "Vaktim olsa ben geleceğim, seni dinleyeceğim!" diyorum, ben gelince, başkaları da gider diye.

    Kimse gitmiyor. Neden?.. Ağır geliyor. Onun dili biraz anlaşılmaz oluyor, veya kulağı iyi duymuyor. Veyahut ötekisinin zamanı olmuyor. İşte bu güçlükleri aşacak çareler bulmak lâzım!

    Çare ne?.. Radyodan adam çalışırken bir şeyler öğrenebiliyor. Radyoyu koyuyor tezgâhına, bir taraftan çalışıyor, bir taraftan radyodan bizim anlattıklarımızı duyuyor Hem eli çalışıyor, hem kulağı dinliyor, hem aklı, gönlü doluyor. Radyo çok büyük bir eğitim vasıtası...

    Televizyon karşısında akşamleyin kahvesini içerken, çayını içerken, kendisine güzel bir görüntüyle güzel şeyleri anlatan, çoluk çocuğuyla zevkle dinleyebileceği, yüzü kızarmadan, dinine hücum olmadan, akîdesi bozulmadan, günaha girmeden seyredebileceği bir televizyon... Ne kadar güzel... Böyle bir şeyi istemez mi?.. İster. Ama siz kuruyorsunuz, biz kuruyoruz; destek yok, masraflar çok olduğundan yürütemiyoruz. Desteklenmesi lâzım ki, bu hizmetler yürüsün. Biz de ilmimizin gereği olan sözleri söyleyelim!

    Kimin ilmi varsa, ilminden sadaka versin; yani ilmini anlatsın, öğretsin! Öğretmenin vasıtası, öğretmenin ileri yolu nedir?.. Mekteptir, mekândır, radyodur, televizyondur, dergidir, gazetedir, toplantıdır, konferanstır, seminerdir... Çeşitli adlarla, çeşitli şekillerde bilgilendirmeler.

    (Ve men kâne lehû mâlün felyetesaddak min mâlihî) "Kimin malı varsa, o da malından sadaka versin!" Hâ, demek ki malı olan, malını İslâm'ın hizmetine koyacak, verecek; fakirler o maldan istifade edecek, o para ile, o malla yapılması gereken hizmetler yapılacak.

    Bugün Yirminci Yüzyıl'da, şu bizim yaşadığımız yıllarda kaç tane savaş gördük. Çeçenistan'daki savaşı gördük, Bosna savaşını gördük, Sırpların Kosova'daki katliamlarını gördük, Irak harbini gördük. Şimdi Keşmir harbini görüyoruz. Yâni pek çok savaş görüyoruz.

    Bu savaşlarda aletleri, cihazları, techizâtı üstün olan ordu, zahmetsiz galibiyet kazanıyor. Bombayı uzaktan sallıyor, köyleri yakıyor, yıkıyor; köylü ordan kaçtıktan sonra geliyor, orayı zabtediyor. Bu sefer daha ilerideki köyü bombalıyor, oradaki insanları kaçırtıyor. Orayı zabtediyor, başkasının ülkesini istilâ ediyor.

    Meselâ Azerbaycan ülkesinin topraklarının %30 - %40 bölümü Ermeniler tarafından böyle alındı. Aynı şekilde Bosna toprak kaybetti.

    Yugoslavya dağıldığı zaman Almanlar yardım ettiler, Slovenya'yı Yugoslavya'dan ayırdılar. Çünkü orası gelişmiş kısmıydı, zengin kısmıydı Yugoslavya'nın. Ötekilerden de dînî yönden farklıydı. Onlar katolikti, Almanlarla uyuşuyordu, ama ötekiler ortodoks idi. Almanya orda teknik gücüne dayanarak Slovenya'yı kopardı Yugoslavya'dan. Biraz çarpışmak istediler, baktılar ki Almanya'nın desteklediği Slovenya'yı halledemeyecekler; geri çekildiler. Slovenya istiklâlini kazandı, Yugoslavya'dan koptu.

    Aynı şekilde Hırvatistan da, yine katoliklikten dolayı İtalya'nın, Almanya'nın desteğini aldı. Sırplar onlarla da biraz çarpıştılar ama, baktılar ki onları da yiyip yutamayacaklar; onlara da istiklâlini verdiler, çekildiler.

    Ama müslümanlar geri olduğu için, müslümanlar silahsız olduğu için, müslümanları destekleyen bir başka ülke olmadığı için, mâsum insanlara saldırıyorlar, köyleri bombalıyorlar. Erkekleri dışarı çıkartıyorlar, boğazlarından kesiyorlar. Kızların, kadınların gördüğü hakaretin, tecavüzün haddi hesabı yok... Yâni techizat eksikliği, bilgi eksikliği, sonunda boğazdan kesilmeye kadar götürüyor işi...

