Konusunu Oylayın.: Peygamberimiz'le ilgili bilgileri saklayanların durumu

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Peygamberimiz'le ilgili bilgileri saklayanların durumu
  1. 09.Ekim.2011, 18:25
    1
    Misafir

    Peygamberimiz'le ilgili bilgileri saklayanların durumu

  2. 09.Ekim.2011, 19:50
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Peygamberimiz'le ilgili bilgileri saklayanların durumu





    PEYGAMBERİMİZ'LE İLGİLİ BİLGİLERİ SAKLAYANLARIN DURUMU

    Tefsir sohbetimizde Bakara Sûre-i Şerifesi'nin 174. ayet-i kerimesine geldik. 175 ve 176. da onlara bağlı. Beraberce ilk önce mübarek metnini okuyalım, dinleyelim; ondan sonra açıklamayı yapalım!

    Bismillâhir-rahmânir-rahîm:


    (İnnellezîne yektümûne mâ enzelallàhu minel-kitâbi ve yeşterûne bihî semenen kalîlen ülâike mâ ye'külûne fî butnihim illen-nâra ve lâ yükellimühümullàhu yevmel-kıyâmeti ve lâ yüzekkîhim, ve lehüm azâbün elîm.) (Bakara:174)


    (Ülâikellezîneşteravüd-dalâlete bil-hüdâ vel-azâbe bil-mağfireh, femâ esbarahüm alen-nâr.) (Bakara: 175)


    (Zâlike biennallàhe nezzelel-kitâbe bil-hakk, ve innellezînahtelefû fil-kitâbi lefî şikàkın ba'id.) (Bakara: 176) Sadakallàhul-azîm...

    Yahudilerin Peygamberimiz'le İlgili Bilgileri Saklamaları

    Rabbimiz Tebâreke ve Teàlâ Hazretleri, daha önceki ümmetlere indirdiği kitaplarda, Peygamberimizin sıfatıyla ilgili bilgileri koyduğu ve o ümmetleri, Peygamberimiz geldiği zaman ona uymaya yönlendirdiği halde; bu konuda peygamberleri o ümmetlere vasiyet ve tavsiyede bulunduğu halde, o ümmetlerin bu bilgileri saklaması üzerine, bu âyet-i kerimeler nâzil olmuş.

    Tefsir kitapları birinci âyet-i kerimenin, Peygamber Efendimiz zamanındaki, çevredeki yahudi reislerinin ve alimlerinin, yâni hahamlarının, ahbarının --noktasız ha ile ahbar, yahudi alimi demek-- sakladıkları bilgiler dolayısıyla indiğini beyan ediyorlar. Mânâsını beyan edelim:

    (İnnellezîne yektümûne mâ enzelallàhu minel-kitâb) İnne; muhakkak ki, gerçekten, hiç şüphe yok ki mânâsına edat-ı tahkik, yâni muhakkak olduğunu belirten edat. Söylenen hükmün, sözün muhakkak, kesin olduğunu bildiren sıfat bu. Te'kid edici bir sıfat.

    (Ellezîne) "O kimseler ki, (yektümûne) saklıyorlar." Neyi?.. (Mâ enzelallàhu) Allah'ın indirdiklerini gizliyorlar, saklıyorlar. (Minel-kitâbi) Allah'ın indirmiş olduğu kitaplardan, âyetlerden, vahiylerden bildiklerini saklıyorlar. (Ve yeşterûne bihî semenen kalîlâ) Hiç şüphe yok ki bunlar, bu saklamalarıyla, bu gizlemeleriyle az bir bedel elde ediyorlar, satın alıyorlar.

    (Ülâike) İşte bunlar, (mâ ye'külûne fî butnihim illen-nâr) karınlarına, midelerine, işkenbelerine ateşten başka bir şey sokmuyorlar, ateşten başka bir şey yemiyorlar. (Ve lâ yükellimuhümullàhu yevmel-kıyâmeti) Kıyamet gününde de, Allah onlarla konuşmayacak. (Ve lâ yüzekkîhim) Onları temizlemeyecek, pak eylemeyecek. (Velehüm azâbün elîm.) Ve onlara elem verici, fecî bir azab gelecek. Onlar böyle elem verici bir azâba uğrayacaklar.


