Konusunu Oylayın.: Hayır ve şerri Allahın yaratması ve insanın iradesi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hayır ve şerri Allahın yaratması ve insanın iradesi
  1. 04.Kasım.2011, 11:47
    1
    Misafir

    Hayır ve şerri Allahın yaratması ve insanın iradesi

  2. 04.Kasım.2011, 12:27
    2
    m.deniz
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ocak.2011
    Üye No: 83734
    Mesaj Sayısı: 1,194
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: .......

    Cevap: Hayır ve şerri Allahın yaratması ve insanın iradesi




    Değerli kardeşimiz;


    Hayır ve Şerri Allah'ın Yaratması: İnsanın irade ve ih­tiyariyle işlediği, hayır olsun şer olsun, bütün amellerini yaratan ancak Cenâb-ı Hak'tır. O'ndan başka Halik yok­tur ve yaratmak O'na mahsustur. lakin, hayrı ve şerri insan kendi ihtiyariyle istemekte, dolayısıyla da mes'uliyeti o çekmektedir. Bu hakikate iki misâl ile işaret etmeye çalışalım.

    İnsan ruhuna görme kabiliyetini veren, ruh ile göz arasındaki münasebeti kuran ve göz fabrikasına ışığın bir hammadde gibi girerek görmeyi netice vermesini tak­dir eden Allahü Azimüşşân'dır. Bu fiillerde insan iradesi­nin ve kudretinin hiçbir te'siri yoktur. O halde, görme fii­lini yaratan ancak O Hâlık-ı Küllî Şey'dir. Fakat Cenâb-ı Hak, insana bazı şeylere bakmasını helâl, bazılarını ise haram kılmıştır. İşte insan O'nun helâl kıldığı şeylere bakmakla hayır, haram kıldıklarına bakmakla şer işlemiş olur. Her iki hali de, yâni hayır ve şerri netice veren iki görme fiilini de, yaratan Allah'tır.

    Aynı şekilde, yürüme fiilini yaratan da Cenâb-ı Hak'tır. İnsanın herhangi bir yere veya istikamete gitmeyi arzu etmesiyle birlikte ayaklar onun seçtiği hedefe doğru harekete başlar. İnsanın bu hareketi ihtiyari bir fiildir. Bu fiil ile bir ıztırarî fiilin, meselâ, dünyanın güneş etra­fında dönmesinin farkı açıktır.

    Cenâb-ı Hak güneşe dünyayı istediği gibi hareket ettir­me iradesini vermemiştir. Bu sebeble dünya Allah'ın tak­dir ettiği yörüngede milyarlarca seneden beri dönmekte­dir. Fakat insanın yürüme fiilinin yönünün tâyin ve tesbitini onun cüz'î iradesine bırakmıştır. Yürüme fiilini Al­lah yaratmakla birlikte, gidilecek yeri insan tercih ettiğin­den, mes'uliyet ona aittir. O halde insan Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı yürüme fiiliyle O'nun emrettiği bir yere gittiğin­de hayır, yasakladığı bir yere gittiğinde ise şer işlemiş olur.

    Bu iki misâle insanın diğer fiillerini kıyas edebiliriz.

    O halde, hayır ve şerrin Allah'tan olması, bizim yaptı­ğımız bütün amelleri O'nun yaratması demektir.

    • Hidâyet ve dalâlet: Hayır ve şerrin Allah'tan olması cihetiyle, insanları hidâyete erdiren ve dalâlete düşüren ancak O'dur. İnsanlar birbirinin hidâyet ve dalâletine sa­dece sebeb olurlar. Hidâyet ve dalâleti Cenâb-ı Hakk'ın yaratmasını yanlış anlayan bazı kimseler, Hidâyet Al­lah'tandır, O nasib etmedikten sonra insan doğru yola giremez, diyerek, hem başkalarını ikaz ve irşad etme yolunu ka­patmakta, hem de kendilerini kusurlarından mazur gös­termek istemektedirler.

    Önce şunu belirtelim. Cenâb-ı Hakk'ın dilediğine hidâyet buyurması caizdir. İnsanları saadete erdiren ve şekavete düşüren ancak O'dur. Lâkin Hâ^ık-ı Hakîm'in bir kulunda dalâlet yaratması, o kulun kendi cüz'î irade­sini kötüye kullanması sebebiyledir. Yoksa, kul kendi ka­biliyetini dalâlete yöneltmedikçe, Cenâb-ı Hakk onu o yo­la sevketmez. Aynı durum hidâyet için de sözkonusudur. Nasıl ki insan rızık için gerekli bütün teşebbüsleri yaptık­tan ve sebeblere tevessül ettikten sonra neticeyi Allah'tan bekler. Zira Rezzâk (rızık verici) ancak O'dur. Sebebleri mükemmel bir şekilde yerine getirmekle rızkı elde etmeye muhakkak gözüyle bakamaz. Aynen öyle de bir kimseye Allah'ın emir ve yasaklarını en güzel bir şekilde tebliğ eden insan, neticeye kesin gözüyle bakamaz. Zira, Hadi (hidayete erdirici) ancak Allahü Azimüşşân'dır. O Zât-ı Zülcelâl'in dilediğine hidâyet vermesi ise, hidâyet şartlarına riayet eden kimseye, dilerse hidâyet vereceği demektir.

    Yoksa, hidâyet sebeblerine teşebbüs etmemek mânâsına gelmez. Bu düşünce tarzı rızık misâlinde, tarlaya tohum ekmeden mahsul beklemeye benzer.

    Bu noktada bir hususun açıklanması gerekmektedir. Tarlasına tohum ekemeyen kimsenin mahsul alamayaca­ğı kesindir. Her sebebe hakkıyla riayet eden kimse ise yüzde doksan dokuz ihtimalle mahsule kavuşur. Yüzde bir ihtimal ile dolu, sel, kuraklık gibi bir musibet sözkonusu olabilir. İşte, az da olsa netice alamama ihtimalinin bulunması insanın dergâh-ı İlâhiye'ye iltica etmesi ve O'na yalvarması hikmetine binâendir. Bu hakikat, hidâyet meselesi için de sözkonusudur.

    • Bütün iyiliklerin Allah'tan, Kötülüklerin Nefisten Olması: Misâllerin hakikat yıldızlarını gözetmekte birer dürbün vazifesi görmesi kaidesince, bu hakikati bir temsil ile açıklamaya" çalışacağız.

    Bir padişahın, memurlarından birisine kâfi miktarda altın vererek, bunların bir kısmıyla Kur'ân-ı Kerim tab'edip dağıtmasını emrettiğini, diğer kısmıyla da ahali­nin ibâdeti için Süleymaniye gibi bir cami, ilim ve irfan sahasında terakkileri için Fatih Külliyesi gibi bir külliye ve düşmana karşı en güzel şekilde hazırlanmaları için de Selimiye gibi bir kışla yaptırmasını ferman buyurduğunu farzediniz. Bu memur verilen emirleri aynen yerine getir­diği takdirde ortaya çıkacak hayırlı neticelere sahip çıka­bilir mi? "Bütün bu Kur'ân-ı Kerim'leri ben bastırdım, bu cami, külliye ve kışla hep benim eserlerimdir" diyebilir mi?

    Fakat o memur, padişahın emrinin hilâfına, altınlarla Kur'an bastırmak yerine, insanların itikad ve ahlâkım bo­zacak eserler bastırarak dağıtsa; cami, külliye, kışla yeri­ne insanları ahlaken sukut ettiren rezalet yuvalan açsa, gençleri devlete ve millete düşman hale getirecek kamp­lar kursa bütün bu faaliyetlerin neticesi olarak cemiyet hayatı alt üst olsa, bu adam diyebilir mi ki, "Bütün bu işle­ri padişah yaptı, çünkü bana bunları yapmam için gerekli sermayeyi o verdi?"

    Her iki halde de sermayeyi veren padişahtır. Sermaye padişahın emri üzerine kullanıldığında bütün şeref ona aittir. Emrinin aksine kullanıldığında ise ortaya çıkacak bütün şer ve tahribat sermayeyi yanlış yolda kullanan ki­şiye ait olur.

    Cenâb-ı Hak da herbir insana akıl, hafıza, hayal gibi hârika cihazlar takmış ve herbiri ayrı bir âlemin kapısını açan görme, işitme, korkma, sevme gibi nice hisler ver­miştir.

    Gözün büyüklüğünü ve görme sahasını iradesiyle tak­dir ettiği gibi, neye bakılıp neye bakılmayacağını da hikmetiyle tâyin etmiş ve tercihi insanın cüz'î iradesine bı­rakmıştır. Aynı şekilde, insanın neyi dinleyip neyi dinle­meyeceğini, neyi konuşup neyi konuşmayacağını tesbit etmiştir. Bütün azaların ve latifelerin kendi emri üzere kullanılması halinde, insana mükâfat olarak Cennet'te ebedî bir saadet ihsan edeceğini de vaad etmiştir.

    İşte insan, Hak Teâlâ'nın ihsan ettiği bu büyük serma­yeyi O'nun nzası istikametinde kullandığında, ortaya çı­kan dünyevî ve uhrevî neticeleri Allah'tan bilmeli ve O'na minnettar olmalıdır. Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri kuru çubuğunda aranılmaz, hakikatini rehber edinerek ken­disine ihsan edilen nimetleri gasb ve temellük etmemeli­dir. Cenâb-ı Hakk'ın ona lütfettiği bu büyük sermayeyi, O'nun nzası hilâfına kullanan kimse, elde edeceği şerli neticelerden elbette ki tamamen mes'ul olacaktır.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  3. 04.Kasım.2011, 12:27
    2
    Devamlı Üye



    Değerli kardeşimiz;


    Hayır ve Şerri Allah'ın Yaratması: İnsanın irade ve ih­tiyariyle işlediği, hayır olsun şer olsun, bütün amellerini yaratan ancak Cenâb-ı Hak'tır. O'ndan başka Halik yok­tur ve yaratmak O'na mahsustur. lakin, hayrı ve şerri insan kendi ihtiyariyle istemekte, dolayısıyla da mes'uliyeti o çekmektedir. Bu hakikate iki misâl ile işaret etmeye çalışalım.

    İnsan ruhuna görme kabiliyetini veren, ruh ile göz arasındaki münasebeti kuran ve göz fabrikasına ışığın bir hammadde gibi girerek görmeyi netice vermesini tak­dir eden Allahü Azimüşşân'dır. Bu fiillerde insan iradesi­nin ve kudretinin hiçbir te'siri yoktur. O halde, görme fii­lini yaratan ancak O Hâlık-ı Küllî Şey'dir. Fakat Cenâb-ı Hak, insana bazı şeylere bakmasını helâl, bazılarını ise haram kılmıştır. İşte insan O'nun helâl kıldığı şeylere bakmakla hayır, haram kıldıklarına bakmakla şer işlemiş olur. Her iki hali de, yâni hayır ve şerri netice veren iki görme fiilini de, yaratan Allah'tır.

    Aynı şekilde, yürüme fiilini yaratan da Cenâb-ı Hak'tır. İnsanın herhangi bir yere veya istikamete gitmeyi arzu etmesiyle birlikte ayaklar onun seçtiği hedefe doğru harekete başlar. İnsanın bu hareketi ihtiyari bir fiildir. Bu fiil ile bir ıztırarî fiilin, meselâ, dünyanın güneş etra­fında dönmesinin farkı açıktır.

    Cenâb-ı Hak güneşe dünyayı istediği gibi hareket ettir­me iradesini vermemiştir. Bu sebeble dünya Allah'ın tak­dir ettiği yörüngede milyarlarca seneden beri dönmekte­dir. Fakat insanın yürüme fiilinin yönünün tâyin ve tesbitini onun cüz'î iradesine bırakmıştır. Yürüme fiilini Al­lah yaratmakla birlikte, gidilecek yeri insan tercih ettiğin­den, mes'uliyet ona aittir. O halde insan Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı yürüme fiiliyle O'nun emrettiği bir yere gittiğin­de hayır, yasakladığı bir yere gittiğinde ise şer işlemiş olur.

    Bu iki misâle insanın diğer fiillerini kıyas edebiliriz.

    O halde, hayır ve şerrin Allah'tan olması, bizim yaptı­ğımız bütün amelleri O'nun yaratması demektir.

    • Hidâyet ve dalâlet: Hayır ve şerrin Allah'tan olması cihetiyle, insanları hidâyete erdiren ve dalâlete düşüren ancak O'dur. İnsanlar birbirinin hidâyet ve dalâletine sa­dece sebeb olurlar. Hidâyet ve dalâleti Cenâb-ı Hakk'ın yaratmasını yanlış anlayan bazı kimseler, Hidâyet Al­lah'tandır, O nasib etmedikten sonra insan doğru yola giremez, diyerek, hem başkalarını ikaz ve irşad etme yolunu ka­patmakta, hem de kendilerini kusurlarından mazur gös­termek istemektedirler.

    Önce şunu belirtelim. Cenâb-ı Hakk'ın dilediğine hidâyet buyurması caizdir. İnsanları saadete erdiren ve şekavete düşüren ancak O'dur. Lâkin Hâ^ık-ı Hakîm'in bir kulunda dalâlet yaratması, o kulun kendi cüz'î irade­sini kötüye kullanması sebebiyledir. Yoksa, kul kendi ka­biliyetini dalâlete yöneltmedikçe, Cenâb-ı Hakk onu o yo­la sevketmez. Aynı durum hidâyet için de sözkonusudur. Nasıl ki insan rızık için gerekli bütün teşebbüsleri yaptık­tan ve sebeblere tevessül ettikten sonra neticeyi Allah'tan bekler. Zira Rezzâk (rızık verici) ancak O'dur. Sebebleri mükemmel bir şekilde yerine getirmekle rızkı elde etmeye muhakkak gözüyle bakamaz. Aynen öyle de bir kimseye Allah'ın emir ve yasaklarını en güzel bir şekilde tebliğ eden insan, neticeye kesin gözüyle bakamaz. Zira, Hadi (hidayete erdirici) ancak Allahü Azimüşşân'dır. O Zât-ı Zülcelâl'in dilediğine hidâyet vermesi ise, hidâyet şartlarına riayet eden kimseye, dilerse hidâyet vereceği demektir.

    Yoksa, hidâyet sebeblerine teşebbüs etmemek mânâsına gelmez. Bu düşünce tarzı rızık misâlinde, tarlaya tohum ekmeden mahsul beklemeye benzer.

    Bu noktada bir hususun açıklanması gerekmektedir. Tarlasına tohum ekemeyen kimsenin mahsul alamayaca­ğı kesindir. Her sebebe hakkıyla riayet eden kimse ise yüzde doksan dokuz ihtimalle mahsule kavuşur. Yüzde bir ihtimal ile dolu, sel, kuraklık gibi bir musibet sözkonusu olabilir. İşte, az da olsa netice alamama ihtimalinin bulunması insanın dergâh-ı İlâhiye'ye iltica etmesi ve O'na yalvarması hikmetine binâendir. Bu hakikat, hidâyet meselesi için de sözkonusudur.

    • Bütün iyiliklerin Allah'tan, Kötülüklerin Nefisten Olması: Misâllerin hakikat yıldızlarını gözetmekte birer dürbün vazifesi görmesi kaidesince, bu hakikati bir temsil ile açıklamaya" çalışacağız.

    Bir padişahın, memurlarından birisine kâfi miktarda altın vererek, bunların bir kısmıyla Kur'ân-ı Kerim tab'edip dağıtmasını emrettiğini, diğer kısmıyla da ahali­nin ibâdeti için Süleymaniye gibi bir cami, ilim ve irfan sahasında terakkileri için Fatih Külliyesi gibi bir külliye ve düşmana karşı en güzel şekilde hazırlanmaları için de Selimiye gibi bir kışla yaptırmasını ferman buyurduğunu farzediniz. Bu memur verilen emirleri aynen yerine getir­diği takdirde ortaya çıkacak hayırlı neticelere sahip çıka­bilir mi? "Bütün bu Kur'ân-ı Kerim'leri ben bastırdım, bu cami, külliye ve kışla hep benim eserlerimdir" diyebilir mi?

    Fakat o memur, padişahın emrinin hilâfına, altınlarla Kur'an bastırmak yerine, insanların itikad ve ahlâkım bo­zacak eserler bastırarak dağıtsa; cami, külliye, kışla yeri­ne insanları ahlaken sukut ettiren rezalet yuvalan açsa, gençleri devlete ve millete düşman hale getirecek kamp­lar kursa bütün bu faaliyetlerin neticesi olarak cemiyet hayatı alt üst olsa, bu adam diyebilir mi ki, "Bütün bu işle­ri padişah yaptı, çünkü bana bunları yapmam için gerekli sermayeyi o verdi?"

    Her iki halde de sermayeyi veren padişahtır. Sermaye padişahın emri üzerine kullanıldığında bütün şeref ona aittir. Emrinin aksine kullanıldığında ise ortaya çıkacak bütün şer ve tahribat sermayeyi yanlış yolda kullanan ki­şiye ait olur.

    Cenâb-ı Hak da herbir insana akıl, hafıza, hayal gibi hârika cihazlar takmış ve herbiri ayrı bir âlemin kapısını açan görme, işitme, korkma, sevme gibi nice hisler ver­miştir.

    Gözün büyüklüğünü ve görme sahasını iradesiyle tak­dir ettiği gibi, neye bakılıp neye bakılmayacağını da hikmetiyle tâyin etmiş ve tercihi insanın cüz'î iradesine bı­rakmıştır. Aynı şekilde, insanın neyi dinleyip neyi dinle­meyeceğini, neyi konuşup neyi konuşmayacağını tesbit etmiştir. Bütün azaların ve latifelerin kendi emri üzere kullanılması halinde, insana mükâfat olarak Cennet'te ebedî bir saadet ihsan edeceğini de vaad etmiştir.

    İşte insan, Hak Teâlâ'nın ihsan ettiği bu büyük serma­yeyi O'nun nzası istikametinde kullandığında, ortaya çı­kan dünyevî ve uhrevî neticeleri Allah'tan bilmeli ve O'na minnettar olmalıdır. Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri kuru çubuğunda aranılmaz, hakikatini rehber edinerek ken­disine ihsan edilen nimetleri gasb ve temellük etmemeli­dir. Cenâb-ı Hakk'ın ona lütfettiği bu büyük sermayeyi, O'nun nzası hilâfına kullanan kimse, elde edeceği şerli neticelerden elbette ki tamamen mes'ul olacaktır.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder