Konusunu Oylayın.: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ile.. "İslâm Karıncanın Bile Hukukunu Gözetmiş..."

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ile.. "İslâm Karıncanın Bile Hukukunu Gözetmiş..."
  1. 06.Ekim.2011, 08:09
    1
    Misafir

    Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ile.. "İslâm Karıncanın Bile Hukukunu Gözetmiş..."






    Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ile.. "İslâm Karıncanın Bile Hukukunu Gözetmiş..." Mumsema Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ile.. "İslâm Karıncanın Bile Hukukunu Gözetmiş..."


  2. 06.Ekim.2011, 08:34
    2
    imamhatipli42
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 7
    Mesaj Sayısı: 3,569
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51

    Cevap: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ile.. "İslâm Karıncanın Bile Hukukunu Gözetmiş..."




    Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ile.. "İslâm Karıncanın Bile Hukukunu Gözetmiş..."
    Altınoluk Röportaj
    1997 - Nisan, Sayı: 134, Sayfa: 005

    - İslami bir sistemin insan haklar açısından ana özellikleri nelerdir?
    Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ: Önemle arz edelim ki, günümüzde bilinenin ve bize okullarda öğretilenin tersine, insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygının tarihi gelişimi açısından, Bati ile Doğu ve daha doğrusu İSLAM HUKUKU ile diğer çağdaşı olan hukuk sistemlerinin ve hatta günümüz hukuk sistemlerinin durumu, %100'e varan nispette birbirinden farklıdır. Kamu hukuku kitaplarında anlatılan ve öğretilen, insanların hak ve hürriyetlerine ait gelişmeler ve hatta biraz sonra kısaca bahsedeceğimiz 1215 tarihli İngiliz Magna Carta'sı ile Fransız 1789 tarihli inkılabının bu açıdan arzettiği önem, sadece İslam Hukuku dışındaki hukuk sistemleri açısından ve daha doğrusu İslam ülkeleri dışındaki devletler açısından doğrudur. Zira, İslam hukukunda, Müslümanların çağdaşı olan gayr-i müslim devletlerde ve özellikle Batı'da çok zor şartlar altında elde edilen insana ait hak ve hürriyetler, uygulamadaki suiistimaller ve yanlış uygulamalar dışında, başından beri İslam Hukukunda mevcuttur. Zira İslam aleminde, Hz. Peygamber devrinde yani miladi VII. asırda hazırlanan Medine Anayasası diyebileceğimiz Sahife adli metin, ilk hak ve hürriyetler beyannamesi olarak vasıflandırabileceğimiz Veda Hutbesi ve Kuran ile hadislerdeki insana ait hak ve hürriyetlerle alakalı beyanlar, günümüzdeki anlamıyla bir çok hak ve hürriyetleri tespit ve tayin etmiştir.
    İslam Hukukunda insana Allah'ın mahluku muhterem ve aziz bir varlık olarak bakılır. Yunus'un Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü" şeklindeki esprisi, özellikle yükselme devirlerinde çok açık bir şekilde İslam Hukukuna hakim olan espridir. Dolayısıyla temel hak ve hürriyetler insan olması hasebiyle her insan için kabul edilen temel esastır. İsterseniz insana ve onun haklarına saygıyı muvakkaten bir tarafa bırakarak, hayvanlara bile ne derece saygı gösterildiğini, bir belge ile sizlere takdim edip daha sonra insana ve hukuka saygı üzerinde duralım: Evvela hatırlatalım: Bati dünyasında hayvan hakları kavramı 19. asrin son çeyreğinde gündeme gelmişken ve Birleşmiş Milletler Hayvan hakları Bildirisini 1948'de kabul etmişken, ayni esaslar ve hatta daha ilerideki bazı kaideler, Osmanlı Kanunnamelerinde ilk dönemlerden beri yer almış bulunmaktadır. Misal olsun diye II. Bayezid devrinde hazırlanan 1502 tarihli İstanbul Belediye Kanunnamesindeki su hükmü beraber mütala'a edelim:
    Ve ayağı yaramaz bargiri isletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sahibine tamam etdüre. Etmeyeni ve eslemeyeni gereği gibi hakkından gele."
    "Fil-cümle bu zikrolunanlardan gayri her ne kim Allah u Teala yaratmıştır, hepsinin hukukunu muhtesip görüp gözetse gerektir, şer'i hükmi vardır."1.
    Hayvanların ve hatta karıncanın hukukuna bile tecavüzü yasaklayan bir inanca sahip olan bir hukuk sisteminin, suiistimallerin dışında insanların hak ve hürriyetlerine saygı göstermemesi mümkün değildir. Maalesef efkar-i ammede tersi yayılmak istendiğine göre, belgelere dayanarak meselenin izah edilmesi icabetmektedir.
    - Şeriat düzeni" tabiri bilhassa son dönemlerde çok sik kullanılıyor. Siz, bu tabir etrafında yürütülen tartışmaları sağlıklı buluyor musunuz?
