Konusunu Oylayın.: Tevekkül-taassub-kaza ve kader-ilim maluma tabidir bunları açıklarmısınız?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Tevekkül-taassub-kaza ve kader-ilim maluma tabidir bunları açıklarmısınız?
  1. 23.Kasım.2011, 19:22
    1
    Misafir

    Tevekkül-taassub-kaza ve kader-ilim maluma tabidir bunları açıklarmısınız?






    Tevekkül-taassub-kaza ve kader-ilim maluma tabidir bunları açıklarmısınız? Mumsema tevekkül-taassub-kaza ve kader-ilim maluma tabidir bunları açıklarmısınız


  2. 30.Kasım.2011, 10:20
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Tevekkül-taassub-kaza ve kader-ilim maluma tabidir bunları açıklarmısınız?




    Alıntı
    Tevekkül-taassub-kaza ve kader-ilim maluma tabidir bunları açıklarmısınız?

    Alıntı
    tevekkül
    Tevekkül Ne Demektir? Sözlükte "dayanmak, güvenmek, vekil tutmak" anlamlarına gelen tevekkül, din dilinde; her hususta Allah'a güvenmek, dayanmak, teslim olmak işlerini Allah'a havale etmek demektir.
    Tevekkül kavramı Kur'ân'da türevleriyle birlikte 69 defa geçmiştir. Israrla Allah'a tevekkül edilmesi emredilmiş (Mâide, 5/11; Tevbe, 9/51), "?Allah'a tevekkül edene Allah yeter?" (Talak, 65/3) denilmiş, peygamberlerin (Tevbe, 9/129; Hûd, 11/56) ve gerçek müminlerin Allah'a tevekkül ettikleri (Enfâl, 8/2-3) bildirilmiştir. Allah'a tevekkül; Allah'ın yardımına, çalışanın emeklerini boşa çıkarmayacağına, sevabını, ücretini tam vereceğine, duaları kabul edeceğine, âdil olduğuna ve haksızlık etmeyeceğine inanmak ve güvenmektir. Tevekkül, çalışmadan, sebeplere sarılmadan işi Allah'a havale etmek değildir. İnsan her ne iş yapıyorsa yapsın, o işini kurallarına uygun olarak yapacak, çalışacak, sabredecek, Allah'tan başarısı için yardım isteyecek ve Allah'ın kendisini muvaffak kılacağına itimat edecektir. Bu husus, Ankebût sûresinin 58-59. âyetlerinde açıkça ifade edilmiştir. "Çalışanların ücreti ne güzeldir. Onlar ki sabrederler ve Rablerine tevekkül ederler." Buna göre, çalışma, sabır ve tevekkül birlikte olacaktır. Çalışmadan işleri Allah'a havale etmek doğru olmadığı gibi Allah'ı devre dışı bırakmak da doğru değildir. Allah'ın izni ve yardımı olmadan başarılı olmak mümkün değildir. Bir çiftçiyi düşünelim. Toprağı sürecek, işleyecek, zamanında ve kurallarına uygun olarak tohumu ekecek, gerektiğinde sulayacak, gübreleyecek, koruyacak, kendine düşeni yaptıktan sonra gerisini Allah'a havale edecek, iyi ürün vermesini Allah'tan bekleyecek, Allah'ın emeğini zayi etmeyeceğine inanacaktır. Bunları yapmadan Allah'a tevekkül etmek, tevekkül değil miskinliktir. "Ben gereken her şeyi yaptım, iyi ürün alırım, Allah ne yapacak", demek de Allah'ı tanımamaktır. Allah yağmur vermeyiverse, ne olacak? Bir âfetle mahsulü yok ediverse, kim engel olacak? Tevekkül edene mütevekkil denir. (bk. Mütevekkil) (İ.K.)

    Alıntı
    taassub


    TAASSUB
    Taassub (taassup nedir? Zararları nelerdir? ve nasıl önlenir?)


