Konusunu Oylayın.: İslami bir sistemin insan haklar açısından ana özellikleri nelerdir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İslami bir sistemin insan haklar açısından ana özellikleri nelerdir?
  1. 06.Ekim.2011, 08:08
    1
    Misafir

    İslami bir sistemin insan haklar açısından ana özellikleri nelerdir?






    İslami bir sistemin insan haklar açısından ana özellikleri nelerdir? Mumsema İslami bir sistemin insan haklar açısından ana özellikleri nelerdir?


  2. 06.Ekim.2011, 08:08
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 06.Ekim.2011, 08:55
    2
    imamhatipli42
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 7
    Mesaj Sayısı: 3,569
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51

    Cevap: İslami bir sistemin insan haklar açısından ana özellikleri nelerdir?




    Prof. Dr. Hamdi Döndüren ile... "Hâkim Devlet" değil "Hâdim Devlet"



    "İslami bir sistemin insan hakları açısından ana özellikleri nelerdir?"
    Semâvi dinler insanın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak için gönderilmiştir. Son din İslam'ın da hedefi budur. Kur'an'da Asr Suresinde kurtuluş için dört maddeye dikkat çekilir: Asra yemin olsun ki insanoğlu gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip iyi ameller isleyenler, birbirine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır"(Asr,103/1-3). Hak, batılın zıddı, doğru ve gerçeğin kendisi anlamındadır. Yüce Allah'ın da sıfatlarındandır. İnsan hakkı da böyle bir gerçekliği ifade etmelidir. Din özellikle insan hayati ile ilgili beş şeyi korumayı üstlenir ve bunun için gerekli tedbirleri alır. Bunlar can, mal, ırz, nesil ve akli koruma olarak ifade edilir. Bir İslam toplumunda her ferdin yaşama hakkı en basta gelen dokunulmaz bir haktir. Ona haksız olarak dokunmaya yönelen de mümin kardeşi affetmedikçe denk tepkiyi hak etmiş olur. Meşru yoldan kazanılmış servetler İslam nazarında dokunulmazdır. Nitekim Allah'ın Elçisi Veda hutbesinde Kanlarınız ve mallarınız Rabbinize kavuşacağınız güne kadar birbirinize haramdır" buyurmuştur. Bu hüküm, İslam toplumuyla birlikte yaşamayı kabul etmiş gayrimüslim zimmileri de kapsar. İslam, ırzı ve dolayısıyla nesli korumak üzere zinayı yasaklamış, kadınlara yine bu amaçla örtünme esası getirmiştir. Diğer yandan insan aklının korunması için içki ve uyuşturucu türü zararlı içkiler yasaklanmıştır.