    Onun için, müslümanların bilimsel yönden çalışması lâzım ve elinden gelen gayreti göstermesi lâzım! Bilenlerin de boş durmaması lâzım, bildiğini anlatması lâzım, öğretmesi lâzım! Talebe toplaması lâzım etrafına; özel talebe veyahut resmî talebe, neyse... Bildiklerini mutlaka anlatmalı!

    İlmin olan ilmin sadakasını verecek, ilim öğretecek; malı olan da malını verecek! Allah yoluna, din yoluna, hayır yoluna, hasenat yoluna, hayırlı işlerin yapılması için, o da malını verecek. Herkesin ilmi olmaz, ilim adamı olmak kolay değil... Ömrü harcıyorsunuz, yıllar geçiyor; o zaman birikince, hatırlı bir ilim adamı oluyor insan.

    Herkes ilim adamı olamaz ama, ilim adamını destekleyebilir, parasını o yolda sarfedebilir. Yetişmiş bir insanın güzel faaliyetler yapmasına yardımcı olabilir. "Tamam kardeşim, senin her türlü bilgin, müktesebâtın var; benim de param var, ben de paramla seni destekleyeyim!" der. "İki gönül bir olunca, samanlık seyran olur." derler. İlimle para bir araya geldiği zaman, çok büyük güçler, kuvvetler, hamleler, atılımlar, gelişmeler, yükselmeler, ilerlemeler olur.

    Hem para var, hem ilim var... Dünya ve ahireti mamur olur böyle ülkelerin. Onun için bu iki şeye sahip olan insanlar, kendi sahip oldukları şey ne ise, onu verecekler, hak yola harcayacaklar, vakfedecekler. İlmi olan ilmini verecek, malı olan malını verecek. Herkes nesi varsa onu verecek ki, ortada eser meydana gelsin. Milletimiz yükselsin diye böyle çalışmalar yapmak lâzım!..

    c. İlmi Gizlemek

    İbn-i Abbas RA'dan Taberânî Rh.A rivayet etmiş, Ebû Hüreyre'den Tirmizî rivâyet etmiş, hasen, sahih olduğunu beyân etmiş. Daha başka kaynaklar da kaydetmişler. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

    RE. 440/15 (Men keteme ilmen ya'lemühû ülcime yevmel-kıyâmeti bilicâmin min nâr)

    Bu hadis-i şerif de demin söz arasında ihtar ettiğim bir hususu gösteriyor. Diyor ki Peygamber SAS:

    (Men keteme ilmen ya'lemühû) "Bildiği bir ilmi saklayan, söylemeyen kimse, (ülcime) ağzına gem vurulur (yevmel-kıyâmeti) kıyamet gününde ağzı gemlenir, dizginlerin, (bilicâmin min nâr) ateşten bir gemle, ateşten bir dizginle ağzı dizginlenir."

    "--Sen bu ağzınla mı ilmi sakladın, kapattın, ilmi öğretmedin, kendi yanında tuttun, bilgiyi kimseye vermedin, cimrilik yaptın? Hadi bakalım!" denir, ağzına, böyle atın ağzına gem takıldığı gibi ateşten bir gem takılır.

    Dizgin başına takılıyor da, ağzın içine de gem dediğimiz bir demir takılıyor. İki dudağının arasından... Dizgini çektiği zaman o demir çekiliyor. Ağzın iki kenarı çekildiği için, atın dudaklarının kenarı acıdığından başını geri kasıyor, koşamıyor. Yâni yavaşlaması için bir çare, ata gem vurmak. Yavaşlamasını sağlayacak bir şey bu.

    Ahirette de ilmini söylemeyen insanlar ateşten gemlerle gemlenecek, öyle azap görecekler. Ağzında ateşten bir gem olacak. "Sen bu ağzınla ilmi sakladın, cezayı bu tarzda çek!" diye her suçun cezası, o suçun cinsine münâsib tarzda oluyor.

    Kimler ilmi saklar, niye saklar?.. Bazen bazı şeyleri bilen insanlar, "Sırf ben bilici olayım, başkası öğrenirse benim tek kişiliğim kanmaz, eşsizliğim, emsalsizliğim, yegâneliğim kalmaz!" diye saklıyor, öğretmiyor.

