Konusunu Oylayın.: Hacca gitmek yerine fakire yardım etsek daha iyi olmaz mı? Niçin paramızı fakirlere dağıt mıyoruz?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Hacca gitmek yerine fakire yardım etsek daha iyi olmaz mı? Niçin paramızı fakirlere dağıt mıyoruz?
  1. 11.Kasım.2011, 11:27
    1
    Misafir

    Hacca gitmek yerine fakire yardım etsek daha iyi olmaz mı? Niçin paramızı fakirlere dağıt mıyoruz?






    Hacca gitmek yerine fakire yardım etsek daha iyi olmaz mı? Niçin paramızı fakirlere dağıt mıyoruz? Mumsema Hacca gitmek yerine fakire yardım etsek daha iyi olmaz mı? Niçin paramızı fakirlere dağıt mıyoruz?


  2. 11.Kasım.2011, 11:53
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Hacca gitmek yerine fakire yardım etsek daha iyi olmaz mı? Niçin paramızı fakirlere dağıt mıyoruz?




    Değerli kardeşimiz;



    İnsanın hem Allah, hem de diğer insanlar ve varlıklarla ilişkilerini düzenleyen ve hayatına yön veren, onlarla ilgili davranışlarına esas olacak kurallar bütününe “din” denilmektedir.
    Ruh ve bedenden oluşan insan, yapısı itibariyle dine muhtaçtır. Bu durum, hem bedensel ihtiyaçları, hem de ruh sağlığı bakımından bir zarurettir. İnsan bu ihtiyacını, aynı zamanda bir inanç, ibadet ve ahlak sistemi olan din vasıtasıyla giderebilir.
    İbadetler, Allah nasıl emretti ve elçisi nasıl gösterdi ise öyle yapılır. Çünkü ibadeti yapacak olan Mü’mindir. İnanan ve Allah’a bağlanan bir Müslüman için ibadet bir yük değil, zevkle yerine getirmek istediği bir ihtiyaçtır. Mü’min bu ihtiyacını Allah ve Rasulü’nün sunduğu program dahilinde yerine getirir. Dolayısıyla ibadetlerin şekli ve yapılışı konusunda aklen yapılacak açıklamalar, nihayet bir yorumdan öteye geçmez. Bu alanda akla gelebilecek pek çok sorunun cevabı şudur: “Hz. Peygamber ‘Ben nasıl namaz kılıyorsam, siz de öyle kılın!’(Buhari, Edep, 27); ‘Haccın yapılışına ilişkin uygulama, fiil ve davranışlarını benden alın!’ (Nesâî, Menâsik 220) buyurmuştur ve onun için bu ibadetler böyle yapılmaktadır.”
    Şu kadar var ki, ibadetlerin görünen yönlerinin yanı sıra, çeşitli hikmetlerinin de varlığı inkar edilemez. Dolayısıyla, onların şekillerinin ve yerine getiriliş biçimlerinin öğrenilmesi kadar, hikmetlerinin de anlaşılmaya çalışılması bir ihtiyaçtır. Özellikle de hac gibi bünyesinde pek çok sembolik anlamlı fiili bulunan ibadetlerin özünün ve ruhunun yakalanabilmesi açısından bu ayrı bir önem taşımaktadır. Zira hac, baştan sona sembollerle dolu bir ibadettir. Bir semboller haritasıdır âdeta. Tavaf, sa’y, şeytan taşlama, Arafat’ta vakfe vb. hac ile ilgili fiil ve davranışların hepsi de sembolik anlamlar taşımaktadır. İşte bu sembollerin anlaşılması ile yapılan bu ibadetin önemi ve başka bir ibadetin Hac ibadeti yerini tutmayacağı anlaşılır.
    Günümüzde maalesef din ve diyanet ile uzaktan-yakından ilgisi olmayan insanlar, hacca gitmenin döviz kaybına sebep olduğu, onun Araplar'a para yedirmekten başka bir şey olmadığını söylüyorlar ve belki de bazı Müslümanlar bu sözlerden etkileniyorlar. Halbuki hac Allah'ın emridir. O kutsî mekanları ziyaret etmekle elde edilecek şeyler, başka hiçbir şeyle elde edilemez. Hac farizasının yerini başka bir şey tutamaz. Kaldı ki o İslam'ın üzerine bina edildiği beş temel esastan biridir. Hz. Peygamber döneminde de şüphesiz muhtaç insanlar çoktu. Onlara yardım etmeyi her fırsatta teşvik etmişlerdi. Ancak her ibadete ayrı önem vermiş birini diğerinin yerine koymamıştır.
    Hac İslam'ın şeair'indendir. Tevhid dinine has bir ibadet olması hasebiyle İslam'ın esaslarından kabul edilmiştir. Aşağıda Hac menasiklerinin hikmetlerini açıklayacağız. Böylece Haccın yerini neden başka bir ibadet tutmayacağı anlaşılmış olacaktır.
    Hac ile ilgili ayetlere bakıldığında, insanlar, birtakım faydalara tanık olmaları ve Allah’ın kendilerine verdiği hayvanları Allah’ın adıyla kurban etmeleri, etlerinden muhtaçlara yedirmeleri, günah kirlerinden arınmaları, adaklarını yerine getirmeleri, Beyt-i Atik’i (Kâbe’yi) tavaf etmeleri vb. bazı hikmetler için çağrılmaktadır. (Hac, 27-37) Kısaca bu çağrı, Allah’ı mübarek yer ve zamanlarda anmaya, tevhide ve takvaya bir çağrıdır.