    Bağnazlık, doğru veya yanlışlığa bakmaksızın bir fikrin savunmasını yapmak, kendi dinini, mensup olduğu düşünceyi veya ekolü her türlü düşünce ve inançtan üstün görmek, Taassup da kör bir tarafgirlik ve doğruluğu hiç araştırılmadan karşıt düşünceyi inkâr vardır.

    İnsanda herhangi bir konuda oluşan aşırı sevgi ve heyecan bilgi ile değil de cehaletle desteklenirse, o konuda taassup; ilimle desteklenirse, müsamaha (hoş görürlülük) meydana gelir. Taassup sahiplerine mutaassıp denir.

    Her ne kadar halk arasında mutaassıp kelimesi dindar anlamında kullanılıyorsa da, bu çok yanlış bir kullanımdır. Taassupa en çok karşı çıkan din İslâm'dır. Hz. Peygamber (s.a.s) müşrikleri İslm'a davet ettiğinde onlar, yanlış-eksik yönleri olduğunu söyleyerek değil, körü körüne atalarının dinine sarıldıkları, hiç bir araştırma ve tartışmaya girmeden kendi dinlerini üstün gördükleri için İslâmiyet'i kabul etmiyorlardı. Hak dini kabul ettirmeyen, ona karşı koyduran bu kör inada Kur'an "Cahiliyye taassubu" (hamiyyetü'l-câhiliyye) (el-Fetih, 48/26) demektedir.

    Bugün de İslâmiyet hakkında yeterli ve doğru bilgisi olmayan, aksine, onun hakkında yanlış bilgilere sahip olan ve kendi bildiklerini tartışmasız doğru ve üstün kabul ederek İslâm'a karşı olan mutaassıp aydınlar olabileceği gibi, dinî heyecanları çok, fakat din hakkındaki bilgileri eksik olan mutaassıp dindarlar da olabilir. Müslüman mutaassıp değil, hoşgörülü olmalıdır. Müsamahakâr insan, sabit fikirli değildir, medeni cesaretle fikirleri tartışabilir, doğru ile yanlışı ayırdetme gücüne sahiptir. Hakkında yeterli bilgisi olmayan şeylerde körü körüne iddia sahibi değildir. Ancak böyle davranıldığı zaman doğruyu anlatma imkanı olur. İslâm'ın yayılışında Hz. Peygamber (s.a.s) insanlara İslâm'ı hoşgörü ile anlatmış, irşadının vazgeçilmez unsuru, müsamahası olmuştur. "(Dini anlatırken) kolaylaştırınız (hoşgörülü olunuz), zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz" (Buharî, Edeb, 80) hadisindeki tavsiye de bunu göstermektedir.

    Kur'anî nasslara ve sünnete uygun olan bağlılık taassup değildir. Zira iman, tasdik etmek; İslâm ise, hak ve doğru olana teslim olmak demektir. bu da dine bağlılık ve sadık olmak anlamını taşır ki, buna salabet-i diniyye* denir.

    Bilgisizlikten kaynaklanan taassup ise inat ve muhakemesizlik üzere kuruludur. Taassup yalnız dinlerde değil, beşeri ideolojilerde de bağnazca bağlılıklar neticesinde görülmektedir. Müslüman dinine körü körüne değil bilinçli olarak bağlıdır.

    Akif KÖTEN


    Alıntı
    kaza ve kader


    Kader ve kaza” ne demektir?

    Kader, bir iman rüknüdür ve şöyle tarif edilir: “Kader, Hak Teâlâ nın, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyin, her şeyini ve her hâlini, zamanını ve mekânını, sıfatlarını ve özelliklerini ezelî ilmiyle bilip, ona göre, takdir etmesidir.”

    Kaza ise, kaderde planlanan bir şeyin yaratılması, varlık sahasına çıkarılmasıdır.
    Kâinatın altı devrede yaratılışından, insanın ana rahminde dokuz ayda teşekkülüne kadar her hâdise kaderi gösteriyor!..
    Güneş sisteminden atom sistemlerine kadar her hikmetli tanzim, kaderi ilan ediyor!..
    Elementlerin sayıları ve özellikleri, kaderden haber veriyor!..
    Bitkilerin ve hayvanların cinslere, türlere ayrılmış olması, her türe farklı kabiliyetler takılması, hep kader ile olmuş!..
    Meleklerin, hayvanların ve cansızların sabit makamlı kılınması, insanların ve cinlerin ise imtihana tâbi tutulması, kader ile plânlanmış!...
    Cennet ve cehennemin yaratılması, ilâhî ilim ile takdir edilmiş!. O menzillere hangi yollardan gidileceği de yine kader ile tespit edilmiş!...
    Hangi güzel amele ne kadar sevap, hangi günaha ne kadar azap verileceği de kader ile tayin edilmiş!..

    Bir bilim dergisinde insan bedenindeki harika nizam anlatılıyor ve ilâhî takdir konusunda çok güzel misâller sıralanıyordu. Ve yazı şöyle bağlanıyordu: “Bedenimizin tamamı bir yana, sadece baş parmağımız olmasaydı teknik ve medeniyet ortaya çıkmazdı.”Gerçekten de, bütün buluşlar, keşifler, sanatlar bir yönüyle, baş parmağa bağlı. O da diğer parmaklarla yan yana gelseydi, ne kalem tutabilirdik, ne kaşık, ne de çekiç. İnsanoğlu, bütün varlık âlemi bir yana, sadece başparmağına ibret nazarıyla bakabilse, ilâhî takdiri en açık bir şekilde görecektir.

    Kader konusunda ezberledikleri birkaç soruyu durmadan tekrarlayan adamlar, kaderin bu aslî mânâsını hiç düşünmezler. Şu haşmetli kâinatın bir ezelî ilim ve takdirle, safha safha yaratıldığı akıllarından bile geçmez. Kaderin bu haşmetli tecellilerini seyredemedikleri gibi, çekirdekleri, tohumları, yumurtaları, spermaları, genleri de bu açıdan değerlendiremezler. Hâlbuki, bu küçük yaratıklar sanki cisimleşmiş birer plân, birer program... Allahın hârika takdirini ve ince hikmetini aklı başında olanlara ilan ediyor, ders veriyorlar.

    Alıntı
    ilim maluma tabidir bunları açıklarmısınız?
    İlim sıfatı, iki anlama gelir. Birincisi: Mahiyeti ve özelliği itibariyle, külli bir kavram olarak ifade ettiği mücerret/soyut bir vasıf demektir. İkincisi: Uygulama alanında yerini alan bir kavram olarak somut bir bilgi ve bilmek anlamına gelir. Genellikle ilim kavramı bu ikinci anlamda kullanılır. Ve bu anlamıyla ilim, "bilen ve bilinen" şeklindeki ikili sistemin oluşmasını sağlayan anahtar kelimedir.

    Buna göre, bilme fiili zorunlu olarak bilgiye konu olan bir nesne ister. Çünkü ilim sıfatı, bir bilgi-bilme anlamında kullanıldığı zaman, başka bir nesnenin varlığını gerektirir. Bunu görme veya işitme vasıfları için de kullanabiliriz. Söz gelimi; ortada bir görme fiili varsa, orada görenler ve görülenler vardır. Bir işitme fiili varsa, orada işitenler ve işitilenler vardır. Bunun gibi ortada bir bilme fiili varsa, orada da bilenler ve bilinenler var demektir.
    Bunun, ilmin kesbî veya gayr-ı kesbî özelliğiyle bir ilgisi yoktur. Bilakis, ilim sıfatının özelliğinden kaynaklanan bir zorunluluktur. Bu husus ilmî literatürde; "İlim maluma tabidir" şeklinde ifade edilmektedir. Burada; "ilmin maluma tabi olması" demek, ilmin söz konusu malumdan kaynaklandığı, ondan meydana geldiği anlamına gelmez ki, ona kesbilik izafe edilsin. Bilakis, yukarıda arz edildiği üzere, birinci anlamda soyut olarak zaten var olan ilmin, ikinci anlamıyla var olan bir malumla ilişki kurması söz konusudur.

    Bazı alimlere göre; ilmin kendisine tabi olduğu malum, bütün isim, sıfat, şuunat ve nispetleriyle Allah'ın Zat-ı Akdesi'dir. Bu sebepledir ki, "Allah'ın ezelî ilmiyle varlığı bilmesi demek, bizzat kendini bilmesi demektir."(bk. Alusî, Bakara, 20. ayetin tefsiri).

    Bu açıklamalardan anlaşılan şudur: Bir şey nasıl olacaksa, Allah onu öyle bilir. Diğer varlıklar için; ay, güneş ve benzeri nesneler için takdir edilen zorunlu bir çizgi vardır. "Güneşin, büyüklüğüyle beraber seyir esnasında Ay'a ulaşması -ona tahakküm etmesi- haddine düşmediği gibi, gecenin de acele davranıp gündüzü geçmesi" (Ya Sin, 36/40) diye bir şey söz konusu olamaz.

    Allah ezelî ilmiyle, bu nesnelerin -kendilerine takdir edilen- zorunlu çizginin dışına çıkmayacaklarını da, imtihanın gereği olarak hareketlerinde serbest bırakılan insanların kendi özgür iradeleriyle hangi seçimde bulunacaklarını, nasıl bir çizgi takip edeceklerini de bilir.

    Ne güneşi zorunlu bir çizgide tutan, ne de insanı serbest/özgür bırakan ilim değildir. Çünkü ilmin -özelliğinin gereği olarak- yaptırım gücü yoktur. İlim ancak maluma tabidir. Kader ise, ilmin bir nevidir. Kaza /yani ilmen bilinen programı uygulamaya koymak ise, kudret ve irade sıfatının işidir.

    Diğer bir ifadeyle; ilim düsturları/kanunları, malumu -haricî vücut noktasında- idare etmek için esas değildir. Çünkü malumun zatı ve haricî vücudu/varlığı ilme değil, kudret ve iradeye dayanır. Allah'ın ezelî ilmi, geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanı birden kuşatmaktadır. Kaldı ki ezel, geçmiş zaman halkalarının bir ucu değil ki, varlıkların meydana gelmesinde esas tutulup bir mecburiyet tasavvur edilsin.(bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz, -Kader Risalesi-).


  3. 30.Kasım.2011, 10:20
    2
    Moderatör



    Alıntı
    Tevekkül-taassub-kaza ve kader-ilim maluma tabidir bunları açıklarmısınız?

    Alıntı
    tevekkül
    Tevekkül Ne Demektir? Sözlükte "dayanmak, güvenmek, vekil tutmak" anlamlarına gelen tevekkül, din dilinde; her hususta Allah'a güvenmek, dayanmak, teslim olmak işlerini Allah'a havale etmek demektir.
    Tevekkül kavramı Kur'ân'da türevleriyle birlikte 69 defa geçmiştir. Israrla Allah'a tevekkül edilmesi emredilmiş (Mâide, 5/11; Tevbe, 9/51), "?Allah'a tevekkül edene Allah yeter?" (Talak, 65/3) denilmiş, peygamberlerin (Tevbe, 9/129; Hûd, 11/56) ve gerçek müminlerin Allah'a tevekkül ettikleri (Enfâl, 8/2-3) bildirilmiştir. Allah'a tevekkül; Allah'ın yardımına, çalışanın emeklerini boşa çıkarmayacağına, sevabını, ücretini tam vereceğine, duaları kabul edeceğine, âdil olduğuna ve haksızlık etmeyeceğine inanmak ve güvenmektir. Tevekkül, çalışmadan, sebeplere sarılmadan işi Allah'a havale etmek değildir. İnsan her ne iş yapıyorsa yapsın, o işini kurallarına uygun olarak yapacak, çalışacak, sabredecek, Allah'tan başarısı için yardım isteyecek ve Allah'ın kendisini muvaffak kılacağına itimat edecektir. Bu husus, Ankebût sûresinin 58-59. âyetlerinde açıkça ifade edilmiştir. "Çalışanların ücreti ne güzeldir. Onlar ki sabrederler ve Rablerine tevekkül ederler." Buna göre, çalışma, sabır ve tevekkül birlikte olacaktır. Çalışmadan işleri Allah'a havale etmek doğru olmadığı gibi Allah'ı devre dışı bırakmak da doğru değildir. Allah'ın izni ve yardımı olmadan başarılı olmak mümkün değildir. Bir çiftçiyi düşünelim. Toprağı sürecek, işleyecek, zamanında ve kurallarına uygun olarak tohumu ekecek, gerektiğinde sulayacak, gübreleyecek, koruyacak, kendine düşeni yaptıktan sonra gerisini Allah'a havale edecek, iyi ürün vermesini Allah'tan bekleyecek, Allah'ın emeğini zayi etmeyeceğine inanacaktır. Bunları yapmadan Allah'a tevekkül etmek, tevekkül değil miskinliktir. "Ben gereken her şeyi yaptım, iyi ürün alırım, Allah ne yapacak", demek de Allah'ı tanımamaktır. Allah yağmur vermeyiverse, ne olacak? Bir âfetle mahsulü yok ediverse, kim engel olacak? Tevekkül edene mütevekkil denir. (bk. Mütevekkil) (İ.K.)