    AKGÜNDÜZ: Hayır, sağlıklı bulmuyorum. Çünkü meselenin cahili olan insanlar, hem siyaset malzemesi olarak ve hem de İslam düşmanlığının bir nişanesi olarak bu tabiri kasden kullanıyorlar. Şimdi şunu açıklığa kavuşturmakta fayda var; bir müslümanın teokrasiye taraftar olması mümkün değildir. Çünkü gerçek anlamıyla teokrasi İslamiyette yoktur. Teokrasi, Avrupa'da, dünyaya ait hükümleri bulunmayan İncil'i ve Hristiyanlığı papazların idareleriyle tamamlayan ruhani devlet manasını ifade etmektedir. Bu manada ruhani devlet anlayışı yani devleti din adamlarının idare etmesi anlayışı İslamiyette yoktur. Ancak İslamiyette din ile devlet birbirini tamamlayan iki cüzdür. İslamiyet ibadet hükümlerini tanzim ettiği kadar, hukuki hükümleri de tanzim etmiştir. Miras hükümlerini koyan, din adamları değil, Kur'an veya Sünnettir. Ceza hükümlerini koyan, Kur'an veya Sünnettir. diğer hukuki hükümler de öyledir. Dolayısıyla, Şeriat düzeninden kasıt, İslamiyetin hükümlerinin hakim olduğu bir nizamdır. Bu manasıyla Şeriat düzenine karşı olmak, bilmeden insanı küfre götürebilir. Bu sebeple meseleyi bilen bilmeyen herkesin huzurunda tartışmak tehlikelidir. Şeriat düzeni, Kur'an ve sünnetten başka bir şey değildir. Bir müslüman, bunları inkar edemeyeceğine göre, Şeriat düzenine karşıyım da diyemez. Ama su vardır: Su anda hakim olan düzen, İslam'ın hükümlerini tatbik etmeyi yasaklıyorsa ve Müslüman bir insan da, Müslüman olmasına rağmen bu düzeni fiilen değiştirmek durumunda değilse, o zaman mesele başkadır.
    Kur'an-ı Kerim, Kitabin bir kısım hükümlerine iman edip bir kısmını inkar mi ediyorlar?" diye soru sormaktadır.
    Bir önemli meseleye dikkat çekmek istiyorum; Biz müslümanız, ama Şeriat düzenine karşıyız diyenler bir kelime oyunu içindedirler. Müslüman halkın bu oyuna gelmemesi lazımdır. Buradan Şeriat kelimesine gelmek istiyoruz.
    -Şeriat deyince ne anlamak lazım?
    AKGÜNDÜZ: İslam hukukunu ifade eden kelimeler arasında fıkıh, Şeriat ve ser' kelimeleri bulunmaktadır. Şeriat, teşrı'in kokudur ve sözlük anlamı itibariyle, açık doğru ve düz yol veya su yolu ve cadde anlamında kullanılır. Hukuki manası ise, Allah'ın, peygamberleri vasıtasıyla kullarının mutluluğu için vaz'ettiği hükümler, seklinde açıklanmaktadır. Ancak buradaki hükümler inançla ilgili olabilir (itikadi hükümler); insanlar ve insan ile Allah arasındaki münasebetlerle ilgili olabilir (ameli hükümler) ve de sadece ahlaki ilgilendiren hükümler olabilir (ahlaki hükümler). O halde Şeriat deyince, ilahi bir dinin değişmez temel ilkeleriyle zamana göre değişebilen her çeşit hükümler mecmuası akla gelmelidir. Şer' kelimesi de şeriatın eş anlamlısıdır. Osmanlı hukukunda bu tabir çokça kullanılmaktadır. kısaca Şeriat, insanlardan sadır olan iradi fiilleri, ilahi hükümlerle nizam ve intizam altına alıp sınırlayan kaidelerin bütünüdür. Bazen mecaz olarak, devletin islerini düzenleyen nizamların, düsturların ve kanunların tamamına da bu ad verilmektedir. İzah edilen manada Şeriat, din ve İslamiyet kelimelerinin eş anlamlısıdır.
    Sözlükte ilim, anlayış ve kavramak manalarını ifade eden fıkıh kelimesi ise, terim olarak iki ayrı şekilde açıklanmıştır. İmam-ı A'zam'a göre, medeni münasebetler açısından (amelen) insanin hak ve vazifelerini öğrenmesidir. diğer hukukçular ise, fıkhı, istidlal ve içtihad yoluyla ayrı ayrı kaynaklarından (delillerinden) çıkarılan hukuki hükümleri bilmektir seklinde tarif etmektedirler. Sonuç olarak, bugünkü anlamda İslam hukukunun karşılığı fikirdir, Şeriat değildir. fıkıh, sadece hukuki hükümleri içine almakta, ahlaki ve itikadi hükümleri kapsamı dışında kalmaktadır. İslam'ın ahlaki, itikadi ve hukuki hükümlerinin tamamını ifade eden kelime şeriattır.
    Manası bu iken, bir kısım insanların hem müslümanım ve hem de Şeriat düşmanıyım demelerini anlamak mümkün değildir. Her halde bu hal, cehalet için verilecek en gülünç misallerden biridir. Bir anektodu nakledeyim;
    1980'li yıllarda önemli bir devlet yetkilisi, kendisini ziyarete gelen bir hoca efendiye garip laflar eder. Yanında gözetim altına alınan ve sorgulama yapılmak üzere makamına getirilen bir başka hoca efendi vardır. Ziyaretçi hocaya hitaben yetkilimiz şöyle der: Hocam, su kafir hocayı görüyor musunuz?" Böyle bir ifade karşısında şaşıran ziyaretçi hoca efendi, şaşkınlığını atlatamadan peşpeşe şu sorulara muhatab olur: Hocam, bizim dinimiz en son ve en mükemmel din değil mi? Amenna. Bizim kitabımız en son mukaddes Kitap değil mi? Amenna. Bizim Peygamberimiz, en son peygamber değil mi? Amenna. Peki hocam, su kafir hocanın bizim dinimizi, kitabimizi ve peygamberimizi bile bile bir de Şeriat taraftarı olmasına ne dersin? Bu kafir değil mi?"
    Bu yetkili, şeriatın İslamiyetten, Kur'an'dan ve Peygamber'den farklı bir şey olduğunu düşünüyor. Ve bunları bırakıp şeriatı istemeyi küfür telakki ediyor. Bu kadar cehalete pes doğrusu.....


