Konusunu Oylayın.: Kötülükleri engelleme yolları

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kötülükleri engelleme yolları
  1. 25.Eylül.2011, 12:24
    1
    Misafir

    Kötülükleri engelleme yolları






    Kötülükleri engelleme yolları Mumsema kötülükleri engelleme yolları


  2. 25.Eylül.2011, 12:24
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 25.Eylül.2011, 17:21
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: kötülükleri engelleme yolları




    İslâm'ın ana hedeflerinden birisi toplumdur. Emirlerindeki ve yasaklarındaki amaçlardan bir tanesi, toplumun menfaatlerini gözetmek, korumak, kollamaktır. O halde İslâm, aynı zamanda sosyal yönü çok çok kuvvetli olan bir din olarak karşımızdadır.

    Bugünkü toplumlarda, hattâ sosyal toplum denilen, Batılıların kendi kendilerine, "İşte biz halkı, toplumu düşünüyoruz, toplumun menfaatlerine önem veriyoruz." diye kurdukları usüllerle yönetilen toplumlarda; veya ferdi ve hürriyetleri toplum için feda etmiş olan komünist toplumlarda bile, nihayet insanların şahsî durumlarıyla ilgilenilmez, onların işledikleri kusurlar ve günahlarla ilgili bir şey söylenmez. Evinde insan ne yaparsa yapar. İsterse herkes için hoş olmayan bir şeyi de yapsa, kimse karışamaz. Çünkü kendisinin evidir deniliyor. İslâm öyle değil...

    İslâm insanın kendisiyle, toplumuyla, eviyle, ruhî hayatıyla, aklıyla, kalbiyle her şeyiyle uğraşıyor. İslâm'da bir insan, "Bu benim malımdır, istediğim gibi kırarım, dökerim, yakarım, yıkarım!" da diyemez. Kendi malı olduğu halde, kendi malına telef vermeğe hakkı yoktur. Verdiği takdirde, kadı onu da cezalandırabilir.

    İslâm'ın bu ana yapısı çok güzel bir yapı, çok muhteşem bir yapı... Bütün beşerî nizamlarla mukayese edilemeyecek kadar, onlardan üstün olan olan bir karakteri bu dinimizin... Elhamdü lillâh ki, Allah bizi müslüman yaratmış.

    Şimdi, insan şahsen günah işlemeyecek, günahlardan, haramlardan sakınacak. Ferdî olarak, öz hayatında, hiç kimsenin olmadığı bir yerde, dağın başında, veya bir odanın içinde, veya karanlık bir gecede; kimsenin görmesi ve ilgilenmesi mümkün olmayan bir yerde bile, Allah'a karşı, Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek hareket edecek. Allah'ın kendisini gördüğünü bilmesi, o edebe riayet etmesi çok yüksek bir makamdır İslâm'da... Buna makàm-ı ihsân diyoruz. Yâni ibadeti en güzel derecede yapmak makamıdır; çok güzel...

    İnsan ferden, yalnız başına, en karanlık yerde, en tenha yerde bile olsa, günah işlemeyecek. Şahsen Allah'ın emirlerini tutacak, sevaplı işleri yapmağa çalışacak, Allah'ın emrine uymağa çalışacak. Ama, bu yetmiyor. Toplulukta başkalarının günah etmesi karşısında da, müslümanın bir tavrının olması lâzım!.. Başkalarının Allah'ın rızâsına uygun olmayan işler yapması halinde de, onlara karşı bir sorumluluğu var... Bu çok yüksek bir sorumluluktur, çok yüksek bir fazilettir. Ne yapması lâzım?.. O kötülüğü yaptırmamağa çalışması lâzım!..

    Bugün modern ülkelerde, işte vatandaşlık şuuru deniliyor. Nizamları korumak için, onların bazı şeyleri akledip yapmaları gerektiği, vatandaşlığının gereği olan birtakım müdahaleleri yapması; polis olmadan polis gibi, bir suç işleyen, kötü bir şeyi yapan kimseye müdahale etmesi gerektiğini söylüyorlar. Ama İslâm, bu konuda çok daha ileri... Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

    "--Bir kavim, bir topluluk, bir toplum, bir insan grubu; belde, kasaba, şehir neyse... Köy veya bir grup insan... Bunların içinde bazıları günah işliyor. Sen işlemiyorsun ama, sen de o gruptasın. Günah işleyenler eğer azınlıkta ise, günah işlemeyenler daha aziz, yâni miktar bakımından daha fazla ise, daha çoksa ve güç yetirebilecek durumda ise; günah işleyenleri engelleyecek, o yapılmaması gereken şeyi yaptırmayacak güçte ise; (ve lem yugayyirû) ve o kötülüğü engellemiyorlarsa..."

    Demek ki, ne yapacaklar?.. Elleriyle fiilen müdahale edecekler, derhal tavır alacaklar ve yaptırmamak için fiilî tedbirler nelerse, onları yapacaklar. Çünkü, kötülük bir zarardır, yanlıştır, doğru değildir. Onu yaptırmamak için, elinden geleni yapması, bütün gayreti göstermesi gerekiyor.

    "Öyle yapmadılar; (ve lem yugayyirû) değiştirmediler o isyan pozisyonunu, o şartları... Yapılan işe müdahale etmediler." "Yapsın, bana ne, ben yapmıyorum ki! Allah ona cezasını verir. İşte ben namaza gidiyorum, camiye gidiyorum." diyemez. Böyle derse ne olur?.. (İllâ ammehümüllàhu li ikàbihî) "Allah o zalimlere, o günahkârlara vereceği cezayı sadece günahkârda bırakmaz; bütün o topluma, o duygusuz topluma, o kötülüğü engellemeğe çalışmayan topluma, o günahkârı günahından vazgeçirmeye fiilen müdahale etmeyen, sözle nasihat etmeyen, engellemeye çalışmayan, tavır koymayan topluma ikàbını, cezasını, azabını umûmî olarak indirir." Yâni, hepsini cezalandırır.

    O halde burda İslâm'ın, başka bütün toplumlardan çok daha farklı bir yönünü görmüş oluyoruz. Bütün medenî hukuk sistemlerinden daha üstün bir tarafını görüyoruz. Hiç bir sistemde olmayan bir güzel tarafını görüyoruz: Kendisi günah işlemeyecek, faziletli insan olacak... Şimdikilerin hoşuna gidecek sözü de söyleyelim: İyi bir vatandaş olacak... Amma, yeterli değil!.. Ne olacak?.. İyi olmayan insanların, günah işleyen insanların, kötü vatandaşların o kötülükleri yapmasını engelleyecek şekilde hedef alacak, faaliyette bulunacak ve çalışmalar yapacak!.. Bütün gayretini gösterecek!.. Bu gayreti göstermediği zaman, ceza kendisine de geliyor.

    Yâni, İslâm'da sadece bir suçu işlemekten dolayı cezâ gelmiyor; suçu işlemediği halde, suça müsamaha etmekten de cezâ geliyor, göz yummaktan da ceza geliyor. Aldırmamaktan, vurdum duymazlıktan da ceza geliyor. Vazifeyi yapmamaktan dolayı da ceza geliyor... Bu çok yüksek bir vasıftır. Dinimizin bizlere yüklediği ödev son derece modern, modernlerin moderni, ilerilerin ilerisi, çağlar üstü güzel bir sistemdir.

    O halde nasıl yaşayacağız?.. Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin emirlerini öğreneceğiz. Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin emirlerini nerden biliyoruz?.. Peygamber Efendimiz'e indirmiş olduğu vahiylerin, mesajların toplamı olan Kur'an-ı Kerim'i öğreneceğiz. Allah-u Teâlâ Hazretleri melek vasıtasıyla ve başka usüllerle Peygamber Efendimiz'e kendi mesajını vahyetmiştir, ulaştırmıştır, bildirmiştir. Peygamber Efendimiz de, "Allah bana bu mesajı gönderdi, şu vahiy geldi, bu bana nazil oldu." diyerek etrafındakilere bunu açıklamıştır. Etrafındaki vahiy kâtipleri de, Peygamber Efendimiz'e gelen vahiyleri kaydetmişlerdir.

    Biliyorsunuz, vahiy kâtipleri arasında Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz de var... İstanbul'un medâr-ı iftiharı büyüğümüz... İstanbul'da Haliç'te camisi olan, Eyüb Sultan semtine ismini vermiş olan bir sahabi... İşte böyle, vahiy kâtipleri Allah'ın emirlerini yazmışlar.

    Allah'ın emirlerini almış olan Peygamber Efendimiz'in davranışı nedir?.. En güzel şekilde Allah'ın emirlerini uygulamaktır. Kur'an-ı Kerim'i en iyi anlayan kimdir?.. Peygamber Efendimiz... Kur'an-ı Kerim'i en iyi anlatan insan kimdir?.. Peygamber Efendimiz... Kur'an-ı Kerim'i en iyi yaşayan insan kimdir?.. Yine Peygamber Efendimiz... Yâni, Allah-u Teâlâ Hazretleri hangi emri indirmişse, ilk uygulayan ve en mükemmel tarzda, en güzel, en tam şekilde uygulayan Peygamber SAS Efendimiz'dir.

    O halde onun hayatı, davranışları, sözleri, yatışı kalkışı, harekâtı sekenâtı... hepsi aslında Kur'an-ı Kerim'in bir çeşit açıklamasıdır. Çünkü, Allah'ın vahyi ona geliyor; o da Allah'ın vahyine göre hayatını düzenliyor. Onun hayatı, Kur'an-ı Kerim'in uygulanışının modeli olarak, tablosu olarak, manzarası olarak karşımızda bulunuyor.

    Binâen aleyh, bu açıklamalardan sonra, Peygamber SAS Efendimiz'in hadis-i şerifleri de Kur'an-ı Kerim'in en güzel açıklaması durumundadır. O halde Kur'an-ı Kerim'in iyi anlaşılması için, Peygamber Efendimiz'in iyi anlaşılması için, Allah'ın mesajının tam anlaşılması, Allah'a en güzel kulluk edilebilmesi için, bizim Kur'an-ı Kerim'i bimemiz gerekiyor, Peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerini bilmemiz gerekiyor.

    Tabii, aynı pozisyonda olan insanlar sadece biz değiliz ki, biz 1400 küsur yıl sonra dünyaya gelmişiz. Bizim gibi ne kadar insan var, aynı durumda... Bizden ne kadar ihlâslı, bizden ne kadar Arapçayı daha iyi bilen; takvâsı ileri, güzel ahlâklı, alim, fâzıl, kâmil insanlar gelmiş geçmiş... Onlar da bu emirlerin karşısında, sorumluluk duygusuyla, iyi müslüman olalım diye çalışmışlar, ömürlerini geçirmişler, çok güzel eserler yazmışlar. Misâl: İmam Gazâlî Hazretleri'nin İhyâ-yı Ulûm'u... Muhteşem bir eser... Bunun gibi çeşitli eserler yazılmış... Büyük tecrübeler geçirilmiş, bir çok dinî meseleler detaylı bir şekilde münakaşa edilmiş, müzakere edilmiş, herkes o konudaki fikrini söylemiş; İslâmî ilimler gelişmiş ve incelikler çok güzel öğrenilmiş ve açıklanmış.

    İşte bunları şu bakımdan söylüyorum: O büyüklerimizin, o alimlerimizin, müctehidlerimizin, o kâmil evliyâ insanların, sâlih insanların da tecrübeleri, bizim dini daha iyi anlamamız için, kafamıza takılan problemlerin cevabını daha iyi bulmamız için mutlaka gerekli! O halde, alim ve fâzıl selef-i sâlihînimizi de öğreneceğiz, takib edeceğiz. Onlar bizim dinî kültürümüzdür, ordan da İslâm'ın neresinin daha mühim olduğunu, hayata nasıl tatbik edileceğini bileceğiz.

    Bunları bildik. Yâni Kur'an-ı Kerim, hadis-i şerif, icmâ-ı ümmet, kıyas-ı fukahâ, sâlihlerin yaşayışı; tamam, İslâm belli... İslâm mechul değildir; İslâm bellidir, âşikârdır, pırıl pırıldır. Hedefi gün gibi göstermiştir, hiç tereddüt yoktur. Ulemâ arasındaki ihtilâflar detaydadır. Hiç bir kimse kalkıp da: "İçki helâldir." dememiştir. Aklı korumayı hedef alıyor çünkü dinimiz... Hiç bir kimse kalkıp da haksız bir kazancı savunmamıştır. Çünkü, alın terini ve hakkàniyeti esas alıyor dinimiz.

    Onun için, bunlara bakarak İslâm'a yaşamağa çalışacağız. Kâfi mi?.. Değil; İslâm'ı yaşatmağa da çalışacağız. Bu yaşatmak iki şekilde oluyor:

    1. İslâm'ı çoluk çocuğumuza öğretmek şeklinde oluyor, hanımımıza beyimize öğretmek şeklinde oluyor, çevremize öğretmek şeklinde oluyor.

    İslâm'a karşı olan insanlar var... "Ben ateistim!" diyor, yâni "Allah'ı da tanımıyorum!" diyor. Ona da bunun haksızlığını, yanlışlığını, mantıksızlığını güzelce anlatmamız lâzım!.. Bilmeyene de öğretmemiz lâzım!.. Hiç kimse, bu dairenin dışında mahrum durmasın. Herkes İslâm'ı öğrenecek.

    Ayrıca İslâm'ı öğretme çalışması, o da bir teorik çalışma... İslâm'ı öğrenmemiz de teorik, öğretmemiz de teorik... Öğrenmek ve öğretmek... Ne yapacağız?.. Kendimiz de yaşayacağız, öğrettiklerimiz de yaşayacak. Bu da işin uygulama kısmı...

    Bir de İslâm'ı yaşamayanların, topluma zarar vermesini engellememiz lâzım!.. Biz buna nehy-i münker tarzı diyoruz. Emr-i ma'ruf, nehy-i münker... "Şu güzel şeyi yap!" demek, yapılması için de destek vermek, hattâ icabında zorlamak... Meselâ: "Kalk bakayım oğlum! Bu vakitte uyunmaz, abdestini al bakayım, sabah namazını kıl!" demek... Bu bir emr-i ma'ruftur. yâni, çocuk kendi haline kalsa --veya hanımı, veya bir başkası-- namazı kılmayacak. Onun için, ona bir zorlama yapıyoruz. Hattâ biraz, "İstemiyorum ya, sonra kılarım!" filân dese, "Hayır olmaz! Sabah namazının vakti budur, illâ kılacaksın!" diyoruz.

    Bir de nehy-i münker var: "Yok, bunu böyle yapma bakayım, çekil ordan, ayıptır!" demek gerekiyor. Meselâ, komşunun camını kırmağa kalkıyor. Komşunun duvarına tırmanmış, sen de camiye gidiyorsun. Çocuk senin gözüne bakıyor. "İn bakayım ordan! Başkasının meyvası alınır mı, ayıp değil mi?.. Hadi bakayım, babana söylerim sonra!.." diyorsun. Bu nedir?.. Bu da bir nehy-i münkerdir. Yoksa, çocuk ordan elma, erik çalacak. Küçük bir şey ama, alışması doğru değil, yaptığı iş prensip itibariyle doğru değil... Engelleyeceğiz, engellememiz lâzım!..

    Onun için, bizim eski toplumumuzda, mahalllelerinde herhangi bir kötülüğü yaptırmazmış mahalleli... Hattâ delikanlılar adetâ sokaklarında nöbet tutarmış; herhangi bir gayrimeşrû iş olmasın, bir kötü insan oralara gelmesin diye gayret ederlermiş.

    İşte başkalarına kötülüğü yaptırmamak, iyiliği yaptırmak hususunda da bir fonksiyon icra etmek, bir gayret göstermek; bu da İslâm'ın çok çok önemli bir emridir. İnsan bunu yapacak, sevap kazanacak. Nasıl sevap kazanacak?.. Bir insan bir kimsenin iyi bir şey yapmasına sebep olursa, onun kazandığı sevabın bir misli, ondan hiç eksiltilmeden kendisinin defterine yazılacak.

    O halde, biz iyiliklerin yaptırımında çok kâr ediyoruz. Kendi amellerimiz var, a'mâl-i sâlihamız, hayrât ü hasenâtımız var, defterimize iyiliklerimiz yazılıyor. Ama bir de başka insanları da iyiliğe çekmişsek, onların yapmış olduğu iyiliklerin de sevaplarının kopyaları bizim hesabımıza işliyor boyna... Onun da yaptığı kadar, kazandığı sevap kadar bizim defterimize yazılıyor. Ne oluyor?.. Böylece biz, sanki bir insanın sevabı kadar sevap kazanmıyoruz, ne kadar insanı etkilemişsek, onlar kadar --bin insan kadar, onbin insan kadar, yüzbin insan kadar-- sevap kazanıyoruz. Muhteşem bir şey!..
    Akra



  4. 25.Eylül.2011, 17:21
    2
    Silent and lonely rains



    İslâm'ın ana hedeflerinden birisi toplumdur. Emirlerindeki ve yasaklarındaki amaçlardan bir tanesi, toplumun menfaatlerini gözetmek, korumak, kollamaktır. O halde İslâm, aynı zamanda sosyal yönü çok çok kuvvetli olan bir din olarak karşımızdadır.

    Bugünkü toplumlarda, hattâ sosyal toplum denilen, Batılıların kendi kendilerine, "İşte biz halkı, toplumu düşünüyoruz, toplumun menfaatlerine önem veriyoruz." diye kurdukları usüllerle yönetilen toplumlarda; veya ferdi ve hürriyetleri toplum için feda etmiş olan komünist toplumlarda bile, nihayet insanların şahsî durumlarıyla ilgilenilmez, onların işledikleri kusurlar ve günahlarla ilgili bir şey söylenmez. Evinde insan ne yaparsa yapar. İsterse herkes için hoş olmayan bir şeyi de yapsa, kimse karışamaz. Çünkü kendisinin evidir deniliyor. İslâm öyle değil...

    İslâm insanın kendisiyle, toplumuyla, eviyle, ruhî hayatıyla, aklıyla, kalbiyle her şeyiyle uğraşıyor. İslâm'da bir insan, "Bu benim malımdır, istediğim gibi kırarım, dökerim, yakarım, yıkarım!" da diyemez. Kendi malı olduğu halde, kendi malına telef vermeğe hakkı yoktur. Verdiği takdirde, kadı onu da cezalandırabilir.

    İslâm'ın bu ana yapısı çok güzel bir yapı, çok muhteşem bir yapı... Bütün beşerî nizamlarla mukayese edilemeyecek kadar, onlardan üstün olan olan bir karakteri bu dinimizin... Elhamdü lillâh ki, Allah bizi müslüman yaratmış.

    Şimdi, insan şahsen günah işlemeyecek, günahlardan, haramlardan sakınacak. Ferdî olarak, öz hayatında, hiç kimsenin olmadığı bir yerde, dağın başında, veya bir odanın içinde, veya karanlık bir gecede; kimsenin görmesi ve ilgilenmesi mümkün olmayan bir yerde bile, Allah'a karşı, Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek hareket edecek. Allah'ın kendisini gördüğünü bilmesi, o edebe riayet etmesi çok yüksek bir makamdır İslâm'da... Buna makàm-ı ihsân diyoruz. Yâni ibadeti en güzel derecede yapmak makamıdır; çok güzel...

    İnsan ferden, yalnız başına, en karanlık yerde, en tenha yerde bile olsa, günah işlemeyecek. Şahsen Allah'ın emirlerini tutacak, sevaplı işleri yapmağa çalışacak, Allah'ın emrine uymağa çalışacak. Ama, bu yetmiyor. Toplulukta başkalarının günah etmesi karşısında da, müslümanın bir tavrının olması lâzım!.. Başkalarının Allah'ın rızâsına uygun olmayan işler yapması halinde de, onlara karşı bir sorumluluğu var... Bu çok yüksek bir sorumluluktur, çok yüksek bir fazilettir. Ne yapması lâzım?.. O kötülüğü yaptırmamağa çalışması lâzım!..

    Bugün modern ülkelerde, işte vatandaşlık şuuru deniliyor. Nizamları korumak için, onların bazı şeyleri akledip yapmaları gerektiği, vatandaşlığının gereği olan birtakım müdahaleleri yapması; polis olmadan polis gibi, bir suç işleyen, kötü bir şeyi yapan kimseye müdahale etmesi gerektiğini söylüyorlar. Ama İslâm, bu konuda çok daha ileri... Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

    "--Bir kavim, bir topluluk, bir toplum, bir insan grubu; belde, kasaba, şehir neyse... Köy veya bir grup insan... Bunların içinde bazıları günah işliyor. Sen işlemiyorsun ama, sen de o gruptasın. Günah işleyenler eğer azınlıkta ise, günah işlemeyenler daha aziz, yâni miktar bakımından daha fazla ise, daha çoksa ve güç yetirebilecek durumda ise; günah işleyenleri engelleyecek, o yapılmaması gereken şeyi yaptırmayacak güçte ise; (ve lem yugayyirû) ve o kötülüğü engellemiyorlarsa..."

    Demek ki, ne yapacaklar?.. Elleriyle fiilen müdahale edecekler, derhal tavır alacaklar ve yaptırmamak için fiilî tedbirler nelerse, onları yapacaklar. Çünkü, kötülük bir zarardır, yanlıştır, doğru değildir. Onu yaptırmamak için, elinden geleni yapması, bütün gayreti göstermesi gerekiyor.

    "Öyle yapmadılar; (ve lem yugayyirû) değiştirmediler o isyan pozisyonunu, o şartları... Yapılan işe müdahale etmediler." "Yapsın, bana ne, ben yapmıyorum ki! Allah ona cezasını verir. İşte ben namaza gidiyorum, camiye gidiyorum." diyemez. Böyle derse ne olur?.. (İllâ ammehümüllàhu li ikàbihî) "Allah o zalimlere, o günahkârlara vereceği cezayı sadece günahkârda bırakmaz; bütün o topluma, o duygusuz topluma, o kötülüğü engellemeğe çalışmayan topluma, o günahkârı günahından vazgeçirmeye fiilen müdahale etmeyen, sözle nasihat etmeyen, engellemeye çalışmayan, tavır koymayan topluma ikàbını, cezasını, azabını umûmî olarak indirir." Yâni, hepsini cezalandırır.

    O halde burda İslâm'ın, başka bütün toplumlardan çok daha farklı bir yönünü görmüş oluyoruz. Bütün medenî hukuk sistemlerinden daha üstün bir tarafını görüyoruz. Hiç bir sistemde olmayan bir güzel tarafını görüyoruz: Kendisi günah işlemeyecek, faziletli insan olacak... Şimdikilerin hoşuna gidecek sözü de söyleyelim: İyi bir vatandaş olacak... Amma, yeterli değil!.. Ne olacak?.. İyi olmayan insanların, günah işleyen insanların, kötü vatandaşların o kötülükleri yapmasını engelleyecek şekilde hedef alacak, faaliyette bulunacak ve çalışmalar yapacak!.. Bütün gayretini gösterecek!.. Bu gayreti göstermediği zaman, ceza kendisine de geliyor.

    Yâni, İslâm'da sadece bir suçu işlemekten dolayı cezâ gelmiyor; suçu işlemediği halde, suça müsamaha etmekten de cezâ geliyor, göz yummaktan da ceza geliyor. Aldırmamaktan, vurdum duymazlıktan da ceza geliyor. Vazifeyi yapmamaktan dolayı da ceza geliyor... Bu çok yüksek bir vasıftır. Dinimizin bizlere yüklediği ödev son derece modern, modernlerin moderni, ilerilerin ilerisi, çağlar üstü güzel bir sistemdir.

    O halde nasıl yaşayacağız?.. Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin emirlerini öğreneceğiz. Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin emirlerini nerden biliyoruz?.. Peygamber Efendimiz'e indirmiş olduğu vahiylerin, mesajların toplamı olan Kur'an-ı Kerim'i öğreneceğiz. Allah-u Teâlâ Hazretleri melek vasıtasıyla ve başka usüllerle Peygamber Efendimiz'e kendi mesajını vahyetmiştir, ulaştırmıştır, bildirmiştir. Peygamber Efendimiz de, "Allah bana bu mesajı gönderdi, şu vahiy geldi, bu bana nazil oldu." diyerek etrafındakilere bunu açıklamıştır. Etrafındaki vahiy kâtipleri de, Peygamber Efendimiz'e gelen vahiyleri kaydetmişlerdir.

    Biliyorsunuz, vahiy kâtipleri arasında Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz de var... İstanbul'un medâr-ı iftiharı büyüğümüz... İstanbul'da Haliç'te camisi olan, Eyüb Sultan semtine ismini vermiş olan bir sahabi... İşte böyle, vahiy kâtipleri Allah'ın emirlerini yazmışlar.

    Allah'ın emirlerini almış olan Peygamber Efendimiz'in davranışı nedir?.. En güzel şekilde Allah'ın emirlerini uygulamaktır. Kur'an-ı Kerim'i en iyi anlayan kimdir?.. Peygamber Efendimiz... Kur'an-ı Kerim'i en iyi anlatan insan kimdir?.. Peygamber Efendimiz... Kur'an-ı Kerim'i en iyi yaşayan insan kimdir?.. Yine Peygamber Efendimiz... Yâni, Allah-u Teâlâ Hazretleri hangi emri indirmişse, ilk uygulayan ve en mükemmel tarzda, en güzel, en tam şekilde uygulayan Peygamber SAS Efendimiz'dir.

    O halde onun hayatı, davranışları, sözleri, yatışı kalkışı, harekâtı sekenâtı... hepsi aslında Kur'an-ı Kerim'in bir çeşit açıklamasıdır. Çünkü, Allah'ın vahyi ona geliyor; o da Allah'ın vahyine göre hayatını düzenliyor. Onun hayatı, Kur'an-ı Kerim'in uygulanışının modeli olarak, tablosu olarak, manzarası olarak karşımızda bulunuyor.

    Binâen aleyh, bu açıklamalardan sonra, Peygamber SAS Efendimiz'in hadis-i şerifleri de Kur'an-ı Kerim'in en güzel açıklaması durumundadır. O halde Kur'an-ı Kerim'in iyi anlaşılması için, Peygamber Efendimiz'in iyi anlaşılması için, Allah'ın mesajının tam anlaşılması, Allah'a en güzel kulluk edilebilmesi için, bizim Kur'an-ı Kerim'i bimemiz gerekiyor, Peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerini bilmemiz gerekiyor.

    Tabii, aynı pozisyonda olan insanlar sadece biz değiliz ki, biz 1400 küsur yıl sonra dünyaya gelmişiz. Bizim gibi ne kadar insan var, aynı durumda... Bizden ne kadar ihlâslı, bizden ne kadar Arapçayı daha iyi bilen; takvâsı ileri, güzel ahlâklı, alim, fâzıl, kâmil insanlar gelmiş geçmiş... Onlar da bu emirlerin karşısında, sorumluluk duygusuyla, iyi müslüman olalım diye çalışmışlar, ömürlerini geçirmişler, çok güzel eserler yazmışlar. Misâl: İmam Gazâlî Hazretleri'nin İhyâ-yı Ulûm'u... Muhteşem bir eser... Bunun gibi çeşitli eserler yazılmış... Büyük tecrübeler geçirilmiş, bir çok dinî meseleler detaylı bir şekilde münakaşa edilmiş, müzakere edilmiş, herkes o konudaki fikrini söylemiş; İslâmî ilimler gelişmiş ve incelikler çok güzel öğrenilmiş ve açıklanmış.

    İşte bunları şu bakımdan söylüyorum: O büyüklerimizin, o alimlerimizin, müctehidlerimizin, o kâmil evliyâ insanların, sâlih insanların da tecrübeleri, bizim dini daha iyi anlamamız için, kafamıza takılan problemlerin cevabını daha iyi bulmamız için mutlaka gerekli! O halde, alim ve fâzıl selef-i sâlihînimizi de öğreneceğiz, takib edeceğiz. Onlar bizim dinî kültürümüzdür, ordan da İslâm'ın neresinin daha mühim olduğunu, hayata nasıl tatbik edileceğini bileceğiz.

    Bunları bildik. Yâni Kur'an-ı Kerim, hadis-i şerif, icmâ-ı ümmet, kıyas-ı fukahâ, sâlihlerin yaşayışı; tamam, İslâm belli... İslâm mechul değildir; İslâm bellidir, âşikârdır, pırıl pırıldır. Hedefi gün gibi göstermiştir, hiç tereddüt yoktur. Ulemâ arasındaki ihtilâflar detaydadır. Hiç bir kimse kalkıp da: "İçki helâldir." dememiştir. Aklı korumayı hedef alıyor çünkü dinimiz... Hiç bir kimse kalkıp da haksız bir kazancı savunmamıştır. Çünkü, alın terini ve hakkàniyeti esas alıyor dinimiz.

    Onun için, bunlara bakarak İslâm'a yaşamağa çalışacağız. Kâfi mi?.. Değil; İslâm'ı yaşatmağa da çalışacağız. Bu yaşatmak iki şekilde oluyor:

    1. İslâm'ı çoluk çocuğumuza öğretmek şeklinde oluyor, hanımımıza beyimize öğretmek şeklinde oluyor, çevremize öğretmek şeklinde oluyor.

    İslâm'a karşı olan insanlar var... "Ben ateistim!" diyor, yâni "Allah'ı da tanımıyorum!" diyor. Ona da bunun haksızlığını, yanlışlığını, mantıksızlığını güzelce anlatmamız lâzım!.. Bilmeyene de öğretmemiz lâzım!.. Hiç kimse, bu dairenin dışında mahrum durmasın. Herkes İslâm'ı öğrenecek.

    Ayrıca İslâm'ı öğretme çalışması, o da bir teorik çalışma... İslâm'ı öğrenmemiz de teorik, öğretmemiz de teorik... Öğrenmek ve öğretmek... Ne yapacağız?.. Kendimiz de yaşayacağız, öğrettiklerimiz de yaşayacak. Bu da işin uygulama kısmı...

    Bir de İslâm'ı yaşamayanların, topluma zarar vermesini engellememiz lâzım!.. Biz buna nehy-i münker tarzı diyoruz. Emr-i ma'ruf, nehy-i münker... "Şu güzel şeyi yap!" demek, yapılması için de destek vermek, hattâ icabında zorlamak... Meselâ: "Kalk bakayım oğlum! Bu vakitte uyunmaz, abdestini al bakayım, sabah namazını kıl!" demek... Bu bir emr-i ma'ruftur. yâni, çocuk kendi haline kalsa --veya hanımı, veya bir başkası-- namazı kılmayacak. Onun için, ona bir zorlama yapıyoruz. Hattâ biraz, "İstemiyorum ya, sonra kılarım!" filân dese, "Hayır olmaz! Sabah namazının vakti budur, illâ kılacaksın!" diyoruz.

    Bir de nehy-i münker var: "Yok, bunu böyle yapma bakayım, çekil ordan, ayıptır!" demek gerekiyor. Meselâ, komşunun camını kırmağa kalkıyor. Komşunun duvarına tırmanmış, sen de camiye gidiyorsun. Çocuk senin gözüne bakıyor. "İn bakayım ordan! Başkasının meyvası alınır mı, ayıp değil mi?.. Hadi bakayım, babana söylerim sonra!.." diyorsun. Bu nedir?.. Bu da bir nehy-i münkerdir. Yoksa, çocuk ordan elma, erik çalacak. Küçük bir şey ama, alışması doğru değil, yaptığı iş prensip itibariyle doğru değil... Engelleyeceğiz, engellememiz lâzım!..

    Onun için, bizim eski toplumumuzda, mahalllelerinde herhangi bir kötülüğü yaptırmazmış mahalleli... Hattâ delikanlılar adetâ sokaklarında nöbet tutarmış; herhangi bir gayrimeşrû iş olmasın, bir kötü insan oralara gelmesin diye gayret ederlermiş.

    İşte başkalarına kötülüğü yaptırmamak, iyiliği yaptırmak hususunda da bir fonksiyon icra etmek, bir gayret göstermek; bu da İslâm'ın çok çok önemli bir emridir. İnsan bunu yapacak, sevap kazanacak. Nasıl sevap kazanacak?.. Bir insan bir kimsenin iyi bir şey yapmasına sebep olursa, onun kazandığı sevabın bir misli, ondan hiç eksiltilmeden kendisinin defterine yazılacak.

    O halde, biz iyiliklerin yaptırımında çok kâr ediyoruz. Kendi amellerimiz var, a'mâl-i sâlihamız, hayrât ü hasenâtımız var, defterimize iyiliklerimiz yazılıyor. Ama bir de başka insanları da iyiliğe çekmişsek, onların yapmış olduğu iyiliklerin de sevaplarının kopyaları bizim hesabımıza işliyor boyna... Onun da yaptığı kadar, kazandığı sevap kadar bizim defterimize yazılıyor. Ne oluyor?.. Böylece biz, sanki bir insanın sevabı kadar sevap kazanmıyoruz, ne kadar insanı etkilemişsek, onlar kadar --bin insan kadar, onbin insan kadar, yüzbin insan kadar-- sevap kazanıyoruz. Muhteşem bir şey!..
    Akra






+ Yorum Gönder