    Halbuki bu, İslâm'da günah. Bildiği güzel bilgileri etrafına anlatması lâzım! Anlatmadığı takdirde böyle dünyada, ahirette cezâya uğrar. Onun için meselâ Peygamber Efendimiz'in söylediği sözleri, bildiğini, duyduğunu söylemek istemeyen bazı insanlar, bazı mübârek insanlar; "Belki kelimelerini tam hatırlayamam, söylemeyem!" diye çekinen insanlar, ömrünün sonuna doğru, "Belki cümleyi tam hatırlayamam diye çekiniyorum ama, ben bunu söylemeden ölürsem ahirette azab görürüm." diye çekindikleri için, duyduklarını anlatmışlar.

    O da bir sorumluluk duygusu tabii. Böylece Peygamber Efendimiz'den, onun neler söylediği, hadis-i şerifleri, kavlî, fiilî, takrîrî hadis-i şerifleri bize kadar nice nice ciltlerle eserler, kitaplar halinde ulaşmış.

    Yâni ilmi saklamayacak bir müslüman, öğretecek. Kabiliyetli insanları gözleyecek. Ve hattâ belki kendisi zenginse, varlıklıysa onu çağıracak. İmam-ı Âzam (Rh.A), Allah makamını a'lâ eylesin, ders verirmiş, nice insan onun dersini dinlermiş. İmam Ebû Yusuf da o zaman bir genç delikanlıyken, çırakmış. Kuyumcu dükkânına gidermiş, orada kuyumcu çıraklığı yaparmış. Meslek öğrenecek, para kazanacak, harçlık alacak. Annesi öyle istermiş.

    İmam-ı Âzam, bakmış çok zeki, anlayışlı bir talebe:

    "Senin o kuyumcu dükkânına girip de alacağın para neyse, ondan daha fazlasını ben sana vereyim, sen benim derslerime devam et!" demiş.

    Ondan sonra, çok büyük bir alim olmuş o zât. Yâni icabında kabiliyetli öğrenciyi hoca, kendisi seçmeli; "Ancak benim ilmimi bu çabuk kavrar, anlar. Bunu ben talebe alayım!" diye o almalı yanına... Böyle bir kabiliyetli bir kimseyi gören bir zengin de, onu desteklesin! Hani malından sadaka verecek insan, en hayırlı sadaka ilim öğrenen insanlara verilen sadakadır.

    "Tamam kardeşim, al yavrum, oğlum, kızım... Sen buyur, bu hocanın derslerine devam et, ben senin harçlığını vereyim! Sen benim dükkânımda çalışacak olsaydın, ne kadar vereceksem, daha fazlasını vereyim!" diyebilir.

    Çünkü en iyi öğretme yollarından birisi âlimin yanına gidip ondan öğrenmektir. Ben Ankara'da da söylerdim. Böyle güzel vaiz kardeşlerimiz vardı. Bazı zengin dostlarımız da vardı, bana soruyorlardı:

    "Çocuğumu bu yaz tatilinde Mercedes yedek parçaları satan dükkâna vermek istiyorum, biraz piyasayı öğrensin diye. Ne yapayım?"

    Ben de diyordum ki:

    "Çocuğunu imam-hatibe göndermişsin; onun mesleği Mercedes yedek parçacılığı değil. Sen onu şu vaizin hizmetine ver. O vaiz kaç camiye gidiyorsa onunla beraber gezsin, onun çantasını taşısın, ondan ilim öğrensin!" diyordum.

    Bu güzel bir yol. Bakın bu Osmanlıların, Fâtih'i yetiştiren toplumun usülü de bu idi. Genç çocuğun başına hocalar tayin ediyorlar, hocaların nezaretinde sorumluluk veriyorlar. Sancak beyi oluyor. Sekiz yaşında, altı yaşında, on yaşında, oniki yaşında yönetim bilimini öğreniyor. Ama yanında olgun hocaları var, feylezof, hakim, bilge insanlar var. Böylece çocuk yaşlı insanların yanında durmaktan ciddiyeti öğreniyor, hayatı çabuk anlıyor.

    Padişahların çoğu çok büyük işler yapmışlar ve padişahlar çok genç yaşta vefat etmişler. Meselâ Çelebi Sultan Mehmed, Osmanlı'nın Yıldırım'dan sonra dağılan birliğini derlemiş, toparlamış, nice fütûhat yapmış; otuz küsür yaşında, otuz iki yaşında filân vefat etti. Çünkü genç yaşında tahta geçmiş. Bereketli, 24 sefer yapmış. Yâni büyük ordu, büyük askerî harekât... Balkanlar'da ve sâirede kısa ömrü içinde nice nice çalışmalar yapmış.

