Konusunu Oylayın.: Cin ve şeytan musallat oluyor ne demek?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Cin ve şeytan musallat oluyor ne demek?
  1. 14.Kasım.2011, 09:45
    1
    Misafir

    Cin ve şeytan musallat oluyor ne demek?

  2. 14.Kasım.2011, 15:08
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Cin ve şeytan musallat oluyor ne demek?




    Şeytanın Yaratılış Hikmeti

    Pek çok insan şeytanın yaratılış hikmetini anlamada zorlanır. “Allah kullarına merhametlidir, neden şeytanı insanlara musallat kılmış? Bu, ilahi hikmet ve rahmete nasıl uygun düşer?” diye kendi kendine sorular sorar. Bu soruların cevabını şu ayette bulabiliriz:
    “Yemin ederim ki, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İçlerinde müminlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.
    Hâlbuki İblis’in onlar üzerinde hiçbir yaptırım gücü yoktu. Fakat biz ahirete imanı olanı belli etmek, ondan şüphe içinde bulunandan ayırmak için böyle yaptık. Öyle ya, Rabb’in her şeyi gözetleyendir.” (Sebe Suresi, 20-21)
    Ayetten anlıyoruz ki, şeytanın yaratılış hikmeti insanların imtihan edilmesidir. Şeytanın musallat kılınmasıyla insanların dereceleri ortaya çıkacak, inanan- inanmayan belli olacaktır. Meleklere şeytan musallat olmadığından onlardan inkârcı çıkmaz, ama imtihana tabi olmadıklarından kendileri için dereceler de söz konusu değildir, makamları sabittir. İnsanlık âleminde ise daima inişler çıkışlar yaşanmakta, bir kısmı “âlay-ı illiyyin” denilen en ileri makamlara yükselirken, bir kısmı da “esfel-i safilin” denilen en aşağılara düşebil-mektedir.
    Yüce Allah -tabir caizse- insanlık âleminde renklilik murat etmiştir. Şayet şeytan olmasa insanlar da melekler gibi olur, aralarında derece farkları ortaya çıkmazdı. Ama şeytanın vesvesesiyle bir kısım insanlar onlara tabi olurken, bir kısmı da onları dinlemeyip, derece kat etmektedir. Bunun sonucu olarak insanlık âleminin medar-ı iftiharları olan peygamberler, veliler, âlimler gibi kaliteli insanlar ortaya çıkmışlardır.
    Gerçi bu çetin imtihanın neticesinde pek çok insan cehenneme gider, ama bu imtihanda başarılı olanların kıymet ve değeri de çok yüksektir. Elimizde bulunan yüz yumurtayı kuluçka altına koymazsak sadece yüz yumurtamız olur. Ama bunları ku-luçkaya koyduğumuzda, sözgelimi sekseni bozulsa bile yirmi tanesi kuş haline geleceğinden, böyle bir sonucu güzel gösterir. “Aman yumurtalar bozulmasın” dersek böyle güzel sonuçları göremeyiz.
    Cenab-ı Hak şöyle bildirir:
    “O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk Suresi, 2)
    “Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya Suresi, 35)
    Üstteki ayet mealinde geçen “imtihan” kelimesi, ayetin met-ninde “fitne” olarak geçer. “Fitne” kelimesi altın, gümüş gi-bi kıymetli madenleri ateşte eritip posasından ayırmak işlemini ifade eder. Altın ateşe bırakıldığında halis mi, karışık mı olduğu ortaya çıkar. Onun gibi, insanların birbirinden ayrıl-ması için açılan bu imtihan meydanının ateşi, şeytandır. Şeytanların insanlara musallat olmasıyla, insanların derecele-ri tezahür eder. Bir tarafta nebiler, sıddıklar, şehitler, sa-lih-ler gibi insanlar temayüz edip ayrılırken, diğer tarafta kâfirler, hainler, zalimler, facirler gibi posalar ortaya çıkar.

    Adüvv-ü Mübin

    İnsan, dostunu ve düşmanını iyi tanımalıdır. Dostunun dostluğunu bilmezse onun yardımından mahrum kalır. Düş-ma-nının düşmanlığını bilmezse çok fena aldanır.
    İnsanın en büyük düşmanı şeytandır. Yüce Allah şeytanla insan arasındaki düşmanlığı şöyle bildirir: “Şeytan size gerçekten bir düşmandır. Siz de onu düşman edinin.” (Fatır Suresi, 6)
    Pek çok ayette şeytanın “adüvv-ü mübin” yani apaçık bir düşman olduğu nazara verilir. Mesela: “Ey Âdemoğulları! ‘Şeytana tapmayın, o size adüvv-ü mübindir ve bana ibadet edin, doğru yol budur’ diye sizden söz almadım mı? Böyle iken o, sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Öyleyse aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Yasin Suresi, 61-62)
    “…Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size adüvv-ü mübindir.” (Bakara Suresi, 168)
    “…Şeytan insan için adüvv-ü mübindir.” (Yusuf Suresi, 5)
    Şeytanın “adüvv-ü mübin” olması, şu açılardan değerlendirilebilir:
    - O şeytan size gizli de gelse her halde açık bir düşmandır.
    - O, sizin Allah ile ve birbirinizle aranızı açacak ve sizi perişan edecek bir düşmandır.
    - O, sizi şaşırtmak için beliğ ve parlak söz söylemesini bilen büyük bir düşmandır.

    Gizli Düşman

    “Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı (Hz. Âdem ve Havva’yı), mahrem yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de şaşırtıp fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostları yaptık.” (Araf Suresi, 27)
    İnsan gözü ruhani varlıkları görecek özellikte olmadığından şeytanı da göremez. Ama üstteki ayetten anlıyoruz ki, o ve kabilesi, bizim onları göremeyeceğimiz yerden bizi görmektedir. Bu da onların ne derece tehlikeli bir düşman olduklarını gösterir. Doğrudan gördüğümüz bir düşmana karşı tedbirimizi alırız, ama görülmeyen düşmana karşı pek çok insan tedbir almadığından gafil avlanabilmektedir.
    Gerçi görüntü itibariyle şeytan “gizli düşman” ise de, ses itibariyle gizli sayılmaz. Çünkü hemen her insan hemen her gün nice kereler bu düşmanın vesvese şeklindeki sesini duymaktadır. Mesela, ders çalışmak isteyen bir öğrenciye içinden bir ses “boş ver, keyfine bak. Arkadaşların gezip oynuyor, git sen de onlara katıl” der.
    Şüphesiz bu ses şeytandan gelmektedir. Böyle olunca, bunun farkına varan kimseler için şeytan “gizli düşman” olmaktan çıkar.
    Bir köyde görev yapan genç bir din görevlisinden dinlemiştim. Köye geldiğinde oradaki insanlara faydalı olmak için önce çok çaba sarf etmiş. Ama insanların bundan pek de etkilenmediğini görünce içinden bir ses şöyle seslenmiş: “Adam sen de, bu milleti sen mi kurtaracaksın? Niye kendini böyle harap ediyorsun ki?”
    Ve genç din görevlimiz bu seslere uyunca kendi halinde bir vatandaş olarak günlerini geçirmeye başlamış. Hâlbuki mutlak rehber olan Peygamber Efendimizin böyle durumlardaki tavrını bilseydi bu şeytani desiseye aldanmayacaktı. Çünkü Peygamber Efendimiz görevinin sadece tebliğ etmek olduğunu biliyor, insanların dinlememesi kendini üzse bile daha ciddiyetle görevine devam ediyordu…