  3. 06.Ekim.2011, 08:34
    2
    Özel Üye



    Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ile.. "İslâm Karıncanın Bile Hukukunu Gözetmiş..."
    Altınoluk Röportaj
    1997 - Nisan, Sayı: 134, Sayfa: 005

    - İslami bir sistemin insan haklar açısından ana özellikleri nelerdir?
    Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ: Önemle arz edelim ki, günümüzde bilinenin ve bize okullarda öğretilenin tersine, insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygının tarihi gelişimi açısından, Bati ile Doğu ve daha doğrusu İSLAM HUKUKU ile diğer çağdaşı olan hukuk sistemlerinin ve hatta günümüz hukuk sistemlerinin durumu, %100'e varan nispette birbirinden farklıdır. Kamu hukuku kitaplarında anlatılan ve öğretilen, insanların hak ve hürriyetlerine ait gelişmeler ve hatta biraz sonra kısaca bahsedeceğimiz 1215 tarihli İngiliz Magna Carta'sı ile Fransız 1789 tarihli inkılabının bu açıdan arzettiği önem, sadece İslam Hukuku dışındaki hukuk sistemleri açısından ve daha doğrusu İslam ülkeleri dışındaki devletler açısından doğrudur. Zira, İslam hukukunda, Müslümanların çağdaşı olan gayr-i müslim devletlerde ve özellikle Batı'da çok zor şartlar altında elde edilen insana ait hak ve hürriyetler, uygulamadaki suiistimaller ve yanlış uygulamalar dışında, başından beri İslam Hukukunda mevcuttur. Zira İslam aleminde, Hz. Peygamber devrinde yani miladi VII. asırda hazırlanan Medine Anayasası diyebileceğimiz Sahife adli metin, ilk hak ve hürriyetler beyannamesi olarak vasıflandırabileceğimiz Veda Hutbesi ve Kuran ile hadislerdeki insana ait hak ve hürriyetlerle alakalı beyanlar, günümüzdeki anlamıyla bir çok hak ve hürriyetleri tespit ve tayin etmiştir.
    İslam Hukukunda insana Allah'ın mahluku muhterem ve aziz bir varlık olarak bakılır. Yunus'un Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü" şeklindeki esprisi, özellikle yükselme devirlerinde çok açık bir şekilde İslam Hukukuna hakim olan espridir. Dolayısıyla temel hak ve hürriyetler insan olması hasebiyle her insan için kabul edilen temel esastır. İsterseniz insana ve onun haklarına saygıyı muvakkaten bir tarafa bırakarak, hayvanlara bile ne derece saygı gösterildiğini, bir belge ile sizlere takdim edip daha sonra insana ve hukuka saygı üzerinde duralım: Evvela hatırlatalım: Bati dünyasında hayvan hakları kavramı 19. asrin son çeyreğinde gündeme gelmişken ve Birleşmiş Milletler Hayvan hakları Bildirisini 1948'de kabul etmişken, ayni esaslar ve hatta daha ilerideki bazı kaideler, Osmanlı Kanunnamelerinde ilk dönemlerden beri yer almış bulunmaktadır. Misal olsun diye II. Bayezid devrinde hazırlanan 1502 tarihli İstanbul Belediye Kanunnamesindeki su hükmü beraber mütala'a edelim:
    Ve ayağı yaramaz bargiri isletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sahibine tamam etdüre. Etmeyeni ve eslemeyeni gereği gibi hakkından gele."
    "Fil-cümle bu zikrolunanlardan gayri her ne kim Allah u Teala yaratmıştır, hepsinin hukukunu muhtesip görüp gözetse gerektir, şer'i hükmi vardır."1.
    Hayvanların ve hatta karıncanın hukukuna bile tecavüzü yasaklayan bir inanca sahip olan bir hukuk sisteminin, suiistimallerin dışında insanların hak ve hürriyetlerine saygı göstermemesi mümkün değildir. Maalesef efkar-i ammede tersi yayılmak istendiğine göre, belgelere dayanarak meselenin izah edilmesi icabetmektedir.
    - Şeriat düzeni" tabiri bilhassa son dönemlerde çok sik kullanılıyor. Siz, bu tabir etrafında yürütülen tartışmaları sağlıklı buluyor musunuz?
    AKGÜNDÜZ: Hayır, sağlıklı bulmuyorum. Çünkü meselenin cahili olan insanlar, hem siyaset malzemesi olarak ve hem de İslam düşmanlığının bir nişanesi olarak bu tabiri kasden kullanıyorlar. Şimdi şunu açıklığa kavuşturmakta fayda var; bir müslümanın teokrasiye taraftar olması mümkün değildir. Çünkü gerçek anlamıyla teokrasi İslamiyette yoktur. Teokrasi, Avrupa'da, dünyaya ait hükümleri bulunmayan İncil'i ve Hristiyanlığı papazların idareleriyle tamamlayan ruhani devlet manasını ifade etmektedir. Bu manada ruhani devlet anlayışı yani devleti din adamlarının idare etmesi anlayışı İslamiyette yoktur. Ancak İslamiyette din ile devlet birbirini tamamlayan iki cüzdür. İslamiyet ibadet hükümlerini tanzim ettiği kadar, hukuki hükümleri de tanzim etmiştir. Miras hükümlerini koyan, din adamları değil, Kur'an veya Sünnettir. Ceza hükümlerini koyan, Kur'an veya Sünnettir. diğer hukuki hükümler de öyledir. Dolayısıyla, Şeriat düzeninden kasıt, İslamiyetin hükümlerinin hakim olduğu bir nizamdır. Bu manasıyla Şeriat düzenine karşı olmak, bilmeden insanı küfre götürebilir. Bu sebeple meseleyi bilen bilmeyen herkesin huzurunda tartışmak tehlikelidir. Şeriat düzeni, Kur'an ve sünnetten başka bir şey değildir. Bir müslüman, bunları inkar edemeyeceğine göre, Şeriat düzenine karşıyım da diyemez. Ama su vardır: Su anda hakim olan düzen, İslam'ın hükümlerini tatbik etmeyi yasaklıyorsa ve Müslüman bir insan da, Müslüman olmasına rağmen bu düzeni fiilen değiştirmek durumunda değilse, o zaman mesele başkadır.
    Kur'an-ı Kerim, Kitabin bir kısım hükümlerine iman edip bir kısmını inkar mi ediyorlar?" diye soru sormaktadır.
    Bir önemli meseleye dikkat çekmek istiyorum; Biz müslümanız, ama Şeriat düzenine karşıyız diyenler bir kelime oyunu içindedirler. Müslüman halkın bu oyuna gelmemesi lazımdır. Buradan Şeriat kelimesine gelmek istiyoruz.
    -Şeriat deyince ne anlamak lazım?
    AKGÜNDÜZ: İslam hukukunu ifade eden kelimeler arasında fıkıh, Şeriat ve ser' kelimeleri bulunmaktadır. Şeriat, teşrı'in kokudur ve sözlük anlamı itibariyle, açık doğru ve düz yol veya su yolu ve cadde anlamında kullanılır. Hukuki manası ise, Allah'ın, peygamberleri vasıtasıyla kullarının mutluluğu için vaz'ettiği hükümler, seklinde açıklanmaktadır. Ancak buradaki hükümler inançla ilgili olabilir (itikadi hükümler); insanlar ve insan ile Allah arasındaki münasebetlerle ilgili olabilir (ameli hükümler) ve de sadece ahlaki ilgilendiren hükümler olabilir (ahlaki hükümler). O halde Şeriat deyince, ilahi bir dinin değişmez temel ilkeleriyle zamana göre değişebilen her çeşit hükümler mecmuası akla gelmelidir. Şer' kelimesi de şeriatın eş anlamlısıdır. Osmanlı hukukunda bu tabir çokça kullanılmaktadır. kısaca Şeriat, insanlardan sadır olan iradi fiilleri, ilahi hükümlerle nizam ve intizam altına alıp sınırlayan kaidelerin bütünüdür. Bazen mecaz olarak, devletin islerini düzenleyen nizamların, düsturların ve kanunların tamamına da bu ad verilmektedir. İzah edilen manada Şeriat, din ve İslamiyet kelimelerinin eş anlamlısıdır.
    Sözlükte ilim, anlayış ve kavramak manalarını ifade eden fıkıh kelimesi ise, terim olarak iki ayrı şekilde açıklanmıştır. İmam-ı A'zam'a göre, medeni münasebetler açısından (amelen) insanin hak ve vazifelerini öğrenmesidir. diğer hukukçular ise, fıkhı, istidlal ve içtihad yoluyla ayrı ayrı kaynaklarından (delillerinden) çıkarılan hukuki hükümleri bilmektir seklinde tarif etmektedirler. Sonuç olarak, bugünkü anlamda İslam hukukunun karşılığı fikirdir, Şeriat değildir. fıkıh, sadece hukuki hükümleri içine almakta, ahlaki ve itikadi hükümleri kapsamı dışında kalmaktadır. İslam'ın ahlaki, itikadi ve hukuki hükümlerinin tamamını ifade eden kelime şeriattır.
    Manası bu iken, bir kısım insanların hem müslümanım ve hem de Şeriat düşmanıyım demelerini anlamak mümkün değildir. Her halde bu hal, cehalet için verilecek en gülünç misallerden biridir. Bir anektodu nakledeyim;
    1980'li yıllarda önemli bir devlet yetkilisi, kendisini ziyarete gelen bir hoca efendiye garip laflar eder. Yanında gözetim altına alınan ve sorgulama yapılmak üzere makamına getirilen bir başka hoca efendi vardır. Ziyaretçi hocaya hitaben yetkilimiz şöyle der: Hocam, su kafir hocayı görüyor musunuz?" Böyle bir ifade karşısında şaşıran ziyaretçi hoca efendi, şaşkınlığını atlatamadan peşpeşe şu sorulara muhatab olur: Hocam, bizim dinimiz en son ve en mükemmel din değil mi? Amenna. Bizim kitabımız en son mukaddes Kitap değil mi? Amenna. Bizim Peygamberimiz, en son peygamber değil mi? Amenna. Peki hocam, su kafir hocanın bizim dinimizi, kitabimizi ve peygamberimizi bile bile bir de Şeriat taraftarı olmasına ne dersin? Bu kafir değil mi?"
    Bu yetkili, şeriatın İslamiyetten, Kur'an'dan ve Peygamber'den farklı bir şey olduğunu düşünüyor. Ve bunları bırakıp şeriatı istemeyi küfür telakki ediyor. Bu kadar cehalete pes doğrusu.....


