Konusunu Oylayın.: Mü´minlerin Ölüm Halleri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Mü´minlerin Ölüm Halleri
  1. 13.Eylül.2011, 22:05
    1
    Misafir

    Mü´minlerin Ölüm Halleri

  2. 14.Eylül.2011, 02:02
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: Mü´minlerin Ölüm Halleri




    Allahü teâlâ, insanı hayâtı boyunca, dünyâda durdurur.Belli olan eceli gelinceye kadar ve rızkı tükeninceye kadar ve ezelde takdîr edilmiş olan amelleri bitinceye kadar,
    dünyâda durur

    Dünyâdaki ölümü yaklaşdığı vakt, dört melek gelir
    Bunların biri, rûhunu sağ ayağından ve biri sol ayağından ve biri sağ elinden ve biri sol elinden çekerler Çok def’a,rûhu gargara
    hâline gelmezden evvel (Âlem-i melekûtî)yi görmeğe başlar
    Melekleri, yapdıkları işlerin hakîkatini, âlemlerinde durdukları hâl üzere görür Eğer dili söyler ise, onların vücûdünü haber verir
    Çok def’a da, gördüğü şeyleri, şeytânın bir işi zanneder Lisânı tutuluncaya kadar hareketsiz kalır Bu hâlde, yine melâike rûhunu parmak uçlarından çekerler Soluğu ise, sanki saka kırbasından su boşalır gibi, gırıl gırıl öter Fâcirin rûhu da yaş keçeye takılmış olan
    diken çekilir gibi çıkarılır ki, bunu insanların en üstünü olan Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” haber verdi Bu hâlde ölü karnını diken ile dolu zân eder Rûhunu da, sanki bir iğne deliğinden çıkıyor ve gök yere bitişiyor ve kendisi arasında kalıyor zan eder

    Peygamberlerin efendisi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Elbette ölüm acılarından birinin şiddeti, üçyüz kerre kılınç vurmakdan dahâ şiddetlidir)

    İşte bu zemânda insanın cesedi terler Gözleri sür’at ile iki tarafa gider Burnunun iki tarafı çekilir Göğüs kemikleri kalkar, soluğu kabarır, benzi sararır Âişe-i sıddîka “radıyallahü anhâ”
    vâlidemiz, Resûlullah kucağında iken, bu hâli görünce, gözünden yaş dökerek şu meâlde şi’r söyledi:
    (Nefsimi sana fedâ ederim yâ Resûlallah ki, seni fenâ hareketlerden birşey kederlendirmedi, incitmedi Bu zemâna kadar
    seni cin de çarpmadı Birşeyden dahî korkmadın Şimdi ne oldu ki, güzel yüzün inci gibi terle örtülmüş görüyorum Her ölünün rengi
    solduğu hâlde, senin mubârek yüzünün nûrları hakîkaten her tarafı aydınlatıyor )

    Rûhu kalbe gelince dili tutulur Hiç kimse rûhu göğsüne gelmiş iken konuşamaz Bunun iki sebebi vardır Biri, iş gâyet büyük olduğundan, göğüs nefeslerle sıkışıp, daralmışdır
    Nefes alıpveremediği için, bedenin harâreti kalmaz, soğur Bu zemânda mevtâların hâlleri muhtelif olur

    Cenâb-ı Hak bir kuluna hidâyet ve îmânda sebâtını dilerse, o kimseye rahmet-i ilâhiyye gelir Ba’zıları, bu rahmetden maksad Cebrâîl aleyhisselâmdır, dediler

    Rahmet-i ilâhiyye, şeytânı uzaklaşdırıp, hastanın yüzünden o yorgunluğu giderir O zemân insan ferahlar, güler Çok kimselerin bu hâlde güldüğü görülür ki, Allahü teâlâ tarafından rahmet gelmesi ile onu müjdeleyip, (Beni bilir misin, ben Cebrâîlim Bunlar ise, senin düşmanların olan şeytânlardır Sen Millet-i Hanîfiyye ve dîn-i
    Muhammediyye üzre vefât et!) der İnsana işte bu melekden dahâ çok sevgili ve ferahlandırıcı bir şey yokdur (Yâ Rabbî, bize rahmetini ihsân eyle İhsân sâhibi ancak sensin) meâl-i şerîfindeki, Âl-i İmrân sûresi sekizinci âyet-i kerîmesi, bu hâli haber vermekdedir

    Ölünün his duygularından en son gayb edeceği şey işitmesidir Zîrâ rûh kalbden ayrıldığı vakt yalnız görmesi bozulur Fakat işitmek, rûh kabzoluncaya kadar gayb olmaz Bunun için Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz, (Ölüm hastalığında olanlara şehâdeteyn-i kelimeteyn ki, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah”dır Bu kelimeyi telkin ediniz!) buyurmuşdur Ölüm hâlinde olanın yanında çok söz söylemekden de nehy buyurmuşdur Çünki o zemân, insan şiddetli sıkıntı içindedir

    Eğer görür isen ki, ağzı açık, sanki gülüyor, yüzü gülümsiyor, gözü dahî kırpık gibidir Bilmiş ol ki, o kimse âhıretde kavuşacağı sürûr ile tebşir (müjde) olunmuşdur

    Melekler, bu rûhu Cennet ipeklerinden bir ipeğe sararlar O sa’îd olan kimsenin rûhu, bal arısı kadar insan şeklindedir Aklından ve ilminden hiçbirşey gayb etmemişdir Dünyâda ne yapmış ise, hepsini bilir O melekler, bu rûhla berâber semâya doğru uçarak yükselirler Bu yükselmeyi ba’zı ölü bilir, ba’zı ölü ise bilmez

    Böylece, önceki geçmiş Peygamberlerin (as)
    ümmetlerini ve yeni ölmüş olanları, bir yere yayılmış olan çekirgeler gibi görerek geçerler ve birinci kat semâ olan dünyâ semâsına
    varırlar

    Bu meleklerin başında olan Cebrâîl(as),dünyâ
    semâsına çıkar Kimsin diye sorulur Ben Cebrâîlim, yanımdaki de filândır, diyerek o kimsenin güzel ve sevdiği ismleri ile haber verir
    Dünyâ semâsının bekçileri olan melekler, (Bu ne iyi bir kimsedir ki, i’tikâdı, inancı güzel idi Ve hiç şübhesi yokdu) derler

    Bundan sonra ikinci kat semâya çıkarlar Kimsin denir Cebrâîl(as) birinci kat semâdaki meleklere söylediği sözünü tekrâr eder İkinci kat semâdaki melekler, o sâlih rûha, (Hoş safâ geldi Dünyâda iken nemâzlarını bütün farzlarına riâyet ederek edâ ederdi) derler

    Sonra geçer, üçüncü kat semâya ulaşırlar Kimsin denir Cebrâîl (as) dahâ önce söylediklerini tekrâr eder Bunun üzerine :
    (Malının hakkını muhâfaza edip zekâtını, tarladan aldığı mahsûlün uşrunu emr olunan kimselere seve seve verip, hiç esirgemeyen bu zât hoş ve safâ geldi) denir Oradan da geçerler

    Dördüncü kat semâya varırlar Kimsin denir Dahâ önce söylediği gibi cevâb verir (Dünyâda, Ramezân orucunu tutup da, orucu bozan şeylerden ve yabancı kadınlarla görüşmekden ve harâm yemekden kendini muhâfaza eden kimse, hoş ve safâ geldi)
    denir

    Sonra geçerler Beşinci kat semâya varırlar Kimsin denir Dahâ önce söylediği gibi cevâb verir (Farz olduğu zemân haccını riyâsız ve Allahü teâlâ için edâ eden kimse hoş ve safâ geldi) denir

    Sonra geçerler Altıncı kat semâya varırlar Kimsin denir Evvelce vermiş olduğu cevâbı verir (Seher vaktlerinde çok istiğfâr eden, gizli çok sadaka veren ve yetimlere yardım eden zât, hoş, safâ geldi) denir

    Oradan da geçerek (Surâdikât-i celâl) denilen, celâl perdelerinin bulunduğu bir makâma varırlar Kimsin diye sorulunca, öncekiler gibi cevâb verir Yine (Hoş ve safâ geldi Çok istiğfâr edip,
    [çoluk çocuğuna ve sözü geçenlere] emr-i ma’rûf yapan, Allahü teâlânın dînini, Onun kullarına öğreten, miskinlere [ve darda kalanlara] yardım eden, sâlih kula ve güzel rûha merhabâlar olsun)
    denir Sonra meleklerden bir cemâ’ate uğrarlar ki, hepsi onu Cennet ile müjdeleyip, onunla müsâfeha ederler
    Sonra (sidret-ül-müntehâya) kadar giderler Yine kimdir diye sorulunca, öncekiler gibi cevâb verir (Hoş safâ geldi Her iyiliğini Allahü teâlânın rızâsı için yapan zâta merhabâ) denir
    Bundan sonra ateş tabakasından geçer Sonra nûr, zulmet, su ve kar tabakalarından geçer Sonra soğuk denizine uğrar ve geçerler Her tabakanın birbirine uzaklığı bin senelik yoldur