    İnsanın Zaafları

    Halatlar ince yerlerinden kopar, kaleler zayıf yerlerinden fethedilir. Onun gibi, şeytan vücut ülkesinde hâkimiyeti ele geçirmek için nefsin zaaflarından istifade eder. Kur’an-ı Kerim insanın bazı zaaflarına şöyle dikkat çeker:
    “İnsanlara kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, salma atlar, sağmal hayvanlar ve tarıma karşı arzular süslü kılındı.” (Al-i İmran Suresi, 14)
    Yani insan fıtratı itibariyle bunlara son derece düşkündür. Hayatı bunları elde etmek için mücadele ile geçer. İnsanların en çetin imtihanları bunlarla olur.
    Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi’de şöyle der:
    “Şeytan, insanları aldatmak için Cenab-ı Haktan bir takım tuzaklar ister. Kendisine altın, gümüş, at, yiyecek- içecek, elbise, şarap ve çalgı gibi şeyler verilir. Bunlardan o derece hoşlanmaz. Fakat kadın da verilince, şeytan sevincinden ellerini çırpıp oynamaya başlar.”
    Bunlar dışında, hırs, tama’, enaniyet, asabiyet, korku, endişe gibi insanın pek çok zayıf yönleri vardır. Bunlar işletmeye müsait madenler gibidirler ve şeytan ömür boyu bunları değerlendirmeye çalışır. Bazı insanları hırs damarından, bazılarını enaniyetten, bazılarını korku damarından… yakalamaya çalışır.
    Mesela, “mutlaka zengin olmalıyım” diyen birine gayr-i meşru yolları gösterir, onu harama sevk eder. İlimde seçkin konuma gelen birini “sen başkasın, senin gibisi yok, herkes sana hürmet etmeli” gibi vesveselerle yakalamaya çalışır. Savaş gibi çetin durumlarda nice insanı korku damarından yakalayarak, savaşmaya değil sıvışmaya davet eder.

    Pusudaki Avcı

    Kur’an’ın en son suresi, görülen ve görülmeyen şeytanların vesveselerinden Allah’a sığınmayı anlatır:
    “De ki: İnsanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlahına sığınırım, o sinsi vesvesecinin şerrinden. Ki o, insanların kalplerine vesvese verir. Hem cinlerden olur, hem insanlardan.” (Nas Suresi, 1-6)
    “Sinsi” şeklinde tercüme ettiğimiz kelime, ayette “el-han-nas” kelimesi ile ifade edilir. “El- Hannas”, “kirpi misali geri çekilip büzülen, sinen, fırsat kollayan, açık yakalamaya çalışan” manasını ifade eder.
    Evet, şeytan pusudaki sinsi düşmandır, daima fırsat kollar, insanları avlamaya çalışır.
    İnsan, şeytandan vesvese geldiğinde “euzü billahi mineş şeytanir racim” derse, şeytan siner ve büzülür, oradan sıvışır. Ama uygun bir ortam olduğunda tekrar görülür, vesvese ver-me-ye devam eder, avından asla vazgeçmez.
    Mevlana, şöyle der:
    “Şeytan, kuşu aldatıp tutmak için ıslık çalan avcıya benzer. Kuş gibi öter. Kuş, hemcinsi zannederek, havadan iner, tuzağa tutulur.
    Dünyada yüz binlerce tuzak ve dane vardır. Biz ise, aç ve harîs kuşlar gibiyiz.”

    Nefis Şeytan İlişkisi

    Nefis ve şeytan, insanın manevi ilerleyişinde en mühim iki engel. Nefis içeriden, şeytan dışarıdan dünya ve ahi-re-ti-mi-zi perişan etmek için durmadan çalışıyorlar. Nefsin mahiyetinde gurur- kibir- menfaatçilik gibi pek çok zararlı özellikler var. Şeytan ise, işletilmeye uygun bu madenleri iyi biliyor ve işletiyor. Nefsin zaaflarını tanıyor ve yakalıyor.
    Nefis insanın içinde bir mahiyet, şeytan ise insanın dışında bir hakikattir.
    İnsanın nefs-i emmaresi, şeytanın bir talebesi gibidir. Şeytan kuvvetli bir verici, nefis hassas bir alıcıdır. Şeytandan gelen telkinlere kulak veren nefis, insanı fısk ve fücura, isyan ve inkâra, gaflet ve dalalete, her türlü rezalet ve mala-ya-ni-ya-ta sevk eder.
    Nefis, içimizde şeytanın temsilcisi... Onun yerli iş birlikçisi... Eğer terbiye edilmezse, onun bir öğrencisi…
    Nefis, ıslah olmaya kabiliyetlidir. Bir atın veya bir köpeğin iyi bir terbiye ile faydalı hale gelebilmesi gibi, nefis dahi terbiye ile uysal ve söz dinler bir hale gelebilir. Şeytan için ise bu kapı artık kapalıdır, ıslah olması düşünülemez.

    Herkese Bir Şeytan

    Hz. Âîşe şöyle rivayet eder:
    “Rasulullah bir gece yanımdan çıkıp gitmişti. Ben bundan dolayı kıskançlık duydum. Biraz sonra geldi ve benim kıskandığımı hissetti. Bana:
    ‘Neyin var ey Âişe, yoksa kıskandın mı? ‘ diye sordu.
    Ben, ‘Neyim olacak, benim gibisi senin gibi bir zatı kıskanmaz mı?’ dedim.
    Rasulullah, ‘Sana, şeytanın mı geldi?’ dedi.
    Ben, ‘Ey Allah’ın elçisi, benimle beraber bir şeytan mı var?’ dedim.
    O da, ‘Evet...’ dedi.
    ‘Her insanın yanında bir şeytan mı var?’ dedim.
    O da, ‘Vardır’ dedi.
    Bu-nun üzerine ‘Senin de var mı ey Allah’ın Rasulü?’ diye sordum.
    Şöyle buyurdu: ‘Evet, var. Fakat Rabbim bana yardım etti de benimki teslim oldu.’” (Müslim, Münafıkun, 11)
    Bazı zatlar, hadisin son kısmında yer alan “Benimki teslim oldu” kısmını “Benimki Müslüman oldu.” şeklinde tercüme ederler. Bu, yanlış bir tercümedir. Çünkü Müslüman olmak şeytanın tabiatına zıddır, şeytan Müslüman olmaz, ama şeytan teslim alınabilir. Bunu yapabilen zatlara şeytan artık bir zarar veremez.

    Kalpteki Şeytanî Merkez

    Her insanda müstakil bir şeytan olduğunun bir tezahürünü en azından şu hadiste görebiliriz:
    “Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi (dokunuşu) vardır, bir de meleğin lemmesi. Şeytanın lemmesi, şerre teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır. Meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a ham-de-tsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah’a sığınsın. (Tirmizi, Tefsir, 2/25)
    Daha sonra Rasulullah şu ayeti okur:
    “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve fuhşiyata teşvik eder. Allah ise kendi lütfundan ve bağışlamasından vaatte bulunur. Allah’ın lütfu geniştir. O, herşeyi bilendir...” (Bakara Suresi, 268)
    Hadiste bildirilen iki lemme (lümme), kalbe gelen ilhamları beyan etmektedir. Bunlardan biri melek ilhamı, diğeri ise şeytan vesvesesi içindir. Şeytan kendine ait olan kısmı bir üs olarak kullanır, buradan vesvese yayınları yapar.
    Herkes kendi kalbinde her iki yayını da hissedebilir. Mesela, rüşvetle karşı karşıya kalan bir memura içinden bir ses şöyle der:
    “Ne duruyorsun, alsana. Ömrün hep fakirlikle mi geçecek?”
    Ama başka bir ses de şöyle der:
    “Ne yapıyorsun, helal kazancına haram mı karıştıracaksın? Rüşveti verenin de alanın da ateşte olduğunu unuttun mu?”
    Bu seslerden biri şeytandan, diğeri ise melektendir. Her insan hemen her gün binlerce bu tür seslere muhatap olur.

    Şeytan nerelerde gezer?

    Şeytan, aslında her yerde gezer, onun için her yer “aldatma alanıdır.” Ama bununla beraber bazı yerler onun daha çok gezdiği, adeta cirit attığı yerlerdir. Bu cümleden olarak, kahvehaneler, meyhaneler, gece kulüpleri, yol kenarları, plajlar, çarşılar… sayılabilir.
    Kahvehaneler: Buralar “toplu halde vakit öldürme yerleridir.” Hâlbuki insan bu dünyaya vakit öldürmeye değil, vakti değerlendirmeye gönderilmiştir. Buralara takılan insanlar, hayatın ciddi gayelerinden uzaklaşırlar. Gayesizlik ve hedefsizlik, bunların en belirgin özellikleri haline gelir. Nemli mekânlarda demirin zamanla paslanması gibi, böyle yerlerde duranlar da ruhen paslanırlar. Kahvehanelerde içilen sigara buralarda oturanların bedenine sindiği gibi, yapılan abes konuşmalar, küfür sözleri, gösterilen tembelce tavırlar da adeta ruhlarına işler. Bu dumanlı mekânların müdavimleri, her türlü zararlı fikri akıma veya zararlı alışkanlıklara buralarda maruz kalabilirler.
    Meyhaneler: Meyhaneler, mutluluğu yanlış yerde aramanın adresidir. Buralar adeta birer “düşkünler yurdudur.” Feleğin sillesine maruz kalmış, ama buna karşı net tavır geliştirememiş kimselerin uğrak yeridir. Meyhaneye gidip “kafa bulmaya çalışmak”, susuzluğunu deniz suyuyla telafiye çalışan kimsenin şaşkınlığı içerisinde, aklını başından alacak şeyi içmeyi akıllılık zannetme divaneliğidir.
    Gece Kulüpleri: Gece kulüpleri, aslında bizim kültürümüzde olmayan ve de olmaması gereken yerlerdir. Batılılaşma serüveninin milletimize kötü hediyelerindendir. Buralar, çalınan müziğiyle, gelenlerin kılık kıyafetiyle, içtikleri içkiyle, kullandıkları uyuşturucuyla, yaptıkları dans ve benzeri tavırlarıyla bize tamamen yabancı yerlerdir. Bu izbe yerler, insanın maneviyatını silip süpüren, insanı adeta insanlıktan çıkaran batakhanelerdir. İffetiyle bilinen bir toplumun fertlerinin, gayr-i meşru beraberlik ortamı içeri-sinde çılgınca eğlenmeleri, uyuşturucuyla kendilerinden geçmeleri hazin bir manzaradır.
    Yol Kenarları: Yol kenarları, işsiz güçsüz insanların tembelce oturduğu, gelene geçene baktıkları birer mekân olarak da kullanılabildiğinden, şeytan buradaki insanları boş işlerle oyalamakta, boş sözlerle avutmaktadır.
    Peygamber Efendimiz bir keresinde “Yol kenarlarında oturmaktan kaçınınız” buyurdu.
    Ashab, “Ya Rasulallah, bizim için bundan tamamen sıyrılmak mümkün değildir. Oralar bizim meclislerimizdir, oralarda meselelerimizi görüşürüz” diye izin istediler.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “İlla oturmak isterseniz, oraların hakkını veriniz” dedi.
    Ashab, “Ya Rasulallah, yolun hakkı nedir?” diye sordular. Hz. Peygamber, şöyle dedi:
    “Haramdan göz yummak, halka eza vermekten kaçınmak, selam verenin selamını almak, iyiliği emredip kötülükten yasaklamak, sorana yol göstermek, mazluma yardım etmektir.” (Ebu Davud, Edeb, 12)
    Öyle anlaşılıyor ki, yol kenarlarında oturmak haram olmamakla birlikte doğru da değildir. Oturmak mecburiyetinde kalındığı zaman ise, -hadiste belirtildiği gibi- belli esaslara riayet edilmesi gerekmektedir.
    Plajlar: Yüzmek, Peygamber Efendimizin tavsiye ettiği sporlardan biridir. Ama üç tarafı denizlerle çevrili yurdumuzda, günümüz şartlarında bunu yapabilmek hayli riskli hale gelmiştir. Çünkü plajlarda kadın erkek karışıktır. Yüzmek gibi gayet masumane ve faydalı bir aktivite için plaja giden biri, tam bir günah ortamına girmektedir. Dini duyarlılığı olan kimselerin bu ortamda bulunmaları maneviyatlarına ciddi zarar verir, kendilerini gittikçe lakayt hale getirir. Buna mukabil, biraz uzaklarda da olsa sakin yerler bulup orada yüzmek tercih edilmelidir.
    Çarşılar: Çarşı ve pazar, insanların kalabalık bir şekilde bulundukları yerlerdir. İnsanlar buralarda gezer dolaşır ve alış verişte bulunurlar. İnsanın gözü o kalabalık içinde harama da kayabilir, dikkat etmesi gerekir. Peygamber Efendimiz, ister istemez görülenden bir vebal olmadığını, ama tekrar bilerek bakılırsa günah olduğunu bize anlatır. (Ebu Davud, Nikah, 43)
    Ayrıca şeytan, yapılan alış verişlerde hile yapılması için durmadan dürtükler. Mesela, satıcıları saf gördüklerini aldat-maya teşvik eder, yalan yeminler ettirir.



  3. 14.Kasım.2011, 15:08
    2
    Silent and lonely rains



    Şeytanın Yaratılış Hikmeti

    Pek çok insan şeytanın yaratılış hikmetini anlamada zorlanır. “Allah kullarına merhametlidir, neden şeytanı insanlara musallat kılmış? Bu, ilahi hikmet ve rahmete nasıl uygun düşer?” diye kendi kendine sorular sorar. Bu soruların cevabını şu ayette bulabiliriz:
    “Yemin ederim ki, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İçlerinde müminlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.
    Hâlbuki İblis’in onlar üzerinde hiçbir yaptırım gücü yoktu. Fakat biz ahirete imanı olanı belli etmek, ondan şüphe içinde bulunandan ayırmak için böyle yaptık. Öyle ya, Rabb’in her şeyi gözetleyendir.” (Sebe Suresi, 20-21)
    Ayetten anlıyoruz ki, şeytanın yaratılış hikmeti insanların imtihan edilmesidir. Şeytanın musallat kılınmasıyla insanların dereceleri ortaya çıkacak, inanan- inanmayan belli olacaktır. Meleklere şeytan musallat olmadığından onlardan inkârcı çıkmaz, ama imtihana tabi olmadıklarından kendileri için dereceler de söz konusu değildir, makamları sabittir. İnsanlık âleminde ise daima inişler çıkışlar yaşanmakta, bir kısmı “âlay-ı illiyyin” denilen en ileri makamlara yükselirken, bir kısmı da “esfel-i safilin” denilen en aşağılara düşebil-mektedir.
    Yüce Allah -tabir caizse- insanlık âleminde renklilik murat etmiştir. Şayet şeytan olmasa insanlar da melekler gibi olur, aralarında derece farkları ortaya çıkmazdı. Ama şeytanın vesvesesiyle bir kısım insanlar onlara tabi olurken, bir kısmı da onları dinlemeyip, derece kat etmektedir. Bunun sonucu olarak insanlık âleminin medar-ı iftiharları olan peygamberler, veliler, âlimler gibi kaliteli insanlar ortaya çıkmışlardır.
    Gerçi bu çetin imtihanın neticesinde pek çok insan cehenneme gider, ama bu imtihanda başarılı olanların kıymet ve değeri de çok yüksektir. Elimizde bulunan yüz yumurtayı kuluçka altına koymazsak sadece yüz yumurtamız olur. Ama bunları ku-luçkaya koyduğumuzda, sözgelimi sekseni bozulsa bile yirmi tanesi kuş haline geleceğinden, böyle bir sonucu güzel gösterir. “Aman yumurtalar bozulmasın” dersek böyle güzel sonuçları göremeyiz.
    Cenab-ı Hak şöyle bildirir:
    “O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk Suresi, 2)
    “Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya Suresi, 35)
    Üstteki ayet mealinde geçen “imtihan” kelimesi, ayetin met-ninde “fitne” olarak geçer. “Fitne” kelimesi altın, gümüş gi-bi kıymetli madenleri ateşte eritip posasından ayırmak işlemini ifade eder. Altın ateşe bırakıldığında halis mi, karışık mı olduğu ortaya çıkar. Onun gibi, insanların birbirinden ayrıl-ması için açılan bu imtihan meydanının ateşi, şeytandır. Şeytanların insanlara musallat olmasıyla, insanların derecele-ri tezahür eder. Bir tarafta nebiler, sıddıklar, şehitler, sa-lih-ler gibi insanlar temayüz edip ayrılırken, diğer tarafta kâfirler, hainler, zalimler, facirler gibi posalar ortaya çıkar.