    Fâtih de öyle, 49 yaşında vefat etmiş. 27 sefer yapmış. 380 cami yapmış, 300 küsür kale ve kasaba ve şehir almış. Bir ülkenin alanını 900.000 kilometrekareden, 2.500.000 kilometrekareye çıkartmış. Böyle çalışmalar yapmışlar...

    Büyük bir âlimin yanında iyi yetişiyor insanlar. Âlimlerin söz sahibi olduğu ülkeler gelişiyor. Âlimlerin horlandığı, itildiği, hapsedildiği ülkeler batıyor. Şimdi birçok İslâm ülkesinin en büyük sorunlarından biri, doğruyu söyleyen âlimlerin hürriyetsiz ortamda derhal yakalanıp hapse tıkılması. Bu Uzakdoğu ülkelerinde ben inceliyorum, duyuyorum. Ortadoğu ülkelerinde duyuyorum. Bir zalim yönetime geçiyor ve o yönetimde doğru sözü söyleyen, dosdoğru konuşan insanlar makbul değil. Tabii doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Onları yakalıyor, hapse tıkıyor, hemen. Yâni ilk hedef alimler oluyor.

    Böyle toplumlar batar. Alimlerin sözünün dinlendiği, ilmin hâkim olduğu, bilimsel düşüncenin hâkim olduğu ülkeler gelişir.

    Tabii, ilimlerin çeşitleri var. Şerefleri farklı, dereceleri farklı, sevapları farklı ama hepsi güzel. Her ilmin öğrenilmesi lâzım! Öğrenilmiş ilmin de başkalarına öğretilmesi lâzım! Üstadların ve alimlerin ilmini kendisiyle mezara götürmemesi lâzım, saklamaması lâzım!

    Ama dînî ilimler çok önemli. Çünkü dinî ilim bir insanın dindarlıkta ilerletiyor, ihlâslı bir dindar yapıyor. İhlâslı bir insan da hayırlı işler yapıyor. İhlâssız olduğu zaman, alim olsa bile ilmini kötülüğe kullanabilir. Bu bakımdan insanın ahlâken dürüst olması, alimin ahlâklı olması çok önemli bir husus. Bu bakımdan dinî ilimler tabii öncelik kazanıyor.

    Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN



  4. 01.Aralık.2011, 03:30
    2
    Silent and lonely rains



    İlmin Sadakası

    İkinci hadis-i şerif, yine Abdullah ibn-i Ömer RA'dan. Bu sefer İbn-i Sinnî isimli alim (Rh.A) rivayet etmiş. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

    RE. 440/4 (Men kâne lehû ilmün felyetesaddak min ilmihî, ve men kâne lehû mâlün felyetesaddak min mâlih.)

    Bu da kısa bir hadis-i şerif. Bunların hepsi hatırda kalabilecek temel esaslar, temel bilgiler. İnsanın hayatına ışık tutan, yön veren nasihatler.

    (Men kâne lehû ilmün) "Kimin ilmi varsa, (felyetesaddak min ilmihî) bilgisi varsa, ilminden sadaka versin..." İlminden sadaka vermek ne demek; ilmini anlatmak, bildiğini başkalarına öğretmek demek, ilmini ortaya koymak demek.

    Yazacaksa, yazacak... Tabii yazmak için yazılacak yer lâzım, gazete lâzım, dergi lâzım!.. Konuşacaksa, konuşacak yer lâzım; sesini duyurmak için radyo lâzım, televizyon lâzım!.. Bunlar ilmin çok önemli araçları olduğu için, gazete çok önemli diyoruz, radyo çok önemli diyoruz, televizyon çok önemli diyoruz; kardeşlerimize çok ısrarla söylüyoruz, teşvikte bulunuyoruz. Gazeteleri geliştirmek için her türlü fedâkârlığı yapın, dergilerimizi geliştirmek için her türlü desteği yapın! Okuma desteği, satma desteği, daha başka hayırlar...

    Şimdi bu devirde birisine yiyecek bir şey versen, dudağını kıvırır. Ne olacak yâni, herkes yiyecek bir şey buluyor, giyecek bir şey buluyor; Türkiye'de hayat seviyesi yüksek... Ama eksik olan taraf, işte gerçeklerin söylendiği bir tertemiz gazete... Sağduyu sahibi bir gazete çok önemli!