    Bu âyet-i kerimelerin, o zamanki inatçı yahudi bilginlerinden Ka'b ibn-i Eşref, Huyey ibn-i Ahtab ve Cüdey ibn-i Ahtab gibi kişiler hakkında indiğini kitaplar kaydediyor. Bunlar Peygamber SAS Efendimiz'in geleceğini Araplara söylüyorlardı. Zaten bütün dünyaya dağılmış olan, çevreye dağılmış olan yahudiler, "İbrâhim AS'ın soyundan bir ahir zaman peygamberi, mübarek zat gelecek!" diye beklemekteydiler. Onlar bu gelecek kişinin kendilerinden geleceğini, yahudilerin içinden geleceğini sanıyorlardı.

    Halbuki İbrâhim AS'ın evlâdı sadece yahudiler değil. İsmâil AS vasıtasıyla Hicaz'da yerleşmiş olan Araplar da onun soyundan. Oradan geleceğini tahmin etmiyorlardı. Hepsi beklemektelerdi. Yâni "Ahir zaman peygamberinin gelmesi yaklaştı, gelme alâmetleri belirdi. Tarihi çok yakın!" diye söylüyorlardı.

    Bunu geçtiğimiz sohbetlerde, Bakara Sûresi'nin daha önceki âyetlerinde de anlatmıştık. Bu kesin bir olay. Gelecek diye söylüyorlardı. "Gelince biz şirki yok edeceğiz. Bu ahir zaman peygamberi şirki, müşrikliği, putperestliği yok edecek! Siz müşrikleri yeneceğiz." diye söylüyorlardı.

    Fakat Allah'ın takdirine bakın ki, o müşrik dedikleri insanlar Peygamber Efendimize iman ettiler, mü'min oldular. Bunlar bu sefer inatçı durumuna ve hakkı saklayan insan durumuna, inat edip gerçeği kabul etmeyen inatçı kişiler durumuna düştüler.

    Tabii onların, okumuş insanlar olarak bir saygınlığı vardı yaşadıkları beldelerde. Bundan dolayı hediyeler alıyorlardı, gelirleri vardı, menfaatleri vardı. Bu ahir zaman peygamberine tâbî oldukları zaman, bu gelirler kesilecek diye korktuklarından, ileriye dönük hesaplar yaptıklarından; menfaat hesabı, para, pul, gelir, geçim hesabı, maddiyat hesabı yaptıklarından kabul etmediler.

    Kabul edenler oldu. "Evet yâ Rasûlallah, aynen senin söylediğin gibidir. Tevrat'da, İncil'de böyle âyet-i kerimeler vardı, biz zaten bekliyorduk. Sen haklısın. Ben senin ahir zaman peygamberi olduğunu kabul ettim ve imana geldim!" diyenler var. Böyle imana gelenleri Kur'an-ı Kerim bildiriyor, medhediyor. Bunlardan birisi Abdullah ibn-i Selâm RA; bir yahudi alimiyken müslüman olmuştu.

    Bazıları da inkâr ettiler. Peygamber Efendimiz'in düşmanlarıyla, Kureyş'le işbirliği yaptılar. Savaşlarda onların yanında yer aldılar, müslümanlarla çarpıştılar. Çeşitli savaşlarda, Uhud, Hendek ve diğer savaşlarda müslümanları güç durumda bıraktılar. Ve sonunda Cenâb-ı Hak mü'minleri, Peygamber Efendimiz'i ve hakkı, İslam'ı galip eyledi.

    İşte Allah'ın kitaptan, kitabın bazı âyetleri olarak, bazı bilgiler olarak, hükümler olarak indirmiş olduğu şeyleri saklayanlar, bildikleri halde ahir zaman peygamberini saklayanlar, onun sıfatlarını söylemeyenler, ne zaman geleceğini söylemeyenler... Yâni ayetler ortada, onları saklayamazlar da, bu ayetlerin açıklamalarını yanlış yönlendirip, başka türlü yapıp, mânâyı kaydırdıkları için, gerçeği çarpıttıkları için, saptırdıkları için menfaat sağlıyorlardı, tezgahları devam ediyordu. Kazançları geliyordu. Reislikleri ellerinden gitmiyordu, gitmemişti. Ama, az bir şey bunlar... Yâni ne kadar çok olsa, dünyanın serveti olsa, Kàrun gibi zengin olsalar ne fayda?.. Firavun gibi olsalar, Nemrut gibi olsalar, işte onların akıbetleri ortada... Ne çare?..