    Adüvv-ü Mübin

    İnsan, dostunu ve düşmanını iyi tanımalıdır. Dostunun dostluğunu bilmezse onun yardımından mahrum kalır. Düş-ma-nının düşmanlığını bilmezse çok fena aldanır.
    İnsanın en büyük düşmanı şeytandır. Yüce Allah şeytanla insan arasındaki düşmanlığı şöyle bildirir: “Şeytan size gerçekten bir düşmandır. Siz de onu düşman edinin.” (Fatır Suresi, 6)
    Pek çok ayette şeytanın “adüvv-ü mübin” yani apaçık bir düşman olduğu nazara verilir. Mesela: “Ey Âdemoğulları! ‘Şeytana tapmayın, o size adüvv-ü mübindir ve bana ibadet edin, doğru yol budur’ diye sizden söz almadım mı? Böyle iken o, sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Öyleyse aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Yasin Suresi, 61-62)
    “…Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size adüvv-ü mübindir.” (Bakara Suresi, 168)
    “…Şeytan insan için adüvv-ü mübindir.” (Yusuf Suresi, 5)
    Şeytanın “adüvv-ü mübin” olması, şu açılardan değerlendirilebilir:
    - O şeytan size gizli de gelse her halde açık bir düşmandır.
    - O, sizin Allah ile ve birbirinizle aranızı açacak ve sizi perişan edecek bir düşmandır.
    - O, sizi şaşırtmak için beliğ ve parlak söz söylemesini bilen büyük bir düşmandır.

    Gizli Düşman

    “Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı (Hz. Âdem ve Havva’yı), mahrem yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de şaşırtıp fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostları yaptık.” (Araf Suresi, 27)
    İnsan gözü ruhani varlıkları görecek özellikte olmadığından şeytanı da göremez. Ama üstteki ayetten anlıyoruz ki, o ve kabilesi, bizim onları göremeyeceğimiz yerden bizi görmektedir. Bu da onların ne derece tehlikeli bir düşman olduklarını gösterir. Doğrudan gördüğümüz bir düşmana karşı tedbirimizi alırız, ama görülmeyen düşmana karşı pek çok insan tedbir almadığından gafil avlanabilmektedir.
    Gerçi görüntü itibariyle şeytan “gizli düşman” ise de, ses itibariyle gizli sayılmaz. Çünkü hemen her insan hemen her gün nice kereler bu düşmanın vesvese şeklindeki sesini duymaktadır. Mesela, ders çalışmak isteyen bir öğrenciye içinden bir ses “boş ver, keyfine bak. Arkadaşların gezip oynuyor, git sen de onlara katıl” der.
    Şüphesiz bu ses şeytandan gelmektedir. Böyle olunca, bunun farkına varan kimseler için şeytan “gizli düşman” olmaktan çıkar.
    Bir köyde görev yapan genç bir din görevlisinden dinlemiştim. Köye geldiğinde oradaki insanlara faydalı olmak için önce çok çaba sarf etmiş. Ama insanların bundan pek de etkilenmediğini görünce içinden bir ses şöyle seslenmiş: “Adam sen de, bu milleti sen mi kurtaracaksın? Niye kendini böyle harap ediyorsun ki?”
    Ve genç din görevlimiz bu seslere uyunca kendi halinde bir vatandaş olarak günlerini geçirmeye başlamış. Hâlbuki mutlak rehber olan Peygamber Efendimizin böyle durumlardaki tavrını bilseydi bu şeytani desiseye aldanmayacaktı. Çünkü Peygamber Efendimiz görevinin sadece tebliğ etmek olduğunu biliyor, insanların dinlememesi kendini üzse bile daha ciddiyetle görevine devam ediyordu…

    İnsanın Zaafları

    Halatlar ince yerlerinden kopar, kaleler zayıf yerlerinden fethedilir. Onun gibi, şeytan vücut ülkesinde hâkimiyeti ele geçirmek için nefsin zaaflarından istifade eder. Kur’an-ı Kerim insanın bazı zaaflarına şöyle dikkat çeker:
    “İnsanlara kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, salma atlar, sağmal hayvanlar ve tarıma karşı arzular süslü kılındı.” (Al-i İmran Suresi, 14)
    Yani insan fıtratı itibariyle bunlara son derece düşkündür. Hayatı bunları elde etmek için mücadele ile geçer. İnsanların en çetin imtihanları bunlarla olur.
    Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi’de şöyle der:
    “Şeytan, insanları aldatmak için Cenab-ı Haktan bir takım tuzaklar ister. Kendisine altın, gümüş, at, yiyecek- içecek, elbise, şarap ve çalgı gibi şeyler verilir. Bunlardan o derece hoşlanmaz. Fakat kadın da verilince, şeytan sevincinden ellerini çırpıp oynamaya başlar.”
    Bunlar dışında, hırs, tama’, enaniyet, asabiyet, korku, endişe gibi insanın pek çok zayıf yönleri vardır. Bunlar işletmeye müsait madenler gibidirler ve şeytan ömür boyu bunları değerlendirmeye çalışır. Bazı insanları hırs damarından, bazılarını enaniyetten, bazılarını korku damarından… yakalamaya çalışır.
    Mesela, “mutlaka zengin olmalıyım” diyen birine gayr-i meşru yolları gösterir, onu harama sevk eder. İlimde seçkin konuma gelen birini “sen başkasın, senin gibisi yok, herkes sana hürmet etmeli” gibi vesveselerle yakalamaya çalışır. Savaş gibi çetin durumlarda nice insanı korku damarından yakalayarak, savaşmaya değil sıvışmaya davet eder.

    Pusudaki Avcı

    Kur’an’ın en son suresi, görülen ve görülmeyen şeytanların vesveselerinden Allah’a sığınmayı anlatır:
    “De ki: İnsanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlahına sığınırım, o sinsi vesvesecinin şerrinden. Ki o, insanların kalplerine vesvese verir. Hem cinlerden olur, hem insanlardan.” (Nas Suresi, 1-6)
    “Sinsi” şeklinde tercüme ettiğimiz kelime, ayette “el-han-nas” kelimesi ile ifade edilir. “El- Hannas”, “kirpi misali geri çekilip büzülen, sinen, fırsat kollayan, açık yakalamaya çalışan” manasını ifade eder.
    Evet, şeytan pusudaki sinsi düşmandır, daima fırsat kollar, insanları avlamaya çalışır.
    İnsan, şeytandan vesvese geldiğinde “euzü billahi mineş şeytanir racim” derse, şeytan siner ve büzülür, oradan sıvışır. Ama uygun bir ortam olduğunda tekrar görülür, vesvese ver-me-ye devam eder, avından asla vazgeçmez.
    Mevlana, şöyle der:
    “Şeytan, kuşu aldatıp tutmak için ıslık çalan avcıya benzer. Kuş gibi öter. Kuş, hemcinsi zannederek, havadan iner, tuzağa tutulur.
    Dünyada yüz binlerce tuzak ve dane vardır. Biz ise, aç ve harîs kuşlar gibiyiz.”

