Konusunu Oylayın.: Risale-i Nur'dan Kavram Açıklamaları

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Risale-i Nur'dan Kavram Açıklamaları
  1. 07.Ekim.2011, 22:45
    1
    Misafir

    Risale-i Nur'dan Kavram Açıklamaları

  2. 08.Ekim.2011, 00:13
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Risale-i Nur'dan Kavram Açıklamaları




    As’as: Kelime olarak oturak yerin yumuşağı manasına geliyor ki bir cihetle kuyruk sokumu olan acbü'z-zenebe işaret ediyor.

    İnsanın kuyruk sokumu denilen yerinde, acbü'z-zeneb denilen tohum gibi esas bir zerresi vardır. Bu zerre, uçağın kara kutusu gibi zarar görmeyecek bir sağlamlığa ve mahiyete sahiptir. Allah bu asıl ve esas olan tohum gibi zerreden tekrar insanın cesedini inşa eder. Tıpkı bir damla sudan, başlangıçta insanı inşa etmesi gibi.

    Fe-Teeemmel:
    Düşün, dikkat et, incele mânasına gelen bir emirdir. Başında ki “Fe” ta'kib edatıdır. "Sonra, hemen" mânalarını ifâde için fiillerin başına getirilen edât harfidir.

    Lebbeyk:
    Buyurunuz. Emredersiniz. Benim muhabbet ve incizâbım dâim sanadır, başkasına değildir, sıdk ve ubudiyyetim dâim sanadır gibi manaları ifade eder.



    Sebat: Kelime olarak yerinden oynamamak, dayanmak, kararlı olmak manalarına geliyor. Ayrıca sözde durmak, ahde vefâ etmek iman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve kararlı olmak manasına da geliyor. Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek de sebattır.
    Sebatın mesleğimizdeki hususi manası ise dünyanın acı tatlı her halinde Risale-i Nur hizmetinde daim ve baki kalmaktır. Meşgale ve başka fikir ya da ideolojilerin tesirine ve rüzgarına kapılmadan Risale-i Nur hizmetlerin de devam etmek ve bu yolda hayat mührünü vurmaktır.
    Üstad Hazretleri sebatı şu şekilde izah ve tabir ediyor:
    "Hem meselâ, şiddetli bir inatla, ehemmiyetsiz, zâil, fâni umurlara karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen birşeye bir sene inat ediyor. Hem zararlı, zehirli birşeye inat namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his böyle şeyler için verilmemiş; onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate münâfidir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umur-u zâileye vermeyip, âli ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hidemât-ı uhreviyeye sarf eder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âli bir haslet olan hakikî inada, yani hakta şiddetli sebata inkılâp eder."(1)
    Metanet: Kelime olarak sağlamlık, kavilik, sözünden ve kararından dönmemeklik gibi manalara geliyor. Ayrıca insanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması manasına da geliyor. Metanetin zıddı ve mukabili zaaf'dır. Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciye ve ahlaktır.
    Sebat, daha umumi bir kavram olup metanet ise sebatın içinde bir nokta veya bir rükün gibidir. Mana olarak birbirlerine yakın terimlerdir; lakin sebat genel metanet ise özel bir kavramdır.
    Sebat, soyut metanet ise biraz daha somut duruyor. Mesela birisinin dişi sızlasa gıkı çıkmasa bu adama ne kadar metinmiş denilir, ama sebat ehli denilmez. Sebat daha uzun süreli ve genel bir kavramdır.
    (1) bk. Mektubat, Dokuzuncu Mektubat


    Ene ve nefsi, bazı ilim erbâbı beraber düşünmüşlerdir. Fakat muâzzez Üstadımız, bunlara değişik açıdan bakmaktadır. Nefis, genel manada varlık anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bakılırsa, Üstada göre her şey bir nefistir, yani bir varlıktır. Dünya dâhi bir nefistir. Her nefis ise ölümü tadacaktır. Ölümü, kıyâmet olarak genel anlamında düşünürsek, dünyanın da varlık cihetiyle nefis olduğu ve kıyâmette öleceği ortaya çıkar.

    Ayrıca nefis; özel manada, insanda ve cinlerde imtihâna medâr, ayrı bir duygudur. Bu cihette terbiye ile nefiste mertebeler husule gelir. Enâniyet ise, Üstadımıza göre ruhtan ve nefisten ayrı, kendine âit özelliği ve şuuru olan bir histir.

