Konusunu Oylayın.: İlk mutasavvıflar kimlerdir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 5 kişi
İlk mutasavvıflar kimlerdir?
  1. 16.Kasım.2011, 00:00
    1
    Misafir

    İlk mutasavvıflar kimlerdir?






    İlk mutasavvıflar kimlerdir? Mumsema islamiyette ve türklerde ilk mutasavvıflar kimlerdir?


  2. 16.Kasım.2011, 00:00
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 16.Kasım.2011, 00:26
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: ilk mutasavvıflar kimlerdir?




    İmam Kuşeyrî, Risâle'sinde, gerek eserleri, gerek yer yer vukû'a gelen beyanları, gerekse yaşadıkları zamanlarda halkın kendilerine karşı gösterdiği teveccüh ve ihtiramları itibariyle yüksek birer manevî mevki sahibi olan rical-i sofiyyeyi İbrahim bin Edhem'den başlayarak, Ahmed bin Atâ el-Ruzbarî'ye kadar bildirir. Bu zevatın kısaca terceme-i hallerini yazar. Bunların sayısı seksen ikidir. Hicretin ikinci asrından başlayarak 550 senesine kadar geçen dört buçuk asır zarfında yetişen zevat-ı kamiledir. Biz burada, bu büyük zevattan bir kısmının zaman zaman vukû' bulan beyanları, fikriyatı ve eserleri hakkında kısa bilgiler vermeye çalışacağız. Bu zatların daha etraflı olarak hususî hallerini ve menkıbelerini öğrenmek isteyenler menâkıp kitaplarına müracaat etmelidirler.
    1- EBÛ HAŞİM SOFÎ
    Doğum tarihi ve gençliği hakkında malumat yoktur.
    Kûfe'de dünyaya geldi, sonraları Şam'a yerleşti. Son ismiyle yadedilen ilk insandır. Süfyân Sevrî'nin muasırıdır. Hicrî ikinci asrın ortalarında yaşamıştır.
    Nefehat, Süfyân Sevrî'nin Ebû Haşim hakkında sitayişkâr sözler sarfettiğini, onun sayesinde riyanın inceliklerine vakıf olduğunu, onu görmeden önce sofînin hususiyetlerini bilmediğini nakleder. 1
    Gerçi Ebû Haşim Sofî'den önce insanlar arasında zühd, vera' tevekkül ve muhabbet tarikinde isim yapmış kimseler mevcuttu; fakat hiçbirisi sofî ismiyle yadedilmemiştir.
    Ebû Haşim Sofî, Suriye'de Reml şehrinde ilk zaviyeyi kurmuştur. Nefehat'ın ifadesine göre zamanın emîri, bu taifeden iki kişinin birbirleriyle buluşup kaynaştıklarını, bir yere oturup, yanlarında mevcut yiyeceği birlikte yiyerek, kardeşçe ayrıldıklarını görüp hoşlanmış, birini çağırarak bu dostluklannın sebebini sormuş; o zat da bunun kendilerine has bir tarik olduğunu anlatmıştır. Bu sözlerden de ayrıca mütehassis olan emîr bunları bir araya getirecek bir mahallin olmadığını öğrenince, Reml şehrinde Ebû Haşim zaviyesini inşa ettirmiştir. 2
    Ebû Haşim, kalbden kibir ve gururu atmanın, dağları delmekten daha zor olacağını söyler.
    Ebû Haşim zamanın kadısı Yahya Halid'i gördüğünde ağlar ve:
    "Ya Rabbi! Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım" derdi. 3 Bu bize, o devirde dahi ilmi ile amil olmayan fukahanın mevcudiyetini ve tasavvufun zuhûru sebeblerden birinin de bu olduğunu göstermektedir.
    Mansûr Ammar Dımeşkî, Ebû Haşim'in ölüm döşeğinde iken, belanın ve büyüklüğünün muhabbet nuruyla küçülüp kaybolacağını söylediğini rivayet eder. 4
    2-EBÛ İSHAK İBRAHİM BİN EDHEM
    İbrahim bin Edhem Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Bir gün avlanmak üzere şehirden ayrılmış, önüne çıkan ilk avını vurmak için hazırlanırken, kendisine hatiften şöyle bir ses gelmiştir:
    "Ey İbrahim! Sen bunun için mi yaratıldın, yoksa sana avcılık et diye mi emredildi?... Hayır... Sen ne bunun için yaratıldın, ne de böyle bir emir aldın". Bu sözleri duyan İbrahim bin Edhem hemen atından inmiş, biraz sonra babasının sürülerini güden bir çobanla karşılaşmıştır. Çobanın yünden mamul kepeneğini almış, kendi elbisesini, atını ve heybesindekileri çobana vererek, sahrada yürümeye başlamıştır. Daha sonra Mekke'ye vasıl olmuş, Süfyan Sevrî ve Fudayl bin İyâd ile görüşmüştür. Bir müddet sonra Şam'a gitmiş ve orada 161 (778) senesinde vefat etmiştir.
    Ekin biçmek, bostan koruculuğu etmek gibi işlerde çalışır, elinin emeğiyle geçinirdi. Badiyede dolaşırken, bir adamın kendisine "ism-i a'zamı" öğrettiği ve Hızır'la karşılaştığı rivayet edilmektedir.
    Her zaman duası: "Ya Rabbi! Beni ma'siyet zilletinden, taat ve izzetine naklet" olurdu.
    Mekke'de tavaf esnasında bir kimseye şöyle dediği rivayet edilir:
    "Suleha mertebesine ulaşabilmek için altı kapıdan geçmek gerekir:
    1. Nimet peşinde koşmayı bırakıp, sıkıntıya alışmak,
    2. Azameti terk edip, tevazu'u huy etmek,
    3. Zenginlik ihtirasından vazgeçip, Hakk'ın vergisine şükretmek,
    4. Tembelliği terkedip, çalışmaya devam etmek,
    5. Emelleri bırakıp, amellere sarılmak,
    6. Uykuyu terkedip ekseri vakitlerim uyanık geçirmek. 5
    İbrahim bin Edhem'e ait "An adem İnticabâti'd Dua" ve "Münâcât" adlarıyla Süleymaniye Kütüphanesi'nde iki eser kayıtlıdır.
    3-EBÛ'L-FEYZ ZÜNNÜN MISRÎ
    İsmi Sevban bin İbrahim'dir. 245 (859) senesinde vefat etmiştir.
    Zamanının, ilim, takvâ, edeb ve irfanda tek adamı idi. Kendisini çekemeyenler onu Mütevekkil Alellah'a şikayet ettiler. O da Zünnün'u huzûruna celbetti. Mütevekil, onun söylediği sözlerden o kadar müteessir oldu ki, kendisini tutamayarak ağlamaya başladı. İ'zaz, ikram ve tatyib-i hatır ederek, Mısır'a iade etti.
    Zünnün, zayıf, nahif bir adamdı. Sözleri arasında meşhur olanları şunlardır:
    "Allah sevgisi, ahlakında, ef'alinde, emir ve sünnetlerinde onun sevgili resûlüne uymakla anlaşılır". 6
    "Sefil kime derler" diye kendisine sorulduğu zaman: "Allah'a giden yolu bilmiş ve bildiğini itiraf etmeyen kimsedir" buyurmuştur.
    Ona "muhabbet nedir" diye sordukları vakit:
    "Hakk'ın sevdiğini sevmen, buğz ettiğinden nefret etmen, her zaman hayırlı işler yapman. Allah'ın gayriyle meşgaleyi terketmen ve dinde Peygamber sallallahü aleyli ve selleme ittiba etmendir" diye tarif etmiştir. 7
    Süleymaniye Kütüphanesi'nde kayıtlı "Risale fi Havasi'l-İksîr" adlı eseri vardır.
    4-FUDAYL BİN İYÂD
    Horasan'da Merv şehrinde dünyaya gelmiştir. Semerkant'ta doğduğu da rivayet edilir.
    185 (801) yılının Muharrem'inde Mekke'de vefat etmiştir. Rivayetlere göre, kendisi dağlarda yol kesicilik ile meşguldu. Bu kötü hareketlerinden tevbesine sebeb, bir cariyeye olan aşkıdır.
    Bir gün sevdiği cariyeyi görmek için evin duvarına tırmanmış, tam o esnada cariyenin Kur'ân-ı Kerim'den:
    "İman edenlerin kalblerinin Allah'ı anmaktan ve O'ndan inen gerçeği hatırlamaktan dolayı yumuşayacağı zaman daha gelmedi mi?" 8 mealindeki ayet-i kerimeyi okuduğunu işitmiştir.. Bu ayet kendisine fevkalade te'sir ettiği için hemen tevbe etmiş ve Mekke-i Mükerreme'de ölünceye kadar mücavir kalmıştır.
    Onun güzel sözlerinden bazıları şunlardır:
    "A'mâl-i salihayı insanlar için terketmek riyadır, insanlar beğensin diye işlemek ise şirktir".
    "Kim bid'at sahibiyle oturursa ona hikmet verilmez".
    "İnsanı helal kazanç ve doğruluktan daha faziletli hiçbir şey süsleyemez". 9
    "Üç haslet vardır ki, kalbe darlık verir. Bunlardan birincisi çok yemek, ikincisi fazla uyku, üçüncüsü de gevezeliktir". 10
    "Ben Cenab-ı Hakk'a muhabbetimden dolayı ibadet ederim, ibadet etmemek elimden gelmez". 11



