Konusunu Oylayın.: 8. yüzyılda bir ıslahatçı: İmam Şâtıbî

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
8. yüzyılda bir ıslahatçı: İmam Şâtıbî
  1. 18.Ekim.2011, 05:45
    1
    Misafir

    8. yüzyılda bir ıslahatçı: İmam Şâtıbî






    8. yüzyılda bir ıslahatçı: İmam Şâtıbî Mumsema 8. yüzyılda bir ıslahatçı: İmam Şâtıbî


  2. 18.Ekim.2011, 05:45
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 18.Ekim.2011, 07:30
    2
    gökhanagt
    Sorma neden?

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Ekim.2010
    Üye No: 79664
    Mesaj Sayısı: 215
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3

    Cevap: 8. yüzyılda bir ıslahatçı: İmam Şâtıbî




    8. yüzyılda bir ıslahatçı: İmam Şâtıbî

    Hicri 720 yılında Endülüs, Gırnata’ya bağlı Şâtıbe şehrinde dünyaya geldi.
    Adı, İbrahim bin Musa bin Muhammed. Künyesi ise Ebu İshak’tır. Ancak o, daha çok doğduğu yere nispetle, yani Şâtıbî diye bilinir.

    Gırnata’nın kültürel, ilmi ve sanatsal zenginliği sebebiyle olsa gerek, oradan dışarıya hiç çıkmadı, ilim tahsili için, zamanının birçok âlimi gibi, başka bölgeleri dolaşmadı. Ortaya koyduğu şaheser kitapları ve ıslahat çalışmalarıyla “Çok gezen çok bilir” tespitini “İyi okuyan ve derin düşünen çok bilir”e çevirdi.

    İmam Şâtıbî bölgenin ilmi ve kültürel birikimine rağmen toplumun gidişatında ve dini anlayışta ciddi sapmaların olduğunu tespit etti ve ıslaha çalıştı. Bu uğurda konuştu, yazdı çizdi ve birçok meslektaşıyla mektuplaştı. Ancak sapmalar yıllar içerisinde topluma öylesine sinmişti ki, toplum sapmalara karşı yapılan en ufak bir itirazı ve tashihi asıl sapma olarak görür hale gelmişti ve bu tür durumlarda her zaman olduğu gibi o dönemde de “doğruyu söyleyeni yedi köyden kovuyorlardı.”

    El-Muvafakat ve el-Îtisam gibi şaheser kitaplarıyla çağların eskitemediği makasıtçı ve ıslahatçı imamı, mevcudu muhafaza adına direnişe geçen zamanın güruhu, hatta onun bazı hocaları dâhil nasıl da hemen harcamaya ve yıpratmaya çalışmışlar! Kendi zamanıyla ilgili şunları söylüyor: “Allah Resulünün dikkat çektiği ve sakındırdığı bidatleri uzun süre araştırdım, tespit etmeye çalıştım. Anın vacibi olarak, toplumda yerleşen ve yaygınlaşan bu sapmaları açıklamam gerektiğine inandım. Bazı konuları yavaş yavaş, tedrici olarak dile getirmeye başladıydım ki başıma gelmeyen kalmadı. Sünnetten uzaklaşan bidat ve hurafeciler kıyameti kopardılar, bana karşı yapmadıkları tenkit ve tahkir kalmadı. Bir anda cahil ve geri zekâlı ilan edildim. Asıl Ehl-i Sünnet’in kendileri olduğu benim ise bir fitneci ve bidatçi olduğum yayıldı. Bunlar sayısal olarak çok olduklarından, Allah Resulü tarafından tabi olmamız istenilen, kurtuluşa erecek olan cemaatin kendileri, kendi cemaatleri olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki bunlar bilmiyorlar mı tabi olmakla emrolunduğumuz cemaatten maksat, Efendimizin yolundan giden örnek nesil, ashap ve onlara güzel bir şekilde tabi olan tabiindir.”

    Bütün bu yıpratma gayretlerine rağmen o, doğru bildiği yoldan asla vazgeçmiyor. Bir dostuna cevaben yazdığı mektupta şunları söylüyordu: “Mektupta yazdığın, ardı ardına gelen musibetler, imtihanlar ve itirazların hepsi bir noktadan kaynaklanmaktadır ki, o da bu zamanda hakkı, doğruyu aramak garip, doğruyu söylemek ise yanında kimseyi bulamamak demektir. Lakin bizim için selef-i salihinde örneklik vardır.”

    Başka bir mektubunda dostunun birine hakkı söylemeye devam etmesi tavsiyesinde bulunuyor: “Sizin konuşmalarınızdan çok güzel neticeler elde ediliyor. Biz nasıl olur da hakkı söylemekten sukut edebiliriz. Hakkı kabul edecek bir kişi dahi olduğu müddetçe konuşmaya devam etmeliyiz. Hakkı kabul edecek hiç kimsenin kalmadığı bir zamana ulaşmaktan Allah’a (c.c) sığınırım.”

    Arkadaşlarından birinin sünnete tabi iken, toplumun baskısına dayanamama sonucu sünneti terk edip toplumun anlayışına uyduğu ve bidatlere bulaştığı haberi kendisine ulaşınca ona şöyle yazar: “Geldiğiniz bu nokta eğer bir delilden kaynaklanıyor, doğru olduğuna inandığınız bir durum ise sizi seven bir kişiye de (kendisini kastediyor) bunun doğruluğunu izah etseniz ya! Bu izahınız birr ve takva yolunda yardımlaşma olur. Yok eğer maişet endişesinden bu noktaya geldiyseniz, Rabb’ı (c.c) rızka kefil olma konusunda itham etmiş bulunuyorsunuz.”

    Yine bu yolda çektiği sıkıntılardan şikâyet eden bir dostuna şu nasihatte bulunur: “Yaptıklarınızla Allah’ın (c.c) rızasını amaçladığınız ve hak yolda devam ettiğiniz müddetçe Allah sizinle beraberdir. Bilmiş ol ki halkın istek ve arzularına uyup, onların beğenisini kazanman Allah katından sana gelecek olan hiçbir azabı senden def edemez.”

    İnsan, Şatibi’nin bu ve benzeri serzenişlerini okuyunca, Arap atasözünde olduğu gibi “Bu gece dünküne ne kadar da benziyor” demekten kendini alıkoyamıyor.

    O, hicri 720 ile 790 arası, yaklaşık 70 yıllık bir ömür yaşadı ve bir İslam âlimi olarak görevini yapmaya çalıştı. Bizlere şaheser kitaplar ve henüz Türkçeye tercüme edilmemiş içerikli mektuplar bıraktı. Bugün bize düşen onun gibi üstatlardan yüreklenerek iki arada bir derede kalmayı bırakmak ve hakkı dile getirmektir. Hakka şahitlik etmeyen, bildiği halde hakkı söylemeyip insanları oyalayanlar dilsiz şeytanlardır.

    Unutmayalım ki yüce Allah’ın hatırı herkesin hatırı üzerinde olmalıdır.

    Ali Rıza Akgün


  4. 18.Ekim.2011, 07:30
    2
    Sorma neden?



    8. yüzyılda bir ıslahatçı: İmam Şâtıbî

    Hicri 720 yılında Endülüs, Gırnata’ya bağlı Şâtıbe şehrinde dünyaya geldi.
    Adı, İbrahim bin Musa bin Muhammed. Künyesi ise Ebu İshak’tır. Ancak o, daha çok doğduğu yere nispetle, yani Şâtıbî diye bilinir.

    Gırnata’nın kültürel, ilmi ve sanatsal zenginliği sebebiyle olsa gerek, oradan dışarıya hiç çıkmadı, ilim tahsili için, zamanının birçok âlimi gibi, başka bölgeleri dolaşmadı. Ortaya koyduğu şaheser kitapları ve ıslahat çalışmalarıyla “Çok gezen çok bilir” tespitini “İyi okuyan ve derin düşünen çok bilir”e çevirdi.

    İmam Şâtıbî bölgenin ilmi ve kültürel birikimine rağmen toplumun gidişatında ve dini anlayışta ciddi sapmaların olduğunu tespit etti ve ıslaha çalıştı. Bu uğurda konuştu, yazdı çizdi ve birçok meslektaşıyla mektuplaştı. Ancak sapmalar yıllar içerisinde topluma öylesine sinmişti ki, toplum sapmalara karşı yapılan en ufak bir itirazı ve tashihi asıl sapma olarak görür hale gelmişti ve bu tür durumlarda her zaman olduğu gibi o dönemde de “doğruyu söyleyeni yedi köyden kovuyorlardı.”

    El-Muvafakat ve el-Îtisam gibi şaheser kitaplarıyla çağların eskitemediği makasıtçı ve ıslahatçı imamı, mevcudu muhafaza adına direnişe geçen zamanın güruhu, hatta onun bazı hocaları dâhil nasıl da hemen harcamaya ve yıpratmaya çalışmışlar! Kendi zamanıyla ilgili şunları söylüyor: “Allah Resulünün dikkat çektiği ve sakındırdığı bidatleri uzun süre araştırdım, tespit etmeye çalıştım. Anın vacibi olarak, toplumda yerleşen ve yaygınlaşan bu sapmaları açıklamam gerektiğine inandım. Bazı konuları yavaş yavaş, tedrici olarak dile getirmeye başladıydım ki başıma gelmeyen kalmadı. Sünnetten uzaklaşan bidat ve hurafeciler kıyameti kopardılar, bana karşı yapmadıkları tenkit ve tahkir kalmadı. Bir anda cahil ve geri zekâlı ilan edildim. Asıl Ehl-i Sünnet’in kendileri olduğu benim ise bir fitneci ve bidatçi olduğum yayıldı. Bunlar sayısal olarak çok olduklarından, Allah Resulü tarafından tabi olmamız istenilen, kurtuluşa erecek olan cemaatin kendileri, kendi cemaatleri olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki bunlar bilmiyorlar mı tabi olmakla emrolunduğumuz cemaatten maksat, Efendimizin yolundan giden örnek nesil, ashap ve onlara güzel bir şekilde tabi olan tabiindir.”

    Bütün bu yıpratma gayretlerine rağmen o, doğru bildiği yoldan asla vazgeçmiyor. Bir dostuna cevaben yazdığı mektupta şunları söylüyordu: “Mektupta yazdığın, ardı ardına gelen musibetler, imtihanlar ve itirazların hepsi bir noktadan kaynaklanmaktadır ki, o da bu zamanda hakkı, doğruyu aramak garip, doğruyu söylemek ise yanında kimseyi bulamamak demektir. Lakin bizim için selef-i salihinde örneklik vardır.”

    Başka bir mektubunda dostunun birine hakkı söylemeye devam etmesi tavsiyesinde bulunuyor: “Sizin konuşmalarınızdan çok güzel neticeler elde ediliyor. Biz nasıl olur da hakkı söylemekten sukut edebiliriz. Hakkı kabul edecek bir kişi dahi olduğu müddetçe konuşmaya devam etmeliyiz. Hakkı kabul edecek hiç kimsenin kalmadığı bir zamana ulaşmaktan Allah’a (c.c) sığınırım.”

    Arkadaşlarından birinin sünnete tabi iken, toplumun baskısına dayanamama sonucu sünneti terk edip toplumun anlayışına uyduğu ve bidatlere bulaştığı haberi kendisine ulaşınca ona şöyle yazar: “Geldiğiniz bu nokta eğer bir delilden kaynaklanıyor, doğru olduğuna inandığınız bir durum ise sizi seven bir kişiye de (kendisini kastediyor) bunun doğruluğunu izah etseniz ya! Bu izahınız birr ve takva yolunda yardımlaşma olur. Yok eğer maişet endişesinden bu noktaya geldiyseniz, Rabb’ı (c.c) rızka kefil olma konusunda itham etmiş bulunuyorsunuz.”

    Yine bu yolda çektiği sıkıntılardan şikâyet eden bir dostuna şu nasihatte bulunur: “Yaptıklarınızla Allah’ın (c.c) rızasını amaçladığınız ve hak yolda devam ettiğiniz müddetçe Allah sizinle beraberdir. Bilmiş ol ki halkın istek ve arzularına uyup, onların beğenisini kazanman Allah katından sana gelecek olan hiçbir azabı senden def edemez.”

    İnsan, Şatibi’nin bu ve benzeri serzenişlerini okuyunca, Arap atasözünde olduğu gibi “Bu gece dünküne ne kadar da benziyor” demekten kendini alıkoyamıyor.

    O, hicri 720 ile 790 arası, yaklaşık 70 yıllık bir ömür yaşadı ve bir İslam âlimi olarak görevini yapmaya çalıştı. Bizlere şaheser kitaplar ve henüz Türkçeye tercüme edilmemiş içerikli mektuplar bıraktı. Bugün bize düşen onun gibi üstatlardan yüreklenerek iki arada bir derede kalmayı bırakmak ve hakkı dile getirmektir. Hakka şahitlik etmeyen, bildiği halde hakkı söylemeyip insanları oyalayanlar dilsiz şeytanlardır.

    Unutmayalım ki yüce Allah’ın hatırı herkesin hatırı üzerinde olmalıdır.

    Ali Rıza Akgün





+ Yorum Gönder