    İnancın pratiğe yansımaları olan ibadetler, hem bireyi, hem de toplumu psikolojik ve sosyolojik olarak huzura kavuşturmayı hedeflemektedir. Bu, ibadet boyutuyla Allah-kul ilişkisini güçlendirirken, hikmet boyutuyla da ruh sağlığı ve sosyal dayanışmayı beslemektedir.
    Bedenle yapılan namaz ve oruç ibadetinde nefis terbiyesi ağır basarken; mal varlığıyla yapılan zekat, sadaka ve kurban ibadetlerinde dayanışma ruhu öne geçmektedir. Hem bedenle, hem de mal ile yapılan hac ibadetine gelince, o bu özelliklerin hepsini bünyesinde toplar.
    Her insan yaratılışı gereği Yüce Allah’a karşı kulluğunu ortaya koymak ihtiyacındadır. Hac, kula, en belirgin bir şekilde Yüce Allah karşısında aczini ortaya koyma, kulluğunu ifade etme ve onun verdiği nimetlere şükretme imkanı veren bir ibadettir. Çünkü hacı, mal, mülk, makam ve mevki gibi dünyevi unsurlardan sıyrılarak Allah’a yönelir. Sonsuz güç ve kudret sahibinin karşısında teslimiyetini ve bağlılığını ifade eder. Bu durum kendisine Allah’a kul olma zevkini tattırır. Bu yönleriyle hac bir eğitim merkezi gibidir.
    Hac; renk, dil, ırk, ülke, kültür, makam ve mevki farkı gözetmeksizin aynı amaç ve gayeleri taşıyan milyonlarca Müslüman’ı bir araya getirerek eşitlik ve kardeşliğin çok canlı bir tablosunu oluşturur. Bu, lafta kalan kuru bir iddiadan ibaret değildir. Zenginiyle, fakiriyle, güçlüsüyle, güçsüzüyle bütün hacılar aynı kıyafetler içinde, aynı mahrumiyetleri yaşayarak, aynı güçlüklere katlanarak, aynı şartlarda hareket ederek fiili bir eşitlik ve kardeşlik eğitiminden geçerler. Trilyonlara hükmeden bir zenginle geçimini zor karşılayan bir fakire aynı kıyafet içinde Arafat’ta beraberce el açıp dua ettiren ve Kâbe’nin etrafında yan yana tavaf ettiren hac ibadeti, insanlara makam, mevki, mal mülkle böbürlenmemeyi, İslâm kardeşliği içinde tanışıp kaynaşmayı ve mahşeri unutmamayı öğretir.
    Hac esnasında hiçbir şeye zarar vermemek esas olduğundan insanın çevresiyle ilişkisinde son derece dikkatli davranması gerektiği ortaya çıkar. Özellikle bitki ve hayvan türünden canlılara karşı gösterilmesi gereken hassasiyet, kişiye başka zamanlarda kazanamayacağı ölçüde bir duyarlılık sağar. Artık hacı, yeşil bir yaprağa, herhangi bir canlıya bile zarar veremez.
    Bunun yanında öfkelenmemek, kimseyi incitmemek ve güler yüzlü olmak gibi ahlâkî davranışlar da, haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri manevî kazançlar arasında yer alır.
    Hac Sembollerinin Anlamı
    Mikat; Arapça “vakit” kelimesinden türeyen “Mîkât” kelimesi, tayin edilen vakit, buluşma vakti, bugünkü tabirle “randevu” anlamına gelmektedir. Her randevunun belli bir zamanı olduğu gibi, belli bir yeri de vardır. İşte mîkat, haccın başladığı yer ve zamanı ifade eder. Dolayısıyla mîkat mahalline gelindiğinde, büyük randevu, Allah ile buluşma ve kavuşmayı simgeleyen
    hac başlar.
    İhram; Hacca gelenler, sosyal ve ekonomik statülerini gösteren dünyevî elbiselerini, makam ve mevkilerini ortaya koyan üniformalarını, zevklerini, kültürlerini ve karakterlerini yansıtan her türlü (süs, zinet, makyaj vb.) göstergeleri bırakıp, Allah önünde herkesin eşit olduğunu sembolize eden iki basit giysiye bürünmüş olurlar. Yani ihram ilk önce, Allah nezdinde mal, mülk, madde ve meta’ın bir hiç sayıldığı, bütün Müslümanların bu kutsal iklimde eşit ve kardeş olduğunu ifade eder. Birini diğerinden ayrıcalıklı, üstün gösteren hiçbir emare yoktur. Artık dünyevî elbiseler çıkartılmış, sadece kimlikler, kişilikler ortaya konulmuştur.
    İhram, Allah’la buluşmaya niyet edilmesi, tövbe edilerek gelinmesi, kulun kendisi için yeni bir sayfa açması, ihram ile birlikte yasakların başlaması, kişinin elinden geldiği kadar bütün günahlardan uzaklaşması gibi değişim nedeniyle, geçici bir süre için âdeta beyaz kanatlı meleklere dahil olması şeklinde de anlaşılmaktadır. Öyle ki artık hacı, beşerî özellikler değil, melekî melekeler peşinde olacaktır. Tıpkı melekler gibi, Allah’a asla isyan etmeyecek, ne emrolunmuşsa onu yapacaktır. En azından hac süresince nefis ve şehvet gibi, beşerî zafiyetlerinden uzak kalacak, elde ettiği yeni melekeleriyle âdeta melekleşecektir.
    Giydikleri beyaz örtüler içindeki hacılar, âdeta barış bayraklarını açmış, barışın sembolü olan beyaz güvercinlere dönmüşlerdir. Harem bölgeye, dokunulmazlık alanına, savaşsız bölgeye, barış alanına girmişlerdir.
    Hac esnasında hiçbir şeye zarar vermemek esas olduğundan insanın çevresiyle ilişkisinde son derece dikkatli davranması gerektiği ortaya çıkar. Özellikle bitki ve hayvan türünden canlılara karşı gösterilmesi gereken hassasiyet, kişiye başka zamanlarda kazanamayacağı ölçüde bir duyarlılık sağar. Artık hacı, yeşil bir yaprağa, herhangi bir canlıya bile zarar veremez.
    Bunun yanında öfkelenmemek, kimseyi incitmemek ve güler yüzlü olmak gibi ahlâkî davranışlar da, haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri manevî kazançlar arasında yer alır.
    Kısaca, ihram süresince toplumsal barışı ve bütünlüğü bozucu, bencilliği uyandırıcı, geride bırakılan geçici haz ve menfaatleri hatırlatıcı mahiyetteki her türlü eşya ve fiiller yasaklanmıştır.
    Telbiye; seferberlik emrine uyarak cephe için gerekli hazırlıklarını yapmış, üniformasını giymiş, silahını kuşanmış bir askerin komutanının huzuruna çıkarak “Emret komutanım!” tekmili vermesine benzer. İhram zırhını giyen hacı “Buyur Allahım buyur! Emrindeyim buyur!” derken Kâbe’sine çağıran Rabbinin tam önündeymiş gibi hisseder kendisini. “Davetini duydum, emrine uydum, huzuruna geldim, bütün benliğimle ve içtenliğimle emrindeyim!” der ve günlerce bunu birçok davranışıyla ispatlamaya çalışır.
    Arafat ve Vakfe; “Hac, Arafat’tır” yani ârif olmaktır; marufa, marifete, Marifetullah’a ermektir. Dirilişi, mahşeri, mahkeme-i kübra öncesi bekleyişi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çekilmeden önce muhasebe yapmayı bilmektir. Arafat, ârif olma yeridir. Arafat marifeti yakalama yeridir. Arafat önce kendini bilme, kendini bulma deneyimidir. Ve “Kendini bilen, Rabbi’ni de bilir” dusturunca önce kendini tanıma, ardından da Rabbini tanımadır.
    Vakfe ise, uzun soluklu bir duruştur, duruşmadır, durulaşmadır, sabahtan akşama kadar heyecanla, korku ve ümit arası bir bekleyiştir. O, mü’minin, Rabbi’nin huzurunda imanla, sebatla, umutla gerçekleştirdiği bilinçli bir duruştur. Bütün
    Müslümanların kardeş olduklarını, Hz. İbrahim’in milleti olan tek bir din ve millet olduklarını, yek vücut olduklarını ispatlayan şanlı, asaletli bir duruştur.
    Tavaf; Kabenin etrafında tavaf eden on binlerce müslümanın oluşturduğu tablo, bir galaksinin, milyarlarca yıldızıyla dönüşünü andıran bir manzara gibidir. Bu bakımdan tavaftaki manevi hazzı tam anlamıyla elde edebilmek için kendini yörüngeye bırakmak gerekmektedir. Zaten Kabenin çekim alanında yörüngeye girebilen bu manevi akışa kendini bırakır ve mü’minler denizinden bir damla olabilmenin zevkine erer. Kabe etrafında dönerek gerçekleştirilen tavaf, kainatın ve yaratılışın özeti, teslimiyetin ve ilahi takdire boyun eğişin sembolü sayılır.
    Sa’y; Hacda yapılmakta olan sa’yin aslı, Hz. Hacer’in henüz kendisini emmekte olan oğlu Hz. İsmail (as) için su ararken, bu iki tepe arasında koşması hadisesine dayanır. Sa’y, Hz. Hacer’in bu hatırasının canlandırılmasıdır. Safa ile Merve arasında yapılan sa’y, Allah’ın rahmetinin en büyük tecellilerinden biri olan anne sevgisi ve şefkatinin Hz. Hacer validemizde kendini gösteren şeklinin yâd edilmesidir. Annelik şefkat ve sevgisine, bu yüce duyguya İslam’ın verdiği değeri simgeleyen temsilî bir harekettir.
    Safâ ile Merve arasındaki gelip gitmelerde, işte böyle bir düşünceden kaynaklanan bir duygu seli yaşanır. İnsan sa’y alanındaki koşuşturmasıyla, Hz. Hacer’e somut bir şekilde uzanan ilahî rahmetten bir şeyler elde edebilme arzusundadır. Sa’y, Müslümanların sırf hac (ve umre) fiil ve davranışlarından olduğu için, ibadet kastıyla katıldıkları bir yürüyüştür. Müslüman bu sayede kendisi gibi aynı yola girmiş, aynı niyet ve duyguları taşıyanlarla beraber koşmanın ne demek olduğunu fark eder.
    Safa ile Merve arasında sa’y ederken hacı, manen kurtuluşu aramak için tıpkı Hz. Hacer validemiz gibi koşar. Beşerî olandan ilâhî rahmete koşar. Nefes nefese bütün uzaklıkları yakınlaştırarak, Yüce Yaratıcı’nın kendisine ne derece yakın olduğunu hissederek koşar. Hz. Hacer validemizin telâşıyla umuda, Zemzem’e koşar ve sonunda ona kavuşur ve ondan kana kana içer.
    Sa’y, tıpkı Hacer validemizin kızgın güneşin altında susuzluktan kıvranan biricik İsmail’ine hayat verecek suyu arayışı gibi bir arayıştır. Ve orada hacı, Hacer rolünü canlandıracaktır. Yedi defa canla-başla, telaşla, heyecanla arayacaktır. Kendi İsmail’lerini kurtaracak olan o mana suyunu, eskilerin tabiriyle âb-ı hayatı. Aylardır bir damla su görmediğinden çatlayıp paramparça olmuş toprak misali, kafalarda, kalplerde açılan çatlakları kapatacak, orada ahlâkı, maneviyatı, ilmi, hayrı, hakikati ve hizmeti yeşertecek, kısaca nesillerimize hayat verecek manevi Zemzem’i arayacak. Şayet İsmail’lerine acilen bu suyu tedarik edemez ve o âb-ı hayatı bulamazsa, onların bedenleri yaşamaya devam etse dahi, çoğunun ruhu ölecektir.
    Hz. Hacer’in İsmail’i, Cebrail’in yerden çıkardığı su ile kurtulmuştu. Aynı şekilde bizim İsmail’lerimiz de Cebrail’in getirdiği su ile, ama bu defa yerden değil, semadan getirdiği âb-ı hayat ile yani Kur’an ile kurtulacaktır. O hakikat pınarından ne kadar içebilirse, Kur’an ahlâkından ne kadar nasiplenebilirse, Kur’anî öğretiyi ne kadar yaşayabilirse, susuzluğunu Allah’ın ayetleriyle ne kadar giderebilirse o oranda hayat bulacak, hem bedenleri, hem de ruhları yaşayacaktır. İşte bu duygu ve düşüncelerle yapılan bir sa’y, sembolize ettiği arayışın amacını gerçekleştirecektir.
    Cemre; Bu hususta İbni Abbas'ın rivayeti de şöyledir:
    Hz. İbrahim hac ibadetini yapmaya geldiği zaman, Akabe Cemresi yanında şeytan ona göründü. Bunun üzerine onu yedi adet taşla taşladı, şeytan yere battı. Sonra Orta Cemre yanında şeytan ona tekrar göründü. Yedi taş da orada attı. Böylece şeytan tekrar yere battı. Bir müddet sonra Küçük Cemrenin yanında yine karşısına dikildi. Burada da yedi taş daha atınca artık şeytan iyice yere yığılıp kaldı.
    Bundan sonra İbni Abbas, şöyle diyor:
    “Siz ancak şeytanı taşlıyor ve ancak atanız İbrahim Aleyhisselamın yolunu izliyorsunuz.”
    Bu ibadet şekli Hz. Adem'den beri her insanın ortak düşmanı olan şeytanın arzusuna icabet etmemek, onun vesveselerine aldırmamak, iman çemberi içinde, şeytanı bir kere daha kahretmek, yerin dibine geçirmektir.Bu taşlama, kötü niyetlere, şer kuvvetlere karşı bir zindelik gösterisi, her çeşit kötülükleri yenme azminin sembolleşmesi, Rabbimizle yapılan manevi anlaşmanın icrasıdır.
    Şeytan taşlama, Hz. İbrahimin kendine engel olmaya çalışan şeytanı kovmak amacıyla ona taş fırlatmasını sembolize eder. Bir Peygamber olarak ona şeytan gözükmüş ve o da Rabbi ile arasına girmek isteyen, kendisini engellemek isteyen şeytanı taşlamıştır. Taşlama, bir anlamda şeytana karşı girişilen bir savaşı sembolize eder. Attığı her bir taşı, nefsine, şehvetine ve şeytana karşı fırlatır. Kendisini çeşitli hatalara, günahlara sürükleyen bu farklı cepheleri bir bir yok etmeye çalışır. Sahip olduğu her şeyi Allah için feda erme yolunda, karşısına şeytan nereler de çıkıyorsa, hangi silahları ve cepheleri kullanıyorsa oraları bertaraf etmelidir. Gurur, kibir, mal, mülk, mevki, rütbe, şan, şöhret, benlik, gençlik, evlilik, çoluk-çocuk… Kulluğun ve sorumluluğun önde engel olan şeyler her ne ise…
    Günümüzde hacı, taşlama yaparken, Hem Hz. İbrahimin rolünü oynamakta, hem de Hz. Peygamberin sünnetine uymaktadır. Ancak bu rolü oynayan Hacı, sembolik olarak taşlarını şeytanı temsil eden taş yığınlarına fırlatsa da, hakikatte kendisini şeytan hangi zayıf noktalardan aldatıyorsa, o tarafı düşünerek atmalıdır. Herkes kendi ayıbını, açığını ve günahını kendi daha iyi bileceği için, attığı her bir taşla nefsini, şehevi arzusunu, kendisini günaha sokan dürtülerine atmalıdır taşları.
    Orada sembolik olarak ilk gün yedi, sonraki günler kırk dokuz veya yetmiş taş atar. Bu çokluktan bir kinayedir. Bunun anlamı, artık şeytana karşı sürekli teyakkuz halinde olmalı, yüzlerce defa karşısına çıksa, ona fırlatacağı binlerce taşı olmalıdır. Artık öteden beri tekrarladığı “Taşlanmış şeytanın şerrinden Allaha sığınırım!” şeklindeki “istiaze” yani “Euzü billahi mineşşeytanir racim” i sadece sözüyle değil, daha bilinçli bir şekilde özüyle yapmalıdır. Kimden kime sığındığını fark etmelidir. “Racim” olan şeytandan “Rahim” olan Allaha sığındığını kavramalıdır.
    Şayet bunu kavrayamaz ve sadece sembolde, şekilde takılır kalır da, bunun anlam ve hikmetini idrak edemezse “şeytanı taşladığı” vehmiyle bir kez daha aldanır o kadar! Çünkü şeytan orada sembolize edildiği gibi dışarıda değil, Hz. Peygamberin benzetişiyle “Kanın damarlarda dolaştığı gibi insanın içinde dolaşır” (Buhari, İtikaf 11-12)
    İşte bu şuurla eda edilen Hac farizası ile müslüman hayatı boyunca bütün benliği ile Rabbine yönelmeye daha bir gayret gösterir hac dönüşü haftalarca, aylarca o atmosferden alınan manevi zevki hissetmeye devam eder.
    Fakirlere verilecek daha çok mallarımız vardır. Her insan hayatını süzgeçten geçirirse nice hac paralarını israf ettiğini idrak edecektir. Bu israf ettiklerinin yarısı kadarını tutabilse heralde yardım edecek fakir kimse bulamayacaktır.
    (Bu yazı Diyanet Yayınları Hac İlmihali'nden istifade edilerek hazırlanmıştır.)


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  3. 11.Kasım.2011, 11:53
    2
    Moderatör



    Değerli kardeşimiz;



    İnsanın hem Allah, hem de diğer insanlar ve varlıklarla ilişkilerini düzenleyen ve hayatına yön veren, onlarla ilgili davranışlarına esas olacak kurallar bütününe “din” denilmektedir.
    Ruh ve bedenden oluşan insan, yapısı itibariyle dine muhtaçtır. Bu durum, hem bedensel ihtiyaçları, hem de ruh sağlığı bakımından bir zarurettir. İnsan bu ihtiyacını, aynı zamanda bir inanç, ibadet ve ahlak sistemi olan din vasıtasıyla giderebilir.
    İbadetler, Allah nasıl emretti ve elçisi nasıl gösterdi ise öyle yapılır. Çünkü ibadeti yapacak olan Mü’mindir. İnanan ve Allah’a bağlanan bir Müslüman için ibadet bir yük değil, zevkle yerine getirmek istediği bir ihtiyaçtır. Mü’min bu ihtiyacını Allah ve Rasulü’nün sunduğu program dahilinde yerine getirir. Dolayısıyla ibadetlerin şekli ve yapılışı konusunda aklen yapılacak açıklamalar, nihayet bir yorumdan öteye geçmez. Bu alanda akla gelebilecek pek çok sorunun cevabı şudur: “Hz. Peygamber ‘Ben nasıl namaz kılıyorsam, siz de öyle kılın!’(Buhari, Edep, 27); ‘Haccın yapılışına ilişkin uygulama, fiil ve davranışlarını benden alın!’ (Nesâî, Menâsik 220) buyurmuştur ve onun için bu ibadetler böyle yapılmaktadır.”
    Şu kadar var ki, ibadetlerin görünen yönlerinin yanı sıra, çeşitli hikmetlerinin de varlığı inkar edilemez. Dolayısıyla, onların şekillerinin ve yerine getiriliş biçimlerinin öğrenilmesi kadar, hikmetlerinin de anlaşılmaya çalışılması bir ihtiyaçtır. Özellikle de hac gibi bünyesinde pek çok sembolik anlamlı fiili bulunan ibadetlerin özünün ve ruhunun yakalanabilmesi açısından bu ayrı bir önem taşımaktadır. Zira hac, baştan sona sembollerle dolu bir ibadettir. Bir semboller haritasıdır âdeta. Tavaf, sa’y, şeytan taşlama, Arafat’ta vakfe vb. hac ile ilgili fiil ve davranışların hepsi de sembolik anlamlar taşımaktadır. İşte bu sembollerin anlaşılması ile yapılan bu ibadetin önemi ve başka bir ibadetin Hac ibadeti yerini tutmayacağı anlaşılır.
    Günümüzde maalesef din ve diyanet ile uzaktan-yakından ilgisi olmayan insanlar, hacca gitmenin döviz kaybına sebep olduğu, onun Araplar'a para yedirmekten başka bir şey olmadığını söylüyorlar ve belki de bazı Müslümanlar bu sözlerden etkileniyorlar. Halbuki hac Allah'ın emridir. O kutsî mekanları ziyaret etmekle elde edilecek şeyler, başka hiçbir şeyle elde edilemez. Hac farizasının yerini başka bir şey tutamaz. Kaldı ki o İslam'ın üzerine bina edildiği beş temel esastan biridir. Hz. Peygamber döneminde de şüphesiz muhtaç insanlar çoktu. Onlara yardım etmeyi her fırsatta teşvik etmişlerdi. Ancak her ibadete ayrı önem vermiş birini diğerinin yerine koymamıştır.
    Hac İslam'ın şeair'indendir. Tevhid dinine has bir ibadet olması hasebiyle İslam'ın esaslarından kabul edilmiştir. Aşağıda Hac menasiklerinin hikmetlerini açıklayacağız. Böylece Haccın yerini neden başka bir ibadet tutmayacağı anlaşılmış olacaktır.
    Hac ile ilgili ayetlere bakıldığında, insanlar, birtakım faydalara tanık olmaları ve Allah’ın kendilerine verdiği hayvanları Allah’ın adıyla kurban etmeleri, etlerinden muhtaçlara yedirmeleri, günah kirlerinden arınmaları, adaklarını yerine getirmeleri, Beyt-i Atik’i (Kâbe’yi) tavaf etmeleri vb. bazı hikmetler için çağrılmaktadır. (Hac, 27-37) Kısaca bu çağrı, Allah’ı mübarek yer ve zamanlarda anmaya, tevhide ve takvaya bir çağrıdır.
    İnancın pratiğe yansımaları olan ibadetler, hem bireyi, hem de toplumu psikolojik ve sosyolojik olarak huzura kavuşturmayı hedeflemektedir. Bu, ibadet boyutuyla Allah-kul ilişkisini güçlendirirken, hikmet boyutuyla da ruh sağlığı ve sosyal dayanışmayı beslemektedir.
    Bedenle yapılan namaz ve oruç ibadetinde nefis terbiyesi ağır basarken; mal varlığıyla yapılan zekat, sadaka ve kurban ibadetlerinde dayanışma ruhu öne geçmektedir. Hem bedenle, hem de mal ile yapılan hac ibadetine gelince, o bu özelliklerin hepsini bünyesinde toplar.
    Her insan yaratılışı gereği Yüce Allah’a karşı kulluğunu ortaya koymak ihtiyacındadır. Hac, kula, en belirgin bir şekilde Yüce Allah karşısında aczini ortaya koyma, kulluğunu ifade etme ve onun verdiği nimetlere şükretme imkanı veren bir ibadettir. Çünkü hacı, mal, mülk, makam ve mevki gibi dünyevi unsurlardan sıyrılarak Allah’a yönelir. Sonsuz güç ve kudret sahibinin karşısında teslimiyetini ve bağlılığını ifade eder. Bu durum kendisine Allah’a kul olma zevkini tattırır. Bu yönleriyle hac bir eğitim merkezi gibidir.
    Hac; renk, dil, ırk, ülke, kültür, makam ve mevki farkı gözetmeksizin aynı amaç ve gayeleri taşıyan milyonlarca Müslüman’ı bir araya getirerek eşitlik ve kardeşliğin çok canlı bir tablosunu oluşturur. Bu, lafta kalan kuru bir iddiadan ibaret değildir. Zenginiyle, fakiriyle, güçlüsüyle, güçsüzüyle bütün hacılar aynı kıyafetler içinde, aynı mahrumiyetleri yaşayarak, aynı güçlüklere katlanarak, aynı şartlarda hareket ederek fiili bir eşitlik ve kardeşlik eğitiminden geçerler. Trilyonlara hükmeden bir zenginle geçimini zor karşılayan bir fakire aynı kıyafet içinde Arafat’ta beraberce el açıp dua ettiren ve Kâbe’nin etrafında yan yana tavaf ettiren hac ibadeti, insanlara makam, mevki, mal mülkle böbürlenmemeyi, İslâm kardeşliği içinde tanışıp kaynaşmayı ve mahşeri unutmamayı öğretir.
    Hac esnasında hiçbir şeye zarar vermemek esas olduğundan insanın çevresiyle ilişkisinde son derece dikkatli davranması gerektiği ortaya çıkar. Özellikle bitki ve hayvan türünden canlılara karşı gösterilmesi gereken hassasiyet, kişiye başka zamanlarda kazanamayacağı ölçüde bir duyarlılık sağar. Artık hacı, yeşil bir yaprağa, herhangi bir canlıya bile zarar veremez.
    Bunun yanında öfkelenmemek, kimseyi incitmemek ve güler yüzlü olmak gibi ahlâkî davranışlar da, haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri manevî kazançlar arasında yer alır.
    Hac Sembollerinin Anlamı
    Mikat; Arapça “vakit” kelimesinden türeyen “Mîkât” kelimesi, tayin edilen vakit, buluşma vakti, bugünkü tabirle “randevu” anlamına gelmektedir. Her randevunun belli bir zamanı olduğu gibi, belli bir yeri de vardır. İşte mîkat, haccın başladığı yer ve zamanı ifade eder. Dolayısıyla mîkat mahalline gelindiğinde, büyük randevu, Allah ile buluşma ve kavuşmayı simgeleyen
    hac başlar.
    İhram; Hacca gelenler, sosyal ve ekonomik statülerini gösteren dünyevî elbiselerini, makam ve mevkilerini ortaya koyan üniformalarını, zevklerini, kültürlerini ve karakterlerini yansıtan her türlü (süs, zinet, makyaj vb.) göstergeleri bırakıp, Allah önünde herkesin eşit olduğunu sembolize eden iki basit giysiye bürünmüş olurlar. Yani ihram ilk önce, Allah nezdinde mal, mülk, madde ve meta’ın bir hiç sayıldığı, bütün Müslümanların bu kutsal iklimde eşit ve kardeş olduğunu ifade eder. Birini diğerinden ayrıcalıklı, üstün gösteren hiçbir emare yoktur. Artık dünyevî elbiseler çıkartılmış, sadece kimlikler, kişilikler ortaya konulmuştur.
    İhram, Allah’la buluşmaya niyet edilmesi, tövbe edilerek gelinmesi, kulun kendisi için yeni bir sayfa açması, ihram ile birlikte yasakların başlaması, kişinin elinden geldiği kadar bütün günahlardan uzaklaşması gibi değişim nedeniyle, geçici bir süre için âdeta beyaz kanatlı meleklere dahil olması şeklinde de anlaşılmaktadır. Öyle ki artık hacı, beşerî özellikler değil, melekî melekeler peşinde olacaktır. Tıpkı melekler gibi, Allah’a asla isyan etmeyecek, ne emrolunmuşsa onu yapacaktır. En azından hac süresince nefis ve şehvet gibi, beşerî zafiyetlerinden uzak kalacak, elde ettiği yeni melekeleriyle âdeta melekleşecektir.
    Giydikleri beyaz örtüler içindeki hacılar, âdeta barış bayraklarını açmış, barışın sembolü olan beyaz güvercinlere dönmüşlerdir. Harem bölgeye, dokunulmazlık alanına, savaşsız bölgeye, barış alanına girmişlerdir.
    Hac esnasında hiçbir şeye zarar vermemek esas olduğundan insanın çevresiyle ilişkisinde son derece dikkatli davranması gerektiği ortaya çıkar. Özellikle bitki ve hayvan türünden canlılara karşı gösterilmesi gereken hassasiyet, kişiye başka zamanlarda kazanamayacağı ölçüde bir duyarlılık sağar. Artık hacı, yeşil bir yaprağa, herhangi bir canlıya bile zarar veremez.
    Bunun yanında öfkelenmemek, kimseyi incitmemek ve güler yüzlü olmak gibi ahlâkî davranışlar da, haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri manevî kazançlar arasında yer alır.