  4. 06.Ekim.2011, 08:35
    3
    imamhatipli42
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 7
    Mesaj Sayısı: 3,569
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51

    Cevap: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ile.. "İslâm Karıncanın Bile Hukukunu Gözetmiş..."

    - Seri hukukun bütünüyle uygulanma şartları nelerdir? Tarihde bu uygulamanın tam manasıyla gerçekleştirildiği dönemler olmuş mudur? AKGÜNDÜZ: Bir kaide vardır; Bir şey tamamen elde edilemezse tamamen de terk edilemez.". İslamiyetin tatbik şartları, Kur'an ve sünnette yazılıdır. Ayrıca İslamiyet birinci planda şahsi hayatta tatbik edilir. Yani namaz kılan ve oruç tutan insan şeriatı tatbik etmektedir. Hatta Şeriat düşmanıyım diyen bazı cahiller de, babasının cenaze namazını kılarken şeriatı tatbik etmektedirler. Şeriat 1400 senedir tatbikattan kalkmamıştır ki, yeniden tatbikine geçilsin. Sadece bazı hukuki hükümlerde şeriatın hükümlerini terk sözkonusudur.
    Tarihde şeriatın tam olarak tatbik edildiği dönemlerin başında asr-ı saadet gelmektedir. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar ve kısaca bütün Müslüman devletler, yirminci asrı bir tarafa bırakırsanız, tamamen şeriatı tatbik etmişlerdir. Ancak şeriatın bazı içtihadı hükümlerinde ihmal ve müsamaha sözkonusudur.
    Şeriatın tatbikatının bütün yazılı örnekleri elimizde arşiv vesikaları bulunan tek devlet Osmanlı Devleti'dir. Osmanlı Devletinin Tanzimattan sonra zımnen 1917 tarihli Men-i Müskirat Kanunu ile yazılı olarak ve sarîhan şeriata muhalefet ettiğini burada belirtmekte fayda vardır. Yoksa Osmanlı Kanunnamelerinin hiç birinde açıkça seri bir hükme muhalefet edilmemiştir. Zaten temel hukuk mevzuatı da fıkıh kitaplarında ifadesini bulan seri hükümlerdir.
    - Şeriat düzeni, Kur'an ve sünnetten başka bir şey değildir. Bir Müslüman, bunları inkar edemeyeceğine göre, Şeriat düzenine karşıyım da diyemez. Ama su vardır: Su anda hakim olan düzen, İslam'ın hükümlerini tatbik etmeyi yasaklıyorsa ve Müslüman bir insan da, Müslüman olmasına rağmen bu düzeni fiilen değiştirmek durumunda değilse, o zaman mesele başkadır.
    -Şer'i hukuk ile laik hukukun birleştiği ve ayrıldığı noktalar üzerinde bir değerlendirme yapabilir misiniz?
    AKGÜNDÜZ: Önce şu esasları bilmek lazım:
    1) İslam hukukunun menşei, laik hukuk sistemlerinden farklıdır. Zira İslam hukukunun menşei, temelde Allah'ın iradesidir. Hukukun kaynakları Allah'ın sözü olan Kur'an, Peygamber'in sünneti ve bu ikisinin kabul ettiği içtihadı kaynaklardır. Neticede hepsi de Allah'ın iradesine dayanmaktadır. Beşeri hukuk sistemlerinin menşei ise, insan iradesidir. menşei Allah'ın iradesi olan İslam hukukunda eşitlik söz konusudur, bütün insanlara gönderilmiştir ve ayrıca ilahi olduğu için meşruiyetini dinden gelen manevi duygularla vicdanlarda pekiştirir. Bu durum 1917 tarihli Hukuk-i Aile Kararnamesi'nde özellikle belirtilmiştir.
    2) Eski hukukumuzun günümüz hukuk sistemlerinden farklı bir özelliği de, müeyyidelerinin ikili olusudur. Yani ceza, butlan ve tek taratlı bağımsızlık gibi maddi müeyyidelerin Yanında, bir de akıllarda, kalplerde ve gönüllerde etkisini gösteren manevi müeyyidesi vardır. Osmanlı fetva mecmualarında karşılaşılan su ifadeler bunu anlatır. Mesela cuma ezanı okunduktan sonra yapılan alım-satım akdi "kazaen" yani hukuken geçerlidir, ancak diyanetin" yani manevi sorumluluk açısından caiz değildir. Aynı şekilde bir başkasının malini telef eden şahıs, maddi müeyyide olan tazminata mahkum edildiği gibi, başkalarının malına taarruz" haramini da işlemiş bulunmakta ve uhrevi sorumlulukla da karsı karşıya gelmektedir.
    3) Günümüz hukuk sistemleri, insan fertleri ve cemiyetleri arasındaki hukuki münasebetleri tanzim ederken, İslam hukuku Ayrıca Allah ile insanlar arasındaki kulluk münasebetlerini de düzenler. Bu sebeple, bütün fıkıh kitapları, namaz, oruç ve hac gibi ibadetlere ait hükümlerle başlarlar. Daha sonra ibadet manasına yakınlığı olcusu ile diğer hukuki münasebetlere ait kaideleri incelerler.
    Ancak sunu da belirtelim ki, bütün hukuk sistemleri, hükümler ve müesseseler itibariyle önemli ölçüde benzerlik arz ederler. Laik hukuk sistemlerinde bulunan ve İslam hukukunun hükümlerine aykırı olmayan hükümler, şeriat açısından da geçerlidir. Bu noktayı unutmamak gereklidir.
    -Şeriat nasıl bir devlet modeli öngörür? Bu modeli, demokrasi, temel hak ve hürriyetler gibi çağdaş" kriterlerle bağdaştırmak mümkün mudur?
    AKGÜNDÜZ: İslam'ın tavsiye ettiği bir devlet sekli yoktur. Devletin islerinin yürütülebilmesi için öngördüğü bir Sura meclisi" vardır. Devlete ait önemli islerin bir danışma meclisinde karara bağlandıktan sonra yürütülmesini emreden Kur'an ayetleri ve hadisler, gayet kesin ve açıktır. Hz. Peygamber ve Raşid halifeler devrinde bu esas uygulanmıştır. İslam hukukçuları, "şurâ meclisinin" kurulmasının devlet başkanı için kesin bir görev mi yoksa tavsiye edilen bir esas mi olduğunda fikir ayrılığı içindedirler. Tarih içinde bazı sultan ve halifelerin bu esasa uymadığı gözönüne alınarak, kesin dini bir görev olmadığı düşüncesi yerleşmiştir. Ancak Kur'an'ın bu müesseseye verdiği önem ortadadır.
    Şura meclisi"nin üyeleri (ehl-i hall ve'l akd) nasıl teşkil edilecektir? Bu konu zamana ve zemine terkedilmiştir. İlk dönemlerde ahlak, fazilet, ilim ve tecrübe" gibi vasıflarla temayüz etmiş bulunan şahıslar, sura meclisinin tabii üyesi kabul edilmiştir. Sahabe ve tabiiler devrinde hep bu esasa uyulmuştur. Abbasiler'de, Selçuklular'da devletin üst yöneticilerinden teşekkül eden Divan'lar bu görevi ifa etmiş ve Osmanlı devletinin Tanzimat'a kadarki döneminde ise, Divan-i Hümayun bir şura meclisi olarak devletin önemli islerini yürütmüştür. Sura meclisi üyelerinin en azından su vasıfları taşıması gerektiği belirtilmektedir: Tam ehliyetli olmak, hur olmak, ilim sahibi bulunmak, dindar, güvenilir ve dürüst olmak (adil olmak) devletin vatandaşı bulunmak.
