Konusunu Oylayın.: Günahlar da kader midir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Günahlar da kader midir?
  1. 29.Kasım.2011, 16:25
    1
    Misafir

    Günahlar da kader midir?

  2. 29.Kasım.2011, 19:18
    2
    Ecrinim
    Hüvel Baki..

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Aralık.2009
    Üye No: 69122
    Mesaj Sayısı: 8,422
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 141
    Bulunduğu yer: Akdeniz

    Cevap: Günahlar da kader midir?




    GÜNAHLAR KADER Mİ, KUSUR MU?

    Bazı işler var ki, gerçekleşmeleri kendi istek ve irademize bağlı değil. Gözümüzün görmesi, kulağımızın işitmesi, kanımızın dolaşması, tırnak ve saçlarımızın büyümesi gibi. Fıkıhta bunlara “zorunlu veya irade dışı filler” denir. Bu tür filler irade dışı meydana geldiği için, kula bir sevap veya günah yazılmaz. Ancak, insanoğlunun kendi irade, akıl ve tercihiyle yaptığı işler, bir yaştan sonra kendisini sorumlu yapar ve yapan için sevap veya ceza sebebi olur. Bir kimse geçerli bir özre sahip değilse, yaptıklarından sorumludur.


    İnsanın, yaptıklarından sorumlu olmaması için bazı özürlerinin olması gerekir:

    Çocukluk: Çocuk, büluğ çağına erinceye kadar ilahi emirlerle sorumlu tutulmaz.
    Delilik ve Bunaklık: İyiyi-kötüyü ayırt edemeyecek kadar akılsız veya bunayarak şuurunu kaybetmiş olanlar dinin hükümleriyle mükellef olmazlar.
    İlahi Devletten Haberdar Olmamak: Kendilerine bir peygamber gönderilmeyen veya gönderilen peygamberlerin davetini hiç duymayan kimseler, Allahu Tealâ’nın: “Biz, peygamber göndermediğimiz kimselere azap etmeyiz” (İsra/15, Kasas/59) hükmüne tabidir.

    Allahu Tealâ, bütün insanlığa son peygamber olarak Hz. Muhammed (A.S.) Efendimizi gönderdi. Kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlar, O’nun davet ettiği İslâm dininden sorumludur. Ancak, bu sorumluluğun gerçekleşmesi için İslâm’ın, insanlara tam, doğru ve açık bir şekilde ulaşması, ulaştırılması gerekir. Kendisine doğru yol açıkça anlatılan bir insan, bundan sonraki tercihine göre karşılık görecektir.

    İnsana, önce akıl nimeti verilmiş, sonra kendisine Yüce Rabbine karşı vazifelerini öğretecek bir peygamber gönderilmiştir. O peygamberle birlikte ilahi emirleri bildiren bir de kitap var. Ayrıca, bu ilahi kitabı ve peygamberin davetini insanlara ulaştıran davetçiler de kıyamete kadar görev başında. Bundan sonra insan, sıhhat ve afiyet içinde büluğ çağına ulaşır da rüşdünü ispat ederse, artık sorumluluk onun için başlamış olur. Bundan sonra hiç kimse, Allahu Tealâ’ya isyanı için herhangi bir özür ileri süremez.

    Ancak, tarihte ve günümüzde pek çok insan, işlediği kusur ve günahlar için bir takım özürler ileri sürdüler. Dediler ki:

    “Biz Allah’ın iradesi dışına çıkamayız. Yaptıklarımızı Allah dilemeseydi biz yapamazdık. Her şey bir kadere bağlıdır. Kaderin bizim için çizdiği yolda gidiyoruz.”

    Kulun, işlediği günahlarına karşılık ileri sürebileceği bir özür değil bu sözler. İnsan bu şekilde yalnızca kendisini kandırıyor ve Yüce Rabbinden uzaklaşmasına sebep olacak sözler söylüyor. Şeytanın bir oyunu bu. İnsan, kendisini nura, hayra, itaata, ibadete, cennete ve Allah rızasına çağıran davetçiye uymuyor da, şeytana kulak verip, şerre koşuyor. Sonra da “kader böyle, ben ne yapabilirim ki?” diyerek, kendini bırakıp, kaderi öne sürüyor.

    Bu halde bile Yüce Rabbi insanı bırakmıyor. Ona acıyor, yoluna ve nuruna davet ediyor, tevbesini bekliyor, affını müjdeliyor, cennetini vadediyor. Ama isyankar insan davet edildiği rahmet kapısını kendi üzerine kapatıyor, ona sırtını dönüyor. Ardından, “ben o kapıdan kovuldum, mahrum oldum, ne yapabilirim ki, elimden ne gelir?” diyor. Bu, insanın kendi kendine zulmetmesi, kendi canına kıymasıdır.