    İşte maalesef, o değerlendirmeyi onlar yapamadığı gibi, bizim zamanımızda da, şimdiki zamanda da düşünecek olursak pek çok insan Kur'an'ın Hak kelâmı olduğunu bilir, güzel huyların ne kadar değerli olduğunu bilir, Allah'ın emirlerinin ne kadar insanlık için değerli, faydalı olduğunu bilir ama; yönünü, yolunu, alışkanlıklarını, kötü huylarını bırakamaz. Karşı tarafta haktan uzakta, hakla mücadele ederek, hakkın karşısında, bâtıl cebhede, şeytanın cephesinde çalışır dururlar. Bu tabii büyük şaşkınlık...

    Ne kadar menfaat elde etseler, yâni milyarlar alsalar kıymeti yok! Çünkü dünya hayatı zaten sıfır... Ebediyyetin yanında sıfır. Çünkü sonsuzun yanında, rakamlar sıfır gibidir. Az bir şey, semenen kalîlâ... Semen, peltek se ile, üç noktalı se ile; bedel demek. Semenen kalîlâ; az bir bedel, az bir fiyat, az bir menfaat, az bir karşılık alıyorlar bu gizlemeleri dolayısıyla, hakkı sakladıkları için. Çetelerin, kötü insanların, şeytan taraftarlarının, İslâm düşmanlarının bir takım paraları, bu vesileyle hakkı söylemeyip sakladıkları için bunların ceplerine giriyor ama, ne kadar çok olsa, az.

    (Ülâike mâ ye'külûne fî butnihim) "Bunlar karınlarına yemiyorlar; (illen-nâr) ancak ateş yemiş oluyorlar." Yani bu paraları alıyorlar yiyorlar ama, bu yedikleri bu dünyada onlara hayır getirmez. Ahirette de, bu haksız yere, günah işleyerek, haram işleyerek, Allah'ın emirlerine karşı gelerek aldıkları paraların karşılığında, cehennemde karınlarına ateş doldurulmak suretiyle, onlar fokur fokur kaynayacak, öyle azab görecekler. Bunlar, ateşten başka bir şey yemiyorlar böyle yapmakla?

    (Ve lâ yükellimuhümullàhu yevmel-kıyâmeti) "Ve Allah-u Teàlâ Hazretleri kıyamet gününde onlarla konuşmayacak." Bu konuşmamak sözü, Arapça'da gazab ediyor mânâsına. "Ben sizle konuşmuyorum! Ben onunla konuşmam!" demek. Yâni kızıyor. Kızmaktan kinaye böyle bir söz.

    Tabii, Allah-u Teàlâ Hazretleri onları azarlama tarzında konuşacak. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in öbür âyetlerinde geçiyor. Onlar Allah'a yalvarıp:

    "--Yâ Rabbi, bizi affet. Bizi dünyaya döndür, iyi kul olacağız. Yaptğımız hataları yapmayacağız!" diye cehennemde yalvarmaya kalktıkları zaman, Allah-u Teàlâ Hazretleri onları azarlayacak ve buyuracak ki:


    (Kàlahşeû fihâ ve lâ tükellimûn) "Susun, benimle konuşmayın!" diye tevbih edip, Cenâb-ı Hak onlara azar sözü söyleyecek. Ama onların hoşuna gidecek, onları sevindirecek, "Affettim, mağfiret eyledim, bağışladım!" gibi bir rahmet sözü duymayacaklar. Cenâb-ı Hak onları sevmediği için, gazâb edecek. Onların yüzüne bakmayacak. Onların yüzüne bakmamak ve konuşmamak, gazâbı gösteren ifadelerdir.

    (Ve lâ yüzekkîhim) "Ve Allah onları temizlemeyecek." Mü'minleri temizleyecek. Nasıl temizleyecek?.. Dünya hayatındaki hatalarını affedecek, günahlarını bağışlayacak; günahlardan hasıl olan kirlerden temizleyecek. Onları böyle tertemiz, pırıl pırıl, pürnur olarak, temizlenmiş olarak, pak kullar olarak cennete sokacak. Ebedî saadete erdirecek.

    Bunları afv u mağfiret etmeyecek, günahlarını bağışlamayacak. Kibirlilikleriyle, o berbat halleriyle, iğrenç sûrette, pis kokularıyla, günahlarıyla, yedikleri haramlarla, öyle o halleriyle kalacaklar.

    (Ve lehüm azâbün elîm.) Elîm; faîl vezninde, elem verici mânâsına, mü'lim mânâsına gelen bir kelime. "Çok elem veren, çok şiddetli, çok pişman ve perişan edici bir azâb olacak onlar için. Böyle bir azâb onların payı olarak, onların cezası olarak onları bekliyor. Ona uğrayacaklar.


    Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN



  3. 09.Ekim.2011, 19:50
    2
    Silent and lonely rains




    PEYGAMBERİMİZ'LE İLGİLİ BİLGİLERİ SAKLAYANLARIN DURUMU

    Tefsir sohbetimizde Bakara Sûre-i Şerifesi'nin 174. ayet-i kerimesine geldik. 175 ve 176. da onlara bağlı. Beraberce ilk önce mübarek metnini okuyalım, dinleyelim; ondan sonra açıklamayı yapalım!

    Bismillâhir-rahmânir-rahîm:


    (İnnellezîne yektümûne mâ enzelallàhu minel-kitâbi ve yeşterûne bihî semenen kalîlen ülâike mâ ye'külûne fî butnihim illen-nâra ve lâ yükellimühümullàhu yevmel-kıyâmeti ve lâ yüzekkîhim, ve lehüm azâbün elîm.) (Bakara:174)


    (Ülâikellezîneşteravüd-dalâlete bil-hüdâ vel-azâbe bil-mağfireh, femâ esbarahüm alen-nâr.) (Bakara: 175)


    (Zâlike biennallàhe nezzelel-kitâbe bil-hakk, ve innellezînahtelefû fil-kitâbi lefî şikàkın ba'id.) (Bakara: 176) Sadakallàhul-azîm...

    Yahudilerin Peygamberimiz'le İlgili Bilgileri Saklamaları

    Rabbimiz Tebâreke ve Teàlâ Hazretleri, daha önceki ümmetlere indirdiği kitaplarda, Peygamberimizin sıfatıyla ilgili bilgileri koyduğu ve o ümmetleri, Peygamberimiz geldiği zaman ona uymaya yönlendirdiği halde; bu konuda peygamberleri o ümmetlere vasiyet ve tavsiyede bulunduğu halde, o ümmetlerin bu bilgileri saklaması üzerine, bu âyet-i kerimeler nâzil olmuş.

    Tefsir kitapları birinci âyet-i kerimenin, Peygamber Efendimiz zamanındaki, çevredeki yahudi reislerinin ve alimlerinin, yâni hahamlarının, ahbarının --noktasız ha ile ahbar, yahudi alimi demek-- sakladıkları bilgiler dolayısıyla indiğini beyan ediyorlar. Mânâsını beyan edelim:

    (İnnellezîne yektümûne mâ enzelallàhu minel-kitâb) İnne; muhakkak ki, gerçekten, hiç şüphe yok ki mânâsına edat-ı tahkik, yâni muhakkak olduğunu belirten edat. Söylenen hükmün, sözün muhakkak, kesin olduğunu bildiren sıfat bu. Te'kid edici bir sıfat.

    (Ellezîne) "O kimseler ki, (yektümûne) saklıyorlar." Neyi?.. (Mâ enzelallàhu) Allah'ın indirdiklerini gizliyorlar, saklıyorlar. (Minel-kitâbi) Allah'ın indirmiş olduğu kitaplardan, âyetlerden, vahiylerden bildiklerini saklıyorlar. (Ve yeşterûne bihî semenen kalîlâ) Hiç şüphe yok ki bunlar, bu saklamalarıyla, bu gizlemeleriyle az bir bedel elde ediyorlar, satın alıyorlar.

    (Ülâike) İşte bunlar, (mâ ye'külûne fî butnihim illen-nâr) karınlarına, midelerine, işkenbelerine ateşten başka bir şey sokmuyorlar, ateşten başka bir şey yemiyorlar. (Ve lâ yükellimuhümullàhu yevmel-kıyâmeti) Kıyamet gününde de, Allah onlarla konuşmayacak. (Ve lâ yüzekkîhim) Onları temizlemeyecek, pak eylemeyecek. (Velehüm azâbün elîm.) Ve onlara elem verici, fecî bir azab gelecek. Onlar böyle elem verici bir azâba uğrayacaklar.


    Bu âyet-i kerimelerin, o zamanki inatçı yahudi bilginlerinden Ka'b ibn-i Eşref, Huyey ibn-i Ahtab ve Cüdey ibn-i Ahtab gibi kişiler hakkında indiğini kitaplar kaydediyor. Bunlar Peygamber SAS Efendimiz'in geleceğini Araplara söylüyorlardı. Zaten bütün dünyaya dağılmış olan, çevreye dağılmış olan yahudiler, "İbrâhim AS'ın soyundan bir ahir zaman peygamberi, mübarek zat gelecek!" diye beklemekteydiler. Onlar bu gelecek kişinin kendilerinden geleceğini, yahudilerin içinden geleceğini sanıyorlardı.