  4. 16.Kasım.2011, 00:26
    2
    Editör



    İmam Kuşeyrî, Risâle'sinde, gerek eserleri, gerek yer yer vukû'a gelen beyanları, gerekse yaşadıkları zamanlarda halkın kendilerine karşı gösterdiği teveccüh ve ihtiramları itibariyle yüksek birer manevî mevki sahibi olan rical-i sofiyyeyi İbrahim bin Edhem'den başlayarak, Ahmed bin Atâ el-Ruzbarî'ye kadar bildirir. Bu zevatın kısaca terceme-i hallerini yazar. Bunların sayısı seksen ikidir. Hicretin ikinci asrından başlayarak 550 senesine kadar geçen dört buçuk asır zarfında yetişen zevat-ı kamiledir. Biz burada, bu büyük zevattan bir kısmının zaman zaman vukû' bulan beyanları, fikriyatı ve eserleri hakkında kısa bilgiler vermeye çalışacağız. Bu zatların daha etraflı olarak hususî hallerini ve menkıbelerini öğrenmek isteyenler menâkıp kitaplarına müracaat etmelidirler.
    1- EBÛ HAŞİM SOFÎ
    Doğum tarihi ve gençliği hakkında malumat yoktur.
    Kûfe'de dünyaya geldi, sonraları Şam'a yerleşti. Son ismiyle yadedilen ilk insandır. Süfyân Sevrî'nin muasırıdır. Hicrî ikinci asrın ortalarında yaşamıştır.
    Nefehat, Süfyân Sevrî'nin Ebû Haşim hakkında sitayişkâr sözler sarfettiğini, onun sayesinde riyanın inceliklerine vakıf olduğunu, onu görmeden önce sofînin hususiyetlerini bilmediğini nakleder. 1
    Gerçi Ebû Haşim Sofî'den önce insanlar arasında zühd, vera' tevekkül ve muhabbet tarikinde isim yapmış kimseler mevcuttu; fakat hiçbirisi sofî ismiyle yadedilmemiştir.
    Ebû Haşim Sofî, Suriye'de Reml şehrinde ilk zaviyeyi kurmuştur. Nefehat'ın ifadesine göre zamanın emîri, bu taifeden iki kişinin birbirleriyle buluşup kaynaştıklarını, bir yere oturup, yanlarında mevcut yiyeceği birlikte yiyerek, kardeşçe ayrıldıklarını görüp hoşlanmış, birini çağırarak bu dostluklannın sebebini sormuş; o zat da bunun kendilerine has bir tarik olduğunu anlatmıştır. Bu sözlerden de ayrıca mütehassis olan emîr bunları bir araya getirecek bir mahallin olmadığını öğrenince, Reml şehrinde Ebû Haşim zaviyesini inşa ettirmiştir. 2
    Ebû Haşim, kalbden kibir ve gururu atmanın, dağları delmekten daha zor olacağını söyler.
    Ebû Haşim zamanın kadısı Yahya Halid'i gördüğünde ağlar ve:
    "Ya Rabbi! Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım" derdi. 3 Bu bize, o devirde dahi ilmi ile amil olmayan fukahanın mevcudiyetini ve tasavvufun zuhûru sebeblerden birinin de bu olduğunu göstermektedir.
    Mansûr Ammar Dımeşkî, Ebû Haşim'in ölüm döşeğinde iken, belanın ve büyüklüğünün muhabbet nuruyla küçülüp kaybolacağını söylediğini rivayet eder. 4
    2-EBÛ İSHAK İBRAHİM BİN EDHEM
    İbrahim bin Edhem Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Bir gün avlanmak üzere şehirden ayrılmış, önüne çıkan ilk avını vurmak için hazırlanırken, kendisine hatiften şöyle bir ses gelmiştir:
    "Ey İbrahim! Sen bunun için mi yaratıldın, yoksa sana avcılık et diye mi emredildi?... Hayır... Sen ne bunun için yaratıldın, ne de böyle bir emir aldın". Bu sözleri duyan İbrahim bin Edhem hemen atından inmiş, biraz sonra babasının sürülerini güden bir çobanla karşılaşmıştır. Çobanın yünden mamul kepeneğini almış, kendi elbisesini, atını ve heybesindekileri çobana vererek, sahrada yürümeye başlamıştır. Daha sonra Mekke'ye vasıl olmuş, Süfyan Sevrî ve Fudayl bin İyâd ile görüşmüştür. Bir müddet sonra Şam'a gitmiş ve orada 161 (778) senesinde vefat etmiştir.
    Ekin biçmek, bostan koruculuğu etmek gibi işlerde çalışır, elinin emeğiyle geçinirdi. Badiyede dolaşırken, bir adamın kendisine "ism-i a'zamı" öğrettiği ve Hızır'la karşılaştığı rivayet edilmektedir.
    Her zaman duası: "Ya Rabbi! Beni ma'siyet zilletinden, taat ve izzetine naklet" olurdu.
    Mekke'de tavaf esnasında bir kimseye şöyle dediği rivayet edilir:
    "Suleha mertebesine ulaşabilmek için altı kapıdan geçmek gerekir:
    1. Nimet peşinde koşmayı bırakıp, sıkıntıya alışmak,
    2. Azameti terk edip, tevazu'u huy etmek,
    3. Zenginlik ihtirasından vazgeçip, Hakk'ın vergisine şükretmek,
    4. Tembelliği terkedip, çalışmaya devam etmek,
    5. Emelleri bırakıp, amellere sarılmak,
    6. Uykuyu terkedip ekseri vakitlerim uyanık geçirmek. 5
    İbrahim bin Edhem'e ait "An adem İnticabâti'd Dua" ve "Münâcât" adlarıyla Süleymaniye Kütüphanesi'nde iki eser kayıtlıdır.
    3-EBÛ'L-FEYZ ZÜNNÜN MISRÎ
    İsmi Sevban bin İbrahim'dir. 245 (859) senesinde vefat etmiştir.
    Zamanının, ilim, takvâ, edeb ve irfanda tek adamı idi. Kendisini çekemeyenler onu Mütevekkil Alellah'a şikayet ettiler. O da Zünnün'u huzûruna celbetti. Mütevekil, onun söylediği sözlerden o kadar müteessir oldu ki, kendisini tutamayarak ağlamaya başladı. İ'zaz, ikram ve tatyib-i hatır ederek, Mısır'a iade etti.
    Zünnün, zayıf, nahif bir adamdı. Sözleri arasında meşhur olanları şunlardır:
    "Allah sevgisi, ahlakında, ef'alinde, emir ve sünnetlerinde onun sevgili resûlüne uymakla anlaşılır". 6
    "Sefil kime derler" diye kendisine sorulduğu zaman: "Allah'a giden yolu bilmiş ve bildiğini itiraf etmeyen kimsedir" buyurmuştur.
    Ona "muhabbet nedir" diye sordukları vakit:
    "Hakk'ın sevdiğini sevmen, buğz ettiğinden nefret etmen, her zaman hayırlı işler yapman. Allah'ın gayriyle meşgaleyi terketmen ve dinde Peygamber sallallahü aleyli ve selleme ittiba etmendir" diye tarif etmiştir. 7
    Süleymaniye Kütüphanesi'nde kayıtlı "Risale fi Havasi'l-İksîr" adlı eseri vardır.
    4-FUDAYL BİN İYÂD
    Horasan'da Merv şehrinde dünyaya gelmiştir. Semerkant'ta doğduğu da rivayet edilir.
    185 (801) yılının Muharrem'inde Mekke'de vefat etmiştir. Rivayetlere göre, kendisi dağlarda yol kesicilik ile meşguldu. Bu kötü hareketlerinden tevbesine sebeb, bir cariyeye olan aşkıdır.
    Bir gün sevdiği cariyeyi görmek için evin duvarına tırmanmış, tam o esnada cariyenin Kur'ân-ı Kerim'den:
    "İman edenlerin kalblerinin Allah'ı anmaktan ve O'ndan inen gerçeği hatırlamaktan dolayı yumuşayacağı zaman daha gelmedi mi?" 8 mealindeki ayet-i kerimeyi okuduğunu işitmiştir.. Bu ayet kendisine fevkalade te'sir ettiği için hemen tevbe etmiş ve Mekke-i Mükerreme'de ölünceye kadar mücavir kalmıştır.
    Onun güzel sözlerinden bazıları şunlardır:
    "A'mâl-i salihayı insanlar için terketmek riyadır, insanlar beğensin diye işlemek ise şirktir".
    "Kim bid'at sahibiyle oturursa ona hikmet verilmez".
    "İnsanı helal kazanç ve doğruluktan daha faziletli hiçbir şey süsleyemez". 9
    "Üç haslet vardır ki, kalbe darlık verir. Bunlardan birincisi çok yemek, ikincisi fazla uyku, üçüncüsü de gevezeliktir". 10
    "Ben Cenab-ı Hakk'a muhabbetimden dolayı ibadet ederim, ibadet etmemek elimden gelmez". 11