    Kısaca, ihram süresince toplumsal barışı ve bütünlüğü bozucu, bencilliği uyandırıcı, geride bırakılan geçici haz ve menfaatleri hatırlatıcı mahiyetteki her türlü eşya ve fiiller yasaklanmıştır.
    Telbiye; seferberlik emrine uyarak cephe için gerekli hazırlıklarını yapmış, üniformasını giymiş, silahını kuşanmış bir askerin komutanının huzuruna çıkarak “Emret komutanım!” tekmili vermesine benzer. İhram zırhını giyen hacı “Buyur Allahım buyur! Emrindeyim buyur!” derken Kâbe’sine çağıran Rabbinin tam önündeymiş gibi hisseder kendisini. “Davetini duydum, emrine uydum, huzuruna geldim, bütün benliğimle ve içtenliğimle emrindeyim!” der ve günlerce bunu birçok davranışıyla ispatlamaya çalışır.
    Arafat ve Vakfe; “Hac, Arafat’tır” yani ârif olmaktır; marufa, marifete, Marifetullah’a ermektir. Dirilişi, mahşeri, mahkeme-i kübra öncesi bekleyişi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çekilmeden önce muhasebe yapmayı bilmektir. Arafat, ârif olma yeridir. Arafat marifeti yakalama yeridir. Arafat önce kendini bilme, kendini bulma deneyimidir. Ve “Kendini bilen, Rabbi’ni de bilir” dusturunca önce kendini tanıma, ardından da Rabbini tanımadır.
    Vakfe ise, uzun soluklu bir duruştur, duruşmadır, durulaşmadır, sabahtan akşama kadar heyecanla, korku ve ümit arası bir bekleyiştir. O, mü’minin, Rabbi’nin huzurunda imanla, sebatla, umutla gerçekleştirdiği bilinçli bir duruştur. Bütün
    Müslümanların kardeş olduklarını, Hz. İbrahim’in milleti olan tek bir din ve millet olduklarını, yek vücut olduklarını ispatlayan şanlı, asaletli bir duruştur.
    Tavaf; Kabenin etrafında tavaf eden on binlerce müslümanın oluşturduğu tablo, bir galaksinin, milyarlarca yıldızıyla dönüşünü andıran bir manzara gibidir. Bu bakımdan tavaftaki manevi hazzı tam anlamıyla elde edebilmek için kendini yörüngeye bırakmak gerekmektedir. Zaten Kabenin çekim alanında yörüngeye girebilen bu manevi akışa kendini bırakır ve mü’minler denizinden bir damla olabilmenin zevkine erer. Kabe etrafında dönerek gerçekleştirilen tavaf, kainatın ve yaratılışın özeti, teslimiyetin ve ilahi takdire boyun eğişin sembolü sayılır.
    Sa’y; Hacda yapılmakta olan sa’yin aslı, Hz. Hacer’in henüz kendisini emmekte olan oğlu Hz. İsmail (as) için su ararken, bu iki tepe arasında koşması hadisesine dayanır. Sa’y, Hz. Hacer’in bu hatırasının canlandırılmasıdır. Safa ile Merve arasında yapılan sa’y, Allah’ın rahmetinin en büyük tecellilerinden biri olan anne sevgisi ve şefkatinin Hz. Hacer validemizde kendini gösteren şeklinin yâd edilmesidir. Annelik şefkat ve sevgisine, bu yüce duyguya İslam’ın verdiği değeri simgeleyen temsilî bir harekettir.
    Safâ ile Merve arasındaki gelip gitmelerde, işte böyle bir düşünceden kaynaklanan bir duygu seli yaşanır. İnsan sa’y alanındaki koşuşturmasıyla, Hz. Hacer’e somut bir şekilde uzanan ilahî rahmetten bir şeyler elde edebilme arzusundadır. Sa’y, Müslümanların sırf hac (ve umre) fiil ve davranışlarından olduğu için, ibadet kastıyla katıldıkları bir yürüyüştür. Müslüman bu sayede kendisi gibi aynı yola girmiş, aynı niyet ve duyguları taşıyanlarla beraber koşmanın ne demek olduğunu fark eder.
    Safa ile Merve arasında sa’y ederken hacı, manen kurtuluşu aramak için tıpkı Hz. Hacer validemiz gibi koşar. Beşerî olandan ilâhî rahmete koşar. Nefes nefese bütün uzaklıkları yakınlaştırarak, Yüce Yaratıcı’nın kendisine ne derece yakın olduğunu hissederek koşar. Hz. Hacer validemizin telâşıyla umuda, Zemzem’e koşar ve sonunda ona kavuşur ve ondan kana kana içer.
    Sa’y, tıpkı Hacer validemizin kızgın güneşin altında susuzluktan kıvranan biricik İsmail’ine hayat verecek suyu arayışı gibi bir arayıştır. Ve orada hacı, Hacer rolünü canlandıracaktır. Yedi defa canla-başla, telaşla, heyecanla arayacaktır. Kendi İsmail’lerini kurtaracak olan o mana suyunu, eskilerin tabiriyle âb-ı hayatı. Aylardır bir damla su görmediğinden çatlayıp paramparça olmuş toprak misali, kafalarda, kalplerde açılan çatlakları kapatacak, orada ahlâkı, maneviyatı, ilmi, hayrı, hakikati ve hizmeti yeşertecek, kısaca nesillerimize hayat verecek manevi Zemzem’i arayacak. Şayet İsmail’lerine acilen bu suyu tedarik edemez ve o âb-ı hayatı bulamazsa, onların bedenleri yaşamaya devam etse dahi, çoğunun ruhu ölecektir.