    Halbuki İbrâhim AS'ın evlâdı sadece yahudiler değil. İsmâil AS vasıtasıyla Hicaz'da yerleşmiş olan Araplar da onun soyundan. Oradan geleceğini tahmin etmiyorlardı. Hepsi beklemektelerdi. Yâni "Ahir zaman peygamberinin gelmesi yaklaştı, gelme alâmetleri belirdi. Tarihi çok yakın!" diye söylüyorlardı.

    Bunu geçtiğimiz sohbetlerde, Bakara Sûresi'nin daha önceki âyetlerinde de anlatmıştık. Bu kesin bir olay. Gelecek diye söylüyorlardı. "Gelince biz şirki yok edeceğiz. Bu ahir zaman peygamberi şirki, müşrikliği, putperestliği yok edecek! Siz müşrikleri yeneceğiz." diye söylüyorlardı.

    Fakat Allah'ın takdirine bakın ki, o müşrik dedikleri insanlar Peygamber Efendimize iman ettiler, mü'min oldular. Bunlar bu sefer inatçı durumuna ve hakkı saklayan insan durumuna, inat edip gerçeği kabul etmeyen inatçı kişiler durumuna düştüler.

    Tabii onların, okumuş insanlar olarak bir saygınlığı vardı yaşadıkları beldelerde. Bundan dolayı hediyeler alıyorlardı, gelirleri vardı, menfaatleri vardı. Bu ahir zaman peygamberine tâbî oldukları zaman, bu gelirler kesilecek diye korktuklarından, ileriye dönük hesaplar yaptıklarından; menfaat hesabı, para, pul, gelir, geçim hesabı, maddiyat hesabı yaptıklarından kabul etmediler.

    Kabul edenler oldu. "Evet yâ Rasûlallah, aynen senin söylediğin gibidir. Tevrat'da, İncil'de böyle âyet-i kerimeler vardı, biz zaten bekliyorduk. Sen haklısın. Ben senin ahir zaman peygamberi olduğunu kabul ettim ve imana geldim!" diyenler var. Böyle imana gelenleri Kur'an-ı Kerim bildiriyor, medhediyor. Bunlardan birisi Abdullah ibn-i Selâm RA; bir yahudi alimiyken müslüman olmuştu.

    Bazıları da inkâr ettiler. Peygamber Efendimiz'in düşmanlarıyla, Kureyş'le işbirliği yaptılar. Savaşlarda onların yanında yer aldılar, müslümanlarla çarpıştılar. Çeşitli savaşlarda, Uhud, Hendek ve diğer savaşlarda müslümanları güç durumda bıraktılar. Ve sonunda Cenâb-ı Hak mü'minleri, Peygamber Efendimiz'i ve hakkı, İslam'ı galip eyledi.

    İşte Allah'ın kitaptan, kitabın bazı âyetleri olarak, bazı bilgiler olarak, hükümler olarak indirmiş olduğu şeyleri saklayanlar, bildikleri halde ahir zaman peygamberini saklayanlar, onun sıfatlarını söylemeyenler, ne zaman geleceğini söylemeyenler... Yâni ayetler ortada, onları saklayamazlar da, bu ayetlerin açıklamalarını yanlış yönlendirip, başka türlü yapıp, mânâyı kaydırdıkları için, gerçeği çarpıttıkları için, saptırdıkları için menfaat sağlıyorlardı, tezgahları devam ediyordu. Kazançları geliyordu. Reislikleri ellerinden gitmiyordu, gitmemişti. Ama, az bir şey bunlar... Yâni ne kadar çok olsa, dünyanın serveti olsa, Kàrun gibi zengin olsalar ne fayda?.. Firavun gibi olsalar, Nemrut gibi olsalar, işte onların akıbetleri ortada... Ne çare?..

    İşte maalesef, o değerlendirmeyi onlar yapamadığı gibi, bizim zamanımızda da, şimdiki zamanda da düşünecek olursak pek çok insan Kur'an'ın Hak kelâmı olduğunu bilir, güzel huyların ne kadar değerli olduğunu bilir, Allah'ın emirlerinin ne kadar insanlık için değerli, faydalı olduğunu bilir ama; yönünü, yolunu, alışkanlıklarını, kötü huylarını bırakamaz. Karşı tarafta haktan uzakta, hakla mücadele ederek, hakkın karşısında, bâtıl cebhede, şeytanın cephesinde çalışır dururlar. Bu tabii büyük şaşkınlık...