  5. 16.Kasım.2011, 00:26
    3
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: ilk mutasavvıflar kimlerdir?

    5-MA'RUF KERHÎ
    Ebû Mahfûz Ma'rûf bin Fîruz Kerhî meşayihin büyüklerindendir. Bağdadlılar onun için: "Onun kabri mücerreb bir tiryaktır, tevessül bütün elemleri giderir" derlerdi.
    Ma'rûf 200 veya 201 (816) senesinde vefat etmiştir.
    Ma'rûf meşayihin büyüklerinden olan Seriyy-i Sakatî'nin hocasıdır. Üstad Ebû Ali Dekkak der ki:
    "Ma'rûf'un ebeveyni hıristiyandı. Kendisi sabî iken bir muallime gönderdiler. Hoca bir gün derste "salisü selase" yani Allah üçün üçüncüsüdür, üçlünün biridir (Teslis) de, dedi. Ma'rûf, "O birdir" diye itirazda bulundu. Muallim itaat etmediğini görünce onu dövmeye başladı. Ma'rûf da bu hadiseden sonra evini terkedip kaçtı. Ebeveyni:
    "Keşke bize istediği dini söyleseydi, zira biz muvafakat ederdik" dediler.
    Ma'rûf, Ali bin Musa er-Râzî'nin yanında İslamiyet'i kabul ederek yetişmişti. Bilahare evine giderek kapıyı çaldı. Kim o denildiği zaman: "Ben Ma'rûf'um" diye cevap verdi. "Hangi din ile gönderildin?" sorusuna da: "Dîn-i Hanif üzereyim" mukabelesinde bulundu. Ma'rûfun bu sözünden sonra ebeveyni de derhal Müslümanlığı kabul ettiler".
    Seriyy-i Sakatî'nin Ma'rûf hakkında şöyle söylediği rivayet edilir:
    "Ben Ma'rûf'u bir gece rüyamda gördüm, sanki arşın altında gibi idi. Allah meleklere sordu: "Bu kimdir biliyor musunuz?" Melekler hep birden: "Sen bilirsin ya Rabbi!" dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak buyurdu ki: "Buna Ma'rûf Kerhî derler. Bana olan sevgisinden dolayı kendisinden geçti ve bana mülâki olmadan, kendine gelemedi".
    Ma'rûf, Davud Taî'nin müridlerinden birine dedi ki: "Sakın ameli terketme, seni ancak o amel Allah'ın rızasına götürür". Mürid: "O amel hangisidir?" deyince, Ma'rûf: "Hakk'ın emirlerine itaate devam etmek, müslümanların işlerine koşmak ve onlara daima nasihatte bulunmaktır" diye cevap verdi.
    Bir gün Ma'rûf ihvana nasihat ederken şöyle buyurmuştur:
    "Cenab-ı Hak, bir kuluna hayır murad ettiği zaman, onun amel kapısını açıp, cedel kapısını kapatır; şayet şer murad ederse, o zaman da amel kapısını kapatıp, cedel kapısını açık bırakır". 12
    6-SERİYY-İ SAKATÎ
    Cüneyd Bağdadî'nin dayısı ve üstadıdır. Ma'rûf Kerhî'nin talebelerinden olup, ilim ve takvada zamanının seçkinlerinden idi. 257 (871) yılında vefat etmiştir.
    Onun hakkında Cüneyd Bağdadî şöyle söylemektedir:
    "Ben Seriyy-i Sakatî'den daha abid hiç kimse görmedim. Bugün doksan sekiz yaşandadır, hasta olduğu zamandan başka kendisini yatarken görmüş değilim."
    Yine Cüneyd'den rivayete göre, Seriyy-i Sakatî:
    "Ben Bağdad'tan başka bir beldede ölmek isterim. Çünkü kabrim beni hüsn-i kabul etmezse rüsvâ olurum" demiştir.
    Cüneyd'den vaki' olan rivayete göre, her zaman şöyle dua edermiş: "Ya Rabbi! Beni dûçâr-ı azab edeceksen, züll-i hicâbından maadâ bir suçumla ta'zîb et!" Seriyy-i Sakatî der ki: "Bir gün Bağdad çarşısında yangın çıkmışta, bir adamla karşılaştım; "Senin mülkün kurtuldu" dedi. Ben birdenbire "Elhamdülillah" demiş bulundum. Otuz senedir, o anda söylediğim "Elhamdülillah" için istiğfar ediyorum. Diğer müslümanların yanan mallarına telehhüf etmek dururken, kendi malımın kurtulmasına şükretmenin azabı içindeyim".
    Onun güzel sözlerinden bazıları şunlardır:
    "Cennetin kısa yolu, kimseden bir şey istememek, kimseden bir şey almamak ve başkalarına verecek bir şeyi bulunmamaktır".
    "Kulun derecesini yükselten dört haslet vardır, bunlar da: ilim, edeb, emanet ve iffettir".
    "Edeb, aklın tercemanıdır. Kim Allah'dan korkarsa, ondan da herbir şey korkar".
    "Lisan kalbin tercemanı, yüz ise onun aynasıdır. Kalbin gizlemek istediği şeyler yüzde belirir." 13
    "Üç türlü kalb vardır: Birincisi, dağ gibi olan bir kalbdir ki, hiçbir kuvvet onu yerinden kıpırdatamaz. İkincisi, kökleri sabit, rüzgarın te'siriyle meyleden bir hurma ağacı gibidir. Üçüncüsü ise, rüzgarla birlikte sağa ve sola uçuşan kuş tüyünü andırır". 14
    "Beş şey vardır ki çok güzeldir:
    1. İşlenen günahlardan nâdim olup ağlamak,
    2. Mevcut olan kusurları terketmek,
    3. Cenab-ı Hakk'a itaat etmek,
    4. Kalblerden pası silmek (dünya rabıtasını kesmek),
    5. Hevâ ve hevese uymamak". 15
    7-BİŞR-İ HAFÎ
    Ebû Nasr Bişr bin Hafî'dir. Aslen Merv'li olup, Bağdad'ta yaşamış ve orada 227 (842) tarihinde vefat etmiştir.
    Bir gün yolda giderken üzerine basılmış ve kirlenmiş bir kağıt parçasında İsm-i Celal'in yazılı bulunduğunu görmüş, yanında mevcut olan bir dirhemle güzel koku satın alarak, kağıdı temizlemiş ve bir duvarın kovuğuna sokmuştur. O gece rüyasında: "Ya Bişr! Sen benim adımı tathir ettin, senin de adın dünya ve ahirette temiz kalacaktır" denilmesi tevbesine vesile olmuştur.
    Bişr'in güzel sözlerinden bazıları şunlardır:
    "Bir gece rüyamda Fahr-i Alem sallallahü aleyhi ve sellemi gördüm. Bana dedi ki: - Ya Bişr, bilir misin. Allah senin kadrini akranın arasında niçin yüceltti? - Hayır, ya Resûlallah! dedim. Buyurdular ki: - Benim sünnetime ittiba etmen, salih kimselerin hizmetinde bulunman, din kardeşlerine va'z ü nasihat etmen, ashabımı ve ehl-i beytimi sevmen, seni menâzil-i ebrara isâl etti".
    "Halkın kendisini tanımasından hoşlanan kimse, ahiretin tadını alamaz".
    "Ahmağa bakmak, gözü ağlatır, cimriye bakmak da kalbi daraltır". 16
    "Tasannu' yapmamaya değil, onu terketmeye çalış". 17
    "Seninle şehevât arasında demirden bir duvar olmadığı müddetçe, yaptığın ibadetlerin tadını bulamazsın". 18
    "Dua, günahları terketmektir". 19
    8-HÂRİS BİN ESEDİ'L-MUHÂSİBÎ
    Ebû Abdillah bin Hâris bin Esedi'l-Muhasibî, ilim, takva, muamele ve hâl itibariyle zamanının nazîri olmayan ricâlindendir.
    Basra'da doğmuş ve 243 (857) senesinde Bağdad'ta vefat etmiştir. Babasından kalan mühimce bir servetten hiçbir şey kabul etmemiştir. Son demlerinde, meteliğe muhtaç bir duruma düşmüştür.
    Abdullah bin Hafîf der ki: "Meşayihimizden beş kişiye iktida edin, diğerlerini kendi hallerine bırakın. Bu beş zat ise: Esedi'l-Muhasibî, Cüneyd, Muhammed bin Rüveym, Ebü'l-Abbas bin Atâ ve Amr bin Osman el-Mekkîdir. Çünkü bunlar, ilim ve hakayıkı cem' etmişlerdir; yani şeriat ve hakikati bilirler, halka yeteri kadarını ve iktiza ettiği miktarı anlatırlar. Kendisine iktida edilen şeyh-i ârif hastalıkları ve onların ilaçlarını iyi bilmelidir ki, her hastaya hastalığının ilacını verebilsin".
    Haris-i Muhasibî'nin güzel sözlerinden bazıları şunlardır:
    "İçini ihlâs ve murakabe ile tashih eden kimsenin dışını Allah mücahede ve sünnete ittiba ile süsler". 20
    "Teraziye konan şeylerin en ağırı, güzel ahlaktır". 21
    "Herşeyin bir cevheri vardır, insanın cevheri akıl, aklın cevheri de sabırdır". 22
    "Zalim, onu insanlar methetse bile zararda, mazlum, insanlar tarafından zemmedilse bile selamettedir. Kanaatkar kimse fakir de olsa zengin, haris olan da zengin dahi olsa fakir durumundadır". 23



  6. 16.Kasım.2011, 00:26
    3
    Editör
    5-MA'RUF KERHÎ
    Ebû Mahfûz Ma'rûf bin Fîruz Kerhî meşayihin büyüklerindendir. Bağdadlılar onun için: "Onun kabri mücerreb bir tiryaktır, tevessül bütün elemleri giderir" derlerdi.
    Ma'rûf 200 veya 201 (816) senesinde vefat etmiştir.
    Ma'rûf meşayihin büyüklerinden olan Seriyy-i Sakatî'nin hocasıdır. Üstad Ebû Ali Dekkak der ki:
    "Ma'rûf'un ebeveyni hıristiyandı. Kendisi sabî iken bir muallime gönderdiler. Hoca bir gün derste "salisü selase" yani Allah üçün üçüncüsüdür, üçlünün biridir (Teslis) de, dedi. Ma'rûf, "O birdir" diye itirazda bulundu. Muallim itaat etmediğini görünce onu dövmeye başladı. Ma'rûf da bu hadiseden sonra evini terkedip kaçtı. Ebeveyni:
    "Keşke bize istediği dini söyleseydi, zira biz muvafakat ederdik" dediler.
    Ma'rûf, Ali bin Musa er-Râzî'nin yanında İslamiyet'i kabul ederek yetişmişti. Bilahare evine giderek kapıyı çaldı. Kim o denildiği zaman: "Ben Ma'rûf'um" diye cevap verdi. "Hangi din ile gönderildin?" sorusuna da: "Dîn-i Hanif üzereyim" mukabelesinde bulundu. Ma'rûfun bu sözünden sonra ebeveyni de derhal Müslümanlığı kabul ettiler".
    Seriyy-i Sakatî'nin Ma'rûf hakkında şöyle söylediği rivayet edilir:
    "Ben Ma'rûf'u bir gece rüyamda gördüm, sanki arşın altında gibi idi. Allah meleklere sordu: "Bu kimdir biliyor musunuz?" Melekler hep birden: "Sen bilirsin ya Rabbi!" dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak buyurdu ki: "Buna Ma'rûf Kerhî derler. Bana olan sevgisinden dolayı kendisinden geçti ve bana mülâki olmadan, kendine gelemedi".
    Ma'rûf, Davud Taî'nin müridlerinden birine dedi ki: "Sakın ameli terketme, seni ancak o amel Allah'ın rızasına götürür". Mürid: "O amel hangisidir?" deyince, Ma'rûf: "Hakk'ın emirlerine itaate devam etmek, müslümanların işlerine koşmak ve onlara daima nasihatte bulunmaktır" diye cevap verdi.
    Bir gün Ma'rûf ihvana nasihat ederken şöyle buyurmuştur:
    "Cenab-ı Hak, bir kuluna hayır murad ettiği zaman, onun amel kapısını açıp, cedel kapısını kapatır; şayet şer murad ederse, o zaman da amel kapısını kapatıp, cedel kapısını açık bırakır". 12
    6-SERİYY-İ SAKATÎ
    Cüneyd Bağdadî'nin dayısı ve üstadıdır. Ma'rûf Kerhî'nin talebelerinden olup, ilim ve takvada zamanının seçkinlerinden idi. 257 (871) yılında vefat etmiştir.
    Onun hakkında Cüneyd Bağdadî şöyle söylemektedir:
    "Ben Seriyy-i Sakatî'den daha abid hiç kimse görmedim. Bugün doksan sekiz yaşandadır, hasta olduğu zamandan başka kendisini yatarken görmüş değilim."
    Yine Cüneyd'den rivayete göre, Seriyy-i Sakatî:
    "Ben Bağdad'tan başka bir beldede ölmek isterim. Çünkü kabrim beni hüsn-i kabul etmezse rüsvâ olurum" demiştir.
    Cüneyd'den vaki' olan rivayete göre, her zaman şöyle dua edermiş: "Ya Rabbi! Beni dûçâr-ı azab edeceksen, züll-i hicâbından maadâ bir suçumla ta'zîb et!" Seriyy-i Sakatî der ki: "Bir gün Bağdad çarşısında yangın çıkmışta, bir adamla karşılaştım; "Senin mülkün kurtuldu" dedi. Ben birdenbire "Elhamdülillah" demiş bulundum. Otuz senedir, o anda söylediğim "Elhamdülillah" için istiğfar ediyorum. Diğer müslümanların yanan mallarına telehhüf etmek dururken, kendi malımın kurtulmasına şükretmenin azabı içindeyim".
    Onun güzel sözlerinden bazıları şunlardır:
    "Cennetin kısa yolu, kimseden bir şey istememek, kimseden bir şey almamak ve başkalarına verecek bir şeyi bulunmamaktır".
    "Kulun derecesini yükselten dört haslet vardır, bunlar da: ilim, edeb, emanet ve iffettir".
    "Edeb, aklın tercemanıdır. Kim Allah'dan korkarsa, ondan da herbir şey korkar".
    "Lisan kalbin tercemanı, yüz ise onun aynasıdır. Kalbin gizlemek istediği şeyler yüzde belirir." 13
    "Üç türlü kalb vardır: Birincisi, dağ gibi olan bir kalbdir ki, hiçbir kuvvet onu yerinden kıpırdatamaz. İkincisi, kökleri sabit, rüzgarın te'siriyle meyleden bir hurma ağacı gibidir. Üçüncüsü ise, rüzgarla birlikte sağa ve sola uçuşan kuş tüyünü andırır". 14
    "Beş şey vardır ki çok güzeldir:
    1. İşlenen günahlardan nâdim olup ağlamak,
    2. Mevcut olan kusurları terketmek,
    3. Cenab-ı Hakk'a itaat etmek,
    4. Kalblerden pası silmek (dünya rabıtasını kesmek),
    5. Hevâ ve hevese uymamak". 15
    7-BİŞR-İ HAFÎ
    Ebû Nasr Bişr bin Hafî'dir. Aslen Merv'li olup, Bağdad'ta yaşamış ve orada 227 (842) tarihinde vefat etmiştir.
    Bir gün yolda giderken üzerine basılmış ve kirlenmiş bir kağıt parçasında İsm-i Celal'in yazılı bulunduğunu görmüş, yanında mevcut olan bir dirhemle güzel koku satın alarak, kağıdı temizlemiş ve bir duvarın kovuğuna sokmuştur. O gece rüyasında: "Ya Bişr! Sen benim adımı tathir ettin, senin de adın dünya ve ahirette temiz kalacaktır" denilmesi tevbesine vesile olmuştur.
    Bişr'in güzel sözlerinden bazıları şunlardır:
    "Bir gece rüyamda Fahr-i Alem sallallahü aleyhi ve sellemi gördüm. Bana dedi ki: - Ya Bişr, bilir misin. Allah senin kadrini akranın arasında niçin yüceltti? - Hayır, ya Resûlallah! dedim. Buyurdular ki: - Benim sünnetime ittiba etmen, salih kimselerin hizmetinde bulunman, din kardeşlerine va'z ü nasihat etmen, ashabımı ve ehl-i beytimi sevmen, seni menâzil-i ebrara isâl etti".
    "Halkın kendisini tanımasından hoşlanan kimse, ahiretin tadını alamaz".
    "Ahmağa bakmak, gözü ağlatır, cimriye bakmak da kalbi daraltır". 16
    "Tasannu' yapmamaya değil, onu terketmeye çalış". 17
    "Seninle şehevât arasında demirden bir duvar olmadığı müddetçe, yaptığın ibadetlerin tadını bulamazsın". 18
    "Dua, günahları terketmektir". 19
    8-HÂRİS BİN ESEDİ'L-MUHÂSİBÎ
    Ebû Abdillah bin Hâris bin Esedi'l-Muhasibî, ilim, takva, muamele ve hâl itibariyle zamanının nazîri olmayan ricâlindendir.
    Basra'da doğmuş ve 243 (857) senesinde Bağdad'ta vefat etmiştir. Babasından kalan mühimce bir servetten hiçbir şey kabul etmemiştir. Son demlerinde, meteliğe muhtaç bir duruma düşmüştür.
    Abdullah bin Hafîf der ki: "Meşayihimizden beş kişiye iktida edin, diğerlerini kendi hallerine bırakın. Bu beş zat ise: Esedi'l-Muhasibî, Cüneyd, Muhammed bin Rüveym, Ebü'l-Abbas bin Atâ ve Amr bin Osman el-Mekkîdir. Çünkü bunlar, ilim ve hakayıkı cem' etmişlerdir; yani şeriat ve hakikati bilirler, halka yeteri kadarını ve iktiza ettiği miktarı anlatırlar. Kendisine iktida edilen şeyh-i ârif hastalıkları ve onların ilaçlarını iyi bilmelidir ki, her hastaya hastalığının ilacını verebilsin".
    Haris-i Muhasibî'nin güzel sözlerinden bazıları şunlardır:
    "İçini ihlâs ve murakabe ile tashih eden kimsenin dışını Allah mücahede ve sünnete ittiba ile süsler". 20
    "Teraziye konan şeylerin en ağırı, güzel ahlaktır". 21
    "Herşeyin bir cevheri vardır, insanın cevheri akıl, aklın cevheri de sabırdır". 22
    "Zalim, onu insanlar methetse bile zararda, mazlum, insanlar tarafından zemmedilse bile selamettedir. Kanaatkar kimse fakir de olsa zengin, haris olan da zengin dahi olsa fakir durumundadır". 23