    Muazzez Üstadımız Otuzuncu Söz'de eneyi şöyle tarif etmiştir:
    “Demek ene, âyine misal ve vâhid - kıyâsi ve âlet-i inkişâf ve manâ-i harfi gibi, manâsı kendinde olmayan ve başkasının manâsını gösteren vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyeti ademiyetin kitabından bir eliftir.”(1)
    Bu izâha göre enâniyet, Allah’ın imtihâna müstâid olarak yarattığı kullarına, verdiği özel bir histir.
    Ene; İnsanın fıtratında ve yapısında kendine ait şuuru olan bir tel olup, insâniyet elbisesi içerisinde işleyen bir ip, ayrıca adem yazısından (Elif, Dal, Mim) üç harften biri olan, eliftir. Anlaşıldığı üzere enâniyet, yani insandaki tesâhub ve sahiplenme hissi olmadan, insan hakiki insan olamıyor ve imtihâna girip terakki edemiyor.

    Demek ki ene, nefisten ayrı olup, ruhun sahiplenme duygusu, olarak tarif edilebilir.

    (1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz.

    Varlık; Vacip, Mümkün ve Mümteni olmak üzere üç sınıftır.

    Vacip; Allah’ın Zatı ve sıfatlarıdır.

    Mümkün;
    varlığı ve yokluğu müsavi olan ve varlık sahasına çıkmak için Vacip olan Allah’a muhtaç olan varlıklara denir.

    Mümteni ise; varlığı asla mümkün olmayan şeylere denir.

    Varlık sınıfından mümkünatın üç kısmı vardır.

    Biri mevcut, yani varlık sahasına çıkmış, harici vücudu olan her şey. Bu mevcudatı yaratan ve idare eden; Allah’ın kudret sıfatıdır. Kulun hiçbir müdahalesi olamaz.

    Mümkinatın ikinci sınıfı ise, “madum”dur. Yani, varlık sahasına çıkması mümkün ve caiz olup da, henüz varlık sahasına çıkmamış olan şeylerdir.

    Mümkinatın üçüncüsü ve irade ve ruhun mahiyeti ile alakalı olan kısmı ise, itibari ve nispi şeyler dediğimiz; “mevcut ile madum” arası olanmec’uldür; ama mahluk değildirler. Yani Allah’ın tasarımı ve tercihidirler; ama kudretin alanı olan mahlukat sınıfından değildirler.
    varlıklardır. Bu üçüncü sınıf olan itibari ve nispi emirler, ne mevcuttur, ne de “madum”dur. İkisi arasında bir makam ve mevkie sahiptirler. Bu sınıfta Allah’ın kudret sıfatının taalluk ve tecellisi yoktur,
    Allah’ın ezeli ve ebedi olan sıfatları, taalluk ve tecelli noktasından farklı farklı tecelli eder.

    İlim ve Kelam Sıfatı: Varlığın hem Vacip hem Mümkün hem de mümteni olan kısmına tecelli eder. Yani Allah’ın ilmi hem kendini, hem mümkünü, hem de muhali ihata eder. Kelam sıfatı da aynı ilim gibidir.

    İrade ve Kudret Sıfatı: Varlığın sadece mümkün sınıfına taalluk ve tecelli eder. Vacip ve mümteni sınıflara tecelli ve taallukları yoktur. Şayet olsa idi; Allah’ın kendi Zatı ve sıfatları hakkında tebdil ve tagayyürü aynı zamanda mahluku ilah yapma gibi şeyler caiz olurdu. Bu sebeple bu iki sıfat sadece mümkünde tecelli ve taalluk eder.

    Sem ve Basar Sıfatı:
    Bu sıfatlar mümkün içinde sadece mevcut sınıfında tecelli eder. Yani madum sınıfında tecelli ve taallukları yoktur. Zaten madum olmayan demek, olduğu için görülmesi ve işitilmesi söz konusu değildir.

    "Suâl: Sa'd-ı teftazanî, biri hayvanî, diğeri insanî olmak üzere, ruhu ikiye taksim ettikten sonra, "Mevte mâruz kalan yalnız ruh-u hayvanîdir, ruh-u insanî ise mahlûk değildir ve onun ile Allah beyninde nisbet ve sebep yoktur, cesed ile kaim olmayıp müstakill-i bizzâttır" demesinin sebebi ve izahı?"