    Yukarıdaki beş hususta korunan insan; inanç, düşünce, ibadet, meslek seçme, yönetime katılma, evlenme, boşanma, müteşebbis olabilme gibi medeni hayatin gerektirdiği hak ve hürriyetlere sahiptir. Bu haklar müslümanların yanında gayrimüslimlere de tanınmıştır. Temelde İslam her insanin iman ve hidayete ulaşmasını ve yukarıda da belirttiğimiz gibi dünya ve ahiret mutluğuna ermesini ister. Ancak bunun insanin hur iradesiyle gerçekleşmesine de özen gösterir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmış durumdadır. O halde kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur. Allah işiten ve bilendir"(el-Bakara,2/256). Burada tağut; şeytan ve Allah'tan başka tapılan herşey demektir. Buna göre, temel hak ve özgürlükler kullanılırken Yüce Allah'ın koyduğu sınırlar belirleyici olmalıdır. Aksi halde hakla batıl karışmış olur. Halbuki hakkın yaşandığı bir toplumda batıl kendiliğinden yok olmaya mahkumdur.
    Bir İslami sistemde dini müeyyide ne anlama geliyor?
    Devlet sistemi bulunan yerde bir takım yaptırımların bulunması da tabiidir. İslam'ın başlangıçta 13 yıllık Mekke donemi oldu. Orada müminler azınlıkta ve güçsüz idiler. Yönetim, putlara tapan güçlü ve ezici çoğunluğa sahip Kureyş'te idi. Bu yüzden Mekke'de inen ayet ve surelerde daha çok iman, ahlak, edep, faziletli ameller ve bu arada ibretli peygamber kıssaları yer almıştır. Kamu hukukunu ilgilendiren hükümler, ticaret, iktisad, aile, miras, borçlar ve ceza hükümleri bildiren ayetler Medine döneminde indi. Çünkü artık Medine'de Allah'ın Rasulünün yönetiminde bir Devlet sistemi oluşmuştu. O'nun yanında ve arkasında artık güvenlik ve asker gücü ile mal ve canlarıyla hak dine destek olan Ensar ve Muhacirler topluluğu vardı. Üstelik Medine çevresinde yaşayan ve henüz İslam'a girmemiş bulunan gayri müslim topluluklarla Medine Vesikası" diye anılan 56 maddelik bir federatif anayasa da imzalanmıştı. Gerek inen hüküm ayetlerine ve gerekse ortak anayasada yer alan ilkelere uymayanlar için bedeni veya mali bir takım cezalar da öngörülmüştü. Ancak Kur'an veya sünnette yer alan müeyyideler sembolik denecek kadar azdır. Had cezaları denen bu müeyyideler 6 veya 7'yi geçmez. Hırsızlık, zina, zina iftirası, yol kesicilik, şarap içmenin cezası bunlardandır. Buna kul hakkı sayılan kısas da eklenmelidir. Bu duruma göre İslam'da bir ceza yasasında zorunlu olarak yer alması düşünülebilen ilkeler 7 maddeden ibarettir. Bunun dışında uygun görülecek bedeni, mali, sosyal veya psikolojik caydırıcılığı bulunabilen ceza kanunu "ta'zir cezası" niteliğinde olacaktır. Bunun da sinirini İslam, yöneticilere bırakmıştır. Diğer yandan İslam'da dini müeyyide daima iki yönlü düşünülür. Yani ceza ya dünyaya ya da ahirete yönelik olur. Uhrevi ceza cehennem azabı olarak nitelenir. Nitekim zina sucunu farklı zamanlarda dört defa gelip ikrar eden Gamidiye'li kadının cezası uygulandıktan sonra, kimi sahabelerin onun arkasından ileri geri konuştuklarını işiten Allah'ın Elçisi şöyle buyurmuştur: Bu kadın Allah'ın hükmüne razı olmakla öyle bir tevbe etti ki, sevabı bir ümmete dağıtılsa onların günahlarını da götürür. Onu Cennette Kevser suyunun başında görüyorum" (Müslim,Hudûd, 22, 23, 24; İbn Mace, Diyat, 36;Malik, Muvatta', Hudud,11)