  7. 16.Kasım.2011, 00:27
    4
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: ilk mutasavvıflar kimlerdir?

    10-ŞAKîK BELHÎ
    Adı, Ebû Ali Şakîk bin İbrahim el-Belhî'dir. Şakîk, Horasan meşayihindendir ve bir zenginin oğludur. 174 (790) senesinde vefat etmiştir.
    Bir gün Türkistan tarafına ticaret için gitmiş, bir puthaneye rastlamıştı. Orada, putlara hizmet eden biri ile karşılaştı. Onun başı ve sakalı tıraşlı idi. Şakîk dedi ki: "Şu sana hiçbir fayda ne zararı olmayan putları bırak da, Hayy, Alîm ve Kadir olan Halik'a ibadet et!" Hâdim cevaben dedi ki: "Eğer Allah senin dediğin gibi olsaydı, sana rızkını memleketinde verir ve kazancın için bu zahmetlere sokmazdı".
    İşte Şakîk'in zühdüne sebeb olan hadise budur. Onu zühde sülûküne sebeb olarak rivayet edilen diğer bir hadise de şudur:
    Şakîk, kıtlık zamanında bir kölenin gülüp oynadığını görmüş; kendisine: "Nedir bu neş'en? Alem kath u galâdan kırılıyor, sen neşat ve sürûr içindesin" deyince, kölenin: "Bundan bana ne; benim efendimin bir köyü var, ne istersek orada buluruz" demesi üzerine Şakîk, kendine gelerek: "O, aciz, bir mahlûk olan efendisinin köyü olduğu için üzülmüyor, Mevlası gani olan bir müslimin üzülmesine ne lüzum vardır" diye düşünmüştür.
    Şakîk'in güzel sözlerinden örnekler:
    "Bir adamı tanımak istersen Allah'ın kendisine va'dettikleriyle, insanların ona va'dettiklerinden hangisine kalbi daha çok inanıyorsa, hüvîyetini derhal öğrenirsin. Keza bir adamın takvasını anlamak istersen, kabul ettiğine, reddettiğine ve sözüne bak".
    "Tevekkül Cenab-ı Hakk'ın va'diyle kalbini doyurmaktır". 24
    "Dünya ile nefsini helak etmekten sakın; rızık hususunda endişeye mahal yoktur, çünkü senin rızkın başkasına verilmez". 25
    "Kalbini dünya arzularmdan temizle ki, oraya ahiret sevgisi ve Cenab-ı Hakk'ın mükafatı yerleşebilsin". 26
    "Sabır ve rızâ iki ayrı şeydir. Bir iş yapmak istediğin zaman, başlangıcı sabır, sonu da rızadır". 27
    "Şayet rahat olmayı istersen, yemek ve giyim hususunda kanaat et, Hakk'ın takdirine de razı ol". 28
    "Cenab-ı Hak, itaat eden kullarını öldükleri zaman diriltir, günahkar kullarını da diri iken (kalplerini) öldürür". 29
    11-EBÛ YEZÎD BİSTÂMÎ
    Adı, Ebû Yezîd Tayfur bin İsa el-Bistamî'dir. Dedesi Mecûsi iken İslamiyet'i kabul etmiştir. Bistamî'nin Adem ve Ali adlarında iki kardeşi vardır. Bunlar da kendisi gibi abid ve zahid kimselerdi, fakat vecd ve hâl itibariyle içlerinde en kıymetlileri Bayezid'dir.
    Bistamî, 234 (848) veya 261 (875) senesinde vefat etmiştir.
    Bir gün kendisine bu irfana nasıl ulaştığı sorulduğu zaman: "Aç karın ve çıplak bedenle" demiştir. Yani "Ne sahan sahan yemek, ne de kat kat elbise peşinde koşmakla" demek istemiştir.
    Bir sözünde der ki: "Otuz senelik mücâhedem esnasında ilim ve ona mütâbaat kadar hiçbir şey bana zor gelmedi. Eğer mesâilde ulemanın ihtilafı olmasaydı, ben de bilgimle olduğum yerde kalırdım. Tevhîd halinde ulemanın ihtilafı rahmettir".
    Bistamî'nin Kur'an-ı Kerim'in tamamını fasılasız ezbere okuduğu rivayet edilir.
    Onun sözlerinden bazıları şunlardır:
    "Bir gün Allah'dan bana, yemekte, içmekte ve kadında ancak yeteri kadar, yani kifâf-ı nefs miktarı versin diye dua ettim. Sonra düşündüm ki, Peygamber Efendimizin istemediği şeyi ben Allah'dan nasıl isterim? Bununla beraber sonraları Cenab-ı Hak, kadın hususunda bu kanaati ihsan buyurdu. Ondan sonra karşıma ha bir kadın, ha bir duvar çıkmış farketmezdim".
    Kendisine "Nefse Allah yolunda en zor gelen şey nedir?" diye sordular, "İfadesi mümkün değildir" dedi. "En kolay şey nedir?" dediklerinde: "Rızâ-yı Hakk'ı talep için vukû' bulan dualarımın kabul edilmediğini görünce, nefsimi bir sene su içmekten men ettim" dedi.
    Bir gün yine "Otuz senedir kıldığım her namazda kendimi bir mecûsi addeder ve zünnârımı kesmek isterdim" demiştir.
    Bayezid, zühd ve takvadaki menzilesini sordukları zaman: "Onda menâzil yoktur. Ben üç gün kendimi halktan çektim. Birinci gün dünyadan, ikinci gün ahiretten, üçüncü gün masivadan ayrıldım. Dördüncü gün bir şey kalmayınca endişe etmeye başladım. O sırada hatiften bir ses geldi: "Buradayken korku yoktur". İşte bunu istiyorum deyince, "Buldun buldun!" dendi.
    "Bir adamı izhâr-ı kerametle havada uçarken görseniz, sakın aldanmayınız. Ta ki onu, evamir ve nevahî-yi ilahiyyeyi ne surette tatbik ettiğini hudûd-i ilahiyyeyi koruyup korumadığını, ahkam-ı şeriati yerine getirip, getirmediğini bilir ve görürseniz, o zaman inanabilirsiniz".
    "Ben Cenab-ı Hakk'ı varlıktaki tecelliyatıyla bilir ondan gayrını de nûruyla anlarım". 30
    12-SEHL-İ TÜSTERÎ
    Adı, Ebû Muhammed Sehl bin Abdillah Tüsterî'dir. Verâ ve takvada asrının ferîdi idi. Keramet sahibi bir kimse olarak bilinir.
    Sehl, hacca gittiği zaman Mekke'de Zünnûn Mısrî'ye mülaki olmuştur.
    Sehl, bir rivayete göre 273 (886), diğer bir rivayete göre ise 283 (896)'te vefat etmiştir.
    Üç yaşında iken dayısı Muhammed bin Sevvar'ı gece namaz kılarken görmüş ve yanına gitmiştir. Dayısı yatmasını söyleyince, gidip yatağına uzanmış, fakat kalbi gördüğü ile meşgul olmuştur. Sehl-i Tüsterî'nin yaşı biraz ilerledikten sonra, dayısı bir gün ona demiş ki: "Seni yaratan Allah'ı zikrediyor musun?" Sehl cevaben: "Nasıl zikredeyim?" deyince, dayısı: "Her gece dilini hareket ettirmeden, kalbinden üç defa: Allah benimle, Allah bana bakıyor, Allah beni görüyor, dersin" buyurmuştur. Sehl-i Tüsterî üç gece böyle yaptığını dayısına söyleyince, dayısı her gece yedi kere tekrar etmesini istemiş, bunu da yaptıktan sonra, yine dayısı tarafından bu sefer on bire çıkarılmıştır. Neticede Sehl, kalbinde tatlı bir duygunun hasıl olduğunu anlamıştır.