    Alıntı
    taassub


    TAASSUB
    Taassub (taassup nedir? Zararları nelerdir? ve nasıl önlenir?)


    Bağnazlık, doğru veya yanlışlığa bakmaksızın bir fikrin savunmasını yapmak, kendi dinini, mensup olduğu düşünceyi veya ekolü her türlü düşünce ve inançtan üstün görmek, Taassup da kör bir tarafgirlik ve doğruluğu hiç araştırılmadan karşıt düşünceyi inkâr vardır.

    İnsanda herhangi bir konuda oluşan aşırı sevgi ve heyecan bilgi ile değil de cehaletle desteklenirse, o konuda taassup; ilimle desteklenirse, müsamaha (hoş görürlülük) meydana gelir. Taassup sahiplerine mutaassıp denir.

    Her ne kadar halk arasında mutaassıp kelimesi dindar anlamında kullanılıyorsa da, bu çok yanlış bir kullanımdır. Taassupa en çok karşı çıkan din İslâm'dır. Hz. Peygamber (s.a.s) müşrikleri İslm'a davet ettiğinde onlar, yanlış-eksik yönleri olduğunu söyleyerek değil, körü körüne atalarının dinine sarıldıkları, hiç bir araştırma ve tartışmaya girmeden kendi dinlerini üstün gördükleri için İslâmiyet'i kabul etmiyorlardı. Hak dini kabul ettirmeyen, ona karşı koyduran bu kör inada Kur'an "Cahiliyye taassubu" (hamiyyetü'l-câhiliyye) (el-Fetih, 48/26) demektedir.

    Bugün de İslâmiyet hakkında yeterli ve doğru bilgisi olmayan, aksine, onun hakkında yanlış bilgilere sahip olan ve kendi bildiklerini tartışmasız doğru ve üstün kabul ederek İslâm'a karşı olan mutaassıp aydınlar olabileceği gibi, dinî heyecanları çok, fakat din hakkındaki bilgileri eksik olan mutaassıp dindarlar da olabilir. Müslüman mutaassıp değil, hoşgörülü olmalıdır. Müsamahakâr insan, sabit fikirli değildir, medeni cesaretle fikirleri tartışabilir, doğru ile yanlışı ayırdetme gücüne sahiptir. Hakkında yeterli bilgisi olmayan şeylerde körü körüne iddia sahibi değildir. Ancak böyle davranıldığı zaman doğruyu anlatma imkanı olur. İslâm'ın yayılışında Hz. Peygamber (s.a.s) insanlara İslâm'ı hoşgörü ile anlatmış, irşadının vazgeçilmez unsuru, müsamahası olmuştur. "(Dini anlatırken) kolaylaştırınız (hoşgörülü olunuz), zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz" (Buharî, Edeb, 80) hadisindeki tavsiye de bunu göstermektedir.