    Sosyal münasebetlerin çoğalması, devlet islerinin artması ve her sahada mütehassıs kimselere ihtiyaç duyulması sebebiyle Sura" görevinin, branşında uzman olanlardan seçilmiş üyelerden meydana gelen milletin kalbi hükmündeki bir meclis tarafından ifa edilebileceği görüşü, Tanzimat sonrasında ağır basmış ve Osmanlı Meclis-i Mebus'anının kurulması ve Meşrutiyetin ilanında bu görüş şer'i bir dayanak teşkil etmiştir. Başbakanlık Osmanlı Arşivinde konuyla ilgili çok kıymetli vesikalar bulunmaktadır.
    Şûrâ meclisinin kararları nasıl bir hukuki mahiyet arz etmektedir? Bu konuda özetle şunlar söylenebilir: Kitap ve Sünnetin açıkça hüküm vaz'ettigi konularda, sura, mevcut hükümleri icra için kararlar alabilir. Hakkında açık bir hüküm bulunmayan meselelerde ise, sura meclisi, birinci derecede rol sahibidir; meseleler müzakere edilir ve ortak içtihad karara bağlanır. Kararda ittifak şart değildir, çoğunluk yeterlidir. İlk devir uygulamaları ve konuyla ilgili dini emirler, cemaate yani çoğunluğa uyulmasını emretmektedir. Kesin nass (dini metin) bulunmayan meselelerde, içtihadı kaynakların ürünü olan örfi hukuk esas alınacaktır. Ancak burada bir problem daha vardır: Devlet başkanı (halife, sultan veya padişah) ile sura üyeleri farklı görüşleri ileri sürerlerse, devlet başkanına ait görüşün ağırlık kazanıp kazanmayacağı meselesi tartışmalıdır. Türk hukuk tarihinde, Türklerin kendilerine mahsus devlet anlayışının da tesiriyle, devlet başkanının (sultanın) görüşüne ağırlık verileceği esasını benimsemiş ve uygulamışlardır. Divan-i Hümayun veya Meclis-i Mebusan'ın kararlarına rağmen Padişah'ın görüşünün tercih edildiği hadiseler arşivimizde numuneleri çok olan durumlardır. Hz. Peygamber, Uhud savaşından önceki şurâda kendi fikrini değil şurâ meclisinin fikrini tercih etmiştir
    Son olarak İslam hukukunda ve eski Türk devletlerinde "şûrâ" meclisinin vasfı yani devletin sekli üzerinde de durmak istiyoruz. yapılan araştırmalar, mevcut devlet şekillerinden hiçbirinin İslam'ın öngördüğü devlete tam olarak uymadığını göstermektedir. Monarşik devlet şekillerinde hakimiyet tek şahısda, cumhuriyet idarelerinde (demokrasi ile idare edilse bile) bir heyette kendini göstermektedir. İslam'da ise hakimiyet sadece Allah'a aittir. Ancak, Halife veya Sultan, Allah'tan aldığı hakimiyetin temsilcisi değildir; belki İslam milletinin vekili durumundadır. Hakimiyetin kaynağı ilahi irade olduğundan, sultan şer'i hukuka aykırı hareket edemeyecektir. ettiği takdirde kendisine temsil yetkisi veren müslümanlar onu görevden alabilecektir. Osmanlı Padişahlarının hal'ında mutlaka fetvaya başvurulmasının sebebi budur. Halife veya sultan, hakimiyeti Allah'tan doğrudan değil halk vasıtasıyle almış saydıkları için, İslami devlete batıdaki anlamıyla teokratik bir devlet nazarıyla bakılamaz. İslam'da halkın iradesinin üstünde ilahi irade bulunduğundan, halkın kendi iradesi ile kendisini yönettiği cumhurî devlet şekli ve demokrasi de buna tam uymamaktadır. İslam hukukunda meşru'iyet önemlidir. Eğer halkın iradesi meşru' ise, o zaman İslami devlet söz konusudur. yapılan izahlar karşısında, İslam hukukunun belli bir devlet seklini öngörmediğini, ancak koyduğu prensipler ve hakimiyet anlayışının dindar bir cumhuriyet olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten Raşid halifeler, hem bir halife hem de dindar bir cumhuriyet reisi idiler.
    İslam hukukunun anladığı manada ideal devlet, sadece Rasid halifeler zamanında görülmüştür. Daha sonra zikredilen vasıfları taşıyan ideal bir devlet gelmemiştir. Ancak ideal olmasa da Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar da birer islami devlettirler. Hem Selçuklu hem de Osmanlı devlet idaresini (Meşrutiyetin ilanına kadar) kayıtsız şartsız mutlak bir monarşi olarak vasıflandırmak mümkün değildir. Zira mutlak monarşide hakimiyet hükümdardadır ve hükümdar ise hiçbir bağlayıcı kurala bağlı değildir. Halbuki basta Osmanlı Padişahları olmak üzere, bütün Müslüman Türk sultanları, şer'-i şerif denilen hukuk ile kayıtlıdır ve asil hakimiyet sahibi olan Allah'a ve onun kanunlarına karsı manen de olsa sorumludur. Son donemdeki Osmanlı idaresi dindar bir meşruti rejim olarak vasıflandırılmaktadır.
    -Fundemantalizm=Köktendincilik gibi batı kaynaklı suçlamalar hakkındaki değerlendirmeleriniz nasıldır?
    AKGÜNDÜZ: Bediüzzaman'ın ifadesiyle "Avrupa oradan üflüyor, biz burada oynuyoruz." Bu kelimeler, Amerika ve Avrupa'nın istihbarat örgütlerinin Müslüman ülkelerdeki halkı bölmek için ürettikleri oyun kelimelerdir. Soruyorum; Hangi Müslüman Allah'a kökten inanmaz? Hangi Müslüman Peygambere ve O'nun tebliğ ettiği seri hükümlere kökten inanmaz? Köktendinci olmayanın karşılığı lügat itibariyle kökten dinsiz değil midir? Her Müslüman kökten ve tamamen dindardır. Dini esaslardan taviz verene dindar denilir mi?
    Ancak bir kısım çevreler kendilerinden menkul bu kelimeye kendilerine has ve Islama muhalif bir kısım manalar veriyorlarsa, bunun hesabini onlara sormak lazımdır. Onların anladığı manada fundemantalist, terör taraftarı, gerici, cahil vesaire gibi manalarla donatılmışsa, bunun müslümanlarla alakası yoktur. Aksi takdirde bütün müslümanlar, kökten dincidirler; sathi dinci olmaz. Bir insan İslam'ın esaslarına yani köklerine ya inanır ya inanmaz.
    - Türkiye'deki Şeriat ve laiklik tartışmalarının bir siyasi parti ile irtibatlandırılmasını nasıl yorumluyorsunuz?
    AKGÜNDÜZ: Çok yanlış buluyorum ve biraz önceki kelime oyunlarının devamı sayıyorum. Milletin bu oyunlara gelmemesi lazımdır.