    Bundan sonra Sehl'in hayat hikayesi kendi ifadesiyle şu şekilde devam etmiştir:
    Bir sene sonra dayım bana dedi ki: "Ya Sehl! Allah bir adamla beraber olur, ona bakar, onu görürse, o adam Allah'ın emrine karşı gelir mi? Aman masiyetten sakın!" Sonra beni mektebe gönderdiler. Kur'an-ı Kerim'i hıfzettim. Altı-yedi yaşlarında iken, arpa ekmeği ile on iki yaşıma kadar savm-ı dehir tuttum. On üç yaşıma geldiğim zaman, zihnimi bir mes'ele işgal ediyordu. Ailemden beni Basra'ya göndermelerini istedim. Bu hususta Basra uleması bana tatminkar cevap veremediler. Oradan Abadan'a gittim. Hamza-i Hamedanî, bana istediğim cevabı verdi. Bir müddet yanında kalarak sözlerinden istifade ve adabından nasibimi alıp Tüster'e döndüm. Yirmi sene tedrici bir terbiye usulü ile üç, beş, on ve on beş günde bir iftar etmek üzere oruç tuttum. Birkaç sene seyahatten sonra tekrar memlekete dönüp, bütün gecelerimi ibadetle geçirmeye başladım.
    13-HAMDUN KASSAR
    Adı, Ebû Salih, Hamdun bin Ahmed bin Ammâreti'l-Kassar'dır. Aslen Nişaburlu olup, Melamiyye tarikatinin piridir. 271 (884) senesinde vefat etmiştir.
    "Halka ne zaman hitap etmek caiz olur?" diye sordukları zaman, Hamdun Kassar: "Bilmediği bir farzı tebliğ için, yahut bir bid'atten halkı korumak için" diye cevap vermiştir. "Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker" için demek istemiştir.
    Hamdun Kassar'ın sözlerinden bazıları şunlardır:
    "Kim kendi nefsinin, Firavun'un nefsinden iyi olduğunu zannederse, kibir göstermiş olur".
    Birisi, Hamdun Kassar'a: "Bana ne tavsiye buyurursun?" deyince, o da: "Dayanabilirsen dünya için hiçbir şeye kızma" demiştir.
    Hamdun'un candan bir dostu ölüm halinde yatarken, o da başucunda bulunuyordu. Adam ölünce, Hamdun kandili söndürdü. Orada bulunanlar: "Böyle bir zamanda kandile yağ konur, sen niye söndürüyorsun?" dedikleri zaman, cevaben: "Bu ana kadar kandilin yağı kendisinin idi, bundan sonra vereseye intikal etmiştir" buyurdu.
    Bir gün demiştir ki: "Eslâfın ahlak ve etvârıa bakınca, insan kendi kusurlarını görür ve ricâlullahın derecelerine kavuşamayacağını anlar". 31