    Kur'anî nasslara ve sünnete uygun olan bağlılık taassup değildir. Zira iman, tasdik etmek; İslâm ise, hak ve doğru olana teslim olmak demektir. bu da dine bağlılık ve sadık olmak anlamını taşır ki, buna salabet-i diniyye* denir.

    Bilgisizlikten kaynaklanan taassup ise inat ve muhakemesizlik üzere kuruludur. Taassup yalnız dinlerde değil, beşeri ideolojilerde de bağnazca bağlılıklar neticesinde görülmektedir. Müslüman dinine körü körüne değil bilinçli olarak bağlıdır.

    Akif KÖTEN


    Alıntı
    kaza ve kader


    Kader ve kaza” ne demektir?

    Kader, bir iman rüknüdür ve şöyle tarif edilir: “Kader, Hak Teâlâ nın, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyin, her şeyini ve her hâlini, zamanını ve mekânını, sıfatlarını ve özelliklerini ezelî ilmiyle bilip, ona göre, takdir etmesidir.”

    Kaza ise, kaderde planlanan bir şeyin yaratılması, varlık sahasına çıkarılmasıdır.
    Kâinatın altı devrede yaratılışından, insanın ana rahminde dokuz ayda teşekkülüne kadar her hâdise kaderi gösteriyor!..
    Güneş sisteminden atom sistemlerine kadar her hikmetli tanzim, kaderi ilan ediyor!..
    Elementlerin sayıları ve özellikleri, kaderden haber veriyor!..
    Bitkilerin ve hayvanların cinslere, türlere ayrılmış olması, her türe farklı kabiliyetler takılması, hep kader ile olmuş!..
    Meleklerin, hayvanların ve cansızların sabit makamlı kılınması, insanların ve cinlerin ise imtihana tâbi tutulması, kader ile plânlanmış!...
    Cennet ve cehennemin yaratılması, ilâhî ilim ile takdir edilmiş!. O menzillere hangi yollardan gidileceği de yine kader ile tespit edilmiş!...
    Hangi güzel amele ne kadar sevap, hangi günaha ne kadar azap verileceği de kader ile tayin edilmiş!..

    Bir bilim dergisinde insan bedenindeki harika nizam anlatılıyor ve ilâhî takdir konusunda çok güzel misâller sıralanıyordu. Ve yazı şöyle bağlanıyordu: “Bedenimizin tamamı bir yana, sadece baş parmağımız olmasaydı teknik ve medeniyet ortaya çıkmazdı.”Gerçekten de, bütün buluşlar, keşifler, sanatlar bir yönüyle, baş parmağa bağlı. O da diğer parmaklarla yan yana gelseydi, ne kalem tutabilirdik, ne kaşık, ne de çekiç. İnsanoğlu, bütün varlık âlemi bir yana, sadece başparmağına ibret nazarıyla bakabilse, ilâhî takdiri en açık bir şekilde görecektir.

    Kader konusunda ezberledikleri birkaç soruyu durmadan tekrarlayan adamlar, kaderin bu aslî mânâsını hiç düşünmezler. Şu haşmetli kâinatın bir ezelî ilim ve takdirle, safha safha yaratıldığı akıllarından bile geçmez. Kaderin bu haşmetli tecellilerini seyredemedikleri gibi, çekirdekleri, tohumları, yumurtaları, spermaları, genleri de bu açıdan değerlendiremezler. Hâlbuki, bu küçük yaratıklar sanki cisimleşmiş birer plân, birer program... Allahın hârika takdirini ve ince hikmetini aklı başında olanlara ilan ediyor, ders veriyorlar.