    Ne kadar menfaat elde etseler, yâni milyarlar alsalar kıymeti yok! Çünkü dünya hayatı zaten sıfır... Ebediyyetin yanında sıfır. Çünkü sonsuzun yanında, rakamlar sıfır gibidir. Az bir şey, semenen kalîlâ... Semen, peltek se ile, üç noktalı se ile; bedel demek. Semenen kalîlâ; az bir bedel, az bir fiyat, az bir menfaat, az bir karşılık alıyorlar bu gizlemeleri dolayısıyla, hakkı sakladıkları için. Çetelerin, kötü insanların, şeytan taraftarlarının, İslâm düşmanlarının bir takım paraları, bu vesileyle hakkı söylemeyip sakladıkları için bunların ceplerine giriyor ama, ne kadar çok olsa, az.

    (Ülâike mâ ye'külûne fî butnihim) "Bunlar karınlarına yemiyorlar; (illen-nâr) ancak ateş yemiş oluyorlar." Yani bu paraları alıyorlar yiyorlar ama, bu yedikleri bu dünyada onlara hayır getirmez. Ahirette de, bu haksız yere, günah işleyerek, haram işleyerek, Allah'ın emirlerine karşı gelerek aldıkları paraların karşılığında, cehennemde karınlarına ateş doldurulmak suretiyle, onlar fokur fokur kaynayacak, öyle azab görecekler. Bunlar, ateşten başka bir şey yemiyorlar böyle yapmakla?

    (Ve lâ yükellimuhümullàhu yevmel-kıyâmeti) "Ve Allah-u Teàlâ Hazretleri kıyamet gününde onlarla konuşmayacak." Bu konuşmamak sözü, Arapça'da gazab ediyor mânâsına. "Ben sizle konuşmuyorum! Ben onunla konuşmam!" demek. Yâni kızıyor. Kızmaktan kinaye böyle bir söz.

    Tabii, Allah-u Teàlâ Hazretleri onları azarlama tarzında konuşacak. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in öbür âyetlerinde geçiyor. Onlar Allah'a yalvarıp:

    "--Yâ Rabbi, bizi affet. Bizi dünyaya döndür, iyi kul olacağız. Yaptğımız hataları yapmayacağız!" diye cehennemde yalvarmaya kalktıkları zaman, Allah-u Teàlâ Hazretleri onları azarlayacak ve buyuracak ki:


    (Kàlahşeû fihâ ve lâ tükellimûn) "Susun, benimle konuşmayın!" diye tevbih edip, Cenâb-ı Hak onlara azar sözü söyleyecek. Ama onların hoşuna gidecek, onları sevindirecek, "Affettim, mağfiret eyledim, bağışladım!" gibi bir rahmet sözü duymayacaklar. Cenâb-ı Hak onları sevmediği için, gazâb edecek. Onların yüzüne bakmayacak. Onların yüzüne bakmamak ve konuşmamak, gazâbı gösteren ifadelerdir.

    (Ve lâ yüzekkîhim) "Ve Allah onları temizlemeyecek." Mü'minleri temizleyecek. Nasıl temizleyecek?.. Dünya hayatındaki hatalarını affedecek, günahlarını bağışlayacak; günahlardan hasıl olan kirlerden temizleyecek. Onları böyle tertemiz, pırıl pırıl, pürnur olarak, temizlenmiş olarak, pak kullar olarak cennete sokacak. Ebedî saadete erdirecek.

    Bunları afv u mağfiret etmeyecek, günahlarını bağışlamayacak. Kibirlilikleriyle, o berbat halleriyle, iğrenç sûrette, pis kokularıyla, günahlarıyla, yedikleri haramlarla, öyle o halleriyle kalacaklar.

    (Ve lehüm azâbün elîm.) Elîm; faîl vezninde, elem verici mânâsına, mü'lim mânâsına gelen bir kelime. "Çok elem veren, çok şiddetli, çok pişman ve perişan edici bir azâb olacak onlar için. Böyle bir azâb onların payı olarak, onların cezası olarak onları bekliyor. Ona uğrayacaklar.


    Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN






+ Yorum Gönder