Konusunu Oylayın.: Hediye olarak verilenler rüşvete girer mi? Karşılğı verilmeyen bir hediye, mesela bir elbiseyi giymek caiz mi?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hediye olarak verilenler rüşvete girer mi? Karşılğı verilmeyen bir hediye, mesela bir elbiseyi giymek caiz mi?
  1. 14.Eylül.2011, 22:25
    1
    Misafir

    Hediye olarak verilenler rüşvete girer mi? Karşılğı verilmeyen bir hediye, mesela bir elbiseyi giymek caiz mi?






    Hediye olarak verilenler rüşvete girer mi? Karşılğı verilmeyen bir hediye, mesela bir elbiseyi giymek caiz mi? Mumsema Hediye olarak verilenler rüşvete girer mi?
    Karşılğı verilmeyen bir hediye, mesela bir elbiseyi giymek caiz mi?


  2. 14.Eylül.2011, 23:24
    2
    bekir34
    Eğri ok, doğru yol almaz

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Mayıs.2011
    Üye No: 87506
    Mesaj Sayısı: 333
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 4

    Cevap: Hediye olarak verilenler rüşvete girer mi? Karşılğı verilmeyen bir hediye, mesela bir elbiseyi giymek caiz mi?




    Günümüzde bazı meşru ve mubah bilinen hususlar o kadar istismar edilmiş, aslından uzaklaştırılmış ki, adeta haramla iç içe, yan yana gelmiştir. Bunun yanında, faiz ve rüşvet gibi dinimizin kesinlikle reddettiği bazı haram muameleler de o kadar dallandırıp budaklandırılmış ki, mubah muamelelerle birlikte mütalâa edilir hale gelmiştir.

    Bu çeşit meseleleri birbirine karıştırmadan, yerine, zamanına ve durumuna göre incelemek ise bir hayli güç olmaktadır. Bunun için, bir meseleyi rayına oturtarak neticeye varırken, iyi niyet taşımak, kalpten gelen sese kulak vermek başta aranan bir şarttır.

    Rüşvet denen musibetin tarifini lûgat kitaplarımız şöyle yapar:

    “Bir memura haklı veya haksız bir iş gördürmek için verilen ücret veya hediyedir.”

    Bu kısa ifade de görüldüğü gibi, esas olarak rüşvet, vazifeli memura verilen bir hediyedir.

    Memuru rüşvet almaya teşvik eden biri maddî, diğeri manevî olmak üzere iki sebep vardır. İlki ve en mühim olanı, memurun dinî hassasiyetinin az olması, kalbinde Allah korkusunun yer etmemesi veya çok zayıf bulunmasıdır. Çünkü rüşvetin meşru bir kazanç olmadığını, haram ve haksız bir çıkar kapısı sayıldığını herkes kabul eder. İşte vicdanının sesine kulak vermeyen, kalbinin sesini dinlemeyen memur, bu “hastalığa” yakalandıktan sonra artık yakasını kurtaramaz olur.

    Manevî ciheti eksik olan memuru rüşvet almaya iten bir diğer sebep de maddîdir. Hayat şartları daralan, geçim sıkıntısı çeken, aldığı maaşla zaruri ihiyaçlarını zor karşılayabilen vazifeli şahıs, başında bulunduğu işin durumuna göre, kendisince haklı gördüğü bu bahanelerle birlikte gözünü vatandaşın eline ve cebine diker. Bu “havadan” gelen “gelire” bir de alıştı mı, artık zamanla onu gerçekten hakkı olarak görmeye başlar.

    Memurun bu duruma düşmesine sebep olan iki husus vardır. Bir defa devletin, çalıştırmış olduğu memura günün şartlarını da hesaba katarak, ihtiyaçlarını görebilecek nisbette bir maaş bağlaması gerekir. Ta ki, memur böyle kötü hallere düşmesin. İkinci olarak, memurun kendisi, imkân nisbetinde iktisat ve kanaatle hareket edip böyle “menhus” paraya itibar etmemelidir. Zaten kendisinde Allah korkusu yerleşmiş olan memurlar bu şekilde yapmaktadırlar.

    Zamanımızda bazı memurlar ise, yaptığı işin ağırlığını, taşımış olduğu mes’uliyetin büyüklüğü ve işgal etmiş olduğu makamın durumunu da hesaba katarak, âdeta rüşveti mubahmış gibi görmektedir. Hattâ böyle bir şey eline geçmeyince de vatandaşın işini aksatmakta veya hiç yapmamaktadır. Bu da meselenin psikolojik yönüdür.

    Bütün bunlarla birlikte, devlet, memuruna belli bir maaş takdir etmiştir. O kimsenin hakkı, kendisine takdir edilen maaşıdır. Bunun dışında memurun çeşitli bahanelerle halktan bir şey istemesi veya alması gerçek hakkı olmayıp, hangi adı taşımış olursa olsun, rüşvetten başka bir şey değildir.

    Bakara Sûresinin 188. âyetinde geçen,
    “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin.”
    mealindeki ifade, rüşveti reddeden ilâhî bir emirdir. Rüşveti alanın da, verenin de Allah’ın lânetine uğrayacağını1 bildiren Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ise, zekât toplamaktan dönen bir vazifelinin yanında bulunan bazı şeyleri “hediye” diyerek kendi tarafına ayırması üzerine şöyle buyurmuşlardır:
    “Tuhaf şey, bu adam (bir mal memuru olmayıp da) babasının veya anasının evinde otursaydı, kendisine hediye verilir miydi, yoksa verilmiyor muydu, o zaman görürdü.”2
    Bu sözlerinden sonra Peygamberimiz (asm), böyle kimselerin âhirette de büyük bir azaba çarptırılacaklarını haber verir.

    Halife Ömer bin Abdülaziz’i çocuklar ellerinde elma dolu tabaklarla karşılarlar. Etrafındakiler, Hz. Ebû Bekir (ra) ve Ömer (ra)’in verilen hediyeleri kabul ettiklerini hatırlatarak, Halifenin sunulan hediyeleri kabul etmesini söylerler. Yüce Halife şu cevabı verir:
    “Hediye onlar için hediye idi, fakat onlardan sonraki memurlar için hediye bir rüşvettir.”3
    Fakat, yalan meselesinde olduğu gibi, rüşvet hnususunda da muztar kalındığı zaman bir çarenin bulunduğunu belirtelim. Çünkü bazan öyle haller olur ki, insan çok büyük haksızlıklardan korunmak için memurun ısrarla istediği şeyi vermek zorunda kalabilir. Bunun için uğradığı haksızlığı veya zulmü, bütün meşru yollara müracaat etmesine rağmen bertaraf edemeyen insan, gaspedilmiş malını veya başkasının üzerinde olan öz hakkını alamama durumuyla karşı karşıya gelebilir. Bu hususta İbni Âbidin merhum şöyle der:
    “Zalim bir idarecinin zulmünü kendisinden ve malından def etmek veya kendi hakkını almak için verdiği bir şey, veren hakkında rüşvet sayılmaz.”4
    Böyle çok büyük bir zaruret karşısında rüşvet vermek mecburiyetinde kalan insan, “Zaruretler haramı helâl kılar.” kaidesince mes’ul olmaz. Fakat, alan için yine rüşvettir, haramdır. Ayrıca bu yolla hakkını alan kişi, bu işi görürken başkasını mağdur etmemeli, onun hakkına tecavüz etmemelidir.

    Bu arada, rüşvetle hediyeyi birbirinden ayırmak lâzımdır. Rüşvet sayılan hediye, henüz iş görülmeden vatandaş tarafından vazifeli memura verilmektedir. Bunun yardımıyla haklı veya haksız işini görmekte, onu bir vasıta ve aracı olarak kullanmaktadır. Hediye ise, maddî ve manevî hiçbir karşılık beklenmeden, arzu edilmeden verilen bir şeydir. Hediyeyi veren kimse, bunun karşılığında ne bir iş gördürme niyetini taşımakta, ne de verdiği kimseye bir minnet etmektedir. Tamamen içinden gelerek, gönlünden doğarak çıkarmaktadır.

    Meselâ bir posta memuru, vatandaşa bir mektup veya bir telgraf getirmektedir. Vatandaş da aldığı müjdeli bir haber karşısında memura içinden koparak “bahşiş, hediye” adı altında birşeyler vermektedir. Burada, zâten o para verilse de verilmese de, memur o mektubu getirecektir. Bunun için, bu paranın rüşvete girdiğini söylemek mümkün değildir.

    Diğer taraftan, arzu edilen iş görüldükten sonra memura verilen hediye de rüşvet sayılmamaktadır. Bu hususta İbni Âbidin şu görüşü zikreder:
    “Bir adam, sultanla bitecek bir işini onun bir yakını vasıtasıyla görür de, işi bittikten sonra aracı olan bu adama hediye kabilinden bir şey verse bu rüşvet olmaz. Ancak daha işi görmeden önce bir hediye isteğinde bulunursa bu haramdır.”
    Yine buna benzer bir fetvaya da el-Feteva’l-Hindiyye’de rastlamaktayız. Şöyle denilmektedir:
    “Bir yitiği bulan kimseye hediye ve sadaka kabilinden bir şey verilmesi ve onun da kabul edip alması caizdir.”5
    Fakat bu ruhsat kapısını fazla aralamamak lâzımdır. Ancak bu gibi meselelerde bir çıkış yolu bulmak için bu çeşit fetvâlardan istifade edilebilir. Bunlar da İslâmiyetin devamlı mâkul ve kolay olan cihetleri gösterdiğini, insanları zorda bırakmadığını ortaya koyan hususlardır.
    Kaynaklar:

    1. İbni Mace, Ahkâm: 2.

    2. Buharî, Hibe: 15.

    3. Umdetu’l-Karî, 13/154.

    4. Reddü’l-Muhtar, 5/272.

    5. el-Feteva’l-Hindiyye, 4/404.


  3. 14.Eylül.2011, 23:24
    2
    Eğri ok, doğru yol almaz



    Günümüzde bazı meşru ve mubah bilinen hususlar o kadar istismar edilmiş, aslından uzaklaştırılmış ki, adeta haramla iç içe, yan yana gelmiştir. Bunun yanında, faiz ve rüşvet gibi dinimizin kesinlikle reddettiği bazı haram muameleler de o kadar dallandırıp budaklandırılmış ki, mubah muamelelerle birlikte mütalâa edilir hale gelmiştir.

    Bu çeşit meseleleri birbirine karıştırmadan, yerine, zamanına ve durumuna göre incelemek ise bir hayli güç olmaktadır. Bunun için, bir meseleyi rayına oturtarak neticeye varırken, iyi niyet taşımak, kalpten gelen sese kulak vermek başta aranan bir şarttır.

    Rüşvet denen musibetin tarifini lûgat kitaplarımız şöyle yapar:

    “Bir memura haklı veya haksız bir iş gördürmek için verilen ücret veya hediyedir.”

    Bu kısa ifade de görüldüğü gibi, esas olarak rüşvet, vazifeli memura verilen bir hediyedir.

    Memuru rüşvet almaya teşvik eden biri maddî, diğeri manevî olmak üzere iki sebep vardır. İlki ve en mühim olanı, memurun dinî hassasiyetinin az olması, kalbinde Allah korkusunun yer etmemesi veya çok zayıf bulunmasıdır. Çünkü rüşvetin meşru bir kazanç olmadığını, haram ve haksız bir çıkar kapısı sayıldığını herkes kabul eder. İşte vicdanının sesine kulak vermeyen, kalbinin sesini dinlemeyen memur, bu “hastalığa” yakalandıktan sonra artık yakasını kurtaramaz olur.

    Manevî ciheti eksik olan memuru rüşvet almaya iten bir diğer sebep de maddîdir. Hayat şartları daralan, geçim sıkıntısı çeken, aldığı maaşla zaruri ihiyaçlarını zor karşılayabilen vazifeli şahıs, başında bulunduğu işin durumuna göre, kendisince haklı gördüğü bu bahanelerle birlikte gözünü vatandaşın eline ve cebine diker. Bu “havadan” gelen “gelire” bir de alıştı mı, artık zamanla onu gerçekten hakkı olarak görmeye başlar.

    Memurun bu duruma düşmesine sebep olan iki husus vardır. Bir defa devletin, çalıştırmış olduğu memura günün şartlarını da hesaba katarak, ihtiyaçlarını görebilecek nisbette bir maaş bağlaması gerekir. Ta ki, memur böyle kötü hallere düşmesin. İkinci olarak, memurun kendisi, imkân nisbetinde iktisat ve kanaatle hareket edip böyle “menhus” paraya itibar etmemelidir. Zaten kendisinde Allah korkusu yerleşmiş olan memurlar bu şekilde yapmaktadırlar.

    Zamanımızda bazı memurlar ise, yaptığı işin ağırlığını, taşımış olduğu mes’uliyetin büyüklüğü ve işgal etmiş olduğu makamın durumunu da hesaba katarak, âdeta rüşveti mubahmış gibi görmektedir. Hattâ böyle bir şey eline geçmeyince de vatandaşın işini aksatmakta veya hiç yapmamaktadır. Bu da meselenin psikolojik yönüdür.

    Bütün bunlarla birlikte, devlet, memuruna belli bir maaş takdir etmiştir. O kimsenin hakkı, kendisine takdir edilen maaşıdır. Bunun dışında memurun çeşitli bahanelerle halktan bir şey istemesi veya alması gerçek hakkı olmayıp, hangi adı taşımış olursa olsun, rüşvetten başka bir şey değildir.

    Bakara Sûresinin 188. âyetinde geçen,
    “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin.”
    mealindeki ifade, rüşveti reddeden ilâhî bir emirdir. Rüşveti alanın da, verenin de Allah’ın lânetine uğrayacağını1 bildiren Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ise, zekât toplamaktan dönen bir vazifelinin yanında bulunan bazı şeyleri “hediye” diyerek kendi tarafına ayırması üzerine şöyle buyurmuşlardır:
    “Tuhaf şey, bu adam (bir mal memuru olmayıp da) babasının veya anasının evinde otursaydı, kendisine hediye verilir miydi, yoksa verilmiyor muydu, o zaman görürdü.”2
    Bu sözlerinden sonra Peygamberimiz (asm), böyle kimselerin âhirette de büyük bir azaba çarptırılacaklarını haber verir.

    Halife Ömer bin Abdülaziz’i çocuklar ellerinde elma dolu tabaklarla karşılarlar. Etrafındakiler, Hz. Ebû Bekir (ra) ve Ömer (ra)’in verilen hediyeleri kabul ettiklerini hatırlatarak, Halifenin sunulan hediyeleri kabul etmesini söylerler. Yüce Halife şu cevabı verir:
    “Hediye onlar için hediye idi, fakat onlardan sonraki memurlar için hediye bir rüşvettir.”3
    Fakat, yalan meselesinde olduğu gibi, rüşvet hnususunda da muztar kalındığı zaman bir çarenin bulunduğunu belirtelim. Çünkü bazan öyle haller olur ki, insan çok büyük haksızlıklardan korunmak için memurun ısrarla istediği şeyi vermek zorunda kalabilir. Bunun için uğradığı haksızlığı veya zulmü, bütün meşru yollara müracaat etmesine rağmen bertaraf edemeyen insan, gaspedilmiş malını veya başkasının üzerinde olan öz hakkını alamama durumuyla karşı karşıya gelebilir. Bu hususta İbni Âbidin merhum şöyle der:
    “Zalim bir idarecinin zulmünü kendisinden ve malından def etmek veya kendi hakkını almak için verdiği bir şey, veren hakkında rüşvet sayılmaz.”4
    Böyle çok büyük bir zaruret karşısında rüşvet vermek mecburiyetinde kalan insan, “Zaruretler haramı helâl kılar.” kaidesince mes’ul olmaz. Fakat, alan için yine rüşvettir, haramdır. Ayrıca bu yolla hakkını alan kişi, bu işi görürken başkasını mağdur etmemeli, onun hakkına tecavüz etmemelidir.

    Bu arada, rüşvetle hediyeyi birbirinden ayırmak lâzımdır. Rüşvet sayılan hediye, henüz iş görülmeden vatandaş tarafından vazifeli memura verilmektedir. Bunun yardımıyla haklı veya haksız işini görmekte, onu bir vasıta ve aracı olarak kullanmaktadır. Hediye ise, maddî ve manevî hiçbir karşılık beklenmeden, arzu edilmeden verilen bir şeydir. Hediyeyi veren kimse, bunun karşılığında ne bir iş gördürme niyetini taşımakta, ne de verdiği kimseye bir minnet etmektedir. Tamamen içinden gelerek, gönlünden doğarak çıkarmaktadır.

    Meselâ bir posta memuru, vatandaşa bir mektup veya bir telgraf getirmektedir. Vatandaş da aldığı müjdeli bir haber karşısında memura içinden koparak “bahşiş, hediye” adı altında birşeyler vermektedir. Burada, zâten o para verilse de verilmese de, memur o mektubu getirecektir. Bunun için, bu paranın rüşvete girdiğini söylemek mümkün değildir.

    Diğer taraftan, arzu edilen iş görüldükten sonra memura verilen hediye de rüşvet sayılmamaktadır. Bu hususta İbni Âbidin şu görüşü zikreder:
    “Bir adam, sultanla bitecek bir işini onun bir yakını vasıtasıyla görür de, işi bittikten sonra aracı olan bu adama hediye kabilinden bir şey verse bu rüşvet olmaz. Ancak daha işi görmeden önce bir hediye isteğinde bulunursa bu haramdır.”
    Yine buna benzer bir fetvaya da el-Feteva’l-Hindiyye’de rastlamaktayız. Şöyle denilmektedir:
    “Bir yitiği bulan kimseye hediye ve sadaka kabilinden bir şey verilmesi ve onun da kabul edip alması caizdir.”5
    Fakat bu ruhsat kapısını fazla aralamamak lâzımdır. Ancak bu gibi meselelerde bir çıkış yolu bulmak için bu çeşit fetvâlardan istifade edilebilir. Bunlar da İslâmiyetin devamlı mâkul ve kolay olan cihetleri gösterdiğini, insanları zorda bırakmadığını ortaya koyan hususlardır.
    Kaynaklar:

    1. İbni Mace, Ahkâm: 2.

    2. Buharî, Hibe: 15.

    3. Umdetu’l-Karî, 13/154.

    4. Reddü’l-Muhtar, 5/272.

    5. el-Feteva’l-Hindiyye, 4/404.





+ Yorum Gönder