Konusunu Oylayın.: Hangi ilim maluma tabidir? Malumuna tabi olduğu düşünülürse, o takdirde ilm-i ilahi kesbi bir ilim olmuş olmaz mı?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Hangi ilim maluma tabidir? Malumuna tabi olduğu düşünülürse, o takdirde ilm-i ilahi kesbi bir ilim olmuş olmaz mı?
  1. 29.Eylül.2011, 18:34
    1
    Misafir

    Hangi ilim maluma tabidir? Malumuna tabi olduğu düşünülürse, o takdirde ilm-i ilahi kesbi bir ilim olmuş olmaz mı?






    Hangi ilim maluma tabidir? Malumuna tabi olduğu düşünülürse, o takdirde ilm-i ilahi kesbi bir ilim olmuş olmaz mı? Mumsema Hangi ilim maluma tabidir? Malumuna tabi olduğu düşünülürse, o takdirde ilm-i ilahi kesbi bir ilim olmuş olmaz mı?


  2. 29.Eylül.2011, 18:34
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 29.Eylül.2011, 18:49
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: Hangi ilim maluma tabidir? Malumuna tabi olduğu düşünülürse, o takdirde ilm-i ilahi kesbi bir ilim olmuş olmaz mı




    Hangi ilim maluma tabidir? Malumuna tabi olduğu düşünülürse, o takdirde ilm-i ilahi kesbi bir ilim olmuş olmaz mı?

    İlim sıfatı, iki anlama gelir. Birincisi: Mahiyeti ve özelliği itibariyle, külli bir kavram olarak ifade ettiği mücerret/soyut bir vasıf demektir. İkincisi: Uygulama alanında yerini alan bir kavram olarak somut bir bilgi ve bilmek anlamına gelir. Genellikle ilim kavramı bu ikinci anlamda kullanılır. Ve bu anlamıyla ilim, "bilen ve bilinen" şeklindeki ikili sistemin oluşmasını sağlayan anahtar kelimedir.

    Buna göre, bilme fiili zorunlu olarak bilgiye konu olan bir nesne ister. Çünkü ilim sıfatı, bir bilgi-bilme anlamında kullanıldığı zaman, başka bir nesnenin varlığını gerektirir. Bunu görme veya işitme vasıfları için de kullanabiliriz. Söz gelimi; ortada bir görme fiili varsa, orada görenler ve görülenler vardır. Bir işitme fiili varsa, orada işitenler ve işitilenler vardır. Bunun gibi ortada bir bilme fiili varsa, orada da bilenler ve bilinenler var demektir.

    Bunun, ilmin kesbî veya gayr-ı kesbî özelliğiyle bir ilgisi yoktur. Bilakis, ilim sıfatının özelliğinden kaynaklanan bir zorunluluktur. Bu husus ilmî literatürde; "İlim maluma tabidir" şeklinde ifade edilmektedir. Burada; "ilmin maluma tabi olması" demek, ilmin söz konusu malumdan kaynaklandığı, ondan meydana geldiği anlamına gelmez ki, ona kesbilik izafe edilsin. Bilakis, yukarıda arz edildiği üzere, birinci anlamda soyut olarak zaten var olan ilmin, ikinci anlamıyla var olan bir malumla ilişki kurması söz konusudur.

    Bazı alimlere göre; ilmin kendisine tabi olduğu malum, bütün isim, sıfat, şuunat ve nispetleriyle Allah'ın Zat-ı Akdesi'dir. Bu sebepledir ki, "Allah'ın ezelî ilmiyle varlığı bilmesi demek, bizzat kendini bilmesi demektir."(bk. Alusî, Bakara, 20. ayetin tefsiri).

    Bu açıklamalardan anlaşılan şudur: Bir şey nasıl olacaksa, Allah onu öyle bilir. Diğer varlıklar için; ay, güneş ve benzeri nesneler için takdir edilen zorunlu bir çizgi vardır. "Güneşin, büyüklüğüyle beraber seyir esnasında Ay'a ulaşması -ona tahakküm etmesi- haddine düşmediği gibi, gecenin de acele davranıp gündüzü geçmesi" (Ya Sin, 36/40) diye bir şey söz konusu olamaz.

    Allah ezelî ilmiyle, bu nesnelerin -kendilerine takdir edilen- zorunlu çizginin dışına çıkmayacaklarını da, imtihanın gereği olarak hareketlerinde serbest bırakılan insanların kendi özgür iradeleriyle hangi seçimde bulunacaklarını, nasıl bir çizgi takip edeceklerini de bilir.

    Ne güneşi zorunlu bir çizgide tutan, ne de insanı serbest/özgür bırakan ilim değildir. Çünkü ilmin -özelliğinin gereği olarak- yaptırım gücü yoktur. İlim ancak maluma tabidir. Kader ise, ilmin bir nevidir. Kaza /yani ilmen bilinen programı uygulamaya koymak ise, kudret ve irade sıfatının işidir.

    Diğer bir ifadeyle; ilim düsturları/kanunları, malumu -haricî vücut noktasında- idare etmek için esas değildir. Çünkü malumun zatı ve haricî vücudu/varlığı ilme değil, kudret ve iradeye dayanır. Allah'ın ezelî ilmi, geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanı birden kuşatmaktadır. Kaldı ki ezel, geçmiş zaman halkalarının bir ucu değil ki, varlıkların meydana gelmesinde esas tutulup bir mecburiyet tasavvur edilsin.(bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz, -Kader Risalesi-).



  4. 29.Eylül.2011, 18:49
    2
    Hadimul Müslimin



    Hangi ilim maluma tabidir? Malumuna tabi olduğu düşünülürse, o takdirde ilm-i ilahi kesbi bir ilim olmuş olmaz mı?

    İlim sıfatı, iki anlama gelir. Birincisi: Mahiyeti ve özelliği itibariyle, külli bir kavram olarak ifade ettiği mücerret/soyut bir vasıf demektir. İkincisi: Uygulama alanında yerini alan bir kavram olarak somut bir bilgi ve bilmek anlamına gelir. Genellikle ilim kavramı bu ikinci anlamda kullanılır. Ve bu anlamıyla ilim, "bilen ve bilinen" şeklindeki ikili sistemin oluşmasını sağlayan anahtar kelimedir.

    Buna göre, bilme fiili zorunlu olarak bilgiye konu olan bir nesne ister. Çünkü ilim sıfatı, bir bilgi-bilme anlamında kullanıldığı zaman, başka bir nesnenin varlığını gerektirir. Bunu görme veya işitme vasıfları için de kullanabiliriz. Söz gelimi; ortada bir görme fiili varsa, orada görenler ve görülenler vardır. Bir işitme fiili varsa, orada işitenler ve işitilenler vardır. Bunun gibi ortada bir bilme fiili varsa, orada da bilenler ve bilinenler var demektir.

    Bunun, ilmin kesbî veya gayr-ı kesbî özelliğiyle bir ilgisi yoktur. Bilakis, ilim sıfatının özelliğinden kaynaklanan bir zorunluluktur. Bu husus ilmî literatürde; "İlim maluma tabidir" şeklinde ifade edilmektedir. Burada; "ilmin maluma tabi olması" demek, ilmin söz konusu malumdan kaynaklandığı, ondan meydana geldiği anlamına gelmez ki, ona kesbilik izafe edilsin. Bilakis, yukarıda arz edildiği üzere, birinci anlamda soyut olarak zaten var olan ilmin, ikinci anlamıyla var olan bir malumla ilişki kurması söz konusudur.

    Bazı alimlere göre; ilmin kendisine tabi olduğu malum, bütün isim, sıfat, şuunat ve nispetleriyle Allah'ın Zat-ı Akdesi'dir. Bu sebepledir ki, "Allah'ın ezelî ilmiyle varlığı bilmesi demek, bizzat kendini bilmesi demektir."(bk. Alusî, Bakara, 20. ayetin tefsiri).

    Bu açıklamalardan anlaşılan şudur: Bir şey nasıl olacaksa, Allah onu öyle bilir. Diğer varlıklar için; ay, güneş ve benzeri nesneler için takdir edilen zorunlu bir çizgi vardır. "Güneşin, büyüklüğüyle beraber seyir esnasında Ay'a ulaşması -ona tahakküm etmesi- haddine düşmediği gibi, gecenin de acele davranıp gündüzü geçmesi" (Ya Sin, 36/40) diye bir şey söz konusu olamaz.

    Allah ezelî ilmiyle, bu nesnelerin -kendilerine takdir edilen- zorunlu çizginin dışına çıkmayacaklarını da, imtihanın gereği olarak hareketlerinde serbest bırakılan insanların kendi özgür iradeleriyle hangi seçimde bulunacaklarını, nasıl bir çizgi takip edeceklerini de bilir.

    Ne güneşi zorunlu bir çizgide tutan, ne de insanı serbest/özgür bırakan ilim değildir. Çünkü ilmin -özelliğinin gereği olarak- yaptırım gücü yoktur. İlim ancak maluma tabidir. Kader ise, ilmin bir nevidir. Kaza /yani ilmen bilinen programı uygulamaya koymak ise, kudret ve irade sıfatının işidir.

    Diğer bir ifadeyle; ilim düsturları/kanunları, malumu -haricî vücut noktasında- idare etmek için esas değildir. Çünkü malumun zatı ve haricî vücudu/varlığı ilme değil, kudret ve iradeye dayanır. Allah'ın ezelî ilmi, geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanı birden kuşatmaktadır. Kaldı ki ezel, geçmiş zaman halkalarının bir ucu değil ki, varlıkların meydana gelmesinde esas tutulup bir mecburiyet tasavvur edilsin.(bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz, -Kader Risalesi-).






+ Yorum Gönder