    Biz bunu başarmışız, burca bayrak dikmişiz. Ulubatlı Hasan, boyna ok atılıyor üstüne; göğsüne yirmi tane, otuz tane ok saplanmış. En büyük kaybı da mâlî imkânların azlığı. Birisi gelecek destekleyecek, bayrak burçtan aşağı düşmeyecek. Anlatılacak, konuşulacak.

    Başkaları bu gazeteleri şerde kullanıyor, mafiaların sömürüleri için kullanıyor, gerçekleri çarpıtmak için kullanıyor... Memleketi batırmak için kullanıyor, gençliği bozmak için kullanıyor. Yalan söylüyor, kötü yayın yapıyor, müstehcen neşriyat yapıyor. Ahlâkı bozayım, millet zayıflasın, çöksün, çürüsün diye çalışıyor.

    Biz de; (Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min kuvveh) "Gücünüz yettiğinizce onlara karşı kuvvet hazırlayın!" (El-Enfal: 60) diye Kur'an-ı Kerim'de Allah emrettiği için, en önemli olan aletleri, cihazları hizmete sokmağa çalışıyoruz, sokuyoruz. O hizmette onların yürümesi lâzım!

    Gazete çıkmalı, dergiler çıkmalı; çıkacak inşaallah! Belki çıktı bile birisi, İslâm dergisi; çünkü ben yazıları gönderdim ve çıkacağına dair müjdeyi de aldım. Bütün dergilerimiz çıkacak. Bir kısa duraksamadan, bir küçük fetret devresinden sonra dergiler çıkacak, gazete devam edecek, gelişecek, artacak. Belki başka alanlarda yayın yapan gazeteler, dergiler çıkacak.

    Radyomuz, televizyonumuz gelişecek. Gerçekleri anlatacağız, bilimsel bakımdan halkımıza gerçekleri söyleyecğiz, faydalı olacağız. Dünya ve ahiretlerini kurtarmağa çalışacağız. Yanlışlıkları dile getireceğiz.

    İşte ilmin sadakası nedir?.. İlmi anlatmaktır. Anlatmak için kimse gelmiyor. Ben öyle iyi kıymetli hocalar biliyorum, "Kimse gelmiyor hocam talebe olarak!" diyor. Ben üzülüyorum, "Vaktim olsa ben geleceğim, seni dinleyeceğim!" diyorum, ben gelince, başkaları da gider diye.

    Kimse gitmiyor. Neden?.. Ağır geliyor. Onun dili biraz anlaşılmaz oluyor, veya kulağı iyi duymuyor. Veyahut ötekisinin zamanı olmuyor. İşte bu güçlükleri aşacak çareler bulmak lâzım!

    Çare ne?.. Radyodan adam çalışırken bir şeyler öğrenebiliyor. Radyoyu koyuyor tezgâhına, bir taraftan çalışıyor, bir taraftan radyodan bizim anlattıklarımızı duyuyor Hem eli çalışıyor, hem kulağı dinliyor, hem aklı, gönlü doluyor. Radyo çok büyük bir eğitim vasıtası...

    Televizyon karşısında akşamleyin kahvesini içerken, çayını içerken, kendisine güzel bir görüntüyle güzel şeyleri anlatan, çoluk çocuğuyla zevkle dinleyebileceği, yüzü kızarmadan, dinine hücum olmadan, akîdesi bozulmadan, günaha girmeden seyredebileceği bir televizyon... Ne kadar güzel... Böyle bir şeyi istemez mi?.. İster. Ama siz kuruyorsunuz, biz kuruyoruz; destek yok, masraflar çok olduğundan yürütemiyoruz. Desteklenmesi lâzım ki, bu hizmetler yürüsün. Biz de ilmimizin gereği olan sözleri söyleyelim!

    Kimin ilmi varsa, ilminden sadaka versin; yani ilmini anlatsın, öğretsin! Öğretmenin vasıtası, öğretmenin ileri yolu nedir?.. Mekteptir, mekândır, radyodur, televizyondur, dergidir, gazetedir, toplantıdır, konferanstır, seminerdir... Çeşitli adlarla, çeşitli şekillerde bilgilendirmeler.

    (Ve men kâne lehû mâlün felyetesaddak min mâlihî) "Kimin malı varsa, o da malından sadaka versin!" Hâ, demek ki malı olan, malını İslâm'ın hizmetine koyacak, verecek; fakirler o maldan istifade edecek, o para ile, o malla yapılması gereken hizmetler yapılacak.