    Alıntı
    ilim maluma tabidir bunları açıklarmısınız?
    İlim sıfatı, iki anlama gelir. Birincisi: Mahiyeti ve özelliği itibariyle, külli bir kavram olarak ifade ettiği mücerret/soyut bir vasıf demektir. İkincisi: Uygulama alanında yerini alan bir kavram olarak somut bir bilgi ve bilmek anlamına gelir. Genellikle ilim kavramı bu ikinci anlamda kullanılır. Ve bu anlamıyla ilim, "bilen ve bilinen" şeklindeki ikili sistemin oluşmasını sağlayan anahtar kelimedir.

    Buna göre, bilme fiili zorunlu olarak bilgiye konu olan bir nesne ister. Çünkü ilim sıfatı, bir bilgi-bilme anlamında kullanıldığı zaman, başka bir nesnenin varlığını gerektirir. Bunu görme veya işitme vasıfları için de kullanabiliriz. Söz gelimi; ortada bir görme fiili varsa, orada görenler ve görülenler vardır. Bir işitme fiili varsa, orada işitenler ve işitilenler vardır. Bunun gibi ortada bir bilme fiili varsa, orada da bilenler ve bilinenler var demektir.
    Bunun, ilmin kesbî veya gayr-ı kesbî özelliğiyle bir ilgisi yoktur. Bilakis, ilim sıfatının özelliğinden kaynaklanan bir zorunluluktur. Bu husus ilmî literatürde; "İlim maluma tabidir" şeklinde ifade edilmektedir. Burada; "ilmin maluma tabi olması" demek, ilmin söz konusu malumdan kaynaklandığı, ondan meydana geldiği anlamına gelmez ki, ona kesbilik izafe edilsin. Bilakis, yukarıda arz edildiği üzere, birinci anlamda soyut olarak zaten var olan ilmin, ikinci anlamıyla var olan bir malumla ilişki kurması söz konusudur.

    Bazı alimlere göre; ilmin kendisine tabi olduğu malum, bütün isim, sıfat, şuunat ve nispetleriyle Allah'ın Zat-ı Akdesi'dir. Bu sebepledir ki, "Allah'ın ezelî ilmiyle varlığı bilmesi demek, bizzat kendini bilmesi demektir."(bk. Alusî, Bakara, 20. ayetin tefsiri).

    Bu açıklamalardan anlaşılan şudur: Bir şey nasıl olacaksa, Allah onu öyle bilir. Diğer varlıklar için; ay, güneş ve benzeri nesneler için takdir edilen zorunlu bir çizgi vardır. "Güneşin, büyüklüğüyle beraber seyir esnasında Ay'a ulaşması -ona tahakküm etmesi- haddine düşmediği gibi, gecenin de acele davranıp gündüzü geçmesi" (Ya Sin, 36/40) diye bir şey söz konusu olamaz.

    Allah ezelî ilmiyle, bu nesnelerin -kendilerine takdir edilen- zorunlu çizginin dışına çıkmayacaklarını da, imtihanın gereği olarak hareketlerinde serbest bırakılan insanların kendi özgür iradeleriyle hangi seçimde bulunacaklarını, nasıl bir çizgi takip edeceklerini de bilir.

    Ne güneşi zorunlu bir çizgide tutan, ne de insanı serbest/özgür bırakan ilim değildir. Çünkü ilmin -özelliğinin gereği olarak- yaptırım gücü yoktur. İlim ancak maluma tabidir. Kader ise, ilmin bir nevidir. Kaza /yani ilmen bilinen programı uygulamaya koymak ise, kudret ve irade sıfatının işidir.

    Diğer bir ifadeyle; ilim düsturları/kanunları, malumu -haricî vücut noktasında- idare etmek için esas değildir. Çünkü malumun zatı ve haricî vücudu/varlığı ilme değil, kudret ve iradeye dayanır. Allah'ın ezelî ilmi, geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanı birden kuşatmaktadır. Kaldı ki ezel, geçmiş zaman halkalarının bir ucu değil ki, varlıkların meydana gelmesinde esas tutulup bir mecburiyet tasavvur edilsin.(bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz, -Kader Risalesi-).





+ Yorum Gönder