    Hz. Hacer’in İsmail’i, Cebrail’in yerden çıkardığı su ile kurtulmuştu. Aynı şekilde bizim İsmail’lerimiz de Cebrail’in getirdiği su ile, ama bu defa yerden değil, semadan getirdiği âb-ı hayat ile yani Kur’an ile kurtulacaktır. O hakikat pınarından ne kadar içebilirse, Kur’an ahlâkından ne kadar nasiplenebilirse, Kur’anî öğretiyi ne kadar yaşayabilirse, susuzluğunu Allah’ın ayetleriyle ne kadar giderebilirse o oranda hayat bulacak, hem bedenleri, hem de ruhları yaşayacaktır. İşte bu duygu ve düşüncelerle yapılan bir sa’y, sembolize ettiği arayışın amacını gerçekleştirecektir.
    Cemre; Bu hususta İbni Abbas'ın rivayeti de şöyledir:
    Hz. İbrahim hac ibadetini yapmaya geldiği zaman, Akabe Cemresi yanında şeytan ona göründü. Bunun üzerine onu yedi adet taşla taşladı, şeytan yere battı. Sonra Orta Cemre yanında şeytan ona tekrar göründü. Yedi taş da orada attı. Böylece şeytan tekrar yere battı. Bir müddet sonra Küçük Cemrenin yanında yine karşısına dikildi. Burada da yedi taş daha atınca artık şeytan iyice yere yığılıp kaldı.
    Bundan sonra İbni Abbas, şöyle diyor:
    “Siz ancak şeytanı taşlıyor ve ancak atanız İbrahim Aleyhisselamın yolunu izliyorsunuz.”
    Bu ibadet şekli Hz. Adem'den beri her insanın ortak düşmanı olan şeytanın arzusuna icabet etmemek, onun vesveselerine aldırmamak, iman çemberi içinde, şeytanı bir kere daha kahretmek, yerin dibine geçirmektir.Bu taşlama, kötü niyetlere, şer kuvvetlere karşı bir zindelik gösterisi, her çeşit kötülükleri yenme azminin sembolleşmesi, Rabbimizle yapılan manevi anlaşmanın icrasıdır.
    Şeytan taşlama, Hz. İbrahimin kendine engel olmaya çalışan şeytanı kovmak amacıyla ona taş fırlatmasını sembolize eder. Bir Peygamber olarak ona şeytan gözükmüş ve o da Rabbi ile arasına girmek isteyen, kendisini engellemek isteyen şeytanı taşlamıştır. Taşlama, bir anlamda şeytana karşı girişilen bir savaşı sembolize eder. Attığı her bir taşı, nefsine, şehvetine ve şeytana karşı fırlatır. Kendisini çeşitli hatalara, günahlara sürükleyen bu farklı cepheleri bir bir yok etmeye çalışır. Sahip olduğu her şeyi Allah için feda erme yolunda, karşısına şeytan nereler de çıkıyorsa, hangi silahları ve cepheleri kullanıyorsa oraları bertaraf etmelidir. Gurur, kibir, mal, mülk, mevki, rütbe, şan, şöhret, benlik, gençlik, evlilik, çoluk-çocuk… Kulluğun ve sorumluluğun önde engel olan şeyler her ne ise…
    Günümüzde hacı, taşlama yaparken, Hem Hz. İbrahimin rolünü oynamakta, hem de Hz. Peygamberin sünnetine uymaktadır. Ancak bu rolü oynayan Hacı, sembolik olarak taşlarını şeytanı temsil eden taş yığınlarına fırlatsa da, hakikatte kendisini şeytan hangi zayıf noktalardan aldatıyorsa, o tarafı düşünerek atmalıdır. Herkes kendi ayıbını, açığını ve günahını kendi daha iyi bileceği için, attığı her bir taşla nefsini, şehevi arzusunu, kendisini günaha sokan dürtülerine atmalıdır taşları.
    Orada sembolik olarak ilk gün yedi, sonraki günler kırk dokuz veya yetmiş taş atar. Bu çokluktan bir kinayedir. Bunun anlamı, artık şeytana karşı sürekli teyakkuz halinde olmalı, yüzlerce defa karşısına çıksa, ona fırlatacağı binlerce taşı olmalıdır. Artık öteden beri tekrarladığı “Taşlanmış şeytanın şerrinden Allaha sığınırım!” şeklindeki “istiaze” yani “Euzü billahi mineşşeytanir racim” i sadece sözüyle değil, daha bilinçli bir şekilde özüyle yapmalıdır. Kimden kime sığındığını fark etmelidir. “Racim” olan şeytandan “Rahim” olan Allaha sığındığını kavramalıdır.
    Şayet bunu kavrayamaz ve sadece sembolde, şekilde takılır kalır da, bunun anlam ve hikmetini idrak edemezse “şeytanı taşladığı” vehmiyle bir kez daha aldanır o kadar! Çünkü şeytan orada sembolize edildiği gibi dışarıda değil, Hz. Peygamberin benzetişiyle “Kanın damarlarda dolaştığı gibi insanın içinde dolaşır” (Buhari, İtikaf 11-12)
    İşte bu şuurla eda edilen Hac farizası ile müslüman hayatı boyunca bütün benliği ile Rabbine yönelmeye daha bir gayret gösterir hac dönüşü haftalarca, aylarca o atmosferden alınan manevi zevki hissetmeye devam eder.
    Fakirlere verilecek daha çok mallarımız vardır. Her insan hayatını süzgeçten geçirirse nice hac paralarını israf ettiğini idrak edecektir. Bu israf ettiklerinin yarısı kadarını tutabilse heralde yardım edecek fakir kimse bulamayacaktır.
    (Bu yazı Diyanet Yayınları Hac İlmihali'nden istifade edilerek hazırlanmıştır.)


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet





+ Yorum Gönder