    Bugün Yirminci Yüzyıl'da, şu bizim yaşadığımız yıllarda kaç tane savaş gördük. Çeçenistan'daki savaşı gördük, Bosna savaşını gördük, Sırpların Kosova'daki katliamlarını gördük, Irak harbini gördük. Şimdi Keşmir harbini görüyoruz. Yâni pek çok savaş görüyoruz.

    Bu savaşlarda aletleri, cihazları, techizâtı üstün olan ordu, zahmetsiz galibiyet kazanıyor. Bombayı uzaktan sallıyor, köyleri yakıyor, yıkıyor; köylü ordan kaçtıktan sonra geliyor, orayı zabtediyor. Bu sefer daha ilerideki köyü bombalıyor, oradaki insanları kaçırtıyor. Orayı zabtediyor, başkasının ülkesini istilâ ediyor.

    Meselâ Azerbaycan ülkesinin topraklarının %30 - %40 bölümü Ermeniler tarafından böyle alındı. Aynı şekilde Bosna toprak kaybetti.

    Yugoslavya dağıldığı zaman Almanlar yardım ettiler, Slovenya'yı Yugoslavya'dan ayırdılar. Çünkü orası gelişmiş kısmıydı, zengin kısmıydı Yugoslavya'nın. Ötekilerden de dînî yönden farklıydı. Onlar katolikti, Almanlarla uyuşuyordu, ama ötekiler ortodoks idi. Almanya orda teknik gücüne dayanarak Slovenya'yı kopardı Yugoslavya'dan. Biraz çarpışmak istediler, baktılar ki Almanya'nın desteklediği Slovenya'yı halledemeyecekler; geri çekildiler. Slovenya istiklâlini kazandı, Yugoslavya'dan koptu.

    Aynı şekilde Hırvatistan da, yine katoliklikten dolayı İtalya'nın, Almanya'nın desteğini aldı. Sırplar onlarla da biraz çarpıştılar ama, baktılar ki onları da yiyip yutamayacaklar; onlara da istiklâlini verdiler, çekildiler.

    Ama müslümanlar geri olduğu için, müslümanlar silahsız olduğu için, müslümanları destekleyen bir başka ülke olmadığı için, mâsum insanlara saldırıyorlar, köyleri bombalıyorlar. Erkekleri dışarı çıkartıyorlar, boğazlarından kesiyorlar. Kızların, kadınların gördüğü hakaretin, tecavüzün haddi hesabı yok... Yâni techizat eksikliği, bilgi eksikliği, sonunda boğazdan kesilmeye kadar götürüyor işi...

    Onun için, müslümanların bilimsel yönden çalışması lâzım ve elinden gelen gayreti göstermesi lâzım! Bilenlerin de boş durmaması lâzım, bildiğini anlatması lâzım, öğretmesi lâzım! Talebe toplaması lâzım etrafına; özel talebe veyahut resmî talebe, neyse... Bildiklerini mutlaka anlatmalı!

    İlmin olan ilmin sadakasını verecek, ilim öğretecek; malı olan da malını verecek! Allah yoluna, din yoluna, hayır yoluna, hasenat yoluna, hayırlı işlerin yapılması için, o da malını verecek. Herkesin ilmi olmaz, ilim adamı olmak kolay değil... Ömrü harcıyorsunuz, yıllar geçiyor; o zaman birikince, hatırlı bir ilim adamı oluyor insan.

    Herkes ilim adamı olamaz ama, ilim adamını destekleyebilir, parasını o yolda sarfedebilir. Yetişmiş bir insanın güzel faaliyetler yapmasına yardımcı olabilir. "Tamam kardeşim, senin her türlü bilgin, müktesebâtın var; benim de param var, ben de paramla seni destekleyeyim!" der. "İki gönül bir olunca, samanlık seyran olur." derler. İlimle para bir araya geldiği zaman, çok büyük güçler, kuvvetler, hamleler, atılımlar, gelişmeler, yükselmeler, ilerlemeler olur.

    Hem para var, hem ilim var... Dünya ve ahireti mamur olur böyle ülkelerin. Onun için bu iki şeye sahip olan insanlar, kendi sahip oldukları şey ne ise, onu verecekler, hak yola harcayacaklar, vakfedecekler. İlmi olan ilmini verecek, malı olan malını verecek. Herkes nesi varsa onu verecek ki, ortada eser meydana gelsin. Milletimiz yükselsin diye böyle çalışmalar yapmak lâzım!..

    c. İlmi Gizlemek

    İbn-i Abbas RA'dan Taberânî Rh.A rivayet etmiş, Ebû Hüreyre'den Tirmizî rivâyet etmiş, hasen, sahih olduğunu beyân etmiş. Daha başka kaynaklar da kaydetmişler. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