    Dipnotlar: 1 İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi, Topkapı Sarayı, R. 1935, Vrk. 96Gb- 106Gb, md. 58,73; Akgündüz Ahmed, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, II. Kitap, II: Bayezid Devri Kanunnameleri, İstanbul 1990, sh. 296- 297.


  5. 06.Ekim.2011, 08:35
    3
    Özel Üye
    - Seri hukukun bütünüyle uygulanma şartları nelerdir? Tarihde bu uygulamanın tam manasıyla gerçekleştirildiği dönemler olmuş mudur? AKGÜNDÜZ: Bir kaide vardır; Bir şey tamamen elde edilemezse tamamen de terk edilemez.". İslamiyetin tatbik şartları, Kur'an ve sünnette yazılıdır. Ayrıca İslamiyet birinci planda şahsi hayatta tatbik edilir. Yani namaz kılan ve oruç tutan insan şeriatı tatbik etmektedir. Hatta Şeriat düşmanıyım diyen bazı cahiller de, babasının cenaze namazını kılarken şeriatı tatbik etmektedirler. Şeriat 1400 senedir tatbikattan kalkmamıştır ki, yeniden tatbikine geçilsin. Sadece bazı hukuki hükümlerde şeriatın hükümlerini terk sözkonusudur.
    Tarihde şeriatın tam olarak tatbik edildiği dönemlerin başında asr-ı saadet gelmektedir. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar ve kısaca bütün Müslüman devletler, yirminci asrı bir tarafa bırakırsanız, tamamen şeriatı tatbik etmişlerdir. Ancak şeriatın bazı içtihadı hükümlerinde ihmal ve müsamaha sözkonusudur.
    Şeriatın tatbikatının bütün yazılı örnekleri elimizde arşiv vesikaları bulunan tek devlet Osmanlı Devleti'dir. Osmanlı Devletinin Tanzimattan sonra zımnen 1917 tarihli Men-i Müskirat Kanunu ile yazılı olarak ve sarîhan şeriata muhalefet ettiğini burada belirtmekte fayda vardır. Yoksa Osmanlı Kanunnamelerinin hiç birinde açıkça seri bir hükme muhalefet edilmemiştir. Zaten temel hukuk mevzuatı da fıkıh kitaplarında ifadesini bulan seri hükümlerdir.
    - Şeriat düzeni, Kur'an ve sünnetten başka bir şey değildir. Bir Müslüman, bunları inkar edemeyeceğine göre, Şeriat düzenine karşıyım da diyemez. Ama su vardır: Su anda hakim olan düzen, İslam'ın hükümlerini tatbik etmeyi yasaklıyorsa ve Müslüman bir insan da, Müslüman olmasına rağmen bu düzeni fiilen değiştirmek durumunda değilse, o zaman mesele başkadır.
    -Şer'i hukuk ile laik hukukun birleştiği ve ayrıldığı noktalar üzerinde bir değerlendirme yapabilir misiniz?
    AKGÜNDÜZ: Önce şu esasları bilmek lazım:
    1) İslam hukukunun menşei, laik hukuk sistemlerinden farklıdır. Zira İslam hukukunun menşei, temelde Allah'ın iradesidir. Hukukun kaynakları Allah'ın sözü olan Kur'an, Peygamber'in sünneti ve bu ikisinin kabul ettiği içtihadı kaynaklardır. Neticede hepsi de Allah'ın iradesine dayanmaktadır. Beşeri hukuk sistemlerinin menşei ise, insan iradesidir. menşei Allah'ın iradesi olan İslam hukukunda eşitlik söz konusudur, bütün insanlara gönderilmiştir ve ayrıca ilahi olduğu için meşruiyetini dinden gelen manevi duygularla vicdanlarda pekiştirir. Bu durum 1917 tarihli Hukuk-i Aile Kararnamesi'nde özellikle belirtilmiştir.
    2) Eski hukukumuzun günümüz hukuk sistemlerinden farklı bir özelliği de, müeyyidelerinin ikili olusudur. Yani ceza, butlan ve tek taratlı bağımsızlık gibi maddi müeyyidelerin Yanında, bir de akıllarda, kalplerde ve gönüllerde etkisini gösteren manevi müeyyidesi vardır. Osmanlı fetva mecmualarında karşılaşılan su ifadeler bunu anlatır. Mesela cuma ezanı okunduktan sonra yapılan alım-satım akdi "kazaen" yani hukuken geçerlidir, ancak diyanetin" yani manevi sorumluluk açısından caiz değildir. Aynı şekilde bir başkasının malini telef eden şahıs, maddi müeyyide olan tazminata mahkum edildiği gibi, başkalarının malına taarruz" haramini da işlemiş bulunmakta ve uhrevi sorumlulukla da karsı karşıya gelmektedir.
    3) Günümüz hukuk sistemleri, insan fertleri ve cemiyetleri arasındaki hukuki münasebetleri tanzim ederken, İslam hukuku Ayrıca Allah ile insanlar arasındaki kulluk münasebetlerini de düzenler. Bu sebeple, bütün fıkıh kitapları, namaz, oruç ve hac gibi ibadetlere ait hükümlerle başlarlar. Daha sonra ibadet manasına yakınlığı olcusu ile diğer hukuki münasebetlere ait kaideleri incelerler.
    Ancak sunu da belirtelim ki, bütün hukuk sistemleri, hükümler ve müesseseler itibariyle önemli ölçüde benzerlik arz ederler. Laik hukuk sistemlerinde bulunan ve İslam hukukunun hükümlerine aykırı olmayan hükümler, şeriat açısından da geçerlidir. Bu noktayı unutmamak gereklidir.
    -Şeriat nasıl bir devlet modeli öngörür? Bu modeli, demokrasi, temel hak ve hürriyetler gibi çağdaş" kriterlerle bağdaştırmak mümkün mudur?
    AKGÜNDÜZ: İslam'ın tavsiye ettiği bir devlet sekli yoktur. Devletin islerinin yürütülebilmesi için öngördüğü bir Sura meclisi" vardır. Devlete ait önemli islerin bir danışma meclisinde karara bağlandıktan sonra yürütülmesini emreden Kur'an ayetleri ve hadisler, gayet kesin ve açıktır. Hz. Peygamber ve Raşid halifeler devrinde bu esas uygulanmıştır. İslam hukukçuları, "şurâ meclisinin" kurulmasının devlet başkanı için kesin bir görev mi yoksa tavsiye edilen bir esas mi olduğunda fikir ayrılığı içindedirler. Tarih içinde bazı sultan ve halifelerin bu esasa uymadığı gözönüne alınarak, kesin dini bir görev olmadığı düşüncesi yerleşmiştir. Ancak Kur'an'ın bu müesseseye verdiği önem ortadadır.
    Şura meclisi"nin üyeleri (ehl-i hall ve'l akd) nasıl teşkil edilecektir? Bu konu zamana ve zemine terkedilmiştir. İlk dönemlerde ahlak, fazilet, ilim ve tecrübe" gibi vasıflarla temayüz etmiş bulunan şahıslar, sura meclisinin tabii üyesi kabul edilmiştir. Sahabe ve tabiiler devrinde hep bu esasa uyulmuştur. Abbasiler'de, Selçuklular'da devletin üst yöneticilerinden teşekkül eden Divan'lar bu görevi ifa etmiş ve Osmanlı devletinin Tanzimat'a kadarki döneminde ise, Divan-i Hümayun bir şura meclisi olarak devletin önemli islerini yürütmüştür. Sura meclisi üyelerinin en azından su vasıfları taşıması gerektiği belirtilmektedir: Tam ehliyetli olmak, hur olmak, ilim sahibi bulunmak, dindar, güvenilir ve dürüst olmak (adil olmak) devletin vatandaşı bulunmak.