    Bu duruma göre, bir İslam Devlet sisteminde doğrudan nass'lara dayalı müeyyideler çok sinirlidir. Bunun dışında geniş bir alan ülü'l-emr'in takdir alanına bırakılmıştır. Osmanlılardaki, yüzlerce maddelik kanunname ve yasak nameler bu niteliktedir.
    "Devlet-insan ilişkisinin boyutu nedir?"
    İslam'da yöneten ve yönetilen ikilemi yoktur. Bugün yönetilen, eğer şartlarını taşıyorsa, yarin yönetici olabilir. Devlet hakim devlet" ten çok hadim devlet" yetkileriyle donatılmıştır. Her hak sahibine hakkını vermek ana ilkedir. Yine irk, renk, dil ve din farklılığı dikkate alınmaksızın herkes Devlet nimet ve külfetleri karsısında eşit mesafede bulunmalıdır. ABD ve Afrika ülkelerinde günümüzde halen zencilerin ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördükleri bilinmektedir. Allah Elçisi Bilal-i Habeşi'yi safına alarak, zenci-beyaz problemini, Selman-ı Farisi'yi ehl-i beytinden ilan ederek İranlılarla yakınlaşmayı, Yahudilerden ve Mısır kıptilerinden kız alarak bu ırklarla bütünleşmeyi amaçladı. Kısaca İslam'ın insana insan olarak baktığını kendi aile hayatında da gösterdi. Yüce Allah bu konudaki ölçüyü şöyle belirledi: Ey insanlar!. Doğrusu biz sizi bir erkekle dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için de sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz, Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır"(el-Hucurat,49/13). Allah Elçisi de Veda hutbesinde "Arabın Aceme takva dışında bir üstünlüğünün bulunmadığını" açıklıkla ifade buyurmuştur. Sahabilerden birisinin, bir kimsenin kavim ve kabilesini başkalarına göre fazlaca sevmesinin hükmünü sorması üzerine de şöyle cevap vermiştir:" Bu sevgi haksızlığa ve farklı muamele yapmaya yol açmamalıdır".
    İlk halife Hz. Ebu Bekr'in göreve başlarken yaptığı su konuşma İslam'ın Devlet-insan ilişkisinin en güzel ifadesidir: Sizin en zayıfınız, benim katımda hakkını alıp kendisine verinceye kadar en güçlünüzdür. Sizin en güçlünüz ise, benim katımda mazlumun hakkını kendisinden alıncaya kadar en zayıf olanınızdır". Diğer yandan Hz. Ömer'in Halifeliği sırasında mescidde karşılaştığı şu olay, o dönemin düşünce hürriyeti ve Devlet malını gözetme konusunda ne kadar duyarlı olduklarını göstermektedir. Ömer (r. a) ganimet kumaştan bir kaftan diktirmiş ve bununla hutbeye çıkmıştı. "Beni dinleyiniz ve itaat ediniz" deyince cemaattan birisi dinlemiyoruz ve itaat etmiyoruz, Çünkü ayni kumaştan bizde de var, bir elbise çıkmadı, halbuki senin sırtındaki bol bir elbise olmuş" dedi. Hz. Ömer, oğlu Abdullah'a seslenerek açıklama yapmasını istedi. Çünkü oğlunun payına düşen kumaşla kendi kumaşını birleştirmiş ve bir elbise diktirmişti.

    Altınoluk Röportaj
    1997 - Nisan, Sayı: 134, Sayfa: 009


  4. 06.Ekim.2011, 08:55
    2
    Özel Üye



    Prof. Dr. Hamdi Döndüren ile... "Hâkim Devlet" değil "Hâdim Devlet"



    "İslami bir sistemin insan hakları açısından ana özellikleri nelerdir?"
    Semâvi dinler insanın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak için gönderilmiştir. Son din İslam'ın da hedefi budur. Kur'an'da Asr Suresinde kurtuluş için dört maddeye dikkat çekilir: Asra yemin olsun ki insanoğlu gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip iyi ameller isleyenler, birbirine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır"(Asr,103/1-3). Hak, batılın zıddı, doğru ve gerçeğin kendisi anlamındadır. Yüce Allah'ın da sıfatlarındandır. İnsan hakkı da böyle bir gerçekliği ifade etmelidir. Din özellikle insan hayati ile ilgili beş şeyi korumayı üstlenir ve bunun için gerekli tedbirleri alır. Bunlar can, mal, ırz, nesil ve akli koruma olarak ifade edilir. Bir İslam toplumunda her ferdin yaşama hakkı en basta gelen dokunulmaz bir haktir. Ona haksız olarak dokunmaya yönelen de mümin kardeşi affetmedikçe denk tepkiyi hak etmiş olur. Meşru yoldan kazanılmış servetler İslam nazarında dokunulmazdır. Nitekim Allah'ın Elçisi Veda hutbesinde Kanlarınız ve mallarınız Rabbinize kavuşacağınız güne kadar birbirinize haramdır" buyurmuştur. Bu hüküm, İslam toplumuyla birlikte yaşamayı kabul etmiş gayrimüslim zimmileri de kapsar. İslam, ırzı ve dolayısıyla nesli korumak üzere zinayı yasaklamış, kadınlara yine bu amaçla örtünme esası getirmiştir. Diğer yandan insan aklının korunması için içki ve uyuşturucu türü zararlı içkiler yasaklanmıştır.
    Yukarıdaki beş hususta korunan insan; inanç, düşünce, ibadet, meslek seçme, yönetime katılma, evlenme, boşanma, müteşebbis olabilme gibi medeni hayatin gerektirdiği hak ve hürriyetlere sahiptir. Bu haklar müslümanların yanında gayrimüslimlere de tanınmıştır. Temelde İslam her insanin iman ve hidayete ulaşmasını ve yukarıda da belirttiğimiz gibi dünya ve ahiret mutluğuna ermesini ister. Ancak bunun insanin hur iradesiyle gerçekleşmesine de özen gösterir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmış durumdadır. O halde kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur. Allah işiten ve bilendir"(el-Bakara,2/256). Burada tağut; şeytan ve Allah'tan başka tapılan herşey demektir. Buna göre, temel hak ve özgürlükler kullanılırken Yüce Allah'ın koyduğu sınırlar belirleyici olmalıdır. Aksi halde hakla batıl karışmış olur. Halbuki hakkın yaşandığı bir toplumda batıl kendiliğinden yok olmaya mahkumdur.
    Bir İslami sistemde dini müeyyide ne anlama geliyor?
    Devlet sistemi bulunan yerde bir takım yaptırımların bulunması da tabiidir. İslam'ın başlangıçta 13 yıllık Mekke donemi oldu. Orada müminler azınlıkta ve güçsüz idiler. Yönetim, putlara tapan güçlü ve ezici çoğunluğa sahip Kureyş'te idi. Bu yüzden Mekke'de inen ayet ve surelerde daha çok iman, ahlak, edep, faziletli ameller ve bu arada ibretli peygamber kıssaları yer almıştır. Kamu hukukunu ilgilendiren hükümler, ticaret, iktisad, aile, miras, borçlar ve ceza hükümleri bildiren ayetler Medine döneminde indi. Çünkü artık Medine'de Allah'ın Rasulünün yönetiminde bir Devlet sistemi oluşmuştu. O'nun yanında ve arkasında artık güvenlik ve asker gücü ile mal ve canlarıyla hak dine destek olan Ensar ve Muhacirler topluluğu vardı. Üstelik Medine çevresinde yaşayan ve henüz İslam'a girmemiş bulunan gayri müslim topluluklarla Medine Vesikası" diye anılan 56 maddelik bir federatif anayasa da imzalanmıştı. Gerek inen hüküm ayetlerine ve gerekse ortak anayasada yer alan ilkelere uymayanlar için bedeni veya mali bir takım cezalar da öngörülmüştü. Ancak Kur'an veya sünnette yer alan müeyyideler sembolik denecek kadar azdır. Had cezaları denen bu müeyyideler 6 veya 7'yi geçmez. Hırsızlık, zina, zina iftirası, yol kesicilik, şarap içmenin cezası bunlardandır. Buna kul hakkı sayılan kısas da eklenmelidir. Bu duruma göre İslam'da bir ceza yasasında zorunlu olarak yer alması düşünülebilen ilkeler 7 maddeden ibarettir. Bunun dışında uygun görülecek bedeni, mali, sosyal veya psikolojik caydırıcılığı bulunabilen ceza kanunu "ta'zir cezası" niteliğinde olacaktır. Bunun da sinirini İslam, yöneticilere bırakmıştır. Diğer yandan İslam'da dini müeyyide daima iki yönlü düşünülür. Yani ceza ya dünyaya ya da ahirete yönelik olur. Uhrevi ceza cehennem azabı olarak nitelenir. Nitekim zina sucunu farklı zamanlarda dört defa gelip ikrar eden Gamidiye'li kadının cezası uygulandıktan sonra, kimi sahabelerin onun arkasından ileri geri konuştuklarını işiten Allah'ın Elçisi şöyle buyurmuştur: Bu kadın Allah'ın hükmüne razı olmakla öyle bir tevbe etti ki, sevabı bir ümmete dağıtılsa onların günahlarını da götürür. Onu Cennette Kevser suyunun başında görüyorum" (Müslim,Hudûd, 22, 23, 24; İbn Mace, Diyat, 36;Malik, Muvatta', Hudud,11)
    Bu duruma göre, bir İslam Devlet sisteminde doğrudan nass'lara dayalı müeyyideler çok sinirlidir. Bunun dışında geniş bir alan ülü'l-emr'in takdir alanına bırakılmıştır. Osmanlılardaki, yüzlerce maddelik kanunname ve yasak nameler bu niteliktedir.
    "Devlet-insan ilişkisinin boyutu nedir?"
    İslam'da yöneten ve yönetilen ikilemi yoktur. Bugün yönetilen, eğer şartlarını taşıyorsa, yarin yönetici olabilir. Devlet hakim devlet" ten çok hadim devlet" yetkileriyle donatılmıştır. Her hak sahibine hakkını vermek ana ilkedir. Yine irk, renk, dil ve din farklılığı dikkate alınmaksızın herkes Devlet nimet ve külfetleri karsısında eşit mesafede bulunmalıdır. ABD ve Afrika ülkelerinde günümüzde halen zencilerin ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördükleri bilinmektedir. Allah Elçisi Bilal-i Habeşi'yi safına alarak, zenci-beyaz problemini, Selman-ı Farisi'yi ehl-i beytinden ilan ederek İranlılarla yakınlaşmayı, Yahudilerden ve Mısır kıptilerinden kız alarak bu ırklarla bütünleşmeyi amaçladı. Kısaca İslam'ın insana insan olarak baktığını kendi aile hayatında da gösterdi. Yüce Allah bu konudaki ölçüyü şöyle belirledi: Ey insanlar!. Doğrusu biz sizi bir erkekle dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için de sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz, Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır"(el-Hucurat,49/13). Allah Elçisi de Veda hutbesinde "Arabın Aceme takva dışında bir üstünlüğünün bulunmadığını" açıklıkla ifade buyurmuştur. Sahabilerden birisinin, bir kimsenin kavim ve kabilesini başkalarına göre fazlaca sevmesinin hükmünü sorması üzerine de şöyle cevap vermiştir:" Bu sevgi haksızlığa ve farklı muamele yapmaya yol açmamalıdır".
    İlk halife Hz. Ebu Bekr'in göreve başlarken yaptığı su konuşma İslam'ın Devlet-insan ilişkisinin en güzel ifadesidir: Sizin en zayıfınız, benim katımda hakkını alıp kendisine verinceye kadar en güçlünüzdür. Sizin en güçlünüz ise, benim katımda mazlumun hakkını kendisinden alıncaya kadar en zayıf olanınızdır". Diğer yandan Hz. Ömer'in Halifeliği sırasında mescidde karşılaştığı şu olay, o dönemin düşünce hürriyeti ve Devlet malını gözetme konusunda ne kadar duyarlı olduklarını göstermektedir. Ömer (r. a) ganimet kumaştan bir kaftan diktirmiş ve bununla hutbeye çıkmıştı. "Beni dinleyiniz ve itaat ediniz" deyince cemaattan birisi dinlemiyoruz ve itaat etmiyoruz, Çünkü ayni kumaştan bizde de var, bir elbise çıkmadı, halbuki senin sırtındaki bol bir elbise olmuş" dedi. Hz. Ömer, oğlu Abdullah'a seslenerek açıklama yapmasını istedi. Çünkü oğlunun payına düşen kumaşla kendi kumaşını birleştirmiş ve bir elbise diktirmişti.

    Altınoluk Röportaj
    1997 - Nisan, Sayı: 134, Sayfa: 009





+ Yorum Gönder