    İsyana dalıp, “ben ne yapayım kaderim bu!” demeyi ne iman, ne ilim, ne de akıl ve tecrübe kabul ediyor. İman, Allah’a teslimiyeti, sevgiyi, saygı ve itimadı istiyor. İlim, tevbe yapılıp terk edilmeyen kötülüğün ateşe götüreceğini söylüyor. Akıl, isyan ederek Allah’a dost olunmayacağını biliyor. Tarih, kötülüğe dalanların acı sonunu görüp ibret almayanların aynı akıbete uğrayacağını ispat ediyor. Ayrıca, Hak yolunun peygamberi, kitabı ve davetçileri, yüksek sesle herkese: “Haram işlerden ve kötü hallerden sakının, onlarda iyilik aramayın, onlara dalan ateşe düşüyor, cennet ve cemalden mahrum kalıyor!” diye haykırıyor. O ise bütün bunlara kulak tıkıyor, kendi bildiğini okuyor. Bu ne acı bir haldir ki insan, Rabbine karşı şeytanın tarafına geçiyor, ona yardımcı oluyor. İsteyerek, hatta bazen kendini zorlayarak kötülükleri işliyor da, ibadetlere gelince, “ne yapayım kader” diyor, gevşek davranıyor. İsyana kendini mecbur hissediyor; itaate gelince, güya hürriyetini kullanıyor.

    İşlediği bir kötülükten sonra: “ben ne yapayım kaderde böyle yazılmış!” diye nefsini savunan bir kimse, evinde durmadan yaramazlık yapıp cam kıran, can yakan çocuğu için de: “ona nasıl kızayım ki, kaderi bu” diyebilir mi? Asla! Aksine hemen kulağına yapışıp hesabını sorar.

    Allah’a itaatten kaçıp kaderi bahane etmek, nefsin işlediği kusurlardan kaderi sorumlu tutmaktır ki, bu büyük bir hatadır. Böyle yapılırsa, özür kabahatten daha büyük olur. Birisi bize karşı işlediği bir suçtan sonra gelip özür dileme yerine, karşımıza geçip, “beni suçlama. Kader bu!” diyerek işi kadere havale etse, ona karşı kızgınlığımız artar; vereceğimiz ceza bir ise, bine çıkar.

    İnsana düşen, bir kusur işledikten sonra, kendini kınaması, kusurunu itiraf etmesi, Allah’ın azameti karşısında boynunu bükmesi, O’nun tevbe emrine koşması, Allah’tan ümidini kesmemesidir.

    Yüce Yaratıcımız, bizden neyi yapmamızı istedi ise, ona ihtiyacı olduğundan değil; bizim o amelle şereflenmemiz, bu vesile ile Allah’a itaat edip sevgi ve rızasına ermemiz içindir. Herkes kulluktan kaçıp şerli birer insan olarak yaşasa, bunun alemlerin Rabbi olan Allah’a hiçbir zararı yok. Kul ne ederse kendine eder, burada ne ekerse ahirette onu biçer.



    Nurullah Toprak



  3. 29.Kasım.2011, 19:18
    2
    Hüvel Baki..



    GÜNAHLAR KADER Mİ, KUSUR MU?

    Bazı işler var ki, gerçekleşmeleri kendi istek ve irademize bağlı değil. Gözümüzün görmesi, kulağımızın işitmesi, kanımızın dolaşması, tırnak ve saçlarımızın büyümesi gibi. Fıkıhta bunlara “zorunlu veya irade dışı filler” denir. Bu tür filler irade dışı meydana geldiği için, kula bir sevap veya günah yazılmaz. Ancak, insanoğlunun kendi irade, akıl ve tercihiyle yaptığı işler, bir yaştan sonra kendisini sorumlu yapar ve yapan için sevap veya ceza sebebi olur. Bir kimse geçerli bir özre sahip değilse, yaptıklarından sorumludur.


    İnsanın, yaptıklarından sorumlu olmaması için bazı özürlerinin olması gerekir:

    Çocukluk: Çocuk, büluğ çağına erinceye kadar ilahi emirlerle sorumlu tutulmaz.
    Delilik ve Bunaklık: İyiyi-kötüyü ayırt edemeyecek kadar akılsız veya bunayarak şuurunu kaybetmiş olanlar dinin hükümleriyle mükellef olmazlar.
    İlahi Devletten Haberdar Olmamak: Kendilerine bir peygamber gönderilmeyen veya gönderilen peygamberlerin davetini hiç duymayan kimseler, Allahu Tealâ’nın: “Biz, peygamber göndermediğimiz kimselere azap etmeyiz” (İsra/15, Kasas/59) hükmüne tabidir.

    Allahu Tealâ, bütün insanlığa son peygamber olarak Hz. Muhammed (A.S.) Efendimizi gönderdi. Kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlar, O’nun davet ettiği İslâm dininden sorumludur. Ancak, bu sorumluluğun gerçekleşmesi için İslâm’ın, insanlara tam, doğru ve açık bir şekilde ulaşması, ulaştırılması gerekir. Kendisine doğru yol açıkça anlatılan bir insan, bundan sonraki tercihine göre karşılık görecektir.

    İnsana, önce akıl nimeti verilmiş, sonra kendisine Yüce Rabbine karşı vazifelerini öğretecek bir peygamber gönderilmiştir. O peygamberle birlikte ilahi emirleri bildiren bir de kitap var. Ayrıca, bu ilahi kitabı ve peygamberin davetini insanlara ulaştıran davetçiler de kıyamete kadar görev başında. Bundan sonra insan, sıhhat ve afiyet içinde büluğ çağına ulaşır da rüşdünü ispat ederse, artık sorumluluk onun için başlamış olur. Bundan sonra hiç kimse, Allahu Tealâ’ya isyanı için herhangi bir özür ileri süremez.

    Ancak, tarihte ve günümüzde pek çok insan, işlediği kusur ve günahlar için bir takım özürler ileri sürdüler. Dediler ki:

    “Biz Allah’ın iradesi dışına çıkamayız. Yaptıklarımızı Allah dilemeseydi biz yapamazdık. Her şey bir kadere bağlıdır. Kaderin bizim için çizdiği yolda gidiyoruz.”

    Kulun, işlediği günahlarına karşılık ileri sürebileceği bir özür değil bu sözler. İnsan bu şekilde yalnızca kendisini kandırıyor ve Yüce Rabbinden uzaklaşmasına sebep olacak sözler söylüyor. Şeytanın bir oyunu bu. İnsan, kendisini nura, hayra, itaata, ibadete, cennete ve Allah rızasına çağıran davetçiye uymuyor da, şeytana kulak verip, şerre koşuyor. Sonra da “kader böyle, ben ne yapabilirim ki?” diyerek, kendini bırakıp, kaderi öne sürüyor.

    Bu halde bile Yüce Rabbi insanı bırakmıyor. Ona acıyor, yoluna ve nuruna davet ediyor, tevbesini bekliyor, affını müjdeliyor, cennetini vadediyor. Ama isyankar insan davet edildiği rahmet kapısını kendi üzerine kapatıyor, ona sırtını dönüyor. Ardından, “ben o kapıdan kovuldum, mahrum oldum, ne yapabilirim ki, elimden ne gelir?” diyor. Bu, insanın kendi kendine zulmetmesi, kendi canına kıymasıdır.

    İsyana dalıp, “ben ne yapayım kaderim bu!” demeyi ne iman, ne ilim, ne de akıl ve tecrübe kabul ediyor. İman, Allah’a teslimiyeti, sevgiyi, saygı ve itimadı istiyor. İlim, tevbe yapılıp terk edilmeyen kötülüğün ateşe götüreceğini söylüyor. Akıl, isyan ederek Allah’a dost olunmayacağını biliyor. Tarih, kötülüğe dalanların acı sonunu görüp ibret almayanların aynı akıbete uğrayacağını ispat ediyor. Ayrıca, Hak yolunun peygamberi, kitabı ve davetçileri, yüksek sesle herkese: “Haram işlerden ve kötü hallerden sakının, onlarda iyilik aramayın, onlara dalan ateşe düşüyor, cennet ve cemalden mahrum kalıyor!” diye haykırıyor. O ise bütün bunlara kulak tıkıyor, kendi bildiğini okuyor. Bu ne acı bir haldir ki insan, Rabbine karşı şeytanın tarafına geçiyor, ona yardımcı oluyor. İsteyerek, hatta bazen kendini zorlayarak kötülükleri işliyor da, ibadetlere gelince, “ne yapayım kader” diyor, gevşek davranıyor. İsyana kendini mecbur hissediyor; itaate gelince, güya hürriyetini kullanıyor.

    İşlediği bir kötülükten sonra: “ben ne yapayım kaderde böyle yazılmış!” diye nefsini savunan bir kimse, evinde durmadan yaramazlık yapıp cam kıran, can yakan çocuğu için de: “ona nasıl kızayım ki, kaderi bu” diyebilir mi? Asla! Aksine hemen kulağına yapışıp hesabını sorar.

    Allah’a itaatten kaçıp kaderi bahane etmek, nefsin işlediği kusurlardan kaderi sorumlu tutmaktır ki, bu büyük bir hatadır. Böyle yapılırsa, özür kabahatten daha büyük olur. Birisi bize karşı işlediği bir suçtan sonra gelip özür dileme yerine, karşımıza geçip, “beni suçlama. Kader bu!” diyerek işi kadere havale etse, ona karşı kızgınlığımız artar; vereceğimiz ceza bir ise, bine çıkar.

    İnsana düşen, bir kusur işledikten sonra, kendini kınaması, kusurunu itiraf etmesi, Allah’ın azameti karşısında boynunu bükmesi, O’nun tevbe emrine koşması, Allah’tan ümidini kesmemesidir.

    Yüce Yaratıcımız, bizden neyi yapmamızı istedi ise, ona ihtiyacı olduğundan değil; bizim o amelle şereflenmemiz, bu vesile ile Allah’a itaat edip sevgi ve rızasına ermemiz içindir. Herkes kulluktan kaçıp şerli birer insan olarak yaşasa, bunun alemlerin Rabbi olan Allah’a hiçbir zararı yok. Kul ne ederse kendine eder, burada ne ekerse ahirette onu biçer.



    Nurullah Toprak






+ Yorum Gönder