    Sosyal münasebetlerin çoğalması, devlet islerinin artması ve her sahada mütehassıs kimselere ihtiyaç duyulması sebebiyle Sura" görevinin, branşında uzman olanlardan seçilmiş üyelerden meydana gelen milletin kalbi hükmündeki bir meclis tarafından ifa edilebileceği görüşü, Tanzimat sonrasında ağır basmış ve Osmanlı Meclis-i Mebus'anının kurulması ve Meşrutiyetin ilanında bu görüş şer'i bir dayanak teşkil etmiştir. Başbakanlık Osmanlı Arşivinde konuyla ilgili çok kıymetli vesikalar bulunmaktadır.
    Şûrâ meclisinin kararları nasıl bir hukuki mahiyet arz etmektedir? Bu konuda özetle şunlar söylenebilir: Kitap ve Sünnetin açıkça hüküm vaz'ettigi konularda, sura, mevcut hükümleri icra için kararlar alabilir. Hakkında açık bir hüküm bulunmayan meselelerde ise, sura meclisi, birinci derecede rol sahibidir; meseleler müzakere edilir ve ortak içtihad karara bağlanır. Kararda ittifak şart değildir, çoğunluk yeterlidir. İlk devir uygulamaları ve konuyla ilgili dini emirler, cemaate yani çoğunluğa uyulmasını emretmektedir. Kesin nass (dini metin) bulunmayan meselelerde, içtihadı kaynakların ürünü olan örfi hukuk esas alınacaktır. Ancak burada bir problem daha vardır: Devlet başkanı (halife, sultan veya padişah) ile sura üyeleri farklı görüşleri ileri sürerlerse, devlet başkanına ait görüşün ağırlık kazanıp kazanmayacağı meselesi tartışmalıdır. Türk hukuk tarihinde, Türklerin kendilerine mahsus devlet anlayışının da tesiriyle, devlet başkanının (sultanın) görüşüne ağırlık verileceği esasını benimsemiş ve uygulamışlardır. Divan-i Hümayun veya Meclis-i Mebusan'ın kararlarına rağmen Padişah'ın görüşünün tercih edildiği hadiseler arşivimizde numuneleri çok olan durumlardır. Hz. Peygamber, Uhud savaşından önceki şurâda kendi fikrini değil şurâ meclisinin fikrini tercih etmiştir
    Son olarak İslam hukukunda ve eski Türk devletlerinde "şûrâ" meclisinin vasfı yani devletin sekli üzerinde de durmak istiyoruz. yapılan araştırmalar, mevcut devlet şekillerinden hiçbirinin İslam'ın öngördüğü devlete tam olarak uymadığını göstermektedir. Monarşik devlet şekillerinde hakimiyet tek şahısda, cumhuriyet idarelerinde (demokrasi ile idare edilse bile) bir heyette kendini göstermektedir. İslam'da ise hakimiyet sadece Allah'a aittir. Ancak, Halife veya Sultan, Allah'tan aldığı hakimiyetin temsilcisi değildir; belki İslam milletinin vekili durumundadır. Hakimiyetin kaynağı ilahi irade olduğundan, sultan şer'i hukuka aykırı hareket edemeyecektir. ettiği takdirde kendisine temsil yetkisi veren müslümanlar onu görevden alabilecektir. Osmanlı Padişahlarının hal'ında mutlaka fetvaya başvurulmasının sebebi budur. Halife veya sultan, hakimiyeti Allah'tan doğrudan değil halk vasıtasıyle almış saydıkları için, İslami devlete batıdaki anlamıyla teokratik bir devlet nazarıyla bakılamaz. İslam'da halkın iradesinin üstünde ilahi irade bulunduğundan, halkın kendi iradesi ile kendisini yönettiği cumhurî devlet şekli ve demokrasi de buna tam uymamaktadır. İslam hukukunda meşru'iyet önemlidir. Eğer halkın iradesi meşru' ise, o zaman İslami devlet söz konusudur. yapılan izahlar karşısında, İslam hukukunun belli bir devlet seklini öngörmediğini, ancak koyduğu prensipler ve hakimiyet anlayışının dindar bir cumhuriyet olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten Raşid halifeler, hem bir halife hem de dindar bir cumhuriyet reisi idiler.
    İslam hukukunun anladığı manada ideal devlet, sadece Rasid halifeler zamanında görülmüştür. Daha sonra zikredilen vasıfları taşıyan ideal bir devlet gelmemiştir. Ancak ideal olmasa da Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar da birer islami devlettirler. Hem Selçuklu hem de Osmanlı devlet idaresini (Meşrutiyetin ilanına kadar) kayıtsız şartsız mutlak bir monarşi olarak vasıflandırmak mümkün değildir. Zira mutlak monarşide hakimiyet hükümdardadır ve hükümdar ise hiçbir bağlayıcı kurala bağlı değildir. Halbuki basta Osmanlı Padişahları olmak üzere, bütün Müslüman Türk sultanları, şer'-i şerif denilen hukuk ile kayıtlıdır ve asil hakimiyet sahibi olan Allah'a ve onun kanunlarına karsı manen de olsa sorumludur. Son donemdeki Osmanlı idaresi dindar bir meşruti rejim olarak vasıflandırılmaktadır.
    -Fundemantalizm=Köktendincilik gibi batı kaynaklı suçlamalar hakkındaki değerlendirmeleriniz nasıldır?
    AKGÜNDÜZ: Bediüzzaman'ın ifadesiyle "Avrupa oradan üflüyor, biz burada oynuyoruz." Bu kelimeler, Amerika ve Avrupa'nın istihbarat örgütlerinin Müslüman ülkelerdeki halkı bölmek için ürettikleri oyun kelimelerdir. Soruyorum; Hangi Müslüman Allah'a kökten inanmaz? Hangi Müslüman Peygambere ve O'nun tebliğ ettiği seri hükümlere kökten inanmaz? Köktendinci olmayanın karşılığı lügat itibariyle kökten dinsiz değil midir? Her Müslüman kökten ve tamamen dindardır. Dini esaslardan taviz verene dindar denilir mi?
    Ancak bir kısım çevreler kendilerinden menkul bu kelimeye kendilerine has ve Islama muhalif bir kısım manalar veriyorlarsa, bunun hesabini onlara sormak lazımdır. Onların anladığı manada fundemantalist, terör taraftarı, gerici, cahil vesaire gibi manalarla donatılmışsa, bunun müslümanlarla alakası yoktur. Aksi takdirde bütün müslümanlar, kökten dincidirler; sathi dinci olmaz. Bir insan İslam'ın esaslarına yani köklerine ya inanır ya inanmaz.
    - Türkiye'deki Şeriat ve laiklik tartışmalarının bir siyasi parti ile irtibatlandırılmasını nasıl yorumluyorsunuz?
    AKGÜNDÜZ: Çok yanlış buluyorum ve biraz önceki kelime oyunlarının devamı sayıyorum. Milletin bu oyunlara gelmemesi lazımdır.


    Dipnotlar: 1 İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi, Topkapı Sarayı, R. 1935, Vrk. 96Gb- 106Gb, md. 58,73; Akgündüz Ahmed, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, II. Kitap, II: Bayezid Devri Kanunnameleri, İstanbul 1990, sh. 296- 297.





+ Yorum Gönder