    RE. 440/15 (Men keteme ilmen ya'lemühû ülcime yevmel-kıyâmeti bilicâmin min nâr)

    Bu hadis-i şerif de demin söz arasında ihtar ettiğim bir hususu gösteriyor. Diyor ki Peygamber SAS:

    (Men keteme ilmen ya'lemühû) "Bildiği bir ilmi saklayan, söylemeyen kimse, (ülcime) ağzına gem vurulur (yevmel-kıyâmeti) kıyamet gününde ağzı gemlenir, dizginlerin, (bilicâmin min nâr) ateşten bir gemle, ateşten bir dizginle ağzı dizginlenir."

    "--Sen bu ağzınla mı ilmi sakladın, kapattın, ilmi öğretmedin, kendi yanında tuttun, bilgiyi kimseye vermedin, cimrilik yaptın? Hadi bakalım!" denir, ağzına, böyle atın ağzına gem takıldığı gibi ateşten bir gem takılır.

    Dizgin başına takılıyor da, ağzın içine de gem dediğimiz bir demir takılıyor. İki dudağının arasından... Dizgini çektiği zaman o demir çekiliyor. Ağzın iki kenarı çekildiği için, atın dudaklarının kenarı acıdığından başını geri kasıyor, koşamıyor. Yâni yavaşlaması için bir çare, ata gem vurmak. Yavaşlamasını sağlayacak bir şey bu.

    Ahirette de ilmini söylemeyen insanlar ateşten gemlerle gemlenecek, öyle azap görecekler. Ağzında ateşten bir gem olacak. "Sen bu ağzınla ilmi sakladın, cezayı bu tarzda çek!" diye her suçun cezası, o suçun cinsine münâsib tarzda oluyor.

    Kimler ilmi saklar, niye saklar?.. Bazen bazı şeyleri bilen insanlar, "Sırf ben bilici olayım, başkası öğrenirse benim tek kişiliğim kanmaz, eşsizliğim, emsalsizliğim, yegâneliğim kalmaz!" diye saklıyor, öğretmiyor.

    Halbuki bu, İslâm'da günah. Bildiği güzel bilgileri etrafına anlatması lâzım! Anlatmadığı takdirde böyle dünyada, ahirette cezâya uğrar. Onun için meselâ Peygamber Efendimiz'in söylediği sözleri, bildiğini, duyduğunu söylemek istemeyen bazı insanlar, bazı mübârek insanlar; "Belki kelimelerini tam hatırlayamam, söylemeyem!" diye çekinen insanlar, ömrünün sonuna doğru, "Belki cümleyi tam hatırlayamam diye çekiniyorum ama, ben bunu söylemeden ölürsem ahirette azab görürüm." diye çekindikleri için, duyduklarını anlatmışlar.

    O da bir sorumluluk duygusu tabii. Böylece Peygamber Efendimiz'den, onun neler söylediği, hadis-i şerifleri, kavlî, fiilî, takrîrî hadis-i şerifleri bize kadar nice nice ciltlerle eserler, kitaplar halinde ulaşmış.

    Yâni ilmi saklamayacak bir müslüman, öğretecek. Kabiliyetli insanları gözleyecek. Ve hattâ belki kendisi zenginse, varlıklıysa onu çağıracak. İmam-ı Âzam (Rh.A), Allah makamını a'lâ eylesin, ders verirmiş, nice insan onun dersini dinlermiş. İmam Ebû Yusuf da o zaman bir genç delikanlıyken, çırakmış. Kuyumcu dükkânına gidermiş, orada kuyumcu çıraklığı yaparmış. Meslek öğrenecek, para kazanacak, harçlık alacak. Annesi öyle istermiş.

    İmam-ı Âzam, bakmış çok zeki, anlayışlı bir talebe:

    "Senin o kuyumcu dükkânına girip de alacağın para neyse, ondan daha fazlasını ben sana vereyim, sen benim derslerime devam et!" demiş.

    Ondan sonra, çok büyük bir alim olmuş o zât. Yâni icabında kabiliyetli öğrenciyi hoca, kendisi seçmeli; "Ancak benim ilmimi bu çabuk kavrar, anlar. Bunu ben talebe alayım!" diye o almalı yanına... Böyle bir kabiliyetli bir kimseyi gören bir zengin de, onu desteklesin! Hani malından sadaka verecek insan, en hayırlı sadaka ilim öğrenen insanlara verilen sadakadır.