    Nefis Şeytan İlişkisi

    Nefis ve şeytan, insanın manevi ilerleyişinde en mühim iki engel. Nefis içeriden, şeytan dışarıdan dünya ve ahi-re-ti-mi-zi perişan etmek için durmadan çalışıyorlar. Nefsin mahiyetinde gurur- kibir- menfaatçilik gibi pek çok zararlı özellikler var. Şeytan ise, işletilmeye uygun bu madenleri iyi biliyor ve işletiyor. Nefsin zaaflarını tanıyor ve yakalıyor.
    Nefis insanın içinde bir mahiyet, şeytan ise insanın dışında bir hakikattir.
    İnsanın nefs-i emmaresi, şeytanın bir talebesi gibidir. Şeytan kuvvetli bir verici, nefis hassas bir alıcıdır. Şeytandan gelen telkinlere kulak veren nefis, insanı fısk ve fücura, isyan ve inkâra, gaflet ve dalalete, her türlü rezalet ve mala-ya-ni-ya-ta sevk eder.
    Nefis, içimizde şeytanın temsilcisi... Onun yerli iş birlikçisi... Eğer terbiye edilmezse, onun bir öğrencisi…
    Nefis, ıslah olmaya kabiliyetlidir. Bir atın veya bir köpeğin iyi bir terbiye ile faydalı hale gelebilmesi gibi, nefis dahi terbiye ile uysal ve söz dinler bir hale gelebilir. Şeytan için ise bu kapı artık kapalıdır, ıslah olması düşünülemez.

    Herkese Bir Şeytan

    Hz. Âîşe şöyle rivayet eder:
    “Rasulullah bir gece yanımdan çıkıp gitmişti. Ben bundan dolayı kıskançlık duydum. Biraz sonra geldi ve benim kıskandığımı hissetti. Bana:
    ‘Neyin var ey Âişe, yoksa kıskandın mı? ‘ diye sordu.
    Ben, ‘Neyim olacak, benim gibisi senin gibi bir zatı kıskanmaz mı?’ dedim.
    Rasulullah, ‘Sana, şeytanın mı geldi?’ dedi.
    Ben, ‘Ey Allah’ın elçisi, benimle beraber bir şeytan mı var?’ dedim.
    O da, ‘Evet...’ dedi.
    ‘Her insanın yanında bir şeytan mı var?’ dedim.
    O da, ‘Vardır’ dedi.
    Bu-nun üzerine ‘Senin de var mı ey Allah’ın Rasulü?’ diye sordum.
    Şöyle buyurdu: ‘Evet, var. Fakat Rabbim bana yardım etti de benimki teslim oldu.’” (Müslim, Münafıkun, 11)
    Bazı zatlar, hadisin son kısmında yer alan “Benimki teslim oldu” kısmını “Benimki Müslüman oldu.” şeklinde tercüme ederler. Bu, yanlış bir tercümedir. Çünkü Müslüman olmak şeytanın tabiatına zıddır, şeytan Müslüman olmaz, ama şeytan teslim alınabilir. Bunu yapabilen zatlara şeytan artık bir zarar veremez.

    Kalpteki Şeytanî Merkez

    Her insanda müstakil bir şeytan olduğunun bir tezahürünü en azından şu hadiste görebiliriz:
    “Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi (dokunuşu) vardır, bir de meleğin lemmesi. Şeytanın lemmesi, şerre teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır. Meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a ham-de-tsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah’a sığınsın. (Tirmizi, Tefsir, 2/25)
    Daha sonra Rasulullah şu ayeti okur:
    “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve fuhşiyata teşvik eder. Allah ise kendi lütfundan ve bağışlamasından vaatte bulunur. Allah’ın lütfu geniştir. O, herşeyi bilendir...” (Bakara Suresi, 268)
    Hadiste bildirilen iki lemme (lümme), kalbe gelen ilhamları beyan etmektedir. Bunlardan biri melek ilhamı, diğeri ise şeytan vesvesesi içindir. Şeytan kendine ait olan kısmı bir üs olarak kullanır, buradan vesvese yayınları yapar.
    Herkes kendi kalbinde her iki yayını da hissedebilir. Mesela, rüşvetle karşı karşıya kalan bir memura içinden bir ses şöyle der:
    “Ne duruyorsun, alsana. Ömrün hep fakirlikle mi geçecek?”
    Ama başka bir ses de şöyle der:
    “Ne yapıyorsun, helal kazancına haram mı karıştıracaksın? Rüşveti verenin de alanın da ateşte olduğunu unuttun mu?”
    Bu seslerden biri şeytandan, diğeri ise melektendir. Her insan hemen her gün binlerce bu tür seslere muhatap olur.

    Şeytan nerelerde gezer?

    Şeytan, aslında her yerde gezer, onun için her yer “aldatma alanıdır.” Ama bununla beraber bazı yerler onun daha çok gezdiği, adeta cirit attığı yerlerdir. Bu cümleden olarak, kahvehaneler, meyhaneler, gece kulüpleri, yol kenarları, plajlar, çarşılar… sayılabilir.
    Kahvehaneler: Buralar “toplu halde vakit öldürme yerleridir.” Hâlbuki insan bu dünyaya vakit öldürmeye değil, vakti değerlendirmeye gönderilmiştir. Buralara takılan insanlar, hayatın ciddi gayelerinden uzaklaşırlar. Gayesizlik ve hedefsizlik, bunların en belirgin özellikleri haline gelir. Nemli mekânlarda demirin zamanla paslanması gibi, böyle yerlerde duranlar da ruhen paslanırlar. Kahvehanelerde içilen sigara buralarda oturanların bedenine sindiği gibi, yapılan abes konuşmalar, küfür sözleri, gösterilen tembelce tavırlar da adeta ruhlarına işler. Bu dumanlı mekânların müdavimleri, her türlü zararlı fikri akıma veya zararlı alışkanlıklara buralarda maruz kalabilirler.
    Meyhaneler: Meyhaneler, mutluluğu yanlış yerde aramanın adresidir. Buralar adeta birer “düşkünler yurdudur.” Feleğin sillesine maruz kalmış, ama buna karşı net tavır geliştirememiş kimselerin uğrak yeridir. Meyhaneye gidip “kafa bulmaya çalışmak”, susuzluğunu deniz suyuyla telafiye çalışan kimsenin şaşkınlığı içerisinde, aklını başından alacak şeyi içmeyi akıllılık zannetme divaneliğidir.
    Gece Kulüpleri: Gece kulüpleri, aslında bizim kültürümüzde olmayan ve de olmaması gereken yerlerdir. Batılılaşma serüveninin milletimize kötü hediyelerindendir. Buralar, çalınan müziğiyle, gelenlerin kılık kıyafetiyle, içtikleri içkiyle, kullandıkları uyuşturucuyla, yaptıkları dans ve benzeri tavırlarıyla bize tamamen yabancı yerlerdir. Bu izbe yerler, insanın maneviyatını silip süpüren, insanı adeta insanlıktan çıkaran batakhanelerdir. İffetiyle bilinen bir toplumun fertlerinin, gayr-i meşru beraberlik ortamı içeri-sinde çılgınca eğlenmeleri, uyuşturucuyla kendilerinden geçmeleri hazin bir manzaradır.
    Yol Kenarları: Yol kenarları, işsiz güçsüz insanların tembelce oturduğu, gelene geçene baktıkları birer mekân olarak da kullanılabildiğinden, şeytan buradaki insanları boş işlerle oyalamakta, boş sözlerle avutmaktadır.
    Peygamber Efendimiz bir keresinde “Yol kenarlarında oturmaktan kaçınınız” buyurdu.
    Ashab, “Ya Rasulallah, bizim için bundan tamamen sıyrılmak mümkün değildir. Oralar bizim meclislerimizdir, oralarda meselelerimizi görüşürüz” diye izin istediler.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “İlla oturmak isterseniz, oraların hakkını veriniz” dedi.
    Ashab, “Ya Rasulallah, yolun hakkı nedir?” diye sordular. Hz. Peygamber, şöyle dedi:
    “Haramdan göz yummak, halka eza vermekten kaçınmak, selam verenin selamını almak, iyiliği emredip kötülükten yasaklamak, sorana yol göstermek, mazluma yardım etmektir.” (Ebu Davud, Edeb, 12)
    Öyle anlaşılıyor ki, yol kenarlarında oturmak haram olmamakla birlikte doğru da değildir. Oturmak mecburiyetinde kalındığı zaman ise, -hadiste belirtildiği gibi- belli esaslara riayet edilmesi gerekmektedir.
    Plajlar: Yüzmek, Peygamber Efendimizin tavsiye ettiği sporlardan biridir. Ama üç tarafı denizlerle çevrili yurdumuzda, günümüz şartlarında bunu yapabilmek hayli riskli hale gelmiştir. Çünkü plajlarda kadın erkek karışıktır. Yüzmek gibi gayet masumane ve faydalı bir aktivite için plaja giden biri, tam bir günah ortamına girmektedir. Dini duyarlılığı olan kimselerin bu ortamda bulunmaları maneviyatlarına ciddi zarar verir, kendilerini gittikçe lakayt hale getirir. Buna mukabil, biraz uzaklarda da olsa sakin yerler bulup orada yüzmek tercih edilmelidir.
    Çarşılar: Çarşı ve pazar, insanların kalabalık bir şekilde bulundukları yerlerdir. İnsanlar buralarda gezer dolaşır ve alış verişte bulunurlar. İnsanın gözü o kalabalık içinde harama da kayabilir, dikkat etmesi gerekir. Peygamber Efendimiz, ister istemez görülenden bir vebal olmadığını, ama tekrar bilerek bakılırsa günah olduğunu bize anlatır. (Ebu Davud, Nikah, 43)
    Ayrıca şeytan, yapılan alış verişlerde hile yapılması için durmadan dürtükler. Mesela, satıcıları saf gördüklerini aldat-maya teşvik eder, yalan yeminler ettirir.



