+ Yorum Gönder
Soru ve Cevaplar ve Misafir Soruları Kategorisinden Allah ü Teala bizlerin şeriatla yönetilmemizi mi istiyor. Bircok ülke şeriatla yönetilen bir devlet için mücadele... Konusununa Bakıyorsunuz..
  1. Misafir

    Allah ü Teala bizlerin şeriatla yönetilmemizi mi istiyor. Bircok ülke şeriatla yönetilen bir devlet için mücadele...





    Sual: Allah ü Teala bizlerin şeriatla yönetilmemizi mi istiyor. Bircok ülke şeriatla yönetilen bir devlet için mücadele veriyor. Türkiyedede bircok kesimdede şeriat ülkesi hayali var. Nedir bizler için doğru olan. Medinede ilk kurulan şeriat devletini kopya etmek zorunda mıyız? ?







  2. Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Cevap: Allah ü Teala bizlerin şeriatla yönetilmemizi mi istiyor. Bircok ülke şeriatla yönetilen bir devlet için mücadele


    Reklam



    Cevap: İlk olarak konunun can alıcı sorusunu soralım: İslami inanca sahip olan bir toplumun verili bir yönetim şekli var mıdır? Varsa bu yönetim şekli nasıldır ve bunun meşruiyet kaynağı nedir? Yoksa, böyle bir toplumun demokratik yönetim şekliyle yönetilebilme imkanı olabilir mi?

    İlk olarak müslüman toplumun verili bir yönetim şeklinin olmadığını vurgulamış olalım. Bu konuda Kur'an ve Hadis'in bize sağladığı malzeme sadece genel ilkelerdir. Geri kalan düzenleme insanların akıllarına havale edilmiştir. İnsanlar yaşadıkları çağın genel eğilim ve ihtiyaçlarını da dikkate alarak İlahi ilkeler çerçevesinde toplumsal düzenlerini kurmak durumundadırlar. Ancak bunu nasıl gerçekleştireceklerdir?. Vahyi ilkelere dayalı belli bir düzenleme gerçekleştirilirken hangi yöntemleri kullanacaklardır? İslam tarihinin bu konudaki geleneği (özellikle Maturidi gelenek) dikkatle incelendiğinde bu konuda izlenen yöntemin akıl yürütme yöntemi olduğu görülür.

    Temel Referans Kaynakları

    İlk olarak bu konuda müracaat edilecek temel referans kaynakların açık nas, gelenek ve akli ilkeler olduğunu vurgulayalım. Gelenek, özünde tarihsellik taşıdığından zamanlıdır, dolayısıyla bu konuda yararlanılabilir özelliği sınırlıdır. O zaman geriye vahiy ve akıl olmak üzere iki önemli referans ilke kalır. Vahiyden yararlanabilmek için ilk olarak bu konuda vahiy bize hangi malzemeleri sağlamaktadır, bunun tesbit edilmesi gerekir. İkinci olarak bu ilke-lerden yönetim modeli üretirken hangi tip toplum için çalıştığımızı, bu toplumun bireylerinin eğilimleri, düşünce ve inanç sistemleri, dünya görüşleri, hayata bakış tarzları, ekonomik refah seviyeleri ve kültürel yaşantı şekillerinin ayrıntılı ve derinliğine incelenmiş olarak elimizin altında bulunması gerekir. Üçüncü olarak yeni bir yönetim modeli üretirken temel amaçlarımız neler olacaktır bunları belirlememiz, buna göre yöntemimizi seçmemiz gerekir. Dördüncü olarak da belirlenen yönetim şeklinin dokunulamaz değil, tersine toplumsal zaruretlere göre sürekli yenilenebilir olduğunu bilerek toplum üzerinde sınayarak en iyi yönetim şeklini elde etmeye çalışmalıyız.

    O zaman temel referans kaynağımız olan Kur'an ayetleri ve mütevatir hadisler bize bu konuda hangi malzeme ve ilkeleri vermektedir acaba? Kanımca ne Kur'an ne de Hadis külliyatı bize belli bir yönetim şablonu dayatmamaktadır. Bu konuda Kur'an'ın bize önerdiği ilkeler "adalet", "istişare", "liyakat", "hak" gibi evrensel ilkelerdir. "Allah adaleti, iyiliği, vermeyi emreder, her türlü kötülükten de men eder..."(Nahl/90) Bu ayete göre insanlar hayatlarının tüm cephelerinde adalet ve iyi-liği gerçekleştirmek durumundadır. Siyasal, ekonomik, kültürel, dinsel, ahlaksal tüm yapılarını adalet ve iyiliğe uygun, kötülükten uzak şekilde dizayn etmelidirler. Kur'an'da Allah "adalet şudur" demediği ve yeni bir adalet tanımı ortaya koymadığı ve var olan bir olguya atıfta bulunduğuna göre bu adalet vahiyden bağımsız nesnel ve evrensel bir olgu olmalıdır. O zaman bu adalet olgusunu nasıl bulabileceğiz? Bu konuda da elimizde biri Hz. Peygamber diğeri de yine akıl olmak üzere iki araç bulunmaktadır. Hz. Peygamberin tarihsel olan sözleri ve davranışları (yararlanılma özelliği saklı kalarak) bir tarafa bırakılırsa kaynağını vahiyden alan ilkeler adalet ve iyiliği belirlemede bize temel referans olacaktır. Ancak Hz. Peygamber de son peygamberdir, ondan sonra peygamber gelmeyecek, dolayısıyla vahiy inmeyecektir, peki o zaman bundan sonra adalet ve iyiliğe nasıl ulaşılacaktır? Zaten bir insanın ömrü sınırlı olduğundan hem ilkesel sözleri hem de hikmetli davranışları da sınırlı olmak durumundadır, oysa hayat kıyamete kadar devam etmekte, sosyal-siyasal hayat her gün karmaşıklaşmakta insanların önüne yepyeni "iyi-kötü" problemi çıkmaktadır. Bu durumda geriye temel referans olarak sadece akıl kalmaktadır. İnsanlık vahyi ilkeleri anlama sürecinde Hz.Peygamberin anlayış ve yorumunu da dikkate alarak ileri düzeyde bir akıl yürütme yöntemiyle vahyi kavramaya çalışacaktır.

    Ancak bu akıl nasıl bir akıldır? Aklı genel olarak ve her hangi bir felsefi kategoriye tabi tutmadan "saf akıl", "kısmen kirlenmiş akıl", "kirlenmiş akıl" olarak üçe ayırarak inceleyebiliriz. Saf akıl fıtrata yakın akıldır. İlahi gerçekliği en yalın şe-kilde kavrayabilen, beşeri günahlarla kirlenmemiş akıldır. İnsanın çıkarı, hazzı, kin ve intikamı, ideolojisi, bağımlılığı vs tarafından kirletilmemiş, törpülenmemiş akıldır. Bu akla en güzel örnek Hz. Peygamberin aklı verilebilir. Kısmen kirlenmiş akıl ise kişinin beşeri özelliklerinden kısmen et-kilenmiş olmakla birlikte kaba içgüdülerinin etkisi altına girmemiş kısmen bağımsız akıldır. Mücedditlerin ve müçtehitlerin aklı bu akla örnek olabilir. Bunların akılları doğal olarak beşeriliklerinden et-kilenmekte ve kısmen de olsa kirlenmektedir, ancak bir şahsın, grubun, devletin, toplumun çıkarı, hazzı ve ideolojisi emrine girmediğinden özsel ve nesnel niteliğini koruyabilmektedir. Kirlenmiş akıl ise belli bir ideolojinin, kişi veya grubun, toplum veya devletin emrine amade kılınmış, bağımsızlığını kaybederek nesnelliğini yitirmiş akıldır. Bu akılla belli bir toplumun veya genel olarak insanlığın problemlerine çare bulmak mümkün değildir, çünkü bu akıl, kölenin efendisine hizmet ettiği gibi sadece emrine girdiği şahıs, grup veya toplumun çıkarına hizmet etmektedir. Modern çağda Batı'da yetişen bilim adamları ve filozofların çoğunun aklı özelde burjuva sınıfı ve genelde de Batı toplumlarının çıkarına amada kılınmış akıl olduğundan nesnel niteliğini kaybetmiştir. Dolayısıyla bu aklın genel olarak insanlığın kurtuluşu için nesnel adalet ve nesnel "iyi"i arama ve bulma gibi bir amacı olamaz. Zaten bu akıl araçlaştırılmış, kişiler, firmalar veya devletlerarası yıkıcı rekabetin emrine tahsis edilmiş olduğundan nesnel ve evrensel adalet ve iyi gibi olguları tanım amaktadır.

    Bununla birlikte Müslüman aklı dışında nesnel olarak çalışabilen akıl olamaz mı? Şayet varsa bunlardan yararlanamaz mıyız? Doğal olarak Müslüman aklı dışındaki tüm akılların nesnelliğini kaybederek araçsallaştığını düşünmek doğru değildir, aklını beşeri kirleriyle kirletmeden mümkün olduğu kadar saf tutabilen insanlar olabilir, vardır da. O zaman bunların adalet ve "iyi"yi arama konusundaki birikimlerinden Müslüman olarak yararlanmamız mümkündür. Aşağıda Bediüzzaman ve demokrasi konusu incelenirken bu konu üzerinde tekrar durulacaktır.

    Yöntem Sorunu

    Yukarıda anlatılan süreçler acaba İslam tarihinde dikkate alınan süreçler midir? Siyasal ve ekonomik sistemler kurulurken bu akılcı yöntem ne ölçüde etkili ve belirleyici olmuştur? Aslında "zaman" son derece önemli bir öğretici ve müfessiridir. İnsanların deneyim ve tecrübe birikimi arttıkça kişilerin aklın ve vahyin açık ilkelerinin doğruluk ve yararlılık derecelerini kavrama kapasiteleri de artmaktadır.

    İslam uleması vahyin ilkelerini mümkün olan en az kirlenmiş akılla kavrama çabasında önemli başarılar elde etmiş ve bu konuda temel yöntemleri üretmiştir. İslam uleması kategorisi içine çok sayıda ekol girdiği, bu konularda çok geniş bir yelpazenin üretildiği dikkate alındığında işin içinden çıkmak doğal olarak güçleşmektedir. Ancak burada biz daha fazla Maturidi ulemayı dikkate alarak analizimizi onların geliştirdiği yaklaşımlar çerçevesinde sürdüreceğiz.

    Maturidi ulema deyince akla doğal olarak Türkler (burada Türk kavramından bir etnik yapıdan ziyade belli bir kültürel coğrafya kastedilmektedir) gelmektedir. Gerçekten İslam tarihinde Türklerin İslami düşünceye katkılarının boyutu gerçekten inanılmayacak düzeydedir. Karahanlılardan itibaren Türk dünyasında çok sayıda muhaddis, müfessir, kelamcı, filozof ve fakih yetişmeye başlamıştır. Bunların büyük ekseriyeti Hanefi-Maturidi çizgiye intisap etmiş, bu düşünce sistemini çağı da aşacak şekilde geliştirmişlerdir. Bunların temsil ettiği okula "Maveraünnehir Okulu" demek mümkündür. 13-14. yy Maveraün-nehir Okulunun altın çağı olmuştur. Usul ve kelamda Fahru'lislam Pezdevi, İbn-i Hacip, Sadru'ş-Şeria, Taftazani ve Cürcani gibi düşünce adamları İslami-Maturidi düşünceyi önemli ölçüde işleyerek netleştirmişlerdir. Bu düşünürlerin ortaya koyduğu Müslümanlık "yaşayabilir Müslümanlık"tır. İçinde; devletin, dinin, aklın, bilimin, kültürün harmanlandığı pratik hayatta uygulanabilirliği çok yüksek bir müslümanlıktır.

    Çağımızda "nasıl bir sosyal-siyasal sistem" sorusuna söz konusu okulun geliştirdiği yöntemlerle cevap bulmak mümkündür inancındayım. Bu okulun düşünce sisteminde bireyin özgürlüğü, can ve mal güvenliği, akli melekelerinin geliştirilmesinin garanti altına alınması, dini hayatını yaşama hakkının eksiksiz şekilde sağlanması, sefalet ve fakirlikten kurtarılması gibi hedefler temel amaç olarak belirlenmiştir. Usul diliyle ifade edersek İlahi emir ve nehilerin (ibadetlerin şekli ve miktarı dışında) mutlaka bir illeti ve hikmeti vardır. Ünlü usulcü alame Sadr'ş-Şeria'ya göre bu illet insanın canını, malını, neslini, dinini, ahlakını ve aklını koruma ve geliştirmeye yönelik olmalıdır. İnsanın malını, canını, neslini, dinini, aklını ve ahlakını riske edecek herhangi bir hüküm Kur'an ve Hadis'ten çıkartılamaz. Bu, Allah'ın hikmetine aykırı olur. Yani Kur'andan elde edilen hükümler insanlar için ya menfaat sağlayıcı (celb-i menafi) ya da zarar yok edici (def-i mefasid) özellikte olmalıdır. Şayet bir hüküm belli yönleriyle zarar belli yönleriyle fayda doğuruyorsa (savaş veya kısas gibi) burada fayda-zarar karşılaştırılması yapılır, şayet fayda zarardan fazla ise o hüküm meşru, az ise gayr-i meşru sayılır. Yine usul diliyle ifade edersek çok hayırın yanında az şer bulunabilir. Bu yönteme dayanarak şunu açıkça ifade edebiliriz: Kur'an insanların ellerinde bulundukça insanların can, mal, akıl, din, hürriyet ve ahlaklarını ihmal edecek hiç bir açık ilke Müslüman birey tarafından tasvip edilemez ve savunulamaz. Biraz daha açarsak; 1- insanların yaşama imkanlarını riske eden, 2- gelir ve servetlerini azaltarak fakirleşmelerini doğuran, 3- akli yetkinliklerini körelterek insanları ahmaklaştıran 4- dini inanç ve yaşantılarını engelleyip, insanları günah ve haramlara sevk eden, 5- hürriyetlerini kısıtlayarak tamamen ya da kısmen köleleştiren ve 6- ahlaki güzelliklerini tahrip ederek ahlaksızlaştıran hiç bir sistem, düzen, ve politika benimsenemez, kabullenemez ve savunulamaz.

    Toplumsal Zaruret Bir Meşruiyet Kaynağıdır

    İslam tarihinde Maturidi-Hanefi Türk kültür coğrafyasında tüm hukuk sistemleri, ekonomi politikaları, ceza kanunları bu ilkeler çerçevesinde düzenlenmiştir. Bu coğrafya parçasında özellikle "toplumsal zaruretler" çok ciddi bir meşruiyet kaynağı olmuştur. Çok sayıda düzenleme o konuda nas olmadığı veya olduğu halde naslar toplumsal zaruretlere uygun olmadığından (Hanefi usulde istihsan veya maslahat) toplumsal zaruretler dikkate alınarak çözümlenmiştir. Bu ilke ulemanın elinde hayatı esnetici, rahatlatıcı, makulleştirici bir araç olmuştur. Alternatif bir yönetim şekli olarak demokratik yönetim şekli gündeme geldiğinde Bediüzzaman hiç tereddüt etmeden toplumsal zaruret olduğunu ifade ederek demokrasiyi savunmuştur. Gerçekten Maturidi anlayışın dışında başka bir yaklaşımla demokrasiyi açık şekilde savunmak zordur.

    Ancak Bediüzzaman demokrasiyi savunurken Batıdan geldiği şekilde değil, yukarıda ifade edilen ilkeler çerçevesinde savunur. Demokratik rejim insanların can, mal, hürriyet, akıl ve ahlak güvenliğini garanti altına almalıdır. Ancak bu durumda demokratik rejim "Meşru Demokrasi" olabilir. Meşru demokrasinin bir insan tabanı bir de devlet tabanı olmalıdır. Bediüzzaman Maturidi-Hanefi usulün tüm esnekliklerinden yararlanarak, zaman zaman özgün içtihatlarda da bulunarak çağımızın şartlarına uygun, temel vahyi ilkeleri de içeren bir toplumsal yönetim modeli geliştirmeye çalışır. Burada Bediüzzaman'ın meşru demokrasinin beşeri tabanını teşkil eden insan özgürlüğü konusundaki yaklaşımlarını kısaca hatırlatalım.

    Bediüzzaman ve İnsan Özgürlüğü

    Geçmiş usulcülerin vurguları daha fazla can, mal, ahlak ve din güvenliği üzerine idi. Bu vurgu çağımızın genel eğilimlerine uygun olarak Bediüzzaman'la insan özgürlüğüne kaymıştır. Artık çağımızdaki insan geçmiş çağlarda olduğu gibi çeşitli baskı ve istibdatlara mahkum olamaz. Çünkü her türlü istibdat ve dayatma Bediüzzaman'a göre insanın insanlığının gelişmesine ciddi bir engeldir.

    Bediüzzaman, Maveraünnehir ulemasından ceddimiz Sadru's-Şeria tarafından ortaya atılan ve özellikle ünlü Osmanlı alimi Gelenbevi tarafından işlenerek belli bir formülasyona sokulan "insan özgürlüğü" yaklaşımını esas alarak düşüncesini geliştirir. Bu yaklaşım insan iradesinin mevcut olmadığı, tersine nisibi ve izafi bir olgu olduğu, dolayısıyla insana verilebilir olduğunu temel alarak insanın her türlü yaptığı eylemlerden sorumlu olduğunu vurgular. İnsan iradesi iki alternatiften birini seçebilir bir özellikte olduğundan doğrudan insanın emrinde ve tasarrufundadır. Bu nisbi ve izafi olguyu Cenab-ı Hak insan fiilini yaratmasına bir şart-ı adi yapmıştır. Yani insan kendi tasarrufunda olan yaratılmamış iradesiyle tercih yapabilme özelliğine sahiptir, dolayısıyla insan yaptığı her şeyden sorumlu olan bir varlıktır. Çünkü insanın sahip bulunduğu bu cüzü irade özellikle olumsuz ve ademi şeylerin ortaya konulmasında son derece etkili ve fonksi-yoneldir. Düşünüre göre günah, küfür, zulüm, dalalet gibi şeyler olumsuz ve ademi olduklarından çok basit bir "terk" ve "ihmalle" gerçekleştirilebilirler. Böylece son derece basit bir olgu olan insan iradesi bunların gerçekleştirilmesi için bir temel olabilir ve insanı yaptıklarından sorumlu kılabilir.

    İnsanın seçici ve yapıcı bir varlık olması İlahi hakimiyet ve kudretle nasıl bağdaştırılabilir? Hatta "Allah'ın Hakimiyeti" ile "Halkın Hakimiyeti" nasıl bir arada düşünülebilir? Bediüzzaman bu konuda ilginç sayılabilecek "mülk-melekut" ayırımını yapar ve yaklaşımını bunlar üze-rine bina eder. Mülk alemi fizik ve organik alemi, melekut alemi ise fizik ötesi olan gayb alemini ifade eder. Mülk aleminde hikmet, melekut aleminde ise kudret hakimdir. Mülk alemi sebeplerin ve tabiat kanunlarının egemen olduğu alemdir. Melekut aleminde ise doğrudan İlahi kudret egemendir. Sebepler ve fizik aleme ait kanunlar orada geçerli değildir. (Nursi,1994, s. 236).

  3. Desert Rose
    Silent and lonely rains
    Bu yaklaşıma göre bizim muhatap olduğumuz alem mülk alemidir. Bilim, hukuk, siyaset, ekonomi gibi olgusal şeyler mülk alemine aittir. Bu alemde her şey İlahi hikmet tarafından belli sebeplere bağlanmıştır. Başka bir açıdan varlık aleminin mülk kesimi insan eylemlerinin bağımsızca gerçekleştiği kesimdir. İnsan iradesi bu alanda etkili olmakta, serbestçe seçebilmekte, insanın kudreti kendi fiillerini üretebilmekte ve bundan dolayı insan yaptığından da sorumlu olabilmektedir. Başka bir ifade ile varlık aleminin mülk tarafı "daire-i muamelat"tır. İnsanın günlük olgusal ilişkilerinden ahlak, hukuk, bilim, siyaset ekonomi bu alanda belli sebep-sonuç etkileşimi çerçevesinde oluşur. Burada insanlarca gerçekleştirilen tüm akitler, eylemler, objektif olarak değerlendirilir, kararlar ras-yonel olarak verilir. İnsan bireyinin yaptığı her şey kanun önünde belli bir anlama sahiptir ve insan onlardan sorumludur. Melekut alemi ise "daire-i itikat"tır. İnsan her şeyin dizgini Allah'ın elinde olduğuna itikat etmekle yükümlüdür. Ancak muamelat aleminde kendi aklıyla ve iradesiyle en iyi ve en yararlıları seçmek ve yapmak durumundadır. Doğal olarak "iyi"yi bulma konusunda Cenab-ı Hakk'a sürekli dua etmelidir.

    Mülk-melekut ayrımıyla "Allah'ın Hakimiyeti" "Halkın Hakimiyeti" kavramlarının ilişkisini de izah edebiliriz. İlahi hakimiyetin doğrudan kuşattığı alan melekut alamidir, mülk aleminde ise özellikle siyasal alanda milli hakimiyet söz konusudur. Bu birbirini çelen ve olumsuz-layan iki farklı unsur değildir. Kainattaki tüm varlıkların Allah'ın egemenliği altında olması nasıl insanların gayr-ı menkul ve menkullere malik olmalarına, onlar üzerinde çeşitli tasarruflarda bulunmalarına engel teşkil etmiyorsa sosyal ve siyasal alanlarda millet hakimiyetinin de Allah'ın hakimiyetine engel teşkil etmesi düşünülemez. Mülk alemindeki etkinlikleri Cenab-ı Hak insanların tasarrufuna bırakmıştır. Akli ve vehyi ilkeleri dikkate alarak insanlar sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel düzenlerini kendi ihtiyaçları doğrultusunda geliştirip kurabilir, gerektiğinde de değiştirebilirler. Sonuçlarından da doğal olarak doğrudan kendileri sorumlu olurlar. Böyle olmaması durumunda dünyada sosyal ve siyasal hayatta belli bir düzen ve kurumdam söz etmek mümkün olamazdı. Hukuk sistemiyle kişilerin mal ve can güvenliği garanti altına alınmış, cana ve mala tecavüz çok sert cezai müeyyidelerle önlenmeye çalışılmıştır. Kimsenin "nasıl olsa her şey Allah'ın mülküdür" deyip gelişi güzel hareket etmesine izin verilmemiştir. Ünlü Türk alimi Nesefi bu konuları Tabsıra adlı eserinde önemli ölçüde makül bir çerçeveye oturtmuştur. Zaten Maturidi yaklaşımın hakim olduğu kültür coğrafyalarında bu konularda her hangi bir zihinsel karışıklık ortaya çıkmamıştır.

    İnsan hürriyetine bu kadar değer veren Bediüzzaman bu hürriyetin ancak meşru demokrasilerde sağlanabileceğini, her türlü siyasal, dini, ve ilmi istibdadın insanın duygularını çökerteceğini, insanlar arasında kin ve nifak tohumlarını yeşerteceğini, insanları sefalete sürükleyip fakirliğe mahkum edeceğini, hatta bu istibdadın İslamı bile zehirleyeceğini savunur. Ona göre Müslüman birey aklını kullanan, kendine güvenen onurlu, sadece Allah'a kul olup başka hiç bir şeye köle olmayan bireydir. Çünkü Bediüzzaman insan hürriyetini imandan bir parça saymaktadır. Ona göre Allah'a hakiki kul olan ne başkasına kul olur ne de başkasını kendisine kul yapar. O zaman insanların demokratik ilkelere göre yerlerini yeniden gözden geçirmelidir. Alimlerin, şeyhlerin ve uluların yerleri yeniden belirlenmeli, ilişki tarzları yeniden ortaya konmalıdır. Bediüzzaman'a göre artık bu çağda şeyhlerin Müslüman birey üzerinde büyüklük taslayarak sulta kurması, onun onurunu kırıcı şekilde ezmesi kabul edilemez. Bu tip şeyhler şeyh değil müteşeyyihtir (çocukça şeyhtir). Çünkü ilmin ve şeyhliğin gereği tasallut, tahakküm değil tevazu ve mahfiyettir. İnsanlara saygı ve güvendir. Beraber yaşayabilme sanatıdır. Karşılıklı taviz verebilme becerisidir. Bediüzzaman alim ve şeyhlerden bu ilkelere uymayanların Müslümanlar tarafından ilim ve şeyhliğinin tanınmaması, onlara gereğinden fazla saygı gösterilmemesi gerektiğini ister. (Nursi, Münazarat, 1991, s. 59-60) Ona göre insanların iradesine ve hürriyetine müdahaleye kimsenin hakkı yoktur.

    Siyasal ve Ekonomik Mekanizmalar Makine Gibidir

    Demokrasinin bir burjuva kurumu olduğu, burjuvaların ise Hıristiyan veya Yahudi olduğu, Müslümanların dışında başka insanların yaptığı ve geliştirdiği şeylerin Müslümanlar tarafından nasıl alı-nabileceği problemine Bediüzzaman son derece ilginç bir içtihatta bulunarak siyasi ve ekonomik konuların büyük kısmının saat veya makine gibi şeyler olduğu, saat veya makineyi din ve ahlaki durumuna bakmadan nasıl en iyi saat veya makine yapan ustadan alıyor, bozulduğunda yine o konuda uzman olan ustaya tamir ettiriyorsak ekonomik ve siyasi mekanizmaların çoğunu da din ve ahlakına bakmadan o konuda uzman olan kişilerden almamızda dinen hiç bir mahzurun olmadığını vurgular. Çünkü her hangi bir Müslümanın tüm sıfatlarının müslümanca olamayabileceği gibi her hangi bir kafirin de tüm sıfatlarının kafirce olması gerekmez. Müslümanın bazı sıfatları kafirce olabildiği gibi kafirin bazı sıfatları da müslümanca olabilir. Sevgi ve nefret zati (özsel) olmadığından güzel sıfatlar kimde olursa olsun sevilir, hatta takdir ve taklit edilir, kötü sıfatlardan da nefret edilir. (Nursi, Münazarat, s.41-42) O zaman Bediüzzaman'a göre kafirlerin güzel sıfatlarının bir tecellisi olarak ortaya konulan ekonomik, siyasal ve kültürel kurumlardan Müslümanların yararlanmasında her hangi bir mahzur olamaz. Adalet, hürriyet, ve-rimlilik, tasarruf, yardımlaşma gibi temel ilkeleri odak alan sosyo-ekonomik mekanizmalar, kurumlar, politikalar Müslüman toplum tarafından orijinine bakılmaksızın alınabilir ve taklit edilebilir. İslamiyet, Hıristiyan ve Yahudilerden, her hangi bir Müslüman bireyin (erkeğin) sadece ekonomik ve siyasal kurumları almalarını değil, bunlardan çok daha hayati özelliğe sahip olan hanımlarını bile eş o-larak alabilmelerine izin vermiştir. (A.g.e, s. 71)

    Bu ilkeden hareketle Müslümanların her türlü hürriyetini, can, mal, ve akıl güvenliğini, ekonomik ve kültürel gelişmesini en etkin ve en verimli şekilde demokratik yönetim şekli gerçekleştirecekse orijinine bakmaksızın bu kurumu benimsemelerinde her hangi bir mahzurun olmadığı söylenebilir. Buna mukabil söz konusu güvenliklerden her hangi birinin gerçekleştirilememesi ya da sınırlı düzeyde gerçekleştirilmesi durumunda o düzenin adı "İslam Cumhuriyeti" de olsa özü İslami olamaz.

    Demokrasinin Ortamı

    Doğal olarak demokratik ilkelerin serbestçe yaşayabileceği belli bir kültürel ortam gereklidir. Bediüzzaman'a göre demokratik sistemi inşa edip devam ettirebilmek için insanların bilgi, teknoloji, ahlak ve kültürde belli bir düzeyi tutturmaları gerekir. Vahşetin, cehaletin, bağnazlığın, ilkelliğin, kırsal kültür ve geleneklerin egemen olduğu sosyal ortamlarda demokrasi var olamaz, var olsa da ayakta kalamaz.

    Ona göre demokrasinin temel ilkelerinden bazıları kuvvet yerine hakk'ın, cehalet yerine bilginin, kin ve düşmanlık yerine sevginin, keyfilik ve şahsiyetçilik yerine objektif kanunun ve ilkelerin ikame edilmesi, sosyal ve siyasal hayatın bu ilkeler çerçevesinde dizayn edilmesidir. Aynı şekilde tüm kararların, keyfî ve kişisel heveslere göre değil, kolektif bilgi ve hikmete dayalı kurum ve kurullarla istişare edilerek alınması ve uygulanmasıdır. Bu ilkelerin hayata geçirilebilmesi için ise toplum fertlerinin ciddi bir eğitim-öğretim seviyesine ulaşmış olması gerekir.

    Meşru demokrasi sadece insan bireylerinin özgür olmasını sağlamayacak, aynı zamanda toplumun hatta belli bir kıtanın ekonomik olarak gelişmesini de sağlayacaktır. Bediüzzaman'a göre despotizme, keyfî karar ve iradelere, bilim ve hikmet dışı eği-limlere dayanan bir toplumun sağlıklı bir şekilde gelişmesi ve varlığını istikrarlı bir şekilde devam ettirmesi mümkün değildir. Özellikle İslam toplumlarının sosyo-eko-nomik gelişmesi her türlü, istibdat ve baskıdan uzak İslamî hürriyet ve Şurâ ile mümkündür.

    Gerçekten Bediüzzaman ve benzeri şahsiyetler İslam toplumlarının ve genel olarak Asya kıtasının geri kalmasının esas nedeninin gerekli hürriyet ve şurâ kurumlarını geliştirememiş olmalarına bağlarlar: "...mânâ-yı meşrutiyete iptilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya'nın ve âlem-i İslâm'ın istikbalde terakkisinin birinci kapısı meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve talih ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da meşrutiyetteki şûrâdır." "Müslümanların hayat-ı içtimaiyye-i İslamîyyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şeriyyedir. Ve emruhum şura beynehüm (Şurâ suresi, 42/38) âyet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak émrediyor. Evet, nasıl kı, nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi, en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır." (Nursî, 1994, s. 1928)

    Sonuç olarak yeniden demokrasi arayışına çıktığımız şu günlerde can, mal, akıl, ahlak ve özgürlük güvenliğini sağlayacak şekilde yeniden dizayn edilen siyasal sistemimize Müslümanların karşı çıkmaları bir yana şiddetle savunmaları gerektiği inancındayım. Bunu bize temel referans kaynaklarımız vahiy ve akıl önermektedir. Akıl ve tecrübenin önderliğinde yukarıdaki hedeflerin nasıl gerçekleştirileceği serbest tartışma veya deneyip yanılma yoluyla bulunabilir. Bu ilkelerin bir kaçı veya tümünü ihmal eden, ortadan kaldırmak isteyen her türlü siyasal, ekonomik veya kültür politikası ne adına olursa olsun akıl ve vahiy adına muhalefetle karşılaşacaktır. Doğal olarak muhalefet yeni can, mal, akıl ve din güvensizlikleri doğurur nitelikte olmayacaktır. Ülkemizin geleceğini inşa etmek isteyenler akli ilkelerde buluşmak durumundadırlar.

    Prof. Dr. Bünyamin Duran

  4. Misafir
    Bu kadar güzel açıklanabilirdi.. Harika bir yazı olmuş.

+ Yorum Gönder
allahın hükümlerine göre ülke yönetilmesi