    "Tamam kardeşim, al yavrum, oğlum, kızım... Sen buyur, bu hocanın derslerine devam et, ben senin harçlığını vereyim! Sen benim dükkânımda çalışacak olsaydın, ne kadar vereceksem, daha fazlasını vereyim!" diyebilir.

    Çünkü en iyi öğretme yollarından birisi âlimin yanına gidip ondan öğrenmektir. Ben Ankara'da da söylerdim. Böyle güzel vaiz kardeşlerimiz vardı. Bazı zengin dostlarımız da vardı, bana soruyorlardı:

    "Çocuğumu bu yaz tatilinde Mercedes yedek parçaları satan dükkâna vermek istiyorum, biraz piyasayı öğrensin diye. Ne yapayım?"

    Ben de diyordum ki:

    "Çocuğunu imam-hatibe göndermişsin; onun mesleği Mercedes yedek parçacılığı değil. Sen onu şu vaizin hizmetine ver. O vaiz kaç camiye gidiyorsa onunla beraber gezsin, onun çantasını taşısın, ondan ilim öğrensin!" diyordum.

    Bu güzel bir yol. Bakın bu Osmanlıların, Fâtih'i yetiştiren toplumun usülü de bu idi. Genç çocuğun başına hocalar tayin ediyorlar, hocaların nezaretinde sorumluluk veriyorlar. Sancak beyi oluyor. Sekiz yaşında, altı yaşında, on yaşında, oniki yaşında yönetim bilimini öğreniyor. Ama yanında olgun hocaları var, feylezof, hakim, bilge insanlar var. Böylece çocuk yaşlı insanların yanında durmaktan ciddiyeti öğreniyor, hayatı çabuk anlıyor.

    Padişahların çoğu çok büyük işler yapmışlar ve padişahlar çok genç yaşta vefat etmişler. Meselâ Çelebi Sultan Mehmed, Osmanlı'nın Yıldırım'dan sonra dağılan birliğini derlemiş, toparlamış, nice fütûhat yapmış; otuz küsür yaşında, otuz iki yaşında filân vefat etti. Çünkü genç yaşında tahta geçmiş. Bereketli, 24 sefer yapmış. Yâni büyük ordu, büyük askerî harekât... Balkanlar'da ve sâirede kısa ömrü içinde nice nice çalışmalar yapmış.

    Fâtih de öyle, 49 yaşında vefat etmiş. 27 sefer yapmış. 380 cami yapmış, 300 küsür kale ve kasaba ve şehir almış. Bir ülkenin alanını 900.000 kilometrekareden, 2.500.000 kilometrekareye çıkartmış. Böyle çalışmalar yapmışlar...

    Büyük bir âlimin yanında iyi yetişiyor insanlar. Âlimlerin söz sahibi olduğu ülkeler gelişiyor. Âlimlerin horlandığı, itildiği, hapsedildiği ülkeler batıyor. Şimdi birçok İslâm ülkesinin en büyük sorunlarından biri, doğruyu söyleyen âlimlerin hürriyetsiz ortamda derhal yakalanıp hapse tıkılması. Bu Uzakdoğu ülkelerinde ben inceliyorum, duyuyorum. Ortadoğu ülkelerinde duyuyorum. Bir zalim yönetime geçiyor ve o yönetimde doğru sözü söyleyen, dosdoğru konuşan insanlar makbul değil. Tabii doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Onları yakalıyor, hapse tıkıyor, hemen. Yâni ilk hedef alimler oluyor.

    Böyle toplumlar batar. Alimlerin sözünün dinlendiği, ilmin hâkim olduğu, bilimsel düşüncenin hâkim olduğu ülkeler gelişir.

    Tabii, ilimlerin çeşitleri var. Şerefleri farklı, dereceleri farklı, sevapları farklı ama hepsi güzel. Her ilmin öğrenilmesi lâzım! Öğrenilmiş ilmin de başkalarına öğretilmesi lâzım! Üstadların ve alimlerin ilmini kendisiyle mezara götürmemesi lâzım, saklamaması lâzım!

    Ama dînî ilimler çok önemli. Çünkü dinî ilim bir insanın dindarlıkta ilerletiyor, ihlâslı bir dindar yapıyor. İhlâslı bir insan da hayırlı işler yapıyor. İhlâssız olduğu zaman, alim olsa bile ilmini kötülüğe kullanabilir. Bu bakımdan insanın ahlâken dürüst olması, alimin ahlâklı olması çok önemli bir husus. Bu bakımdan dinî ilimler tabii öncelik kazanıyor.

    Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN






+ Yorum Gönder