    "Elcevap: Sa'd-ı Teftazanî'nin اَلرُّوحُ اْلاِنْسَانِيَّةُ لَيْسَتْ مَخْلُوقَةً demesi; قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى sırrıyla, -beka-yı ruh bahsinde beyan edildiği gibi- ruhun mahiyeti; zîhayat bir kanun-u emr, zîşuûr bir âyine-i İsm-i Hayy, zîcevher bir cilve-i Hayat-ı Sermedî olduğundan mec'uldür. Bu cihetle, mahlûktur denilemez. Fakat Sa'd, Makâsıd ve Şerhü'l-Makâsıd'da, bütün muhakkıkîn-i İslâmın icmâına ve âyât ve ehâdîsin nusûsuna muvafık olarak, "O kanun-u emr, vücud-u hâricî giydirilmiş, sâir mahlûkat gibi mahlûk ve hâdistir" demiştir. Sa'd'ın ezeliyet-i ruha kail olmadığına bütün âsârı şâhiddir."(1)

    Mec’ul ve mahluk kavramlarına ışık tutacak bazı izahatlar yapalım.

    Bir bina yapılırken usta binanın sağ sol, aşağı yukarı, alt üst, doğu batı gibi izafi yönlerini çekiç ve iş araçları ile çakmaz. Bina vücut buldukça bu izafi kavramlar da bununla beraber terettübi olarak belirmeye ve tebayüne başlarlar. Ustanın çekici ile yapılmadıkları için bir fayans ve tuğla gibi mevcut sayılmazlar. Ama bir fayans veya tuğla gibi mevcut olmamaları, tamamen yok ve hiç oldukları anlamına da gelmez. Birisine sorulsa binanın sağı neresi diye adam hemen gösterir, şayet yok ve hiç olsa idi adam nasıl gösterecekti. Zira aslı olmayan bir şey ne ispat edilebilir, ne de gösterilebilir. Demek adamın binanın sağını göstermesi izafi de olsa bir varlığının olduğunu gösterir.

    İnsan mahiyeti de bir bina gibidir. İnsan binası inşa olunurken, bu binaya müterettib çok nisbi ve izafi hatlar ve kıyas araçları mevcudiyetsiz ve cisimsiz olarak varlık sahasına çıkarlar. Bunların Allah tarafından insan mahiyetine takılmasının sebebi ise; bu farazi hatlar ile Allah’ın mutlak ve idrak ve ihatası imkansız olan isim ve sıfatlarını bir nebze kıyas ile anlamak içindir. İnsana verilmiş olan benlik, yani sahiplenme duygusu ile insan cüzi ilim, irade, kudret gibi şeyleri kıyas ederek, Allah’ın külli ilim, irade, kudret gibi mutlak sıfatlarını anlamaya çalışır.

    İnsan ruhunda da benzer manalar vardır. Yani mahlukata konu olan yönü var, olmayan yönü var. Ruhun mahluk olan yönü hayvani olarak tarif edilen yönüdür. Mahluk olmayan yönü ise itibari ve nisbi alemdeki yönüdür. Yoksa mahluk değilse ilahtır anlamına gelen bir önerme, burada geçerli olmaz. Zira mahluk ile ilahlık arasında varlıklar da mevcuttur. İrade ve ruhun cevher kısmı buna örnek olarak verilebilir. Yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi, binanın her yönü mahluk ve cisim değildir. Ustanın eli ile yaptıkları mahluk ve cisimdir; ama terettübi olarak meydana gelen nispi varlıklar mec’uldür. Yani mahluk olarak değil, tasarlanmış olarak varlık türündendir.

    Ruhun emir alemindeki cevher kısmı mec’uldür, yani kudretsiz olarak varlık sahasına çıkmıştır, geri kalan hayvani ve sair aksamı ise mahluktur, yani kudretin tecellisi ile vücut bulmuştur.

    Bazen delalet medlülün rengi ile boyanır. Mesela; Kur’an mahluk değildir önermesi delalettir, medlülü yani delalet ettiği mana ise; Allah’ın kelam sıfatı mahluk ve muhdes değildir demektir. Yoksa kıraat ettiğimiz iki kapak arasındaki kitap mahluktur. Mutezile, Kur’an mahluktur derken, kelam sıfatını inkar niyeti ile diyor. Ehlisünnet bu niyeti tard etmek için Kur’an mahluk değildir diyor, yani Allah’ın kelam sıfatı var manasında, Kur’an mahluk değildir diyor.

    Ruhun mahluk olmaması da emir alemindeki cevher kısmına bir delalet içindir. Yani ruhun özü ve mayası mahlukattan farklı ve özel bir cevher demektir. İşte mec’ul bu manaya delalet ediyor. Yoksa Allah’tan bağımsız kendi başına var olup ezeli olan demek değildir.

    (1) bk. Barla Lahikası, (213. Mektub)
    __________________



  3. 08.Ekim.2011, 00:13
    2
    Silent and lonely rains



    As’as: Kelime olarak oturak yerin yumuşağı manasına geliyor ki bir cihetle kuyruk sokumu olan acbü'z-zenebe işaret ediyor.

    İnsanın kuyruk sokumu denilen yerinde, acbü'z-zeneb denilen tohum gibi esas bir zerresi vardır. Bu zerre, uçağın kara kutusu gibi zarar görmeyecek bir sağlamlığa ve mahiyete sahiptir. Allah bu asıl ve esas olan tohum gibi zerreden tekrar insanın cesedini inşa eder. Tıpkı bir damla sudan, başlangıçta insanı inşa etmesi gibi.

    Fe-Teeemmel:
    Düşün, dikkat et, incele mânasına gelen bir emirdir. Başında ki “Fe” ta'kib edatıdır. "Sonra, hemen" mânalarını ifâde için fiillerin başına getirilen edât harfidir.

    Lebbeyk:
    Buyurunuz. Emredersiniz. Benim muhabbet ve incizâbım dâim sanadır, başkasına değildir, sıdk ve ubudiyyetim dâim sanadır gibi manaları ifade eder.



    Sebat: Kelime olarak yerinden oynamamak, dayanmak, kararlı olmak manalarına geliyor. Ayrıca sözde durmak, ahde vefâ etmek iman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve kararlı olmak manasına da geliyor. Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek de sebattır.
    Sebatın mesleğimizdeki hususi manası ise dünyanın acı tatlı her halinde Risale-i Nur hizmetinde daim ve baki kalmaktır. Meşgale ve başka fikir ya da ideolojilerin tesirine ve rüzgarına kapılmadan Risale-i Nur hizmetlerin de devam etmek ve bu yolda hayat mührünü vurmaktır.
    Üstad Hazretleri sebatı şu şekilde izah ve tabir ediyor:
    "Hem meselâ, şiddetli bir inatla, ehemmiyetsiz, zâil, fâni umurlara karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen birşeye bir sene inat ediyor. Hem zararlı, zehirli birşeye inat namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his böyle şeyler için verilmemiş; onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate münâfidir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umur-u zâileye vermeyip, âli ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hidemât-ı uhreviyeye sarf eder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âli bir haslet olan hakikî inada, yani hakta şiddetli sebata inkılâp eder."(1)
    Metanet: Kelime olarak sağlamlık, kavilik, sözünden ve kararından dönmemeklik gibi manalara geliyor. Ayrıca insanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması manasına da geliyor. Metanetin zıddı ve mukabili zaaf'dır. Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciye ve ahlaktır.
    Sebat, daha umumi bir kavram olup metanet ise sebatın içinde bir nokta veya bir rükün gibidir. Mana olarak birbirlerine yakın terimlerdir; lakin sebat genel metanet ise özel bir kavramdır.
    Sebat, soyut metanet ise biraz daha somut duruyor. Mesela birisinin dişi sızlasa gıkı çıkmasa bu adama ne kadar metinmiş denilir, ama sebat ehli denilmez. Sebat daha uzun süreli ve genel bir kavramdır.
    (1) bk. Mektubat, Dokuzuncu Mektubat


    Ene ve nefsi, bazı ilim erbâbı beraber düşünmüşlerdir. Fakat muâzzez Üstadımız, bunlara değişik açıdan bakmaktadır. Nefis, genel manada varlık anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bakılırsa, Üstada göre her şey bir nefistir, yani bir varlıktır. Dünya dâhi bir nefistir. Her nefis ise ölümü tadacaktır. Ölümü, kıyâmet olarak genel anlamında düşünürsek, dünyanın da varlık cihetiyle nefis olduğu ve kıyâmette öleceği ortaya çıkar.

    Ayrıca nefis; özel manada, insanda ve cinlerde imtihâna medâr, ayrı bir duygudur. Bu cihette terbiye ile nefiste mertebeler husule gelir. Enâniyet ise, Üstadımıza göre ruhtan ve nefisten ayrı, kendine âit özelliği ve şuuru olan bir histir.

    Muazzez Üstadımız Otuzuncu Söz'de eneyi şöyle tarif etmiştir:
    “Demek ene, âyine misal ve vâhid - kıyâsi ve âlet-i inkişâf ve manâ-i harfi gibi, manâsı kendinde olmayan ve başkasının manâsını gösteren vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyeti ademiyetin kitabından bir eliftir.”(1)
    Bu izâha göre enâniyet, Allah’ın imtihâna müstâid olarak yarattığı kullarına, verdiği özel bir histir.
    Ene; İnsanın fıtratında ve yapısında kendine ait şuuru olan bir tel olup, insâniyet elbisesi içerisinde işleyen bir ip, ayrıca adem yazısından (Elif, Dal, Mim) üç harften biri olan, eliftir. Anlaşıldığı üzere enâniyet, yani insandaki tesâhub ve sahiplenme hissi olmadan, insan hakiki insan olamıyor ve imtihâna girip terakki edemiyor.

    Demek ki ene, nefisten ayrı olup, ruhun sahiplenme duygusu, olarak tarif edilebilir.

    (1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz.

    Varlık; Vacip, Mümkün ve Mümteni olmak üzere üç sınıftır.

    Vacip; Allah’ın Zatı ve sıfatlarıdır.

    Mümkün;
    varlığı ve yokluğu müsavi olan ve varlık sahasına çıkmak için Vacip olan Allah’a muhtaç olan varlıklara denir.

    Mümteni ise; varlığı asla mümkün olmayan şeylere denir.

    Varlık sınıfından mümkünatın üç kısmı vardır.

    Biri mevcut, yani varlık sahasına çıkmış, harici vücudu olan her şey. Bu mevcudatı yaratan ve idare eden; Allah’ın kudret sıfatıdır. Kulun hiçbir müdahalesi olamaz.

    Mümkinatın ikinci sınıfı ise, “madum”dur. Yani, varlık sahasına çıkması mümkün ve caiz olup da, henüz varlık sahasına çıkmamış olan şeylerdir.

    Mümkinatın üçüncüsü ve irade ve ruhun mahiyeti ile alakalı olan kısmı ise, itibari ve nispi şeyler dediğimiz; “mevcut ile madum” arası olanmec’uldür; ama mahluk değildirler. Yani Allah’ın tasarımı ve tercihidirler; ama kudretin alanı olan mahlukat sınıfından değildirler.
    varlıklardır. Bu üçüncü sınıf olan itibari ve nispi emirler, ne mevcuttur, ne de “madum”dur. İkisi arasında bir makam ve mevkie sahiptirler. Bu sınıfta Allah’ın kudret sıfatının taalluk ve tecellisi yoktur,
    Allah’ın ezeli ve ebedi olan sıfatları, taalluk ve tecelli noktasından farklı farklı tecelli eder.

    İlim ve Kelam Sıfatı: Varlığın hem Vacip hem Mümkün hem de mümteni olan kısmına tecelli eder. Yani Allah’ın ilmi hem kendini, hem mümkünü, hem de muhali ihata eder. Kelam sıfatı da aynı ilim gibidir.

    İrade ve Kudret Sıfatı: Varlığın sadece mümkün sınıfına taalluk ve tecelli eder. Vacip ve mümteni sınıflara tecelli ve taallukları yoktur. Şayet olsa idi; Allah’ın kendi Zatı ve sıfatları hakkında tebdil ve tagayyürü aynı zamanda mahluku ilah yapma gibi şeyler caiz olurdu. Bu sebeple bu iki sıfat sadece mümkünde tecelli ve taalluk eder.

    Sem ve Basar Sıfatı:
    Bu sıfatlar mümkün içinde sadece mevcut sınıfında tecelli eder. Yani madum sınıfında tecelli ve taallukları yoktur. Zaten madum olmayan demek, olduğu için görülmesi ve işitilmesi söz konusu değildir.

    "Suâl: Sa'd-ı teftazanî, biri hayvanî, diğeri insanî olmak üzere, ruhu ikiye taksim ettikten sonra, "Mevte mâruz kalan yalnız ruh-u hayvanîdir, ruh-u insanî ise mahlûk değildir ve onun ile Allah beyninde nisbet ve sebep yoktur, cesed ile kaim olmayıp müstakill-i bizzâttır" demesinin sebebi ve izahı?"

    "Elcevap: Sa'd-ı Teftazanî'nin اَلرُّوحُ اْلاِنْسَانِيَّةُ لَيْسَتْ مَخْلُوقَةً demesi; قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى sırrıyla, -beka-yı ruh bahsinde beyan edildiği gibi- ruhun mahiyeti; zîhayat bir kanun-u emr, zîşuûr bir âyine-i İsm-i Hayy, zîcevher bir cilve-i Hayat-ı Sermedî olduğundan mec'uldür. Bu cihetle, mahlûktur denilemez. Fakat Sa'd, Makâsıd ve Şerhü'l-Makâsıd'da, bütün muhakkıkîn-i İslâmın icmâına ve âyât ve ehâdîsin nusûsuna muvafık olarak, "O kanun-u emr, vücud-u hâricî giydirilmiş, sâir mahlûkat gibi mahlûk ve hâdistir" demiştir. Sa'd'ın ezeliyet-i ruha kail olmadığına bütün âsârı şâhiddir."(1)

    Mec’ul ve mahluk kavramlarına ışık tutacak bazı izahatlar yapalım.

    Bir bina yapılırken usta binanın sağ sol, aşağı yukarı, alt üst, doğu batı gibi izafi yönlerini çekiç ve iş araçları ile çakmaz. Bina vücut buldukça bu izafi kavramlar da bununla beraber terettübi olarak belirmeye ve tebayüne başlarlar. Ustanın çekici ile yapılmadıkları için bir fayans ve tuğla gibi mevcut sayılmazlar. Ama bir fayans veya tuğla gibi mevcut olmamaları, tamamen yok ve hiç oldukları anlamına da gelmez. Birisine sorulsa binanın sağı neresi diye adam hemen gösterir, şayet yok ve hiç olsa idi adam nasıl gösterecekti. Zira aslı olmayan bir şey ne ispat edilebilir, ne de gösterilebilir. Demek adamın binanın sağını göstermesi izafi de olsa bir varlığının olduğunu gösterir.

    İnsan mahiyeti de bir bina gibidir. İnsan binası inşa olunurken, bu binaya müterettib çok nisbi ve izafi hatlar ve kıyas araçları mevcudiyetsiz ve cisimsiz olarak varlık sahasına çıkarlar. Bunların Allah tarafından insan mahiyetine takılmasının sebebi ise; bu farazi hatlar ile Allah’ın mutlak ve idrak ve ihatası imkansız olan isim ve sıfatlarını bir nebze kıyas ile anlamak içindir. İnsana verilmiş olan benlik, yani sahiplenme duygusu ile insan cüzi ilim, irade, kudret gibi şeyleri kıyas ederek, Allah’ın külli ilim, irade, kudret gibi mutlak sıfatlarını anlamaya çalışır.

    İnsan ruhunda da benzer manalar vardır. Yani mahlukata konu olan yönü var, olmayan yönü var. Ruhun mahluk olan yönü hayvani olarak tarif edilen yönüdür. Mahluk olmayan yönü ise itibari ve nisbi alemdeki yönüdür. Yoksa mahluk değilse ilahtır anlamına gelen bir önerme, burada geçerli olmaz. Zira mahluk ile ilahlık arasında varlıklar da mevcuttur. İrade ve ruhun cevher kısmı buna örnek olarak verilebilir. Yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi, binanın her yönü mahluk ve cisim değildir. Ustanın eli ile yaptıkları mahluk ve cisimdir; ama terettübi olarak meydana gelen nispi varlıklar mec’uldür. Yani mahluk olarak değil, tasarlanmış olarak varlık türündendir.

    Ruhun emir alemindeki cevher kısmı mec’uldür, yani kudretsiz olarak varlık sahasına çıkmıştır, geri kalan hayvani ve sair aksamı ise mahluktur, yani kudretin tecellisi ile vücut bulmuştur.

    Bazen delalet medlülün rengi ile boyanır. Mesela; Kur’an mahluk değildir önermesi delalettir, medlülü yani delalet ettiği mana ise; Allah’ın kelam sıfatı mahluk ve muhdes değildir demektir. Yoksa kıraat ettiğimiz iki kapak arasındaki kitap mahluktur. Mutezile, Kur’an mahluktur derken, kelam sıfatını inkar niyeti ile diyor. Ehlisünnet bu niyeti tard etmek için Kur’an mahluk değildir diyor, yani Allah’ın kelam sıfatı var manasında, Kur’an mahluk değildir diyor.

    Ruhun mahluk olmaması da emir alemindeki cevher kısmına bir delalet içindir. Yani ruhun özü ve mayası mahlukattan farklı ve özel bir cevher demektir. İşte mec’ul bu manaya delalet ediyor. Yoksa Allah’tan bağımsız kendi başına var olup ezeli olan demek değildir.

    (1) bk. Barla Lahikası, (213. Mektub)
    __________________






+ Yorum Gönder