  4. 14.Kasım.2011, 15:08
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Cin ve şeytan musallat oluyor ne demek?

    Şeytanın Taarruzu

    Şeytanla insan arasında ömür boyu sürecek bir mücadele söz konusudur. İnsanın kalbi, şeytan ve melek ilhamlarının çarpıştığı bir savaş alanı gibidir. Her insan, hemen her gün kendi içinde şeytanla defalarca meydan savaşları yaşar.
    Cenab-ı Hak, şeytana bazı yetkiler vermiştir. Onun insanlarla mücadele isteğine karşı şöyle der:
    “Onlardan gücünün yettiğini sesinle ürküt. Süvari ve piyadelerinle üzerlerine saldır. Mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaatte bulun. Fakat şeytan, ancak bir aldanış vaat eder.” (İsra Suresi, 64)
    Ayet, bir taarruz halini tasvir etmektedir. Talan edilecek yere varıldığında, önce şiddetli bir sesle ahalisini ürkütüp, şaşkına çevirmek, sonra da atlı ve yaya birliklerle saldırmak gibi; şeytan dahi insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak için her türlü vesvese ve desise silahını kullanır. Zalim bir komutan böyle bir taarruzda “Teslim olun, kimseye ilişilmeyecek” diyebilir. Onlara vaatlerde bulunur. Ama halk ona inanıp teslim olduğunda hepsini perişan eder. Onun gibi, şeytan dahi insanlara vaatlerde bulunur, ama onun vaatleri aldatmak-tan başka bir şey değildir.
    Mesela, uyuşturucu müptelası olmaları için insanlara şöyle der: “Bunu içtiğinizde tozpembe bir dünyaya girecek, insanların en mutlusu olacaksınız.” Buna kanan zavallılar öyle olacak zannederler, ama kısa zamanda insanların en bedbahtı birer zavallı haline gelirler.
    İşte, şeytan ve güruhu, insanın vücut ülkesini ele geçirmek isterler. Bunun için her türlü yolu denerler; hem korkuturlar, hem ürkütürler. Hem piyadeleriyle, hem süvarileriyle seferber olurlar. Ele geçirdikten sonra, o insanın duygularını, cihazlarını esir alırlar, Allah yolunda değil, şeytan yolunda kullandırırlar. Bir takım yalancı vaatlerle oyalama siyaseti takip ederler.

    Hizbuşşeytan - Hizbullah

    İnsanların bir kısmı şeytanın dediklerini yapar, bir kısmı da Allah’ın emirlerine uyar. Şeytanın yörüngesine girenler ve devamlı onun talimatları doğrultusunda hareket edenler “hizbuşşeytan” grubunu meydana getirir. Allah yolunda gidenler ise, “Hizbullah” adını alır. “Hizbuşşeytan” ifadesi Mücadele Suresi 19. ayette; “Hizbullah” ifadesi de, aynı Surenin 22. ayetiyle, Maide Suresi 56. ayette geçer.
    Bazen bu isimle ortaya çıkan gruplar olmuşsa da “Hizbullah” adı, Allah yolunda giden her Müslümanın unvanıdır, belli bir gruba tahsisi uygun değildir.
    Hizbullah, Kur’an’da şu özellikleriyle anlatılmıştır:
    -Allah onları sever, onlar Allah’ı severler.
    -Müminlere karşı mütevazi, kafirlere karşı izzetlidirler.
    -Allah yolunda mücadele ederler.
    -Başkalarının kendilerini kınamasından korkmazlar.
    -Namazlarını kılar, zekatlarını verirler, Allah’ın emirlerine boyun eğerler.
    -Allah’ı, Resulünü ve müminleri dost edinirler. (Maide Suresi, 54-56)
    -Babaları, oğulları, kardeşleri, aşiretleri de olsa Allah’a ve Resulüne muhalefet edenleri sevmezler.
    -Allah onlardan razı, onlar Allah’tan razıdırlar. (Mücadele Suresi, 22)
    Hizbuşşeytan ise, devamlı şeytandan gelen telkinlere göre hareket eder.
    “Şeytanlar, kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler” ayeti bunu bildirir. (En’am Suresi, 121)
    Şeytan fikirli insanlara, şeytanî ilhamlar gelir. Şeytan onları rahat bırakmaz, devamlı olarak ehl-i imanla mücadeleye teşvîk eder. Hamdi Yazır, meseleyi şöyle değerlendirir:
    “İmansızlıkla şeytanet arasında bir câzibe vardır. Korusuz bahçeye haşerat musallat olduğu gibi, ‘Görmedin mi, biz kâfirlerin üzerine, kendilerini iyice azgınlığa sevk eden şeytanları gönderdik’ (Meryem Suresi, 83) ayetinin işaretine göre, imansız kalblere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytaneti sever. Şeytanî hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar. Eşkıyanın reisi, en büyük şaki olur. Bunun gibi, imansızların bütün temayülleri şeytanette olduğundan, önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer.”
    Burada şu hususu belirtmek yerinde olacaktır:
    Günahkâr mümin, hizbuşşeytan’a dâhil değildir. Ehl-i sünnetin itikadında günah, insanı kâfir yapmaz. İnsanın tabiatında günahlara fıtrî bir meyil vardır. Nefis ve şeytana uyup günah işleyen kimse, tövbe ve istiğfarla günahlardan temizlenmelidir. Nitekim atamız Hz. Âdem de İlâhî bir yasağı çiğnemiş, ama hemen peşinde tövbe etmiştir. Âdem’in torunlarına yakışan da, tövbedir, istiğfardır.