  8. 16.Kasım.2011, 00:27
    4
    Editör
    10-ŞAKîK BELHÎ
    Adı, Ebû Ali Şakîk bin İbrahim el-Belhî'dir. Şakîk, Horasan meşayihindendir ve bir zenginin oğludur. 174 (790) senesinde vefat etmiştir.
    Bir gün Türkistan tarafına ticaret için gitmiş, bir puthaneye rastlamıştı. Orada, putlara hizmet eden biri ile karşılaştı. Onun başı ve sakalı tıraşlı idi. Şakîk dedi ki: "Şu sana hiçbir fayda ne zararı olmayan putları bırak da, Hayy, Alîm ve Kadir olan Halik'a ibadet et!" Hâdim cevaben dedi ki: "Eğer Allah senin dediğin gibi olsaydı, sana rızkını memleketinde verir ve kazancın için bu zahmetlere sokmazdı".
    İşte Şakîk'in zühdüne sebeb olan hadise budur. Onu zühde sülûküne sebeb olarak rivayet edilen diğer bir hadise de şudur:
    Şakîk, kıtlık zamanında bir kölenin gülüp oynadığını görmüş; kendisine: "Nedir bu neş'en? Alem kath u galâdan kırılıyor, sen neşat ve sürûr içindesin" deyince, kölenin: "Bundan bana ne; benim efendimin bir köyü var, ne istersek orada buluruz" demesi üzerine Şakîk, kendine gelerek: "O, aciz, bir mahlûk olan efendisinin köyü olduğu için üzülmüyor, Mevlası gani olan bir müslimin üzülmesine ne lüzum vardır" diye düşünmüştür.
    Şakîk'in güzel sözlerinden örnekler:
    "Bir adamı tanımak istersen Allah'ın kendisine va'dettikleriyle, insanların ona va'dettiklerinden hangisine kalbi daha çok inanıyorsa, hüvîyetini derhal öğrenirsin. Keza bir adamın takvasını anlamak istersen, kabul ettiğine, reddettiğine ve sözüne bak".
    "Tevekkül Cenab-ı Hakk'ın va'diyle kalbini doyurmaktır". 24
    "Dünya ile nefsini helak etmekten sakın; rızık hususunda endişeye mahal yoktur, çünkü senin rızkın başkasına verilmez". 25
    "Kalbini dünya arzularmdan temizle ki, oraya ahiret sevgisi ve Cenab-ı Hakk'ın mükafatı yerleşebilsin". 26
    "Sabır ve rızâ iki ayrı şeydir. Bir iş yapmak istediğin zaman, başlangıcı sabır, sonu da rızadır". 27
    "Şayet rahat olmayı istersen, yemek ve giyim hususunda kanaat et, Hakk'ın takdirine de razı ol". 28
    "Cenab-ı Hak, itaat eden kullarını öldükleri zaman diriltir, günahkar kullarını da diri iken (kalplerini) öldürür". 29
    11-EBÛ YEZÎD BİSTÂMÎ
    Adı, Ebû Yezîd Tayfur bin İsa el-Bistamî'dir. Dedesi Mecûsi iken İslamiyet'i kabul etmiştir. Bistamî'nin Adem ve Ali adlarında iki kardeşi vardır. Bunlar da kendisi gibi abid ve zahid kimselerdi, fakat vecd ve hâl itibariyle içlerinde en kıymetlileri Bayezid'dir.
    Bistamî, 234 (848) veya 261 (875) senesinde vefat etmiştir.
    Bir gün kendisine bu irfana nasıl ulaştığı sorulduğu zaman: "Aç karın ve çıplak bedenle" demiştir. Yani "Ne sahan sahan yemek, ne de kat kat elbise peşinde koşmakla" demek istemiştir.
    Bir sözünde der ki: "Otuz senelik mücâhedem esnasında ilim ve ona mütâbaat kadar hiçbir şey bana zor gelmedi. Eğer mesâilde ulemanın ihtilafı olmasaydı, ben de bilgimle olduğum yerde kalırdım. Tevhîd halinde ulemanın ihtilafı rahmettir".
    Bistamî'nin Kur'an-ı Kerim'in tamamını fasılasız ezbere okuduğu rivayet edilir.
    Onun sözlerinden bazıları şunlardır:
    "Bir gün Allah'dan bana, yemekte, içmekte ve kadında ancak yeteri kadar, yani kifâf-ı nefs miktarı versin diye dua ettim. Sonra düşündüm ki, Peygamber Efendimizin istemediği şeyi ben Allah'dan nasıl isterim? Bununla beraber sonraları Cenab-ı Hak, kadın hususunda bu kanaati ihsan buyurdu. Ondan sonra karşıma ha bir kadın, ha bir duvar çıkmış farketmezdim".
    Kendisine "Nefse Allah yolunda en zor gelen şey nedir?" diye sordular, "İfadesi mümkün değildir" dedi. "En kolay şey nedir?" dediklerinde: "Rızâ-yı Hakk'ı talep için vukû' bulan dualarımın kabul edilmediğini görünce, nefsimi bir sene su içmekten men ettim" dedi.
    Bir gün yine "Otuz senedir kıldığım her namazda kendimi bir mecûsi addeder ve zünnârımı kesmek isterdim" demiştir.
    Bayezid, zühd ve takvadaki menzilesini sordukları zaman: "Onda menâzil yoktur. Ben üç gün kendimi halktan çektim. Birinci gün dünyadan, ikinci gün ahiretten, üçüncü gün masivadan ayrıldım. Dördüncü gün bir şey kalmayınca endişe etmeye başladım. O sırada hatiften bir ses geldi: "Buradayken korku yoktur". İşte bunu istiyorum deyince, "Buldun buldun!" dendi.
    "Bir adamı izhâr-ı kerametle havada uçarken görseniz, sakın aldanmayınız. Ta ki onu, evamir ve nevahî-yi ilahiyyeyi ne surette tatbik ettiğini hudûd-i ilahiyyeyi koruyup korumadığını, ahkam-ı şeriati yerine getirip, getirmediğini bilir ve görürseniz, o zaman inanabilirsiniz".
    "Ben Cenab-ı Hakk'ı varlıktaki tecelliyatıyla bilir ondan gayrını de nûruyla anlarım". 30
    12-SEHL-İ TÜSTERÎ
    Adı, Ebû Muhammed Sehl bin Abdillah Tüsterî'dir. Verâ ve takvada asrının ferîdi idi. Keramet sahibi bir kimse olarak bilinir.
    Sehl, hacca gittiği zaman Mekke'de Zünnûn Mısrî'ye mülaki olmuştur.
    Sehl, bir rivayete göre 273 (886), diğer bir rivayete göre ise 283 (896)'te vefat etmiştir.
    Üç yaşında iken dayısı Muhammed bin Sevvar'ı gece namaz kılarken görmüş ve yanına gitmiştir. Dayısı yatmasını söyleyince, gidip yatağına uzanmış, fakat kalbi gördüğü ile meşgul olmuştur. Sehl-i Tüsterî'nin yaşı biraz ilerledikten sonra, dayısı bir gün ona demiş ki: "Seni yaratan Allah'ı zikrediyor musun?" Sehl cevaben: "Nasıl zikredeyim?" deyince, dayısı: "Her gece dilini hareket ettirmeden, kalbinden üç defa: Allah benimle, Allah bana bakıyor, Allah beni görüyor, dersin" buyurmuştur. Sehl-i Tüsterî üç gece böyle yaptığını dayısına söyleyince, dayısı her gece yedi kere tekrar etmesini istemiş, bunu da yaptıktan sonra, yine dayısı tarafından bu sefer on bire çıkarılmıştır. Neticede Sehl, kalbinde tatlı bir duygunun hasıl olduğunu anlamıştır.

    Bundan sonra Sehl'in hayat hikayesi kendi ifadesiyle şu şekilde devam etmiştir:
    Bir sene sonra dayım bana dedi ki: "Ya Sehl! Allah bir adamla beraber olur, ona bakar, onu görürse, o adam Allah'ın emrine karşı gelir mi? Aman masiyetten sakın!" Sonra beni mektebe gönderdiler. Kur'an-ı Kerim'i hıfzettim. Altı-yedi yaşlarında iken, arpa ekmeği ile on iki yaşıma kadar savm-ı dehir tuttum. On üç yaşıma geldiğim zaman, zihnimi bir mes'ele işgal ediyordu. Ailemden beni Basra'ya göndermelerini istedim. Bu hususta Basra uleması bana tatminkar cevap veremediler. Oradan Abadan'a gittim. Hamza-i Hamedanî, bana istediğim cevabı verdi. Bir müddet yanında kalarak sözlerinden istifade ve adabından nasibimi alıp Tüster'e döndüm. Yirmi sene tedrici bir terbiye usulü ile üç, beş, on ve on beş günde bir iftar etmek üzere oruç tuttum. Birkaç sene seyahatten sonra tekrar memlekete dönüp, bütün gecelerimi ibadetle geçirmeye başladım.
    13-HAMDUN KASSAR
    Adı, Ebû Salih, Hamdun bin Ahmed bin Ammâreti'l-Kassar'dır. Aslen Nişaburlu olup, Melamiyye tarikatinin piridir. 271 (884) senesinde vefat etmiştir.
    "Halka ne zaman hitap etmek caiz olur?" diye sordukları zaman, Hamdun Kassar: "Bilmediği bir farzı tebliğ için, yahut bir bid'atten halkı korumak için" diye cevap vermiştir. "Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker" için demek istemiştir.
    Hamdun Kassar'ın sözlerinden bazıları şunlardır:
    "Kim kendi nefsinin, Firavun'un nefsinden iyi olduğunu zannederse, kibir göstermiş olur".
    Birisi, Hamdun Kassar'a: "Bana ne tavsiye buyurursun?" deyince, o da: "Dayanabilirsen dünya için hiçbir şeye kızma" demiştir.
    Hamdun'un candan bir dostu ölüm halinde yatarken, o da başucunda bulunuyordu. Adam ölünce, Hamdun kandili söndürdü. Orada bulunanlar: "Böyle bir zamanda kandile yağ konur, sen niye söndürüyorsun?" dedikleri zaman, cevaben: "Bu ana kadar kandilin yağı kendisinin idi, bundan sonra vereseye intikal etmiştir" buyurdu.
    Bir gün demiştir ki: "Eslâfın ahlak ve etvârıa bakınca, insan kendi kusurlarını görür ve ricâlullahın derecelerine kavuşamayacağını anlar". 31



  9. 16.Kasım.2011, 00:27
    5
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: ilk mutasavvıflar kimlerdir?

    14-EBÛ'L-KASIM CÜNEYD BİN MUHAMMED
    Pîr-i tarikattir. Aslı Nihavend'li olmakla beraber doğduğu ve yetiştiği yer Irak'tır.
    Babası şişe satıcılığı yaptığı için el Kavârirî denilirdi.
    Fıkıhta Süfyân Sevrî mezhebini iltizam etmiştir. Yirmi sene dayısı Seriyy-i Sakatî ve Haris Muhasibî'ye mülâzemet etmiştir. 298 (909) tarihinde vefat etmiştir.
    Cüneyd'e: "Arif kime derler?" diye sorulduğunda: "Sustuğun halde senin sırrını söyleyen kimsedir" diye cevap vermiştir.
    Bir gün Cüneyd şöyle söylemiştir: "Biz, tasavvuf hakkındaki kîl u kâlden birşey öğrenmedik. Ne öğrendikse perhiz, dünyayı terk, itiyâdat ve herkesin beğendiklerinden münasebeti kesmekle öğrendik. Bu suretle tasavvufun ne demek olduğunu anladık".
    "İrfan, Hakk'a yaklaşabilmektir. Yoksa birr ve ihsan yoluyla yapılan a'mâl ve harekat değildir" diyen bir adama, Cüneyd şöyle demişti: "İskaat-ı tekalif eden zümre böyle konuşur. Bence bu o kadar büyük bir kebiredir (günahtır) ki, buna nazaran hırsız ve zâninin hali daha ehvendir. Zira arif billah olanlar, a'mal-i sâlihayı Allah'dan öğrendiler ve o hal üzerine Allah'a döndüler. Ben eğer bin sene yaşasam, birre ait a'mâli zerre miktar eksiltmem".
    Cüneyd, yine bir sözünde: "Resûlüllah'ın sünnetine ait yoldan başka bütün yollar halka kapalıdır. Yani o yolların hiç biri insanı Hakk'a götürmez. Bütün ömrünce Hakk'a yüzünü yöneltmiş olan bir kimse, bir lahza için yüz çevirse, kaybı o güne kadar olan kazancından daha çoktur".
    "Kur'an-ı Kerim'i ezberlemeyen ve hadîsi zaptetmeyen bu tarike intisap edemez. Zira bizim bu ilmimiz Kitab ve sünnetten mukayyettir ve hadis-i Resûlüllah ile takviye edilir".
    Cüneyd'in Süleymaniye Kütüphanesindeki yazma risaleleri şunlardır:
    1. Resâilü'l-Cüneyd,
    2. Kitabu Duâi'l-Ervah,
    3. Kitabu'l-Fena,
    4. Risale fi'l-Ulûhiyat,
    5. Risale fi't-Tefsir,
    6. Risale fi'l-Fark Beyne'l-İhlas ve's-Sıdk.
    15-EŞ-ŞİBLÎ
    Adı, Ebûbekr Dülef bin Cahder eş-Şiblî'dir. Bağdad'ta dünyaya gelmiş ve orada yetişmiştir. Cüneyd'e ve zamanının meşayihine mülaki olmuştur. İlim bakımından zamanın eşi benzeri bulunmayan bir kişisi idi.
    Şiblî, seksen yedi sene yaşamış ve 334 (945) senesinde Bağdad'ta vefat etmiştir.
    Onun bidâyette mücahede-i nefsiyyesi haddin fevkinde idi. Geceleri uyumamak için gözlerine tuzdan sürme çekerdi. Ramazan ayında ibadet ve taate verdiği hız, zamanının insanlarının üstünde idi.

    1 _ Nefehat Terc., s. 86.
    2_ Aynı yer.
    3_ Aynı yer.
    4_ Aynı eser, s. 87.
    5_ Tabakat, s. 38.
    6_ Aynı eser, s. 18.
    7_ Aynı yer.
    8_ Hadid sûresi, ayet: 16.
    9_ Tabakat, s. 10.
    10_ Aynı eser, s. 18.
    11_ Nefehat Terc., s. 98.
    12_ Tabakat, s. 87.
    13_ Aynı eser, s. 53.
    14_ Aynı yer.
    15_ Aynı eser, s. 54.
    16_ Aynı eser, s.43
    17_ Aynı yer.
    18_ Aynı yer.
    19_ Aynı yer.
    20_ Aynı eser, s. 60.
    21_ Aynı eser, s. 57.
    22_ Aynı eser, s. 59.
    23_ Aynı eser, s. 60.
    24_ Aynı eser, s. 63.
    25_ Aynı eser, s. 64.
    26_ Aynı eser, s. 63.
    27_ Aynı eser, s. 66.
    28_ Aynı yer.
    29_ Aynı yer.
    30_ Aynı eser, s. 72.
    31_ Aynı eser, s. 128.



  10. 16.Kasım.2011, 00:27
    5
    Editör
    14-EBÛ'L-KASIM CÜNEYD BİN MUHAMMED
    Pîr-i tarikattir. Aslı Nihavend'li olmakla beraber doğduğu ve yetiştiği yer Irak'tır.
    Babası şişe satıcılığı yaptığı için el Kavârirî denilirdi.
    Fıkıhta Süfyân Sevrî mezhebini iltizam etmiştir. Yirmi sene dayısı Seriyy-i Sakatî ve Haris Muhasibî'ye mülâzemet etmiştir. 298 (909) tarihinde vefat etmiştir.
    Cüneyd'e: "Arif kime derler?" diye sorulduğunda: "Sustuğun halde senin sırrını söyleyen kimsedir" diye cevap vermiştir.
    Bir gün Cüneyd şöyle söylemiştir: "Biz, tasavvuf hakkındaki kîl u kâlden birşey öğrenmedik. Ne öğrendikse perhiz, dünyayı terk, itiyâdat ve herkesin beğendiklerinden münasebeti kesmekle öğrendik. Bu suretle tasavvufun ne demek olduğunu anladık".
    "İrfan, Hakk'a yaklaşabilmektir. Yoksa birr ve ihsan yoluyla yapılan a'mâl ve harekat değildir" diyen bir adama, Cüneyd şöyle demişti: "İskaat-ı tekalif eden zümre böyle konuşur. Bence bu o kadar büyük bir kebiredir (günahtır) ki, buna nazaran hırsız ve zâninin hali daha ehvendir. Zira arif billah olanlar, a'mal-i sâlihayı Allah'dan öğrendiler ve o hal üzerine Allah'a döndüler. Ben eğer bin sene yaşasam, birre ait a'mâli zerre miktar eksiltmem".
    Cüneyd, yine bir sözünde: "Resûlüllah'ın sünnetine ait yoldan başka bütün yollar halka kapalıdır. Yani o yolların hiç biri insanı Hakk'a götürmez. Bütün ömrünce Hakk'a yüzünü yöneltmiş olan bir kimse, bir lahza için yüz çevirse, kaybı o güne kadar olan kazancından daha çoktur".
    "Kur'an-ı Kerim'i ezberlemeyen ve hadîsi zaptetmeyen bu tarike intisap edemez. Zira bizim bu ilmimiz Kitab ve sünnetten mukayyettir ve hadis-i Resûlüllah ile takviye edilir".
    Cüneyd'in Süleymaniye Kütüphanesindeki yazma risaleleri şunlardır:
    1. Resâilü'l-Cüneyd,
    2. Kitabu Duâi'l-Ervah,
    3. Kitabu'l-Fena,
    4. Risale fi'l-Ulûhiyat,
    5. Risale fi't-Tefsir,
    6. Risale fi'l-Fark Beyne'l-İhlas ve's-Sıdk.
    15-EŞ-ŞİBLÎ
    Adı, Ebûbekr Dülef bin Cahder eş-Şiblî'dir. Bağdad'ta dünyaya gelmiş ve orada yetişmiştir. Cüneyd'e ve zamanının meşayihine mülaki olmuştur. İlim bakımından zamanın eşi benzeri bulunmayan bir kişisi idi.
    Şiblî, seksen yedi sene yaşamış ve 334 (945) senesinde Bağdad'ta vefat etmiştir.
    Onun bidâyette mücahede-i nefsiyyesi haddin fevkinde idi. Geceleri uyumamak için gözlerine tuzdan sürme çekerdi. Ramazan ayında ibadet ve taate verdiği hız, zamanının insanlarının üstünde idi.

    1 _ Nefehat Terc., s. 86.
    2_ Aynı yer.
    3_ Aynı yer.
    4_ Aynı eser, s. 87.
    5_ Tabakat, s. 38.
    6_ Aynı eser, s. 18.
    7_ Aynı yer.
    8_ Hadid sûresi, ayet: 16.
    9_ Tabakat, s. 10.
    10_ Aynı eser, s. 18.
    11_ Nefehat Terc., s. 98.
    12_ Tabakat, s. 87.
    13_ Aynı eser, s. 53.
    14_ Aynı yer.
    15_ Aynı eser, s. 54.
    16_ Aynı eser, s.43
    17_ Aynı yer.
    18_ Aynı yer.
    19_ Aynı yer.
    20_ Aynı eser, s. 60.
    21_ Aynı eser, s. 57.
    22_ Aynı eser, s. 59.
    23_ Aynı eser, s. 60.
    24_ Aynı eser, s. 63.
    25_ Aynı eser, s. 64.
    26_ Aynı eser, s. 63.
    27_ Aynı eser, s. 66.
    28_ Aynı yer.
    29_ Aynı yer.
    30_ Aynı eser, s. 72.
    31_ Aynı eser, s. 128.






+ Yorum Gönder