Konusunu Oylayın.: Mevlana’nın "Bazı alimlerin Allah´ı ispat etmeye çalışmalarına şaşıyorum.

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Mevlana’nın "Bazı alimlerin Allah´ı ispat etmeye çalışmalarına şaşıyorum.
  1. 27.Eylül.2011, 12:03
    1
    Misafir

    Mevlana’nın "Bazı alimlerin Allah´ı ispat etmeye çalışmalarına şaşıyorum.






    Mevlana’nın "Bazı alimlerin Allah´ı ispat etmeye çalışmalarına şaşıyorum. Mumsema Mevlana’nın "Bazı alimlerin Allah´ı ispat etmeye çalışmalarına şaşıyorum. Allah’ın varlığı sabittir, sen kulluğunu ispat etmeye çalış!" sözüne göre Allah’ı varlığını ispat etmeye çalışmak sakıncalı mıdır?


  2. 27.Eylül.2011, 12:03
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 27.Eylül.2011, 12:16
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Mevlana’nın "Bazı alimlerin Allah´ı ispat etmeye çalışmalarına şaşıyorum.




    Değerli kardeşimiz;



    Mevlana’nın bu ifadesini bildiğimiz kadarıyla şöyle bir kaç maddede özetleyebiliriz:

    - Mevlana bu sözü kendi makamında söylemiş olabilir. Ona göre, Allah’ın varlığında asla şüphe yoktur, o zaten ispatlıdır. İnsanlara düşen ise, kulluk görevini yaparak samimi bir kul olduğunu ispatlamaktır. Her makam kendi konumuna uygun bir söz ister. Cenazede güldüren, düğünde ağlatan bir söz söylemek -makamın konumuna uygun olmadığı için- çirkindir. Mevlana burada tahkik değil, hakikat makamında konuştuğu için öyle demiştir.

    - Bütün ruhlar “Elestü bezmi”nde Allah’ın “ben sizin rabbiniz değil miyim?” sorusuna cevaben “Evet” diyerek Allah’ın varlığını kabul etmişlerdir. Ancak ruhlar, alem-i ervahtan gelip insanın bedeniyle birleşince, hayvanî ve nebatî unsurların tesirinde kalan nefis -şeytanın da telkiniyle- tereddütlere maruz kalmış ve eski ahdini unutmuşlardır. Bu ahdin yeniden canlanması için iki temel yol vardır. Birincisi, salih amel yoluyla nefsi tezkiye ederek... İkincisi, ilim yoluyla marifetullah’ı talim ederek.

    Mevlana’nın zamanında genellikle iman esaslarında fazla bir sarsıntı olmadığı için, nefsin terbiyesi adına salih amel yaptırarak ona kulluğunu hatırlatmak icap ediyordu. Mevlana hazretleri bu makamda nefsin bu terbiyesine işaret etmiş olabilir.

    Zamanımızda ise, iman esasları sarsılmış, “Elestıu bezmi”nde verilen sözler -insanların büyük çoğunluğu tarafından- tamamen unutulmuştur veya unutulmuş gibi davranılmaktadır. İnsanları bu derin gaflet uykusundan uyandırmak için şok etkisini yapacak ilmî ispatlara ihtiyaç vardır.

    - Mevlana bir mürşittir. İrşad görevinin hikmetle yürütülmesi gerekir. Muhatapların konumu, ihtiyacı irşat ekseninde ön planda tutulması gereken bir husustur. Mevlana hazretlerinin bulunduğu çevrede ve dönmede iman esaslarından çok, amel esaslarına az riayet ediliyordu. Bu arada -öyle anlaşılıyor ki- bazı alimler bulundukları çevrenin ihtiyacını göz önünde bulundurarak Allah’ın varlığının ispatına çalışmışlardır. İşte Mevlana onların bu çalışmalarının çok fazla ihtiyaç duyulan bir hizmet metodu olmadığını anlatmak ve önemli olanın, kulluk şuuruyla hareket etmeyi netice veren bir irşat metodunu uygulama adına “Allah’ın varlığı zaten ispatlıdır, önemli olan insanların kulluklarını ispatlamalarıdır” demiş olabilir.

    İçinde bulunduğu çağda imansızlık veya iman zayıflığı kol gezdiği için her şeyden önce başta Allah’ın varlığının ispatı olmak üzere iman esaslarını ders vermenin zorunlu olduğu açıktır. Bu açıdan öncelik iman esaslarının ispatına ve taklitten tahkik mertebesine çıkarılmasına ihtiyaç vardır.

    Nitekim Bediüzzaman hazretleri, bu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koymuş ve eski zamanların büyük mürşitlerinin bu asırda olması durumunda bütün irşad ve gayretlerini iman esaslarının ispatına ve takviyesine sarf edeceklerin ifade etmiştir:

    “...Madem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (ra) ve Şah-ı Nakşibend (ra) ve İmam-ı Rabbanî (ra) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi.

    Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir.

    İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır.

    Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil...”(Mektubat/5. mektup).

    Burada vurgulanmak istenen mana, her dönemin siyasi ve içtimai yapısının değişik olduğudur. Elbette bu değişikliği tatmin edip doyuracak her dönem için ayrı ve taze bir Kur’an tefsiri gerekiyor. Zaten her yüz yılda gelen müceddidler de bu vazifeyi yerine getiriyorlar.

    Mevlana Hazretleri kendi döneminin hekimi idi, o dönem insanlarının anlayış ve seviyesine göre hareket ediyordu. O dönem gitti, yeni dönemler geldi ve şartlar çok değişti. Elbette değişen şartlara uygun olacak yeni hekimlerin çıkması gerekir. İşte Bediüzzaman Hazretleri burada bu noktaya işaret ediyor.

    - Ayrıca Hz. Mevlana’nın bahsettiği ispat konusu, tahkiki imana vesile olup, hakiki marifeti netice veren Kur’anî bir ispat tarzı değil, felsefeden beslenen kuru akılcılık tarzı bir ispatçılıktır. Risale-i Nurların mesleği Kur’anî olduğu için o tenkit edilen ispat kapsamına girmez. Risalelerdeki ispat tarzı Kur'anîdir:

    “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi.”(Enbiyâ, 21/22)

    Özetle söylemek gerekirse, bu gibi mübarek zatları ve sözlerini bulunduğu dönem ve o döneme ait şartlar içinde değerlendirmek gerekir. İmanın umumi olduğu, günahların işlenmediği bir dönemde, öncelikli ve revaçta olan konu elbette amel-i salih ve takva olacaktır. Ama imanın sarsılmış, günahların sel gibi her tarafı kuşattığı bir toplumda, öncelikli ve revaçta olan konu elbette iman ve İslam esaslarının isbatı ve kuvvetlendirilmesidir.



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet




  4. 27.Eylül.2011, 12:16
    2
    Editör



    Değerli kardeşimiz;



    Mevlana’nın bu ifadesini bildiğimiz kadarıyla şöyle bir kaç maddede özetleyebiliriz:

    - Mevlana bu sözü kendi makamında söylemiş olabilir. Ona göre, Allah’ın varlığında asla şüphe yoktur, o zaten ispatlıdır. İnsanlara düşen ise, kulluk görevini yaparak samimi bir kul olduğunu ispatlamaktır. Her makam kendi konumuna uygun bir söz ister. Cenazede güldüren, düğünde ağlatan bir söz söylemek -makamın konumuna uygun olmadığı için- çirkindir. Mevlana burada tahkik değil, hakikat makamında konuştuğu için öyle demiştir.

    - Bütün ruhlar “Elestü bezmi”nde Allah’ın “ben sizin rabbiniz değil miyim?” sorusuna cevaben “Evet” diyerek Allah’ın varlığını kabul etmişlerdir. Ancak ruhlar, alem-i ervahtan gelip insanın bedeniyle birleşince, hayvanî ve nebatî unsurların tesirinde kalan nefis -şeytanın da telkiniyle- tereddütlere maruz kalmış ve eski ahdini unutmuşlardır. Bu ahdin yeniden canlanması için iki temel yol vardır. Birincisi, salih amel yoluyla nefsi tezkiye ederek... İkincisi, ilim yoluyla marifetullah’ı talim ederek.

    Mevlana’nın zamanında genellikle iman esaslarında fazla bir sarsıntı olmadığı için, nefsin terbiyesi adına salih amel yaptırarak ona kulluğunu hatırlatmak icap ediyordu. Mevlana hazretleri bu makamda nefsin bu terbiyesine işaret etmiş olabilir.

    Zamanımızda ise, iman esasları sarsılmış, “Elestıu bezmi”nde verilen sözler -insanların büyük çoğunluğu tarafından- tamamen unutulmuştur veya unutulmuş gibi davranılmaktadır. İnsanları bu derin gaflet uykusundan uyandırmak için şok etkisini yapacak ilmî ispatlara ihtiyaç vardır.

    - Mevlana bir mürşittir. İrşad görevinin hikmetle yürütülmesi gerekir. Muhatapların konumu, ihtiyacı irşat ekseninde ön planda tutulması gereken bir husustur. Mevlana hazretlerinin bulunduğu çevrede ve dönmede iman esaslarından çok, amel esaslarına az riayet ediliyordu. Bu arada -öyle anlaşılıyor ki- bazı alimler bulundukları çevrenin ihtiyacını göz önünde bulundurarak Allah’ın varlığının ispatına çalışmışlardır. İşte Mevlana onların bu çalışmalarının çok fazla ihtiyaç duyulan bir hizmet metodu olmadığını anlatmak ve önemli olanın, kulluk şuuruyla hareket etmeyi netice veren bir irşat metodunu uygulama adına “Allah’ın varlığı zaten ispatlıdır, önemli olan insanların kulluklarını ispatlamalarıdır” demiş olabilir.

    İçinde bulunduğu çağda imansızlık veya iman zayıflığı kol gezdiği için her şeyden önce başta Allah’ın varlığının ispatı olmak üzere iman esaslarını ders vermenin zorunlu olduğu açıktır. Bu açıdan öncelik iman esaslarının ispatına ve taklitten tahkik mertebesine çıkarılmasına ihtiyaç vardır.

    Nitekim Bediüzzaman hazretleri, bu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koymuş ve eski zamanların büyük mürşitlerinin bu asırda olması durumunda bütün irşad ve gayretlerini iman esaslarının ispatına ve takviyesine sarf edeceklerin ifade etmiştir:

    “...Madem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (ra) ve Şah-ı Nakşibend (ra) ve İmam-ı Rabbanî (ra) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi.

    Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir.

    İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır.

    Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil...”(Mektubat/5. mektup).

    Burada vurgulanmak istenen mana, her dönemin siyasi ve içtimai yapısının değişik olduğudur. Elbette bu değişikliği tatmin edip doyuracak her dönem için ayrı ve taze bir Kur’an tefsiri gerekiyor. Zaten her yüz yılda gelen müceddidler de bu vazifeyi yerine getiriyorlar.

    Mevlana Hazretleri kendi döneminin hekimi idi, o dönem insanlarının anlayış ve seviyesine göre hareket ediyordu. O dönem gitti, yeni dönemler geldi ve şartlar çok değişti. Elbette değişen şartlara uygun olacak yeni hekimlerin çıkması gerekir. İşte Bediüzzaman Hazretleri burada bu noktaya işaret ediyor.

    - Ayrıca Hz. Mevlana’nın bahsettiği ispat konusu, tahkiki imana vesile olup, hakiki marifeti netice veren Kur’anî bir ispat tarzı değil, felsefeden beslenen kuru akılcılık tarzı bir ispatçılıktır. Risale-i Nurların mesleği Kur’anî olduğu için o tenkit edilen ispat kapsamına girmez. Risalelerdeki ispat tarzı Kur'anîdir:

    “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi.”(Enbiyâ, 21/22)

    Özetle söylemek gerekirse, bu gibi mübarek zatları ve sözlerini bulunduğu dönem ve o döneme ait şartlar içinde değerlendirmek gerekir. İmanın umumi olduğu, günahların işlenmediği bir dönemde, öncelikli ve revaçta olan konu elbette amel-i salih ve takva olacaktır. Ama imanın sarsılmış, günahların sel gibi her tarafı kuşattığı bir toplumda, öncelikli ve revaçta olan konu elbette iman ve İslam esaslarının isbatı ve kuvvetlendirilmesidir.



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet







+ Yorum Gönder