    Şeytanın Dostları

    “Veli” kelimesi Türkçede genelde müspet bir manayı çağrıştırır. Bu kelimenin çoğulu “evliya” şeklinde gelir. Ama Kur’an’da bu kelimelerin şeytan dostları hakkında da kullanıldığını görürüz.
    Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki Allah’ın evliyası olduğu gibi, şeytanın da vardır. Allah, veli kullarını desteklediği gibi, şeytan da kendi velilerine destek çıkar, onları kendi hallerine bırakmaz.
    Anlatılır ki, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a biri “Peygamber olduğunu iddia eden Muhtaru’s-Sakafî kendisine vahiy geldiğini sanıyor” deyince, İbni Ömer “Doğru söylemiş,” der ve şu âyeti okur:
    “Şeytanlar, kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler.” (En’am Suresi, 121)
    Buradaki vahiy, Allah’tan peygambere gelen mesajı değil, şeytandan insana gelen talimatı ifade etmektedir.
    Ayetten öyle anlaşılıyor ki, Allah’ın dostları olduğu gibi, şey-tanın da dostları vardır. Yüce Allah kendi seçkin kullarına va-hiy ve ilhamla konuştuğu gibi, şeytan da kendi bendelerine bir şekilde mesajlar gönderir, onları devamlı kışkırtır.
    Bunun sonucu olarak, şeytandan ilhamını alan kimseler kendileri bozuldukları gibi, başkalarını da bozmaya gayret gösterirler. Yarasanın ışıktan rahatsız olması gibi, güzel gelişmelerden rahatsızlık duyarlar.

    Şeytanın Askerleri

    Kur’an-ı Kerim’de, “Şeytanın hizbi, şeytanın dostları” gibi ifadeler yanında “İblis’in askerleri” ifadesi de dikkat çeker. Bu ifade, şeytanın yoldaşlarının onun bir nevi emir kulları olduklarını anlatır. İlgili kısımda şöyle bildirilir:
    “O hesap günü, Cennet günahlardan sakınanlara yaklaştırılır.
    Cehennem de taşkınlık yapanlar için gözler önüne serilir.
    Cehennemliklere, “Hani nerede Allah’ı bırakıp da taptıklarınız? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” denilir.
    Ve arkasından hepsi, putlar ve taşkınlık yapanlar o cehenneme fırlatılır.
    Ve İblis’in bütün askerleri de oraya gönderilir.
    Orada birbirleriyle çekişirlerken derler ki:
    “Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.
    Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk.
    Ve bizi hep o günahkârlar saptırdı.
    Artık bizim için ne bir şefaatçi var,
    Ne de yakın bir dost.
    Ah keşke dünyaya bir kere daha dönebilsek de, müminlerden olabilsek.
    Şüphesiz bunda bir ayet (alınacak bir ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.
    Ve şüphesiz Rabbin, işte O, Aziz- Rahimdir. (Mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.)” (Şuara Suresi, 90-104)

    İnsî ve Cinnî Şeytanlar

    Kur’an-ı Kerîm, “şeyatıne’l- insi ve’l- cinn” yani “ins ve cin şeytanları” ifadesiyle, insanlardan da şeytanlar olduğuna işaret eder. (En’am Suresi, 112)
    Keza, Nas Suresi’nde de “minel cinneti ve’n nas” ifadesi, insanlara vesvese veren şeytanın hem gözle görülmeyen cinlerden, hem de gözle gördüğümüz insanlardan olduğu nazara verilir.
    Bediüzzaman, bu noktayı şöyle açıklar:
    “İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habîse (pis ruhlar) bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervah-ı habîse dahi bulunduğu o katiyyettedir. Eğer onlar mad-dî ceset giyseydiler, bu şerir insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar.”
    Görülüyor ki, insan şeytanlarıyla, cinnî şeytanlar arasında sadece ceset farkı vardır. Mahiyetleri ise, aynıdır. Bütün meş-gu-liyeti insanları saptırmak olan bir kısım insanlar, şeytanın yaptığının aynısını yapmaktadırlar.
    Şeytanın maiyetine giren ve onun mahiyetine bürünen insanın, şeytanca işler yapması artık kaçınılmaz olur. Mesela köpek mahiyetini düşünelim. Köpeğin havladığını gördüğümüzde pek de garibimize gitmez, “Köpektir, havlar” deriz. Benzeri bir durum şeytan ve dostları için geçerlidir. O mahiyetteki varlıklardan hayırlı şeyler beklememek gerekir. Çünkü hayırlı iş yapmak, şeytan mahiyetine aykırıdır.
    İslamî gelişmelerden rahatsızlık duyan kimseleri bu nokta-i nazardan değerlendirebiliriz. Zaman zaman, “Bunlar neden rahat durmuyorlar? Milletin dindar olması neden bunları rahatsız ediyor? Neden güzel gelişmelerden hoşlanmıyorlar?” diye hatırımıza gelebilir. Ama bunların mahiyetlerini bi-lince, kendi mahiyetlerine uygun hareket ettiklerini anlarız ve zihnimizdeki sorular cevabını bulur.

    Şadi Eren (Doç.Dr.) /Sorularla İslamiyet



  5. 14.Kasım.2011, 15:08
    3
    Silent and lonely rains
    Şeytanın Taarruzu

    Şeytanla insan arasında ömür boyu sürecek bir mücadele söz konusudur. İnsanın kalbi, şeytan ve melek ilhamlarının çarpıştığı bir savaş alanı gibidir. Her insan, hemen her gün kendi içinde şeytanla defalarca meydan savaşları yaşar.
    Cenab-ı Hak, şeytana bazı yetkiler vermiştir. Onun insanlarla mücadele isteğine karşı şöyle der:
    “Onlardan gücünün yettiğini sesinle ürküt. Süvari ve piyadelerinle üzerlerine saldır. Mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaatte bulun. Fakat şeytan, ancak bir aldanış vaat eder.” (İsra Suresi, 64)
    Ayet, bir taarruz halini tasvir etmektedir. Talan edilecek yere varıldığında, önce şiddetli bir sesle ahalisini ürkütüp, şaşkına çevirmek, sonra da atlı ve yaya birliklerle saldırmak gibi; şeytan dahi insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak için her türlü vesvese ve desise silahını kullanır. Zalim bir komutan böyle bir taarruzda “Teslim olun, kimseye ilişilmeyecek” diyebilir. Onlara vaatlerde bulunur. Ama halk ona inanıp teslim olduğunda hepsini perişan eder. Onun gibi, şeytan dahi insanlara vaatlerde bulunur, ama onun vaatleri aldatmak-tan başka bir şey değildir.
    Mesela, uyuşturucu müptelası olmaları için insanlara şöyle der: “Bunu içtiğinizde tozpembe bir dünyaya girecek, insanların en mutlusu olacaksınız.” Buna kanan zavallılar öyle olacak zannederler, ama kısa zamanda insanların en bedbahtı birer zavallı haline gelirler.
    İşte, şeytan ve güruhu, insanın vücut ülkesini ele geçirmek isterler. Bunun için her türlü yolu denerler; hem korkuturlar, hem ürkütürler. Hem piyadeleriyle, hem süvarileriyle seferber olurlar. Ele geçirdikten sonra, o insanın duygularını, cihazlarını esir alırlar, Allah yolunda değil, şeytan yolunda kullandırırlar. Bir takım yalancı vaatlerle oyalama siyaseti takip ederler.

    Hizbuşşeytan - Hizbullah

    İnsanların bir kısmı şeytanın dediklerini yapar, bir kısmı da Allah’ın emirlerine uyar. Şeytanın yörüngesine girenler ve devamlı onun talimatları doğrultusunda hareket edenler “hizbuşşeytan” grubunu meydana getirir. Allah yolunda gidenler ise, “Hizbullah” adını alır. “Hizbuşşeytan” ifadesi Mücadele Suresi 19. ayette; “Hizbullah” ifadesi de, aynı Surenin 22. ayetiyle, Maide Suresi 56. ayette geçer.
    Bazen bu isimle ortaya çıkan gruplar olmuşsa da “Hizbullah” adı, Allah yolunda giden her Müslümanın unvanıdır, belli bir gruba tahsisi uygun değildir.
    Hizbullah, Kur’an’da şu özellikleriyle anlatılmıştır:
    -Allah onları sever, onlar Allah’ı severler.
    -Müminlere karşı mütevazi, kafirlere karşı izzetlidirler.
    -Allah yolunda mücadele ederler.
    -Başkalarının kendilerini kınamasından korkmazlar.
    -Namazlarını kılar, zekatlarını verirler, Allah’ın emirlerine boyun eğerler.
    -Allah’ı, Resulünü ve müminleri dost edinirler. (Maide Suresi, 54-56)
    -Babaları, oğulları, kardeşleri, aşiretleri de olsa Allah’a ve Resulüne muhalefet edenleri sevmezler.
    -Allah onlardan razı, onlar Allah’tan razıdırlar. (Mücadele Suresi, 22)
    Hizbuşşeytan ise, devamlı şeytandan gelen telkinlere göre hareket eder.
    “Şeytanlar, kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler” ayeti bunu bildirir. (En’am Suresi, 121)
    Şeytan fikirli insanlara, şeytanî ilhamlar gelir. Şeytan onları rahat bırakmaz, devamlı olarak ehl-i imanla mücadeleye teşvîk eder. Hamdi Yazır, meseleyi şöyle değerlendirir:
    “İmansızlıkla şeytanet arasında bir câzibe vardır. Korusuz bahçeye haşerat musallat olduğu gibi, ‘Görmedin mi, biz kâfirlerin üzerine, kendilerini iyice azgınlığa sevk eden şeytanları gönderdik’ (Meryem Suresi, 83) ayetinin işaretine göre, imansız kalblere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytaneti sever. Şeytanî hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar. Eşkıyanın reisi, en büyük şaki olur. Bunun gibi, imansızların bütün temayülleri şeytanette olduğundan, önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer.”
    Burada şu hususu belirtmek yerinde olacaktır:
    Günahkâr mümin, hizbuşşeytan’a dâhil değildir. Ehl-i sünnetin itikadında günah, insanı kâfir yapmaz. İnsanın tabiatında günahlara fıtrî bir meyil vardır. Nefis ve şeytana uyup günah işleyen kimse, tövbe ve istiğfarla günahlardan temizlenmelidir. Nitekim atamız Hz. Âdem de İlâhî bir yasağı çiğnemiş, ama hemen peşinde tövbe etmiştir. Âdem’in torunlarına yakışan da, tövbedir, istiğfardır.

    Şeytanın Dostları

    “Veli” kelimesi Türkçede genelde müspet bir manayı çağrıştırır. Bu kelimenin çoğulu “evliya” şeklinde gelir. Ama Kur’an’da bu kelimelerin şeytan dostları hakkında da kullanıldığını görürüz.
    Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki Allah’ın evliyası olduğu gibi, şeytanın da vardır. Allah, veli kullarını desteklediği gibi, şeytan da kendi velilerine destek çıkar, onları kendi hallerine bırakmaz.
    Anlatılır ki, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a biri “Peygamber olduğunu iddia eden Muhtaru’s-Sakafî kendisine vahiy geldiğini sanıyor” deyince, İbni Ömer “Doğru söylemiş,” der ve şu âyeti okur:
    “Şeytanlar, kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler.” (En’am Suresi, 121)
    Buradaki vahiy, Allah’tan peygambere gelen mesajı değil, şeytandan insana gelen talimatı ifade etmektedir.
    Ayetten öyle anlaşılıyor ki, Allah’ın dostları olduğu gibi, şey-tanın da dostları vardır. Yüce Allah kendi seçkin kullarına va-hiy ve ilhamla konuştuğu gibi, şeytan da kendi bendelerine bir şekilde mesajlar gönderir, onları devamlı kışkırtır.
    Bunun sonucu olarak, şeytandan ilhamını alan kimseler kendileri bozuldukları gibi, başkalarını da bozmaya gayret gösterirler. Yarasanın ışıktan rahatsız olması gibi, güzel gelişmelerden rahatsızlık duyarlar.

    Şeytanın Askerleri

    Kur’an-ı Kerim’de, “Şeytanın hizbi, şeytanın dostları” gibi ifadeler yanında “İblis’in askerleri” ifadesi de dikkat çeker. Bu ifade, şeytanın yoldaşlarının onun bir nevi emir kulları olduklarını anlatır. İlgili kısımda şöyle bildirilir:
    “O hesap günü, Cennet günahlardan sakınanlara yaklaştırılır.
    Cehennem de taşkınlık yapanlar için gözler önüne serilir.
    Cehennemliklere, “Hani nerede Allah’ı bırakıp da taptıklarınız? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” denilir.
    Ve arkasından hepsi, putlar ve taşkınlık yapanlar o cehenneme fırlatılır.
    Ve İblis’in bütün askerleri de oraya gönderilir.
    Orada birbirleriyle çekişirlerken derler ki:
    “Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.
    Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk.
    Ve bizi hep o günahkârlar saptırdı.
    Artık bizim için ne bir şefaatçi var,
    Ne de yakın bir dost.
    Ah keşke dünyaya bir kere daha dönebilsek de, müminlerden olabilsek.
    Şüphesiz bunda bir ayet (alınacak bir ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.
    Ve şüphesiz Rabbin, işte O, Aziz- Rahimdir. (Mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.)” (Şuara Suresi, 90-104)

    İnsî ve Cinnî Şeytanlar

    Kur’an-ı Kerîm, “şeyatıne’l- insi ve’l- cinn” yani “ins ve cin şeytanları” ifadesiyle, insanlardan da şeytanlar olduğuna işaret eder. (En’am Suresi, 112)
    Keza, Nas Suresi’nde de “minel cinneti ve’n nas” ifadesi, insanlara vesvese veren şeytanın hem gözle görülmeyen cinlerden, hem de gözle gördüğümüz insanlardan olduğu nazara verilir.
    Bediüzzaman, bu noktayı şöyle açıklar:
    “İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habîse (pis ruhlar) bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervah-ı habîse dahi bulunduğu o katiyyettedir. Eğer onlar mad-dî ceset giyseydiler, bu şerir insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar.”
    Görülüyor ki, insan şeytanlarıyla, cinnî şeytanlar arasında sadece ceset farkı vardır. Mahiyetleri ise, aynıdır. Bütün meş-gu-liyeti insanları saptırmak olan bir kısım insanlar, şeytanın yaptığının aynısını yapmaktadırlar.
    Şeytanın maiyetine giren ve onun mahiyetine bürünen insanın, şeytanca işler yapması artık kaçınılmaz olur. Mesela köpek mahiyetini düşünelim. Köpeğin havladığını gördüğümüzde pek de garibimize gitmez, “Köpektir, havlar” deriz. Benzeri bir durum şeytan ve dostları için geçerlidir. O mahiyetteki varlıklardan hayırlı şeyler beklememek gerekir. Çünkü hayırlı iş yapmak, şeytan mahiyetine aykırıdır.
    İslamî gelişmelerden rahatsızlık duyan kimseleri bu nokta-i nazardan değerlendirebiliriz. Zaman zaman, “Bunlar neden rahat durmuyorlar? Milletin dindar olması neden bunları rahatsız ediyor? Neden güzel gelişmelerden hoşlanmıyorlar?” diye hatırımıza gelebilir. Ama bunların mahiyetlerini bi-lince, kendi mahiyetlerine uygun hareket ettiklerini anlarız ve zihnimizdeki sorular cevabını bulur.

    Şadi Eren (Doç.Dr.) /Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder