Konusunu Oylayın.: Ruh ile nefis

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Ruh ile nefis
  1. 12.Ekim.2011, 16:20
    1
    Misafir

    Ruh ile nefis






    Ruh ile nefis Mumsema nefsin 19 affetleri ve ruhun 19 hasletleri nelerdir Allah sizlerden razi olsun bizleri bilgilendirdiiniz icinAllah yolunuzu acik etsin selamunaleykum


  2. 12.Ekim.2011, 16:20
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 12.Ekim.2011, 17:46
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: ruh ile nefis




    "NEFS İLE RUH’UN İLİSKİSİ "
    Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.
    Ruh için öteden beri bir şeyler söylenir. Fatiha okunduktan sonra, “falancanın ruhuna”, “filancanın ruhuna denir. Oysaki ruhun Fatiha’ya ihtiyacı yoktur.
    Ruh, ne cennete ne de cehenneme gitmeyen bir varlıktır. Ruh, Allah’tan gelmiştir ve tekrar Allah’a dönecektir. Öyleyse ruhun muhtevasına baktığımız zaman, onun. cehennemden kurtulmak için, cezasının azaltılması için, “Ruh için Fatiha” demek aslında geçersizdir. Ruha bunun hiçbir tesiri olmaz ve ihtiyacı da yoktur.
    İşte bu açıdan yanlış anlaşılan bir mefhumla karşı karşıyayız. Yanlışlıklar belki eski evliyalardan bazılarının ruh-u hayvan ve ruh-u sultani diye iki ruh ayırımı yapmalarından (birisi aslında nefsin tarifi) kaynaklanmaktadır. iki tane ruhumuz yok ki. Sadece bir tane ruhumuz var. iki tane nefsimiz yok. Sadece bir tane nefsimiz var.
    Öyleyse her açıdan yanlışlıklarla karşı karşıyayız Bugün din adamlarının
    %90 ından daha fazlası, “Nefsle ruh aynı şeydir Eğer kötü olmuşsa nefstir, iyi olmuşsa ruhtur Ve sadece iki tane vücudumuz vardır. Bu (kötü olabilen ya da iyi olabilen) ruhumuzla, fizik vücudumuz.” diyorlar.
    Bunların hepsi baştan aşağı yanlıştır. Allah’ın , Kur’ân-ı Kerim’de söylediklerine hiç mi hiç uymamaktadır. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim ‘de nefsten bahsediyor. Ve nefsin bir ahsen-i takvim içinde vücuda getirildiğini söylüyor. Yani belli bir zaman parçasının sonunda ahsene dönüşebilecek olan özellikte yaratıldığını. Ama nefsin muhtevasına baktığımız zaman baştan aşağı afetlerle dolu bir varlık olduğunu görüyoruz. Ve esfel-i safiline gidebilecek olan bir varlık.
    Eğer onu ruhun hasletlerine kavuşturmazsak tabii...
    Öyleyse üç ayrı vücudumuz var. Üçü hakkında da dizayn edilen sisteme dikkatle baktığımız zaman, üç ayrı cepheden mükâfata layık olduğumuzu görüyoruz. Allahû Tealâ, buyuruyor:
    “Ya eyyetühennefsülmutmainne irci’ıy İlâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh, fethuliy fıy ibâdiy vedhuliy cennetiy’ Fecr-27,28,29,30
    Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan (Ey ruh!) Allah’a (Rabbine) geri dönerek ulaş. (Ey fizik vücut!) o zaman (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman) (bana kul olursun) kullarımın arasına gir.
    Hitabete bakınız ! “Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan.” Yani emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiyye, tezkiye kademelerinden mutmainne kademesinde olan bir nefse sesleniyor Allahû Tealâ. Radiye beşinci basamak. “Allah’tan razı ol!” diyor; Allah’ın da rızasını kazan diyor, altıncı basamak. Yani bunun manâsı “tezkiye ol’. Sonra ruha sesleniyor. “İrci’ıy ilâ rabbıki. Rabbine rücu et, Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş. Sonra da fizik vücuttan bahsediyor
    Allahû Tealâ, “Fedhuliy fiy ibadiy.” 0 zaman, (nefsinin Allah’a verdiği yemini yerine getirip tezkiye olduğu zaman, ruhunun Allah’a verdiği misakı yerine getirip, geri döndürerek Allah’a ulaştırdığı zaman, Allah’a teslim ettiğin zaman, işte o zaman Benim kullarımın arasına girersin) Hadi gel, kullarımın arasına gir ve böylece bana verdiğin ahdi gerçekleştir.
    Ne görüyoruz?
    Nefsimizin Allah’a verdiği yemin gerçekleşmiş.
    Ne görüyoruz?
    Ruhumuzun Allah’a verdiği misak gerçekleşmiş, ruhumuz Allah’a ulaşmış, Allah’ın Zat’ında ifna olmuş, Allah’a teslim olmuş.
    Ne görüyoruz?
    Fizik vücudumuz şeytana kul olmaktan kurtulmuş ve Allah’a kul olmuş, Allah’ın kullarının arasına girmiş.
    Sonuç:
    “Vedhuliy cennetiy.”
    Ve cennetime gir.
    İşte Allahû Tealâ’nın ruhla, nefsle ve fizik vücuda alâkalı sistemleri bir bütün olarak devreye girdiği zaman, üç yeminimizi ihata eden üç ayrı vücut görürüz. Ve Kur’ân-ı Kerim boyunca Allahû Tealâ sadece vechimize, (fizik vücudumuza) verdiği emirlerden bahsetmiyor, nefsimize verdiği emirlerin de yerine getirilmesini, ruhumuza verdiği emirlerin de (nefsimizden aldığı yeminin, ruhumuzdan aldığı misakın, fizik vücudumuzdan aldığı ahdin) yerine getirilmesini istiyor. İki tanesini üç defa, bir tanesini dokuz defa farz kılmış.
    Gelelim akıl müessesesine.
    Burada insanların ruhla alâkalı olarak “ruh hastalıkları” dediği hastalıkların aslında ruhla hiçbir ilişkisi yoktur. Ruh, tekamülün son safhasında yaratılan bir varlıktır. Ahsen olarak yaratılmıştır. “Ahsen” demek, güzellerin en güzeli olmak demek, “Ahsen” demek Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen demektir.
    İşte ruh böyle yaratılmıştır. Ahsendir. Ne bozulması, ne dejenere olması, ne ölmesi, hiçbirisi mümkün değildir. Ne cehenneme gitmesi, ne cennete gitmesi mümkün değildir. Allah’tan gelmiştir, bize verilen bir “emir”dir ve Allah’a geri dönecektir.
    Hangi nesne Allah’tan gelmişse, bir vazife yapmak üzere vazifelendirilmişse ve tekrar Allah’a dönecekse, onun Kur’ân-ı Kerim’deki adı “emir”dir. İşte ruh için de Allahû Tealâ onu söylüyor:
    Ruh Rabbinin emrindendir.
    Öyleyse ruhun hastalanması mümkün mü? Hiçbir şekilde mümkün değil. Ruh asla hastalanmaz, ruh asla dejenere olmaz, ruh asla şekil değiştirmez. Nefsin şekil değiştirip, muhteva değiştirip ruhun hüviyetine bürünmesi Allah’ın bir farzıdır.Ama ruhun değişmesi Kur’ân-ı Kerim’in hiçbir yerinde geçmiyor. Burada söz konusu olan Nefsin ıslahı .
    Ruh zaten ıslahın, tekâmül safhalarının en sonuna uygun olarak yaratılmıştır.
    Nefs ve fizik vücut cennete veya cehenneme giderler, ama ruh Allah’tan. gelmiştir. Döneceği yer Allah’tır. Ne cezalandırılması, ne de mükafatlandırılması söz konusu değildir.
    Öyleyse sualin cevabını net olarak ve kesin olarak verelim ki, ruh hastalıkları diye bir hastalığın oluşması mümkün değildir. Böyle bir şey, budist felsefenin ve reenkarnasyon inancının ruhla alâkalı olan kesimidir ki, aslında söz konusu olan ruh değildir, nefstir. Ama ruh adıyla anıyorlar. Ne yazık ki tıp literatürüne “ruh hastalıkları” diye bir hastalıklar dizisi girmiş durumda.
    Ama aslında bu mental hastalıklar, ruhla değil, nefsimizle alâkalı olabilir ve fizik vücudumuzdaki eksikliklerden kaynaklanabilir. İnsanlar var, bir kaza geçiriyorlar, beyinlerindeki hafıza dosyalarında kayıplar oluyor. O kişi hayatının belli bir bölümünü hatırlıyamıyor.Bu kişinin aklıyla başka birinin aklı arasında bir farklılık var mı? Hayır.
    İnsanlar arasında biz “aptal” deriz, “akıllı” deriz, “zeki” deriz, “kurnaz” deriz, “hafızası kuvvetli” deriz. Birtakım isimler kullanırız. Bunların her biri aslında beynimizdeki dosyalama sisteminin bir bölümünü ihata eder.
    Unutmayın beynimiz akıl üretmez. Beynimiz aklın kullandığı bir vasıtadır. Ve düşünce aklın ürünüdür. Beynin ürünü değildir. Bir takım din adamları, ruhu da beynin ürettiğini söylüyorlar.
    Yani o kadar çok saçmalığın bir arada olduğu bir devirde yaşıyoruz ki, hep deve geliyor aklıma. Hani deveye demişler ya “Boynun eğri.” 0 da şöyle bir kendine bakmış, “Yahu nerem doğru ki benim.” demiş. Ama o deve var ya o deve, radarların dalga boylarına yakalanmıyor. 0 her tarafı eğri büğrü olan o deve, Allah’ın böyle bir özelliğine sahip. Zaten Her yarattığında mutlaka bir hikmeti vardır ! Allahû Tealâ’nın.
    İşte sonuçta, Allahû Tealâ’nın vücuda getirdiği sistemlerden, insanların uydurduğu birçok hususun gerçekleştiğini görüyoruz.
    İnsanlar bol keseden atıyorlar sadece.
    Meselâ rüyalara, “Günlük hadiselerin tesiri altında görülen hayallerdir.” diyorlar.
    Rüya bir hayal değildir. Rüya, kendi âleminde fizik olarak yaşanan bir vetiredir. Nefsimizin vücudumuzdan ayrılmasıyla gerçekleşir. Ve nefsimizle ruhumuz arasında kesin bir ilişkinin varlığını görüyoruz. Yaradılıştan itibaren bu sistem hep vardır.
    Şunu demek istiyoruz: Allahû Tealâ’nın bütün insanlara ihsanları birbirine eşittir. Yani nefsin 19 tane afetiyle, ruhun 19 tane hasletinin neticeleri daima birbirine eşittir. Diyelim ki Allahû Tealâ bütün insanlara (ortalama 10 puandan bir dağıtım yapıyor. Ne eder ortalama 10 puandan) 19 tane haslet ve 19 tane afet? İki si de 190 eder. Öyleyse 190+190 nefsimizle ruhumuzun (Allahû Tealâ 10 puanlık bir sistemle onlara dağıtmış olsaydı) toplam puanıdır. Her bir hasletle, onun karşısındaki afet bu puanlama sistemine göre daima 20’ye tamamlanacaktır.
    Yani nefsimizdeki isyan afeti 14 puansa, ruhumuzda ki itaat hasleti sadece 6 puandır. İkisinin toplamı mutlaka 20 edecek. Nefsimizdeki nefret afeti, için afeti diyelim ki 11 puansa, ruhumuzdaki sevgi hasleti 9 puan olacaktır 11+9 yirmi edecektir.
    Bunun sonucunda nefsin bütün afetlerinin toplamı 190 puan ruhun da bütün hasletlerinin toplamı mutlaka 190 puan çıkıyor.
    0 Yüce Allah adalette kusur etmez. Bütün insanlara eşit dağıtır, ama insanlar arasında da o eşit dağıtıma rağmen aynı standartta olan hiç kimse yoktur. Çünkü her birine farklı bir dağıtım yapmıştır.
    Kopya kağıdı koyarak insanları birbirinin eşiti olarak yaratmak, hayır böyle bir şey yok.
    İnsanlar için asla böyle bir şey yok. Kainatta, Adem a.s.’dan kıyamet günü yaşayacak olan insana kadar hepsini bir araya getirmiş olsaydık, parmak izleri birbirine benzeyen iki tane insan bulamazdınız.
    Şu anda yaşayanlar arasında olmadığı gibi, hiçbir devrede yaşayanlar arasında olmadığı gibi, başlangıçtan sona kadar bütün insanları bir araya getirseniz gene parmak izleri birbirine eşit iki tane insan bulamazdınız.
    İşte 0, yaratınca böyle yaratır.
    Öyleyse bu dengeye. dikkat edin: Adalet müessesesi hiç zedelenmiyor. Ama . herkeste dağıtımın, afetlere ve hasletlere ,göre farklı dizaynıyla bütün insanlar birbirlerinden farklı bir karakter yapısıyla vücuda geliyor.
    Nefsimiz, doğuşumuzdan itibaren sadece afetlerle mücehhezdir. Bu sebeple nefsimizin, aklımıza yaptığı bütün talepler negatiftir. Ve her negatif talep, akıl tarafından kabul edilirse, o kişinin bir günah işlemesi söz konusudur. Ve bu günah, o kişiyi huzursuz kılar.
    Öyleyse, şerr taleplere karşı çıkmak üzere Allahû Tealâ’nın vücutta bir bekçisi olması lâzımdır. İşte o bekçi, ruhtur. Tekâmülünü tamamlamış, tekamülün zirvesinde, son noktasında yaratılmış olan bir müessesedir. Programlandığı an ahsendir. Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliktedir.
    İşte nefsimiz de doğduğumuz an, Allah’ın bütün emirlerine isyan eden, onları asla yerine getirmek istemeyen, yasak ettiği her fiili de mutlaka işlemek isteyen bir özelliğin sahibidir.
    Aralarındaki ilişki, (nefsin afetlerine karşılık ruhun hasletleri söz konusu olduğu için) devamlı savaştır. Bu evrensel kavga normal standartlarda hiç bitmez. Ne zaman nefsimizi, ruhumuzun hasletleriyle doldurursak o zaman biter. Nefsimizin kapkaranlık olan kalbini Allah’ın nurlarıyla, faziletlerle doldurduğumuz an hedefe ulaşmış oluruz. 0 zaman kavga biter ve sulh ve sükuıı oluşur.
    İşte nefsimizin ruh hüviyetine dönüşebilmesi, nefsimizin kalbine Allah’ın nurlarının girmesiyle tahakkuk eder. Bu, kalbe giren Allah’ın nurları öyle bir noktaya ulaşır ki, ulaştığı noktada nefsin bütün afetleri yok olur, karanlıklar tamamen yok olur, Allah’ın nurları tamamen nefsin kalbini kaplar. İşte böyle bir hedefe, nefsin ruh hüviyetine bürünmesine, AHSEN OLMA diyor Allahû Tealâ .
    Tin Suresinin 3. âyet-i kerimesinde: “Biz nefsi bir ahsen-i takvim içinde yarattık.” diyor. Orada Allahû Tealâ, nefsi insan olarak değerlendirmesi, onun en önemli özelliğidir.
    Burada bahsedilen nefstir ve ruhla karşılaştırılması yapılmaktadır. “Biz onu bir ahsen-i takvim için de yarattık.” Belli bir zaman içinde ruhun bütün hasletleriyle bezenebilecek olan özellikte yarattık. Sonra da diyor ki “Ve onu esfel-i safiline terk ettik.”
    Düşünün, insanlar var, Allah’ın yoluna giriyorlar. Ve bu insanlar bir süre sonra Allah’ın yolundan çıkıyorlar ve fıska düşüyorlar. İşte bu, güzellikleri yaşadıktan sonra yeniden sonsuz çirkinliğe bürünmektir.
    Bir insan gerçekten Allahû Tealâ’ya ulaşmayı diliyorsa, böyle bir talebi varsa, mutlaka Allah’a ruhen ulaşır. Nefsini de mutlaka tezkiye eder. Ama ondan sonra insanlardan fıska düşmeleri mümkün olan birçokları, Allah’ın indindeki yerlerini kaybederler.
    Bunlar davranışları itibarıyla Allah’a lâyık olmayan insanlardır. Kim Allah yolunda her şeyini seferber etmişse onlar Allah’ın sevgilileridir. Kim için de bunlar hiçbir değer hükmü ifade etmiyorsa, onlar da Allah’ın az sevdikleridir.
    Allahû Tealâ’yla insanlar arasındaki münasebette nefs ve ruh ikilisi son derece önemli bir rol oynar.
    Hedefiniz, nefsinizin bütün afetlerini yok edip, ruhunuzun bütün hasletlerine sahip olmaktır.
    Bu, nefsinizin kalbinin ruh hüviyetine bürünmesini ifade eder.
    Öyleyse hepiniz için söz konusu olan hedef budur. Bunu sağlamak üzere Allahû Tealâ, Nisa suresi - 103’de;
    “Feiza kadaytümüssalâte fezkûrullahe kıyâmen ve ku’ûden ve alâ cunubikum.”
    Namazınızı bitirdiğiniz zaman, ayaktayken de, otururken de, yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredin, diyor.
    Gün boyu üç halde bulunabilirsiniz. Üç halin üçünde de zikretmeniz isteniyor. Allah’ın muradı ne?
    Daimi zikirle nefsinizin kalbinde hiç bir karanlık bırakmamak. Nefsinizi, Tin Suresi 3. âyet-i kerimedeki hedefe, ahsen olmak hedefine ulaştırmak. Dikkat edin ki Kur’ân-ı Kerim boyunca hiçbir yerde “ruhun ıslâhı” diye bir şey yoktur. Sadece nefsin ıslâhı vardır. Nefsin hedefi, ruhun hüviyetine bürünebilmektir. Ruhun hedefi ise, zaten ahsen olduğu için Allah’ın Zat’ına geri dönüp orada ifna olmaktır, yok olmaktır.
    İşte ilişkiye dikkatle bakalım:
    Nefsiniz başlangıçta sadece afetlerden oluşuyor. Şeytan, afetlerin %100’üne tesir edebilecek imkanların sahibidir. (0 nefsin, ona müsait davranması kaydıyla.) Muhtevasında yalnız afetler bulunan nefs mutlaka şerri talep edecektir. Yalnız şerri talep edebilir. Çünkü muhtevasında hasletlerden eser yok. Sadece kötülüğe, şerre davet eden afetlerle dolu. Öyleyse yapabileceği bir tek şey var; şerre davet, kötülüğü işlemeye davet.
    İşte vücudumuzdaki bekçi olan ruh, nefsin böyle bir talebini anında işitir. Hemen arkasından nefsin talebinin tam zıddı olan hayır talebiyle akla ulaşır. Nefs isyanımı istemiş akıldan. Aklın, fizik vücuda isyan ettirmesini mi istemiş? Ruh derhal itâati emreder.
    Nefs, birisinden intikam almayı mı istemiş? Ruh derhal ondan vazgeçmeyi, sevmeyi emreder akla. Ve bütün güzellikler ruhun tarafındadır, bütün çirkinlikler de nefsin tarafındadır.
    Bir insanın mutluluğa ulaşabilmesi de, nefsiyle ruhunun arasındaki ilişkileri, nefsini ruh hüviyetine götürerek sona erdirmesidir. Gelelim:


  4. 12.Ekim.2011, 17:46
    2
    Silent and lonely rains



    "NEFS İLE RUH’UN İLİSKİSİ "
    Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.
    Ruh için öteden beri bir şeyler söylenir. Fatiha okunduktan sonra, “falancanın ruhuna”, “filancanın ruhuna denir. Oysaki ruhun Fatiha’ya ihtiyacı yoktur.
    Ruh, ne cennete ne de cehenneme gitmeyen bir varlıktır. Ruh, Allah’tan gelmiştir ve tekrar Allah’a dönecektir. Öyleyse ruhun muhtevasına baktığımız zaman, onun. cehennemden kurtulmak için, cezasının azaltılması için, “Ruh için Fatiha” demek aslında geçersizdir. Ruha bunun hiçbir tesiri olmaz ve ihtiyacı da yoktur.
    İşte bu açıdan yanlış anlaşılan bir mefhumla karşı karşıyayız. Yanlışlıklar belki eski evliyalardan bazılarının ruh-u hayvan ve ruh-u sultani diye iki ruh ayırımı yapmalarından (birisi aslında nefsin tarifi) kaynaklanmaktadır. iki tane ruhumuz yok ki. Sadece bir tane ruhumuz var. iki tane nefsimiz yok. Sadece bir tane nefsimiz var.
    Öyleyse her açıdan yanlışlıklarla karşı karşıyayız Bugün din adamlarının
    %90 ından daha fazlası, “Nefsle ruh aynı şeydir Eğer kötü olmuşsa nefstir, iyi olmuşsa ruhtur Ve sadece iki tane vücudumuz vardır. Bu (kötü olabilen ya da iyi olabilen) ruhumuzla, fizik vücudumuz.” diyorlar.
    Bunların hepsi baştan aşağı yanlıştır. Allah’ın , Kur’ân-ı Kerim’de söylediklerine hiç mi hiç uymamaktadır. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim ‘de nefsten bahsediyor. Ve nefsin bir ahsen-i takvim içinde vücuda getirildiğini söylüyor. Yani belli bir zaman parçasının sonunda ahsene dönüşebilecek olan özellikte yaratıldığını. Ama nefsin muhtevasına baktığımız zaman baştan aşağı afetlerle dolu bir varlık olduğunu görüyoruz. Ve esfel-i safiline gidebilecek olan bir varlık.
    Eğer onu ruhun hasletlerine kavuşturmazsak tabii...
    Öyleyse üç ayrı vücudumuz var. Üçü hakkında da dizayn edilen sisteme dikkatle baktığımız zaman, üç ayrı cepheden mükâfata layık olduğumuzu görüyoruz. Allahû Tealâ, buyuruyor:
    “Ya eyyetühennefsülmutmainne irci’ıy İlâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh, fethuliy fıy ibâdiy vedhuliy cennetiy’ Fecr-27,28,29,30
    Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan (Ey ruh!) Allah’a (Rabbine) geri dönerek ulaş. (Ey fizik vücut!) o zaman (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman) (bana kul olursun) kullarımın arasına gir.
    Hitabete bakınız ! “Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan.” Yani emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiyye, tezkiye kademelerinden mutmainne kademesinde olan bir nefse sesleniyor Allahû Tealâ. Radiye beşinci basamak. “Allah’tan razı ol!” diyor; Allah’ın da rızasını kazan diyor, altıncı basamak. Yani bunun manâsı “tezkiye ol’. Sonra ruha sesleniyor. “İrci’ıy ilâ rabbıki. Rabbine rücu et, Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş. Sonra da fizik vücuttan bahsediyor
    Allahû Tealâ, “Fedhuliy fiy ibadiy.” 0 zaman, (nefsinin Allah’a verdiği yemini yerine getirip tezkiye olduğu zaman, ruhunun Allah’a verdiği misakı yerine getirip, geri döndürerek Allah’a ulaştırdığı zaman, Allah’a teslim ettiğin zaman, işte o zaman Benim kullarımın arasına girersin) Hadi gel, kullarımın arasına gir ve böylece bana verdiğin ahdi gerçekleştir.
    Ne görüyoruz?
    Nefsimizin Allah’a verdiği yemin gerçekleşmiş.
    Ne görüyoruz?
    Ruhumuzun Allah’a verdiği misak gerçekleşmiş, ruhumuz Allah’a ulaşmış, Allah’ın Zat’ında ifna olmuş, Allah’a teslim olmuş.
    Ne görüyoruz?
    Fizik vücudumuz şeytana kul olmaktan kurtulmuş ve Allah’a kul olmuş, Allah’ın kullarının arasına girmiş.
    Sonuç:
    “Vedhuliy cennetiy.”
    Ve cennetime gir.
    İşte Allahû Tealâ’nın ruhla, nefsle ve fizik vücuda alâkalı sistemleri bir bütün olarak devreye girdiği zaman, üç yeminimizi ihata eden üç ayrı vücut görürüz. Ve Kur’ân-ı Kerim boyunca Allahû Tealâ sadece vechimize, (fizik vücudumuza) verdiği emirlerden bahsetmiyor, nefsimize verdiği emirlerin de yerine getirilmesini, ruhumuza verdiği emirlerin de (nefsimizden aldığı yeminin, ruhumuzdan aldığı misakın, fizik vücudumuzdan aldığı ahdin) yerine getirilmesini istiyor. İki tanesini üç defa, bir tanesini dokuz defa farz kılmış.
    Gelelim akıl müessesesine.
    Burada insanların ruhla alâkalı olarak “ruh hastalıkları” dediği hastalıkların aslında ruhla hiçbir ilişkisi yoktur. Ruh, tekamülün son safhasında yaratılan bir varlıktır. Ahsen olarak yaratılmıştır. “Ahsen” demek, güzellerin en güzeli olmak demek, “Ahsen” demek Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen demektir.
    İşte ruh böyle yaratılmıştır. Ahsendir. Ne bozulması, ne dejenere olması, ne ölmesi, hiçbirisi mümkün değildir. Ne cehenneme gitmesi, ne cennete gitmesi mümkün değildir. Allah’tan gelmiştir, bize verilen bir “emir”dir ve Allah’a geri dönecektir.
    Hangi nesne Allah’tan gelmişse, bir vazife yapmak üzere vazifelendirilmişse ve tekrar Allah’a dönecekse, onun Kur’ân-ı Kerim’deki adı “emir”dir. İşte ruh için de Allahû Tealâ onu söylüyor:
    Ruh Rabbinin emrindendir.
    Öyleyse ruhun hastalanması mümkün mü? Hiçbir şekilde mümkün değil. Ruh asla hastalanmaz, ruh asla dejenere olmaz, ruh asla şekil değiştirmez. Nefsin şekil değiştirip, muhteva değiştirip ruhun hüviyetine bürünmesi Allah’ın bir farzıdır.Ama ruhun değişmesi Kur’ân-ı Kerim’in hiçbir yerinde geçmiyor. Burada söz konusu olan Nefsin ıslahı .
    Ruh zaten ıslahın, tekâmül safhalarının en sonuna uygun olarak yaratılmıştır.
    Nefs ve fizik vücut cennete veya cehenneme giderler, ama ruh Allah’tan. gelmiştir. Döneceği yer Allah’tır. Ne cezalandırılması, ne de mükafatlandırılması söz konusu değildir.
    Öyleyse sualin cevabını net olarak ve kesin olarak verelim ki, ruh hastalıkları diye bir hastalığın oluşması mümkün değildir. Böyle bir şey, budist felsefenin ve reenkarnasyon inancının ruhla alâkalı olan kesimidir ki, aslında söz konusu olan ruh değildir, nefstir. Ama ruh adıyla anıyorlar. Ne yazık ki tıp literatürüne “ruh hastalıkları” diye bir hastalıklar dizisi girmiş durumda.
    Ama aslında bu mental hastalıklar, ruhla değil, nefsimizle alâkalı olabilir ve fizik vücudumuzdaki eksikliklerden kaynaklanabilir. İnsanlar var, bir kaza geçiriyorlar, beyinlerindeki hafıza dosyalarında kayıplar oluyor. O kişi hayatının belli bir bölümünü hatırlıyamıyor.Bu kişinin aklıyla başka birinin aklı arasında bir farklılık var mı? Hayır.
    İnsanlar arasında biz “aptal” deriz, “akıllı” deriz, “zeki” deriz, “kurnaz” deriz, “hafızası kuvvetli” deriz. Birtakım isimler kullanırız. Bunların her biri aslında beynimizdeki dosyalama sisteminin bir bölümünü ihata eder.
    Unutmayın beynimiz akıl üretmez. Beynimiz aklın kullandığı bir vasıtadır. Ve düşünce aklın ürünüdür. Beynin ürünü değildir. Bir takım din adamları, ruhu da beynin ürettiğini söylüyorlar.
    Yani o kadar çok saçmalığın bir arada olduğu bir devirde yaşıyoruz ki, hep deve geliyor aklıma. Hani deveye demişler ya “Boynun eğri.” 0 da şöyle bir kendine bakmış, “Yahu nerem doğru ki benim.” demiş. Ama o deve var ya o deve, radarların dalga boylarına yakalanmıyor. 0 her tarafı eğri büğrü olan o deve, Allah’ın böyle bir özelliğine sahip. Zaten Her yarattığında mutlaka bir hikmeti vardır ! Allahû Tealâ’nın.
    İşte sonuçta, Allahû Tealâ’nın vücuda getirdiği sistemlerden, insanların uydurduğu birçok hususun gerçekleştiğini görüyoruz.
    İnsanlar bol keseden atıyorlar sadece.
    Meselâ rüyalara, “Günlük hadiselerin tesiri altında görülen hayallerdir.” diyorlar.
    Rüya bir hayal değildir. Rüya, kendi âleminde fizik olarak yaşanan bir vetiredir. Nefsimizin vücudumuzdan ayrılmasıyla gerçekleşir. Ve nefsimizle ruhumuz arasında kesin bir ilişkinin varlığını görüyoruz. Yaradılıştan itibaren bu sistem hep vardır.
    Şunu demek istiyoruz: Allahû Tealâ’nın bütün insanlara ihsanları birbirine eşittir. Yani nefsin 19 tane afetiyle, ruhun 19 tane hasletinin neticeleri daima birbirine eşittir. Diyelim ki Allahû Tealâ bütün insanlara (ortalama 10 puandan bir dağıtım yapıyor. Ne eder ortalama 10 puandan) 19 tane haslet ve 19 tane afet? İki si de 190 eder. Öyleyse 190+190 nefsimizle ruhumuzun (Allahû Tealâ 10 puanlık bir sistemle onlara dağıtmış olsaydı) toplam puanıdır. Her bir hasletle, onun karşısındaki afet bu puanlama sistemine göre daima 20’ye tamamlanacaktır.
    Yani nefsimizdeki isyan afeti 14 puansa, ruhumuzda ki itaat hasleti sadece 6 puandır. İkisinin toplamı mutlaka 20 edecek. Nefsimizdeki nefret afeti, için afeti diyelim ki 11 puansa, ruhumuzdaki sevgi hasleti 9 puan olacaktır 11+9 yirmi edecektir.
    Bunun sonucunda nefsin bütün afetlerinin toplamı 190 puan ruhun da bütün hasletlerinin toplamı mutlaka 190 puan çıkıyor.
    0 Yüce Allah adalette kusur etmez. Bütün insanlara eşit dağıtır, ama insanlar arasında da o eşit dağıtıma rağmen aynı standartta olan hiç kimse yoktur. Çünkü her birine farklı bir dağıtım yapmıştır.
    Kopya kağıdı koyarak insanları birbirinin eşiti olarak yaratmak, hayır böyle bir şey yok.
    İnsanlar için asla böyle bir şey yok. Kainatta, Adem a.s.’dan kıyamet günü yaşayacak olan insana kadar hepsini bir araya getirmiş olsaydık, parmak izleri birbirine benzeyen iki tane insan bulamazdınız.
    Şu anda yaşayanlar arasında olmadığı gibi, hiçbir devrede yaşayanlar arasında olmadığı gibi, başlangıçtan sona kadar bütün insanları bir araya getirseniz gene parmak izleri birbirine eşit iki tane insan bulamazdınız.
    İşte 0, yaratınca böyle yaratır.
    Öyleyse bu dengeye. dikkat edin: Adalet müessesesi hiç zedelenmiyor. Ama . herkeste dağıtımın, afetlere ve hasletlere ,göre farklı dizaynıyla bütün insanlar birbirlerinden farklı bir karakter yapısıyla vücuda geliyor.
    Nefsimiz, doğuşumuzdan itibaren sadece afetlerle mücehhezdir. Bu sebeple nefsimizin, aklımıza yaptığı bütün talepler negatiftir. Ve her negatif talep, akıl tarafından kabul edilirse, o kişinin bir günah işlemesi söz konusudur. Ve bu günah, o kişiyi huzursuz kılar.
    Öyleyse, şerr taleplere karşı çıkmak üzere Allahû Tealâ’nın vücutta bir bekçisi olması lâzımdır. İşte o bekçi, ruhtur. Tekâmülünü tamamlamış, tekamülün zirvesinde, son noktasında yaratılmış olan bir müessesedir. Programlandığı an ahsendir. Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliktedir.
    İşte nefsimiz de doğduğumuz an, Allah’ın bütün emirlerine isyan eden, onları asla yerine getirmek istemeyen, yasak ettiği her fiili de mutlaka işlemek isteyen bir özelliğin sahibidir.
    Aralarındaki ilişki, (nefsin afetlerine karşılık ruhun hasletleri söz konusu olduğu için) devamlı savaştır. Bu evrensel kavga normal standartlarda hiç bitmez. Ne zaman nefsimizi, ruhumuzun hasletleriyle doldurursak o zaman biter. Nefsimizin kapkaranlık olan kalbini Allah’ın nurlarıyla, faziletlerle doldurduğumuz an hedefe ulaşmış oluruz. 0 zaman kavga biter ve sulh ve sükuıı oluşur.
    İşte nefsimizin ruh hüviyetine dönüşebilmesi, nefsimizin kalbine Allah’ın nurlarının girmesiyle tahakkuk eder. Bu, kalbe giren Allah’ın nurları öyle bir noktaya ulaşır ki, ulaştığı noktada nefsin bütün afetleri yok olur, karanlıklar tamamen yok olur, Allah’ın nurları tamamen nefsin kalbini kaplar. İşte böyle bir hedefe, nefsin ruh hüviyetine bürünmesine, AHSEN OLMA diyor Allahû Tealâ .
    Tin Suresinin 3. âyet-i kerimesinde: “Biz nefsi bir ahsen-i takvim içinde yarattık.” diyor. Orada Allahû Tealâ, nefsi insan olarak değerlendirmesi, onun en önemli özelliğidir.
    Burada bahsedilen nefstir ve ruhla karşılaştırılması yapılmaktadır. “Biz onu bir ahsen-i takvim için de yarattık.” Belli bir zaman içinde ruhun bütün hasletleriyle bezenebilecek olan özellikte yarattık. Sonra da diyor ki “Ve onu esfel-i safiline terk ettik.”
    Düşünün, insanlar var, Allah’ın yoluna giriyorlar. Ve bu insanlar bir süre sonra Allah’ın yolundan çıkıyorlar ve fıska düşüyorlar. İşte bu, güzellikleri yaşadıktan sonra yeniden sonsuz çirkinliğe bürünmektir.
    Bir insan gerçekten Allahû Tealâ’ya ulaşmayı diliyorsa, böyle bir talebi varsa, mutlaka Allah’a ruhen ulaşır. Nefsini de mutlaka tezkiye eder. Ama ondan sonra insanlardan fıska düşmeleri mümkün olan birçokları, Allah’ın indindeki yerlerini kaybederler.
    Bunlar davranışları itibarıyla Allah’a lâyık olmayan insanlardır. Kim Allah yolunda her şeyini seferber etmişse onlar Allah’ın sevgilileridir. Kim için de bunlar hiçbir değer hükmü ifade etmiyorsa, onlar da Allah’ın az sevdikleridir.
    Allahû Tealâ’yla insanlar arasındaki münasebette nefs ve ruh ikilisi son derece önemli bir rol oynar.
    Hedefiniz, nefsinizin bütün afetlerini yok edip, ruhunuzun bütün hasletlerine sahip olmaktır.
    Bu, nefsinizin kalbinin ruh hüviyetine bürünmesini ifade eder.
    Öyleyse hepiniz için söz konusu olan hedef budur. Bunu sağlamak üzere Allahû Tealâ, Nisa suresi - 103’de;
    “Feiza kadaytümüssalâte fezkûrullahe kıyâmen ve ku’ûden ve alâ cunubikum.”
    Namazınızı bitirdiğiniz zaman, ayaktayken de, otururken de, yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredin, diyor.
    Gün boyu üç halde bulunabilirsiniz. Üç halin üçünde de zikretmeniz isteniyor. Allah’ın muradı ne?
    Daimi zikirle nefsinizin kalbinde hiç bir karanlık bırakmamak. Nefsinizi, Tin Suresi 3. âyet-i kerimedeki hedefe, ahsen olmak hedefine ulaştırmak. Dikkat edin ki Kur’ân-ı Kerim boyunca hiçbir yerde “ruhun ıslâhı” diye bir şey yoktur. Sadece nefsin ıslâhı vardır. Nefsin hedefi, ruhun hüviyetine bürünebilmektir. Ruhun hedefi ise, zaten ahsen olduğu için Allah’ın Zat’ına geri dönüp orada ifna olmaktır, yok olmaktır.
    İşte ilişkiye dikkatle bakalım:
    Nefsiniz başlangıçta sadece afetlerden oluşuyor. Şeytan, afetlerin %100’üne tesir edebilecek imkanların sahibidir. (0 nefsin, ona müsait davranması kaydıyla.) Muhtevasında yalnız afetler bulunan nefs mutlaka şerri talep edecektir. Yalnız şerri talep edebilir. Çünkü muhtevasında hasletlerden eser yok. Sadece kötülüğe, şerre davet eden afetlerle dolu. Öyleyse yapabileceği bir tek şey var; şerre davet, kötülüğü işlemeye davet.
    İşte vücudumuzdaki bekçi olan ruh, nefsin böyle bir talebini anında işitir. Hemen arkasından nefsin talebinin tam zıddı olan hayır talebiyle akla ulaşır. Nefs isyanımı istemiş akıldan. Aklın, fizik vücuda isyan ettirmesini mi istemiş? Ruh derhal itâati emreder.
    Nefs, birisinden intikam almayı mı istemiş? Ruh derhal ondan vazgeçmeyi, sevmeyi emreder akla. Ve bütün güzellikler ruhun tarafındadır, bütün çirkinlikler de nefsin tarafındadır.
    Bir insanın mutluluğa ulaşabilmesi de, nefsiyle ruhunun arasındaki ilişkileri, nefsini ruh hüviyetine götürerek sona erdirmesidir. Gelelim:


  5. 12.Ekim.2011, 17:47
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: ruh ile nefis

    NEFSİN AFETLERİ ve RUHUN HASLETLERİ NEDİR ?
    MUTLULUK NEDİR ?
    Mutluluk, bir insanın iç aleminde, dış aleminde (başka insanlarla olan ilişkisinde) ve Allah ile olan ilişkisinde, (üç ayrı cephede) kesintisiz bir mutluluğu yaşamasıdır. Sonsuz olarak yaşamasıdır. Hayatta kaldığı süre içerisinde mutlu olması halidir.
    Bu mutluluk üç ayrı cephede birden tahakkuk etmek mecburiyetindedir. Hem kişinin iç aleminde, hem kişinin başka insanlarla ilişkilerinde, hem de Allah ile olan ilişkilerinde mutluluk oluşacaktır ve kesintisiz olacaktır. 0,mutluluğa ulaşan kişi, ölene kadar sonsuz bir saadete gark olacaktır.
    Öyleyse muhtevaya baktığımız zaman insanın mutluluğunu görüyoruz.
    İç dünyamızda nasıl bir mutluluk ?
    Dış dünyamızda nasıl bir mutluluk ?
    Allah ile olan ilişkilerimizde nasıl bir mutluluk?
    Başlangıçta sadece gece var. Nefsimiz tamamen afetlerle örülü,
    %100 afetlerle dolu. Tezkiye olduğumuz noktada %50’den fazla nur nefsimizin kalbine girmiş, (alacakaranlık hali). Tasfiyeye ulaştığımız an, güneş bütün haşmetiyle doğmuş, ortalıkta hiçbir karanlık yer kalmamış.
    İşte üç ayrı oluşum. Nefsimizin başlangıçtaki hali, geceyle temsil ediliyor. Ruhumuzun hasletlerinin yarıdan fazlasının nefsin kalbine yerleştiği yere, bu orta nokta diyelim. Ve ne zaman daimi zikirle nefsinizin kalbindeki bütün afetleri yok ederseniz, yerine ruhunuzun hasletlerini bütün boyutlarıyla yerleştirirseniz, işte orası da sizin gündüzünüzdür.
    Böyle bir dizaynda başlangıç noktasında neden mutsuzsunuz?
    Son noktada neden mutlak saadeti yaşıyorsunuz?
    Orta noktada da nasıl cennetin sahibisiniz?
    İşte Allahû Tealâ her şeyi muhteşem bir güzellikte dizayn etmiş.
    Başlangıçta iç dünyanızda nefsiniz aklınızdan şerr taleplerde bulunuyor. Ruhunuz derhal karşı çıkıp, aklınıza nefsin tam zıddı olan güzellikleri emrediyor. Ve karar yetkisi akılda; akıl karar veriyor. Bazen nefsin talebini, bazen ruhun talebini kabul ediyor. Başlangıçta nefs, %100 afetlerle dolu olduğundan (ki başka bir alternatif mevcut değil kimse için) kişinin devamlı günahlar işlediğini ve devamlı bu sebeple huzursuz olduğunu görüyoruz. Bütün negatif müesseseler bu noktada gerekli boyutta kendini gösterir.
    Cehalet, cimrilik, dedikodu, fitne ve fesat, haset, hırs, isyan, kötü alışkanlıklar, kin ve düşmanlık, kibir, küfür, mürailik, nankörlük, öfke ve gayz, sabırsızlık, vefasızlık, yalan ve zan.hepsi nefsin afetleriyle yakından alâkalı ayrı, ayrı işlemlerdir.
    Öyleyse iç dünyamızda nefsimiz akıldan talepte bulunur: Şerr’i ister.
    Ruh derhal harekete geçer ve hayrı ister. Ve akıl başlangıçta (çoğunda) nefsin istikametinde karar verir ve kişi devamlı günahlar işleyen birisi olduğu için devamlı huzursuz,
    1. Nefsin talepleri negatif, ruhun talepleri pozitif ikisi de taleplerinden vazgeçmez. Nefs, muhtevasındaki inat sebebiyle vazgeçmez, ruh ise Allah’ın emri olduğu için vazgeçmez. Vazgeçemedikleri için kavga kaçınılmazdır,
    2. İç dünyasında kişinin devamlı bir kavga var. Bu kavga kişiyi, devamlı huzursuz eder. Her günahın arkasından da, devamlı günah işleyen bu kişi huzursuzluk duyar. Çünkü kim hayır işlerse mutluluk duyar, şerr işlerse huzursuzluk ve sıkıntı duyar.
    İşte bunlar hep, nefsle ruh arasındaki kavganın, akıl tarafından benimsenmiş sonuçlarıdır. Hangi tarafı isterse o tarafa karar verir. Ama şeytandan taktik alan nefs, başlangıçta aklı sık, sık kandırıp, onun nefsin şerrine alet olmasına sebebiyet verir. Ve ne zaman nefs şerr işlese arkasından kişi huzursuzluk duyar ve bu huzursuzluğun arkasından ruh nefse azap eder. Kişi bir defa daha huzursuzluk duyar.
    Ruh niçin azap eder?
    Öyle söylüyor Allahû Tealâ: Aklını kullanmayana azap ederiz.
    Peki ,aklın kullanılması nedir?
    Hayrın işlenmesidir.
    Kullanılmaması nedir?
    Şerrin işlenmesidir.
    Öyleyse kişinin nefsiyle ruhu arasında devamlı bir çatışma mevcut. Bu çatışmanın standartları her alanda geçerlidir. Onun için bir an evvel daimi zikre ulaşmak gereklidir.
    Daimi zikre ulaştığımız an ne olur?
    Nefs tezkiyesi başladığından itibaren, zikir o kişinin nefsinin kalbine Allah’ın nurlarını taşımış ve o nurları kalbin bütün hacmi içerisine yerleştirmiştir, kalbin içinde hiçbir karanlık kalmamıştır, Allah’ın nurlarıyla kalp tamamen aydınlanmıştır.
    Aydınlanınca (gelen hasletler, bu nurlarla temsil edildiği için) ruhun özellikleri nefsin kalbini doldurmuştur. Nefsin kalbini dolduran bu özelliklerin muhtevasına dikkatle bakın.
    Bu özellikler, bütün insanlar için bir güzellik neticesine ulaşır. 0 kişinin nefsi, ruh hüviyetine bürünmüştür. Ruhun hasletleri, faziletler adını almış iç dünyasını tamamen doldurmuştur.
    Ruh hüviyetine bürünen bu nefsin artık bütün talepleri sadece hayır olacaktır. Ruhun talepleri zaten bildiğiniz gibi öteden beri hayırdır, her ikisi de hayrı talep ettiği için iç dünyadaki bu evrensel kavga bitecektir.
    Kavganın bitmesi, sonsuz bir saadet halidir.
    Sonra bu kişinin nefsi artık hep hayrı istediği için, ruhu ise zaten öteden beri hayrı istediği için, aklın iki müşaviri de (ikisi birden) hayrı istediği cihetle, akıl hep hayır işlemek mecburiyetindedir ve hep hayır işler.
    Anlamı?
    Her hayrın arkasından sadece mutluluk ve huzur duyulacağı için bu kişi sadece mutluluk ve huzur duyar. Her işlevinin arkasından duyduğu şey mutluluktur, huzurdur.
    Peki bu durumda ruh nefse azap eder mi?
    Hiçbir zaman azap etmez.
    Neden?
    Çünkü nefsin bütün davranış biçimleri sadece ve sadece ruhun davranışlarına eşittir.
    Yani hepsi hayırdır, hayırdır, hayırdır.
    Öyleyse bu kişi iç dünyasında mutludur.
    Neden mutludur?.
    Nefsiyle ruhu arasında kavga bittiği için mutludur,
    1.Hep hayır işlediği için arkadan hep huzuru yaşadığı için mutludur,
    2. Ve bu kişi için söz konusu olan şey hep hayır işlemekse, asla ruhun nefse azabı söz konusu olmadığı için bu kişi, iç âleminde hep mutludur.
    Görüyorsunuz ki, mutluluk müessesesi nefsle ruh arasındaki ilişkilerin muhtevasına dayalıdır. Öyleyse dış dünyamızda başlangıçta neden mutsuzuz. Sonra neden mutluluğa ulaşıyoruz, ona beraberce ulaşalım:
    Dış dünyamızda başlangıçta bütün insanların nefsleri afetlerle doludur. Böyle olduğu için kişi hep başkalarıyla olan ilişkilerinde yanlış davranışlar içindedir. Kur’ân-ı Kerim tabiriyle başka insanlara hep zulmeder. Bu zulüm gerçekleştiği an kişi bir günah işlemiştir.
    Arkasından mutlaka huzursuzluğu yaşayacaktır, mutlaka huzursuz olacaktır. Her hayır işleyen insan arkasından bir mutluluk duyar, huzur duyar; her şerr işleyen insanda arkasından bir mutsuzluk duyar, sıkıntı duyar.
    İşte bu kişi başlangıçta nefsindeki afetler duruma hakim olduğu için devamlı şerr işlemektedir. Yani başkalarına zulmetmektedir. Her zulüm bir günah olduğu için arkasında mutlaka huzursuzluk duyacaktır, sıkıntı duyacaktır kişi. İkinci defa üzülmüş olacaktır. Arkasından ruh nefse azap edecek, kişi üçüncü defa üzülecektir.
    0 kadar mı?
    Hayır o kadar değil.
    Ne yazık ki kişi bu sefer sadece kendisine değil, başka insanlara zulmetmiştir.
    Öyleyse o başka insanların büyük bir kısmı belki de (çoğu zaman hepsi), intikam almak üzere harekete geçecekler . Fırsat kollayacaklardır. Hangisi intikam almak için bir fırsat yakalarsa, derhal intikamını alacaktır.
    O kişi intikam aldığı zaman, buna sebebiyet veren kişi huzursuz olacaktır, bundan sıkıntı duyacaktır. 0 kadarla kalmayacaktır, huzursuz olan bu kişi harekete geçecek ve ne yazık ki o da karşısındaki kişiden, (intikam alan kişiden) yeniden intikam alacaktır ve yeniden huzursuz ve mutsuz olacaktır.
    Şimdi karşı tarafın güçlü olduğunu düşünelim.
    Kişi intikamını alamasın. Bu kişi, alınamamış intikamın yani kinin sahibi olur. intikam almak isteyen kişi intikamını alamazsa, intikam hissi, alınamamış intikam haline gelir, kini oluşturur. Kin ise neticede mutlaka strese yol açar. Öyleyse intikamını alamayan bu kişi, huzursuz olacaktır, sıkıntı içinde olacaktır.
    İntikamını aldığını düşünelim. o zaman her intikam almak, bir günah olduğu için, arkasından kişi mutlaka huzursuz ve mutsuz olacaktır.
    Öyle bir açmazdaki insanoğlu, intikamını alsa da huzursuz, intikamını alamasa da huzursuz. Her iki halde de sıkıntılı ve mutsuz.
    Öyleyse böyle bir insan bu sıkıntıyı yaşadığı zaman mutlaka stres söz konusudur. Stres sebebiyle huzursuzdur. Ama intikamını alırsa, intikam almak bir günah olduğu için onu huzursuz kılacaktır. Alamazsa, intikamını alama yan kişide stres oluşması sebebiyle gene huzursuzdur.
    Peki böyle bir insan dış dünyasında mutlu olabilir mi?
    Tabii olabilir. Daimi zikre ulaşırsa, dış dünyasında da mutluluğu mutlaka yaşayacaktır. Ne olacaktır bu kişinin standartları?
    Daimi zikirde dış dünyasında bu kişi, başkalarıyla beraber yaşayan bir insandır netice itibarıyla. Ve her davranışında onların hoşuna gidecek, onları mutlu edecek bir şeyler sergilemek için hayatının bütün çabasını gösterir. Çünkü içinden bu gelir. Nefsi de ruhunun hasletleriyle dolu olduğu için, hiç kimseye zulmetmesi mümkün değildir.
    Herkese en güzel davranışlarda bulunan bu zat, bu davranışlarının arkasından sadece mutlu ve huzurlu olur. Çünkü bütün davranışları, ona derecat kazandıran ruhunun davranışlarıdır.
    Birinci etapta kişi, mutlu. Her kese mutluluk veren davranışlarda bulunduğu için. Sonra ? Tabiatıyla ruhun nefse azap etmesi diye bir olay hiçbir zaman vücut bulmaz, kişinin mutluluğu devam eder. Bu kişi hiç kimseye kötü davranmadığı için, başka insanların ondan intikam alması diye bir olgunun oluşması mümkün değildir.
    Böyle bir durumda kişi hep sevinecektir, sevinecektir, mutlu olacaktır.
    Hangi kişi?
    Ruhunun bütün hasletlerini nefsine doldurmuş olan kişi.
    Nefsi de hayrı istediği için, ruhu da hayrı istediği için, başkalarına karşı olan bütün davranışları pozitiftir. Sadece onları mutlu edecek olan davranışlardır. Bütün aksiyonlarının, fiillerinin arkasından bu kişi sadece mutluluk ve huzur duyar. Ruhu nefsine azap eder mi?
    Asla.
    Çünkü ruhunun nefsine azap etmesi için, Allah’ın emirlerine riayet etmemesi veya yasak ettiği bir fiili işlemesi gerekirdi. Her ikisi de mümkün değil. Kişi başkalarının intikamıma sebebiyet verir mi?
    Asla.
    Başkalarının intikam alabilmesi için, onlara karşı kötü davranışlarda bulunmuş olması lâzım, onları kızdıracak davranışlarda bulunması lazım. Ama asla böyle bir davranış sergilemiyor kişi. Öyleyse başkalarının intikam alması diye bir olay da başına gelmeyecektir.
    Peki bu kişide, intikam alamıyor diye şuuraltı birikimi gerçekleşebilir mi?
    İmkânsız.
    Çünkü intikam almayı aklına bile getirmiyor. Hiçbir zaman intikamı düşünmesi mümkün değil.
    Öyleyse ne görüyoruz?
    Bu kişi, bütün cepheleriyle mutluluğu yaşamakta olan bir insandır, dış dünyasında. Başkalarıyla ilişkilerinde hep. hayır işlediği için,
    1. Ruhu nefsine asla azap etmediği için,
    2. Başkaları ondan intikam almadığı için,
    3. Bu sebeple o da başkalarından intikam almadığı için,
    4. İntikam almayı aklına bile getirmediği için, şuuraltı birikiminin böyle bir kişide oluşması mümkün olmadığı cihetle,
    5. Öyleyse bu kişi, bütün güzellikleri, pozitif anlamda yaşamaktadır. Ve dış âleminde de bu kişi hep mutludur, mutludur ve de mutludur.
    Gelelim Allah ile olan ilişkilere. Neden başlangıçta insanlar huzursuz?


  6. 12.Ekim.2011, 17:47
    3
    Silent and lonely rains
    NEFSİN AFETLERİ ve RUHUN HASLETLERİ NEDİR ?
    MUTLULUK NEDİR ?
    Mutluluk, bir insanın iç aleminde, dış aleminde (başka insanlarla olan ilişkisinde) ve Allah ile olan ilişkisinde, (üç ayrı cephede) kesintisiz bir mutluluğu yaşamasıdır. Sonsuz olarak yaşamasıdır. Hayatta kaldığı süre içerisinde mutlu olması halidir.
    Bu mutluluk üç ayrı cephede birden tahakkuk etmek mecburiyetindedir. Hem kişinin iç aleminde, hem kişinin başka insanlarla ilişkilerinde, hem de Allah ile olan ilişkilerinde mutluluk oluşacaktır ve kesintisiz olacaktır. 0,mutluluğa ulaşan kişi, ölene kadar sonsuz bir saadete gark olacaktır.
    Öyleyse muhtevaya baktığımız zaman insanın mutluluğunu görüyoruz.
    İç dünyamızda nasıl bir mutluluk ?
    Dış dünyamızda nasıl bir mutluluk ?
    Allah ile olan ilişkilerimizde nasıl bir mutluluk?
    Başlangıçta sadece gece var. Nefsimiz tamamen afetlerle örülü,
    %100 afetlerle dolu. Tezkiye olduğumuz noktada %50’den fazla nur nefsimizin kalbine girmiş, (alacakaranlık hali). Tasfiyeye ulaştığımız an, güneş bütün haşmetiyle doğmuş, ortalıkta hiçbir karanlık yer kalmamış.
    İşte üç ayrı oluşum. Nefsimizin başlangıçtaki hali, geceyle temsil ediliyor. Ruhumuzun hasletlerinin yarıdan fazlasının nefsin kalbine yerleştiği yere, bu orta nokta diyelim. Ve ne zaman daimi zikirle nefsinizin kalbindeki bütün afetleri yok ederseniz, yerine ruhunuzun hasletlerini bütün boyutlarıyla yerleştirirseniz, işte orası da sizin gündüzünüzdür.
    Böyle bir dizaynda başlangıç noktasında neden mutsuzsunuz?
    Son noktada neden mutlak saadeti yaşıyorsunuz?
    Orta noktada da nasıl cennetin sahibisiniz?
    İşte Allahû Tealâ her şeyi muhteşem bir güzellikte dizayn etmiş.
    Başlangıçta iç dünyanızda nefsiniz aklınızdan şerr taleplerde bulunuyor. Ruhunuz derhal karşı çıkıp, aklınıza nefsin tam zıddı olan güzellikleri emrediyor. Ve karar yetkisi akılda; akıl karar veriyor. Bazen nefsin talebini, bazen ruhun talebini kabul ediyor. Başlangıçta nefs, %100 afetlerle dolu olduğundan (ki başka bir alternatif mevcut değil kimse için) kişinin devamlı günahlar işlediğini ve devamlı bu sebeple huzursuz olduğunu görüyoruz. Bütün negatif müesseseler bu noktada gerekli boyutta kendini gösterir.
    Cehalet, cimrilik, dedikodu, fitne ve fesat, haset, hırs, isyan, kötü alışkanlıklar, kin ve düşmanlık, kibir, küfür, mürailik, nankörlük, öfke ve gayz, sabırsızlık, vefasızlık, yalan ve zan.hepsi nefsin afetleriyle yakından alâkalı ayrı, ayrı işlemlerdir.
    Öyleyse iç dünyamızda nefsimiz akıldan talepte bulunur: Şerr’i ister.
    Ruh derhal harekete geçer ve hayrı ister. Ve akıl başlangıçta (çoğunda) nefsin istikametinde karar verir ve kişi devamlı günahlar işleyen birisi olduğu için devamlı huzursuz,
    1. Nefsin talepleri negatif, ruhun talepleri pozitif ikisi de taleplerinden vazgeçmez. Nefs, muhtevasındaki inat sebebiyle vazgeçmez, ruh ise Allah’ın emri olduğu için vazgeçmez. Vazgeçemedikleri için kavga kaçınılmazdır,
    2. İç dünyasında kişinin devamlı bir kavga var. Bu kavga kişiyi, devamlı huzursuz eder. Her günahın arkasından da, devamlı günah işleyen bu kişi huzursuzluk duyar. Çünkü kim hayır işlerse mutluluk duyar, şerr işlerse huzursuzluk ve sıkıntı duyar.
    İşte bunlar hep, nefsle ruh arasındaki kavganın, akıl tarafından benimsenmiş sonuçlarıdır. Hangi tarafı isterse o tarafa karar verir. Ama şeytandan taktik alan nefs, başlangıçta aklı sık, sık kandırıp, onun nefsin şerrine alet olmasına sebebiyet verir. Ve ne zaman nefs şerr işlese arkasından kişi huzursuzluk duyar ve bu huzursuzluğun arkasından ruh nefse azap eder. Kişi bir defa daha huzursuzluk duyar.
    Ruh niçin azap eder?
    Öyle söylüyor Allahû Tealâ: Aklını kullanmayana azap ederiz.
    Peki ,aklın kullanılması nedir?
    Hayrın işlenmesidir.
    Kullanılmaması nedir?
    Şerrin işlenmesidir.
    Öyleyse kişinin nefsiyle ruhu arasında devamlı bir çatışma mevcut. Bu çatışmanın standartları her alanda geçerlidir. Onun için bir an evvel daimi zikre ulaşmak gereklidir.
    Daimi zikre ulaştığımız an ne olur?
    Nefs tezkiyesi başladığından itibaren, zikir o kişinin nefsinin kalbine Allah’ın nurlarını taşımış ve o nurları kalbin bütün hacmi içerisine yerleştirmiştir, kalbin içinde hiçbir karanlık kalmamıştır, Allah’ın nurlarıyla kalp tamamen aydınlanmıştır.
    Aydınlanınca (gelen hasletler, bu nurlarla temsil edildiği için) ruhun özellikleri nefsin kalbini doldurmuştur. Nefsin kalbini dolduran bu özelliklerin muhtevasına dikkatle bakın.
    Bu özellikler, bütün insanlar için bir güzellik neticesine ulaşır. 0 kişinin nefsi, ruh hüviyetine bürünmüştür. Ruhun hasletleri, faziletler adını almış iç dünyasını tamamen doldurmuştur.
    Ruh hüviyetine bürünen bu nefsin artık bütün talepleri sadece hayır olacaktır. Ruhun talepleri zaten bildiğiniz gibi öteden beri hayırdır, her ikisi de hayrı talep ettiği için iç dünyadaki bu evrensel kavga bitecektir.
    Kavganın bitmesi, sonsuz bir saadet halidir.
    Sonra bu kişinin nefsi artık hep hayrı istediği için, ruhu ise zaten öteden beri hayrı istediği için, aklın iki müşaviri de (ikisi birden) hayrı istediği cihetle, akıl hep hayır işlemek mecburiyetindedir ve hep hayır işler.
    Anlamı?
    Her hayrın arkasından sadece mutluluk ve huzur duyulacağı için bu kişi sadece mutluluk ve huzur duyar. Her işlevinin arkasından duyduğu şey mutluluktur, huzurdur.
    Peki bu durumda ruh nefse azap eder mi?
    Hiçbir zaman azap etmez.
    Neden?
    Çünkü nefsin bütün davranış biçimleri sadece ve sadece ruhun davranışlarına eşittir.
    Yani hepsi hayırdır, hayırdır, hayırdır.
    Öyleyse bu kişi iç dünyasında mutludur.
    Neden mutludur?.
    Nefsiyle ruhu arasında kavga bittiği için mutludur,
    1.Hep hayır işlediği için arkadan hep huzuru yaşadığı için mutludur,
    2. Ve bu kişi için söz konusu olan şey hep hayır işlemekse, asla ruhun nefse azabı söz konusu olmadığı için bu kişi, iç âleminde hep mutludur.
    Görüyorsunuz ki, mutluluk müessesesi nefsle ruh arasındaki ilişkilerin muhtevasına dayalıdır. Öyleyse dış dünyamızda başlangıçta neden mutsuzuz. Sonra neden mutluluğa ulaşıyoruz, ona beraberce ulaşalım:
    Dış dünyamızda başlangıçta bütün insanların nefsleri afetlerle doludur. Böyle olduğu için kişi hep başkalarıyla olan ilişkilerinde yanlış davranışlar içindedir. Kur’ân-ı Kerim tabiriyle başka insanlara hep zulmeder. Bu zulüm gerçekleştiği an kişi bir günah işlemiştir.
    Arkasından mutlaka huzursuzluğu yaşayacaktır, mutlaka huzursuz olacaktır. Her hayır işleyen insan arkasından bir mutluluk duyar, huzur duyar; her şerr işleyen insanda arkasından bir mutsuzluk duyar, sıkıntı duyar.
    İşte bu kişi başlangıçta nefsindeki afetler duruma hakim olduğu için devamlı şerr işlemektedir. Yani başkalarına zulmetmektedir. Her zulüm bir günah olduğu için arkasında mutlaka huzursuzluk duyacaktır, sıkıntı duyacaktır kişi. İkinci defa üzülmüş olacaktır. Arkasından ruh nefse azap edecek, kişi üçüncü defa üzülecektir.
    0 kadar mı?
    Hayır o kadar değil.
    Ne yazık ki kişi bu sefer sadece kendisine değil, başka insanlara zulmetmiştir.
    Öyleyse o başka insanların büyük bir kısmı belki de (çoğu zaman hepsi), intikam almak üzere harekete geçecekler . Fırsat kollayacaklardır. Hangisi intikam almak için bir fırsat yakalarsa, derhal intikamını alacaktır.
    O kişi intikam aldığı zaman, buna sebebiyet veren kişi huzursuz olacaktır, bundan sıkıntı duyacaktır. 0 kadarla kalmayacaktır, huzursuz olan bu kişi harekete geçecek ve ne yazık ki o da karşısındaki kişiden, (intikam alan kişiden) yeniden intikam alacaktır ve yeniden huzursuz ve mutsuz olacaktır.
    Şimdi karşı tarafın güçlü olduğunu düşünelim.
    Kişi intikamını alamasın. Bu kişi, alınamamış intikamın yani kinin sahibi olur. intikam almak isteyen kişi intikamını alamazsa, intikam hissi, alınamamış intikam haline gelir, kini oluşturur. Kin ise neticede mutlaka strese yol açar. Öyleyse intikamını alamayan bu kişi, huzursuz olacaktır, sıkıntı içinde olacaktır.
    İntikamını aldığını düşünelim. o zaman her intikam almak, bir günah olduğu için, arkasından kişi mutlaka huzursuz ve mutsuz olacaktır.
    Öyle bir açmazdaki insanoğlu, intikamını alsa da huzursuz, intikamını alamasa da huzursuz. Her iki halde de sıkıntılı ve mutsuz.
    Öyleyse böyle bir insan bu sıkıntıyı yaşadığı zaman mutlaka stres söz konusudur. Stres sebebiyle huzursuzdur. Ama intikamını alırsa, intikam almak bir günah olduğu için onu huzursuz kılacaktır. Alamazsa, intikamını alama yan kişide stres oluşması sebebiyle gene huzursuzdur.
    Peki böyle bir insan dış dünyasında mutlu olabilir mi?
    Tabii olabilir. Daimi zikre ulaşırsa, dış dünyasında da mutluluğu mutlaka yaşayacaktır. Ne olacaktır bu kişinin standartları?
    Daimi zikirde dış dünyasında bu kişi, başkalarıyla beraber yaşayan bir insandır netice itibarıyla. Ve her davranışında onların hoşuna gidecek, onları mutlu edecek bir şeyler sergilemek için hayatının bütün çabasını gösterir. Çünkü içinden bu gelir. Nefsi de ruhunun hasletleriyle dolu olduğu için, hiç kimseye zulmetmesi mümkün değildir.
    Herkese en güzel davranışlarda bulunan bu zat, bu davranışlarının arkasından sadece mutlu ve huzurlu olur. Çünkü bütün davranışları, ona derecat kazandıran ruhunun davranışlarıdır.
    Birinci etapta kişi, mutlu. Her kese mutluluk veren davranışlarda bulunduğu için. Sonra ? Tabiatıyla ruhun nefse azap etmesi diye bir olay hiçbir zaman vücut bulmaz, kişinin mutluluğu devam eder. Bu kişi hiç kimseye kötü davranmadığı için, başka insanların ondan intikam alması diye bir olgunun oluşması mümkün değildir.
    Böyle bir durumda kişi hep sevinecektir, sevinecektir, mutlu olacaktır.
    Hangi kişi?
    Ruhunun bütün hasletlerini nefsine doldurmuş olan kişi.
    Nefsi de hayrı istediği için, ruhu da hayrı istediği için, başkalarına karşı olan bütün davranışları pozitiftir. Sadece onları mutlu edecek olan davranışlardır. Bütün aksiyonlarının, fiillerinin arkasından bu kişi sadece mutluluk ve huzur duyar. Ruhu nefsine azap eder mi?
    Asla.
    Çünkü ruhunun nefsine azap etmesi için, Allah’ın emirlerine riayet etmemesi veya yasak ettiği bir fiili işlemesi gerekirdi. Her ikisi de mümkün değil. Kişi başkalarının intikamıma sebebiyet verir mi?
    Asla.
    Başkalarının intikam alabilmesi için, onlara karşı kötü davranışlarda bulunmuş olması lâzım, onları kızdıracak davranışlarda bulunması lazım. Ama asla böyle bir davranış sergilemiyor kişi. Öyleyse başkalarının intikam alması diye bir olay da başına gelmeyecektir.
    Peki bu kişide, intikam alamıyor diye şuuraltı birikimi gerçekleşebilir mi?
    İmkânsız.
    Çünkü intikam almayı aklına bile getirmiyor. Hiçbir zaman intikamı düşünmesi mümkün değil.
    Öyleyse ne görüyoruz?
    Bu kişi, bütün cepheleriyle mutluluğu yaşamakta olan bir insandır, dış dünyasında. Başkalarıyla ilişkilerinde hep. hayır işlediği için,
    1. Ruhu nefsine asla azap etmediği için,
    2. Başkaları ondan intikam almadığı için,
    3. Bu sebeple o da başkalarından intikam almadığı için,
    4. İntikam almayı aklına bile getirmediği için, şuuraltı birikiminin böyle bir kişide oluşması mümkün olmadığı cihetle,
    5. Öyleyse bu kişi, bütün güzellikleri, pozitif anlamda yaşamaktadır. Ve dış âleminde de bu kişi hep mutludur, mutludur ve de mutludur.
    Gelelim Allah ile olan ilişkilere. Neden başlangıçta insanlar huzursuz?


  7. 12.Ekim.2011, 17:47
    4
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: ruh ile nefis

    Allah’ın emirleri var, yerine getirmiyorlar. Yerine getirmedikleri için bunun huzursuzluğunu duyuyorlar, arkadan da ruh nefse azap ediyor, bir defa daha huzursuz oluyorlar. Bir de Allah’ın yasak ettiği fiiller var. Onları da işledikleri için huzursuz insanlar.
    Arkadan ruh nefse mutlaka azap edecektir, yeniden huzursuz olacaktır.
    Ve yasak olan ne varsa, nefsin afetleri onu işlemeye yöneliktir. Şeytanla işbirliği halindedir. Şeytan devamlı nefsi azdırır. Allah’ın yasak ettiği filleri işlemesini sağlamaya çalışır. Kişi böyle olduğu sürece, Allah ile olan ilişkilerinde hep huzursuz, huzursuz, huzursuzdur.
    İhlâsa ulaşan (daimi zikir), nefsinin kalbinde hiçbir afet kalmamış olan kişi, o da mı huzursuz?
    Hayır, değil.
    Çünkü Allah’ın emirlerini yerine getirmek onun için büyük bir zevktir. Namaz kılmak bir zevktir, oruç tutmak bir zevktir; açlığı ve susuzluğu hiç hissetmeden, Allah’ın bir emrini yerine getirmenin büyük mutluluğunu yaşar. Zekât verir, bundan mutluluk duyar.
    Birçok insan için zekat vermek,, onları en çok üzen şeylerden biridir. “Ben bu parayı hırsızlıkla kazanmadım ki. Çalıştım da kazandım. Onlar da çalışsın, onlar da kazansın. Niye başkasına vereyim” der, nefsi hep böyle fısıldar.
    Allah ise, hep başkalarına vermemizi istiyor. Nefsinde afetler olan kişi, kazandığı paraların gerçekten kendisinde olduğunu zanneder. Oysa ki hepsi Allah’ındır. Allah onları bize, mutluluğu yaşayalım ve Rabbimize hamd edelim, şükredelim diye ihsan eder.
    Öyleyse her açıdan şunu görüyoruz: İnsanlar iç dünyalarında da mutsuzdurlar başlangıçta, dış dünyalarında da mutsuzdurlar, Allah ile olan ilişkilerinde de mutsuzdurlar. Ve ne zaman daimi zikre ulaşırlarsa, onun arkasından iç dünyalarında da mutluluğa ulaşırlar, dış dünyalarında da, mutluluğa ulaşırlar, Allah ile olan ilişkilerinde mutluluğa ulaşırlar.
    Görüyorsunuz ki, bir insanın mutlu olabilmesi, birçok sebeplere dayalıdır. Üç ayrı cephede de mutluluğun oluşması 1âzımdır, kişinin. İç aleminde, 1. Kişinin dış âleminde, 2. Kişinin Allah ile olan ilişkilerinde, 3.
    Öyleyse bu mutluluğu yaşayan biz insanlar, bütün sistemlerin en güzeline lâyığız.
    Çünkü Allahû Tealâ bizleri, hepimizi hanif fıtratıyla yaratmış. Kim o güzellikleri yaşamazsa, kendisi iç dünyasında buna engeller koyduğu içindir.
    İşte nefsin afetleri,
    İşte davranış biçimleri.
    Öyleyse ruh ve nefs, birbirinin zıddı olan iki şeyi talep ederler. Nefs şerri talep eder, ruh hayrı talep eder. Söylediğimiz gibi, kişinin iç dünyasında da, kişinin dış dünyasında da, (başka insanlarla olan ilişkilerinde de) kişinin Allah ile olan ilişkilerinde de huzursuzluğu ve sıkıntıyı oluşturan birçok faktör o kişinin dâimi zikre ulaşmasına kadar, azalarak devam edecektir. Ama kişi daimi zikre ulaştığı zaman, artık o kişinin dünya hayatında da mutsuz olması diye bir şey söz konusu olamaz.
    O kişinin dünya hayatında mutluluğu, üç ayrı cephede de kendisini gösterir. İç dünyasında mutludur bu kişi, dış dünyasında (başka insanlarla) mutludur, bir de Allah ile olan ilişkilerinde mutlak saadeti yaşamaktadır.
    Ruhumuzla nefsimiz arasındaki kavganın devamı halinde hep huzursuzuz. İç dünyamızda huzursuzuz, dış dünyamızda huzursuzuz; Allah ile olan ilişkilerimizde huzursuzuz.
    Ruhumuz hiç değişmiyor. Bize nasıl verilmişse, öldüğümüz zaman da aynı ruh, aynı temizlikte, aynı saflıkta.
    Allah’ın Zat’ına ulaşabilmek olan bir özellik içerisinde. Allah’ın Zat’ına ulaşabilmek nefsani temizliği gerektirir. Allah’ın Zat’ına ulaşabilmek, o kişinin iç dünyasında nurların yarı, yarıya oluşmasıyla şekle bağlıdır.
    İşte bu, nefs açısından tezkiye noktasıdır.
    Nefsin afetlerinin yarısı haslete dönüşmüştür, faziletlerle. Nefsin kalbi başlangıçta %100 karanlıklardan oluşurken, şimdi nefsin yarısı karanlıklardan oluşuyor. Ve bu kişi, bu noktada bütün güzellikleri yaşamakta., Ama yaşadığı güzellikler, ne yazık ki ancak yarıya kadar güzellik hüviyetinde.
    Öteki yarıda o kişi gene huzursuz, gene sıkıntılı. Ancak daimi zikre ulaşıp da, nefsinin kalbindeki bütün afetleri yok ettiği zaman, işte o zaman bu kişi mutlak bir saadeti yaşama özelliğine kavuşur.
    Saadet, mutluluk, ruhla nefs arasındaki ilişkilerin en güzel bileşkesidir. Nefsin de ruhun da tam bir uyum halinde beraberliğidir. Bu bir kişinin, iç dünyasındaki bütün kavgaların bitmiş olduğunu, ruhun nefse azabının bitmiş olduğunu, o kişinin etrafındaki herkesle en güzel ilişkilere girdiğini gösterir.
    Bütün insanlar için ulaşılması lazım gelen hedef budur;
    Hedef :
    Mutluluk hedefi.
    Ve unutmayın ki Allahû Tealâ hepimizi mutlu olalım diye yarattı, mutluluğumuzdan başka hiçbir şey istemiyor. Nefsimizi tezkiyeyi de, ruhumuzun yaşarken Allah’a ulaşmasını da, fizik vücudumuzun Allah’a kul olmasını da bizden isteyen 0 değil mi?
    Bunları niçin istemiş?
    Çünkü bunları gerçekleştiren mutlaka cennete girer. Eğer nihai safhada gerçekleştirirse, dünya saadeti de onun olur.
    Böylece kişi zülcenahayn olur.
    İşte bundan 14 asır evvel bütün sahabe zülcenahayndı. Böyle bir standardın oluşabilmesi, kişinin İslâm olmasına bağımlıdır. Böyle bir dizaynda, kişinin mutluluğunun kesinleştiğini görüyoruz.
    0 en güzele dönük bir davranış biçimi içersindedir. Ve kişi, daimi zikre ulaştığı andan itibaren sonsuz bir saadeti yaşamaya başlayacaktır. İç âleminde de, dış âleminde de, Allah ile olan ilişkilerinde de.
    Görüyorsunuz ki, mutsuzluk mu?
    Nefsle ruh arasındaki ilişkilerden kaynaklanıyor.
    Mutluluk mu?
    Gene nefsle ruh arasındaki ilişkilerden kaynaklanıyor. Sizi mutsuzluktan mutluluğa götürecek olan tren, zikir trenidir.
    Zikir yapacaksınız. Her zaman, her fırsatta. Elinizdeki tespihle veya elinizi nabzınıza koyarak veya dilinizle veya iç dünyanızda hep “Allah, Allah, Allah” diye Allah’ı zikretmek, üzerinize farzdır. Ve daimi zikir farzdır. Ayaktayken de Allahû Tealâ’nın ismini söylemeniz lazım, otururken de Allahû Tealâ’nın ismini tekrar etmeniz lâzım, yan üstü yatarken de Allah’ın ismini zikretmeniz lâzım.
    0 zaman Allah’tan gelen rahmet, fazl ve salavat nefsinizin kalbine gelir ve fazıllar, iman kelimesinin etrafında yerleşmeye başlar. Ve böylece sıfırdan başlayan bir aydınlık ile başlangıç noktasında tamamen karanlıklardan ibaret olan nefsinizin kalbi, adım, adım aydınlanarak önce tezkiye noktasına ulaşır.
    Allahû Tealâ, “ Ve lev lâ fadlullahi aleyküm. ve rahmetühü mâ zeka minküm min ehadin ebeden.” Nur- 21
    Eğer, Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa (yani nefsinizden, kalbinizden içeri girmezse ) içinizden hiçbiriniz ebediyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz, diyor.
    Oysa ki nefsinizin kalbini Allah’ın nurlarıyla %50’den daha öteye bu nurları geçirerek süslediğiniz zaman, sizin ulaştığınız yer nefs tezkiyesi kademesidir. Henüz tasfiye olmadınız. Yani nefsinizin kalbindeki bütün karanlıklar nura dönüşmedi. Ama öyle de olsa, nura dönüşmese de, yarıdan daha fazla nuru nefsinizin kalbine yerleştirdiniz. Ve yolun yarısını aştınız.
    Gecenin zifiri karanlığından, sabah şafağının alacakaranlığına ulaştınız.
    Öyleyse daha öteye baktığımız zaman, en sonda, güneşin bütün şaşaasıyla çıkıp patladığı yeni bir ortam göreceksiniz. Geceler gündüz olmuştur.
    Ne zaman?
    Daimi zikirle nefsinizin kalbindeki bütün aletleri nefsinizin kalbinden atıp, ruhunuzun bütün hasletlerini nefsinizin kalbine ulaştırdığınız zaman.
    Öyleyse her güzellik sizin içindir. Ve bütün standartlarda Allah’ın güzelliklerinin sizi mutlu etmek için bir araya gelmesi, nefsinizle ruhunuz arasındaki bu diyaloğun kurulmasına bağlıdır. Bu anlaşma zemini, nefsinizin giderek ruhunuzun hasletlerine bürünmesiyle gerçekleşir.
    Tekrar etmek istiyoruz ki, ruhunuz hiçbir değişiklik göstermeyecektir. Ruh, tekâmülün son safhasında yaratılmıştır ve hep öyle kalacaktır. Ama nefsiniz, iptidailiğin ilk safhasında yaratılmıştır. Ve tekâmülün son safhasına doğru yola çıkması lâzımdır.
    Ona, o hedefe ulaştıracak şeyleri vermekle mükellefsiniz ki ,bunun yegane silâhı zikirdir. Elbette mücahede ve riyazet de, iç dünyanızda nefsinizin kalbinde afetlerin yok olmasına, hasletlerin oluşmasına önemli bir etken olacaktır. Bu mücahede ve riyazete dikkatle bakın ki, bunlar varsa, kişi daha çok zikir yapacaktır.
    Bunlar varsa, kişinin iç dünyasında daha çok aydınlanma olacaktır. Allah’ın sevgisinin artması, kişinin zikri sebebiyle nefsinin kalbine Allah’ın nurlarını taşımasıyla, bu taşımanın devamlı nefsin kalbindeki nurları artırmasıyla mümkündür. Bütün hasletlerle beraber sevgi hasleti de çoğalacaktır daimi zikirle.
    Ama doğru düşünme alışkanlığı da, bu istikametteki iradenin devreye girmesiyle, mücahede ve riyazet de zikrin artmasına sebebiyet verecektir, kalbin aydınlanmasına sebebiyet verecektir.
    İkisi birbirine bağlı iki faktör olarak hükümrân olacaktır.
    Riyazetiniz ve mücâhedeniz arttıkça, zikriniz de artar. Riyazetiniz ve mücahedeniz azaldıkça zikriniz de azalır. İştiyakınız arttıkça liyakatiniz de artar.
    Liyakatiniz arttıkça mutluluğunuz artar. İştiyâkınız eksilirse, liyakatiniz de düşer ve neticeler hep negatife doğru yol alır.
    İnsan tabiatı, onu kendi haline bıraktığınız zaman yozlaşmaya müsaittir.
    Oysaki Allahû Tealâ’nın emirleri,hepinizin daimi zikir yapmasını emrederek, cennet saadetine ulaştıktan sonra sizi orada bırakmayıp, dünya saadetine de ulaştırmak istediğinin işaretlerini taşır.
    İşte o kesin emirleri, Allahû Tealâ’nın istediği boyutta, en güzel standartlarda vücuda getirerek, sonsuz zikir içinde hem cennet saadetinin, hem de dünya saadetinin sahibi olmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sohbetimizi İnşaallah burada tamamlıyor ve ruh ile nefs arasındaki ilişkileri inşaallah burada bitiriyoruz, Allahû Tealâ, hepinizi cennet ve dünya saadetine ulaştırsın.


  8. 12.Ekim.2011, 17:47
    4
    Silent and lonely rains
    Allah’ın emirleri var, yerine getirmiyorlar. Yerine getirmedikleri için bunun huzursuzluğunu duyuyorlar, arkadan da ruh nefse azap ediyor, bir defa daha huzursuz oluyorlar. Bir de Allah’ın yasak ettiği fiiller var. Onları da işledikleri için huzursuz insanlar.
    Arkadan ruh nefse mutlaka azap edecektir, yeniden huzursuz olacaktır.
    Ve yasak olan ne varsa, nefsin afetleri onu işlemeye yöneliktir. Şeytanla işbirliği halindedir. Şeytan devamlı nefsi azdırır. Allah’ın yasak ettiği filleri işlemesini sağlamaya çalışır. Kişi böyle olduğu sürece, Allah ile olan ilişkilerinde hep huzursuz, huzursuz, huzursuzdur.
    İhlâsa ulaşan (daimi zikir), nefsinin kalbinde hiçbir afet kalmamış olan kişi, o da mı huzursuz?
    Hayır, değil.
    Çünkü Allah’ın emirlerini yerine getirmek onun için büyük bir zevktir. Namaz kılmak bir zevktir, oruç tutmak bir zevktir; açlığı ve susuzluğu hiç hissetmeden, Allah’ın bir emrini yerine getirmenin büyük mutluluğunu yaşar. Zekât verir, bundan mutluluk duyar.
    Birçok insan için zekat vermek,, onları en çok üzen şeylerden biridir. “Ben bu parayı hırsızlıkla kazanmadım ki. Çalıştım da kazandım. Onlar da çalışsın, onlar da kazansın. Niye başkasına vereyim” der, nefsi hep böyle fısıldar.
    Allah ise, hep başkalarına vermemizi istiyor. Nefsinde afetler olan kişi, kazandığı paraların gerçekten kendisinde olduğunu zanneder. Oysa ki hepsi Allah’ındır. Allah onları bize, mutluluğu yaşayalım ve Rabbimize hamd edelim, şükredelim diye ihsan eder.
    Öyleyse her açıdan şunu görüyoruz: İnsanlar iç dünyalarında da mutsuzdurlar başlangıçta, dış dünyalarında da mutsuzdurlar, Allah ile olan ilişkilerinde de mutsuzdurlar. Ve ne zaman daimi zikre ulaşırlarsa, onun arkasından iç dünyalarında da mutluluğa ulaşırlar, dış dünyalarında da, mutluluğa ulaşırlar, Allah ile olan ilişkilerinde mutluluğa ulaşırlar.
    Görüyorsunuz ki, bir insanın mutlu olabilmesi, birçok sebeplere dayalıdır. Üç ayrı cephede de mutluluğun oluşması 1âzımdır, kişinin. İç aleminde, 1. Kişinin dış âleminde, 2. Kişinin Allah ile olan ilişkilerinde, 3.
    Öyleyse bu mutluluğu yaşayan biz insanlar, bütün sistemlerin en güzeline lâyığız.
    Çünkü Allahû Tealâ bizleri, hepimizi hanif fıtratıyla yaratmış. Kim o güzellikleri yaşamazsa, kendisi iç dünyasında buna engeller koyduğu içindir.
    İşte nefsin afetleri,
    İşte davranış biçimleri.
    Öyleyse ruh ve nefs, birbirinin zıddı olan iki şeyi talep ederler. Nefs şerri talep eder, ruh hayrı talep eder. Söylediğimiz gibi, kişinin iç dünyasında da, kişinin dış dünyasında da, (başka insanlarla olan ilişkilerinde de) kişinin Allah ile olan ilişkilerinde de huzursuzluğu ve sıkıntıyı oluşturan birçok faktör o kişinin dâimi zikre ulaşmasına kadar, azalarak devam edecektir. Ama kişi daimi zikre ulaştığı zaman, artık o kişinin dünya hayatında da mutsuz olması diye bir şey söz konusu olamaz.
    O kişinin dünya hayatında mutluluğu, üç ayrı cephede de kendisini gösterir. İç dünyasında mutludur bu kişi, dış dünyasında (başka insanlarla) mutludur, bir de Allah ile olan ilişkilerinde mutlak saadeti yaşamaktadır.
    Ruhumuzla nefsimiz arasındaki kavganın devamı halinde hep huzursuzuz. İç dünyamızda huzursuzuz, dış dünyamızda huzursuzuz; Allah ile olan ilişkilerimizde huzursuzuz.
    Ruhumuz hiç değişmiyor. Bize nasıl verilmişse, öldüğümüz zaman da aynı ruh, aynı temizlikte, aynı saflıkta.
    Allah’ın Zat’ına ulaşabilmek olan bir özellik içerisinde. Allah’ın Zat’ına ulaşabilmek nefsani temizliği gerektirir. Allah’ın Zat’ına ulaşabilmek, o kişinin iç dünyasında nurların yarı, yarıya oluşmasıyla şekle bağlıdır.
    İşte bu, nefs açısından tezkiye noktasıdır.
    Nefsin afetlerinin yarısı haslete dönüşmüştür, faziletlerle. Nefsin kalbi başlangıçta %100 karanlıklardan oluşurken, şimdi nefsin yarısı karanlıklardan oluşuyor. Ve bu kişi, bu noktada bütün güzellikleri yaşamakta., Ama yaşadığı güzellikler, ne yazık ki ancak yarıya kadar güzellik hüviyetinde.
    Öteki yarıda o kişi gene huzursuz, gene sıkıntılı. Ancak daimi zikre ulaşıp da, nefsinin kalbindeki bütün afetleri yok ettiği zaman, işte o zaman bu kişi mutlak bir saadeti yaşama özelliğine kavuşur.
    Saadet, mutluluk, ruhla nefs arasındaki ilişkilerin en güzel bileşkesidir. Nefsin de ruhun da tam bir uyum halinde beraberliğidir. Bu bir kişinin, iç dünyasındaki bütün kavgaların bitmiş olduğunu, ruhun nefse azabının bitmiş olduğunu, o kişinin etrafındaki herkesle en güzel ilişkilere girdiğini gösterir.
    Bütün insanlar için ulaşılması lazım gelen hedef budur;
    Hedef :
    Mutluluk hedefi.
    Ve unutmayın ki Allahû Tealâ hepimizi mutlu olalım diye yarattı, mutluluğumuzdan başka hiçbir şey istemiyor. Nefsimizi tezkiyeyi de, ruhumuzun yaşarken Allah’a ulaşmasını da, fizik vücudumuzun Allah’a kul olmasını da bizden isteyen 0 değil mi?
    Bunları niçin istemiş?
    Çünkü bunları gerçekleştiren mutlaka cennete girer. Eğer nihai safhada gerçekleştirirse, dünya saadeti de onun olur.
    Böylece kişi zülcenahayn olur.
    İşte bundan 14 asır evvel bütün sahabe zülcenahayndı. Böyle bir standardın oluşabilmesi, kişinin İslâm olmasına bağımlıdır. Böyle bir dizaynda, kişinin mutluluğunun kesinleştiğini görüyoruz.
    0 en güzele dönük bir davranış biçimi içersindedir. Ve kişi, daimi zikre ulaştığı andan itibaren sonsuz bir saadeti yaşamaya başlayacaktır. İç âleminde de, dış âleminde de, Allah ile olan ilişkilerinde de.
    Görüyorsunuz ki, mutsuzluk mu?
    Nefsle ruh arasındaki ilişkilerden kaynaklanıyor.
    Mutluluk mu?
    Gene nefsle ruh arasındaki ilişkilerden kaynaklanıyor. Sizi mutsuzluktan mutluluğa götürecek olan tren, zikir trenidir.
    Zikir yapacaksınız. Her zaman, her fırsatta. Elinizdeki tespihle veya elinizi nabzınıza koyarak veya dilinizle veya iç dünyanızda hep “Allah, Allah, Allah” diye Allah’ı zikretmek, üzerinize farzdır. Ve daimi zikir farzdır. Ayaktayken de Allahû Tealâ’nın ismini söylemeniz lazım, otururken de Allahû Tealâ’nın ismini tekrar etmeniz lâzım, yan üstü yatarken de Allah’ın ismini zikretmeniz lâzım.
    0 zaman Allah’tan gelen rahmet, fazl ve salavat nefsinizin kalbine gelir ve fazıllar, iman kelimesinin etrafında yerleşmeye başlar. Ve böylece sıfırdan başlayan bir aydınlık ile başlangıç noktasında tamamen karanlıklardan ibaret olan nefsinizin kalbi, adım, adım aydınlanarak önce tezkiye noktasına ulaşır.
    Allahû Tealâ, “ Ve lev lâ fadlullahi aleyküm. ve rahmetühü mâ zeka minküm min ehadin ebeden.” Nur- 21
    Eğer, Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa (yani nefsinizden, kalbinizden içeri girmezse ) içinizden hiçbiriniz ebediyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz, diyor.
    Oysa ki nefsinizin kalbini Allah’ın nurlarıyla %50’den daha öteye bu nurları geçirerek süslediğiniz zaman, sizin ulaştığınız yer nefs tezkiyesi kademesidir. Henüz tasfiye olmadınız. Yani nefsinizin kalbindeki bütün karanlıklar nura dönüşmedi. Ama öyle de olsa, nura dönüşmese de, yarıdan daha fazla nuru nefsinizin kalbine yerleştirdiniz. Ve yolun yarısını aştınız.
    Gecenin zifiri karanlığından, sabah şafağının alacakaranlığına ulaştınız.
    Öyleyse daha öteye baktığımız zaman, en sonda, güneşin bütün şaşaasıyla çıkıp patladığı yeni bir ortam göreceksiniz. Geceler gündüz olmuştur.
    Ne zaman?
    Daimi zikirle nefsinizin kalbindeki bütün aletleri nefsinizin kalbinden atıp, ruhunuzun bütün hasletlerini nefsinizin kalbine ulaştırdığınız zaman.
    Öyleyse her güzellik sizin içindir. Ve bütün standartlarda Allah’ın güzelliklerinin sizi mutlu etmek için bir araya gelmesi, nefsinizle ruhunuz arasındaki bu diyaloğun kurulmasına bağlıdır. Bu anlaşma zemini, nefsinizin giderek ruhunuzun hasletlerine bürünmesiyle gerçekleşir.
    Tekrar etmek istiyoruz ki, ruhunuz hiçbir değişiklik göstermeyecektir. Ruh, tekâmülün son safhasında yaratılmıştır ve hep öyle kalacaktır. Ama nefsiniz, iptidailiğin ilk safhasında yaratılmıştır. Ve tekâmülün son safhasına doğru yola çıkması lâzımdır.
    Ona, o hedefe ulaştıracak şeyleri vermekle mükellefsiniz ki ,bunun yegane silâhı zikirdir. Elbette mücahede ve riyazet de, iç dünyanızda nefsinizin kalbinde afetlerin yok olmasına, hasletlerin oluşmasına önemli bir etken olacaktır. Bu mücahede ve riyazete dikkatle bakın ki, bunlar varsa, kişi daha çok zikir yapacaktır.
    Bunlar varsa, kişinin iç dünyasında daha çok aydınlanma olacaktır. Allah’ın sevgisinin artması, kişinin zikri sebebiyle nefsinin kalbine Allah’ın nurlarını taşımasıyla, bu taşımanın devamlı nefsin kalbindeki nurları artırmasıyla mümkündür. Bütün hasletlerle beraber sevgi hasleti de çoğalacaktır daimi zikirle.
    Ama doğru düşünme alışkanlığı da, bu istikametteki iradenin devreye girmesiyle, mücahede ve riyazet de zikrin artmasına sebebiyet verecektir, kalbin aydınlanmasına sebebiyet verecektir.
    İkisi birbirine bağlı iki faktör olarak hükümrân olacaktır.
    Riyazetiniz ve mücâhedeniz arttıkça, zikriniz de artar. Riyazetiniz ve mücahedeniz azaldıkça zikriniz de azalır. İştiyakınız arttıkça liyakatiniz de artar.
    Liyakatiniz arttıkça mutluluğunuz artar. İştiyâkınız eksilirse, liyakatiniz de düşer ve neticeler hep negatife doğru yol alır.
    İnsan tabiatı, onu kendi haline bıraktığınız zaman yozlaşmaya müsaittir.
    Oysaki Allahû Tealâ’nın emirleri,hepinizin daimi zikir yapmasını emrederek, cennet saadetine ulaştıktan sonra sizi orada bırakmayıp, dünya saadetine de ulaştırmak istediğinin işaretlerini taşır.
    İşte o kesin emirleri, Allahû Tealâ’nın istediği boyutta, en güzel standartlarda vücuda getirerek, sonsuz zikir içinde hem cennet saadetinin, hem de dünya saadetinin sahibi olmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sohbetimizi İnşaallah burada tamamlıyor ve ruh ile nefs arasındaki ilişkileri inşaallah burada bitiriyoruz, Allahû Tealâ, hepinizi cennet ve dünya saadetine ulaştırsın.


  9. 27.Ekim.2014, 00:43
    5
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    nefis nedir ruh ne demektir

    Ruh ve nefis hakkında kısaca bilgi

    İslâm alimleri nefsin yahut ruhun gerçek mahiyeti hakkında farklı iki görüşe sahiptirler. Bir görüşe göre nefis veya ruh, hayatta kaldığı sürede cisimde arız olan bir haldir. Daha meşhur olan görüş ise ruh nuranî, ulvî, hafif, canlı, hareket eden, azaların güçlerine, özlerine nüfuz eden ve suyun bitkiler içerisin*de yayılması gibi bu azalara yayılan, cisimden ayrı ve hayat halinde de onunla içiçe olan bir varlıktır,


  10. 27.Ekim.2014, 00:43
    5
    Üye
    Ruh ve nefis hakkında kısaca bilgi

    İslâm alimleri nefsin yahut ruhun gerçek mahiyeti hakkında farklı iki görüşe sahiptirler. Bir görüşe göre nefis veya ruh, hayatta kaldığı sürede cisimde arız olan bir haldir. Daha meşhur olan görüş ise ruh nuranî, ulvî, hafif, canlı, hareket eden, azaların güçlerine, özlerine nüfuz eden ve suyun bitkiler içerisin*de yayılması gibi bu azalara yayılan, cisimden ayrı ve hayat halinde de onunla içiçe olan bir varlıktır,





+ Yorum Gönder