    Sonra Arş-ur-Rahmân üzerine örtülmüş olan perdeler açılır ki, seksen bin perdedir Her perdede seksen bin şerefe vardır Her
    şerefede bin kamer ya’nî ay vardır ki, Allahü teâlâyı tehlîl ve tesbîh ederler Onlardan bir kamer dünyâda görünse, nûru âlemi yakar ve
    herkes Allahü teâlâdan başka olarak ona ibâdet ederdi Bu zemânda, perde arkasından bir münâdî nidâ eder ki, bu getirdiğiniz rûh kimdir? Cebrâîl(as) filân oğlu filândır, der Allahü teâlâ, (Bunu yakınlaşdırın Ve sen ne güzel kulumsun
    buyurur ) Allahü teâlânın huzûr-i ma’neviye-i ilâhiyyesinde durduğu vakt, ba’zı levm-ü itâb (azarlamak) ile Hak teâlâ onu utandırır
    Hattâ o kul, zan eder ki, hakîkaten helâk oldu Sonra, Cenâb-ı Hak onu afv eder

    Nitekim Kâdî Yahyâ bin Eksem hazretlerinden rivâyet olundu Vefâtından sonra rüyâda görülüp de süâl olundu ki, Hak teâlâ sana
    ne muâmele eyledi Yahyâ bin Eksem, (Allahü teâlâ beni manevî huzûrunda durdurdu Ey Şeyh-i Sû [ya’nî fenâ ihtiyâr]! Sen şunu ve bunu işlemedin mi? buyurdu Allahü teâlânın yapdıklarımı bildiğini anladığım zemân, beni korku kapladı ve yâ Rabbî, böyle süâl
    soracağını bana dünyâda bildirmediler, dedim (Sana nasıl bildirildi) buyurdu Ben de, bana Mu’ammer, İmâm-ı Zührîden, o da Urveden, o da Âişe-i Sıddîka “radıyallahü anhâ”dan, O da hazret-i Peygamberden (as), O da hazret-i
    Cibrîlden, O da Zât-i teâlâdan haber verdiler Raûf ve rahîm olan Allahü teâlâ, (Ben azîmüşşan, islâmda ağaran saç ve sakala azâb etmekden hayâ ederim) buyurdu; dedim O zemân Allahü
    teâlâ buyurdu ki, (Sen ve Mu’ammer ve İmâm-ı Zührî ve Urve ve Âişe ve Muhammed aleyhisselâm ve Cibrîl sâdıksınız Ben de seni mağfiret etdim )

    [Kâdî Yahyâ bin Eksem “rahmetullahi aleyh” Bağdâdda kadı iken 242 [m 856] de Medînede vefât etdi Şâfi’î fıkh âlimi idi
    (Tenbîh) adındaki kitâbı meşhûrdur

    Kaynak: KUR’ÂN-I KERÎMDE KIYÂMET ve ÂHIRET (Müellifi İmâm-ı Gazâlî


  3. 14.Eylül.2011, 02:02
    2
    Hadimul Müslimin



    Allahü teâlâ, insanı hayâtı boyunca, dünyâda durdurur.Belli olan eceli gelinceye kadar ve rızkı tükeninceye kadar ve ezelde takdîr edilmiş olan amelleri bitinceye kadar,
    dünyâda durur

    Dünyâdaki ölümü yaklaşdığı vakt, dört melek gelir
    Bunların biri, rûhunu sağ ayağından ve biri sol ayağından ve biri sağ elinden ve biri sol elinden çekerler Çok def’a,rûhu gargara
    hâline gelmezden evvel (Âlem-i melekûtî)yi görmeğe başlar
    Melekleri, yapdıkları işlerin hakîkatini, âlemlerinde durdukları hâl üzere görür Eğer dili söyler ise, onların vücûdünü haber verir
    Çok def’a da, gördüğü şeyleri, şeytânın bir işi zanneder Lisânı tutuluncaya kadar hareketsiz kalır Bu hâlde, yine melâike rûhunu parmak uçlarından çekerler Soluğu ise, sanki saka kırbasından su boşalır gibi, gırıl gırıl öter Fâcirin rûhu da yaş keçeye takılmış olan
    diken çekilir gibi çıkarılır ki, bunu insanların en üstünü olan Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” haber verdi Bu hâlde ölü karnını diken ile dolu zân eder Rûhunu da, sanki bir iğne deliğinden çıkıyor ve gök yere bitişiyor ve kendisi arasında kalıyor zan eder

    Peygamberlerin efendisi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Elbette ölüm acılarından birinin şiddeti, üçyüz kerre kılınç vurmakdan dahâ şiddetlidir)

    İşte bu zemânda insanın cesedi terler Gözleri sür’at ile iki tarafa gider Burnunun iki tarafı çekilir Göğüs kemikleri kalkar, soluğu kabarır, benzi sararır Âişe-i sıddîka “radıyallahü anhâ”
    vâlidemiz, Resûlullah kucağında iken, bu hâli görünce, gözünden yaş dökerek şu meâlde şi’r söyledi:
    (Nefsimi sana fedâ ederim yâ Resûlallah ki, seni fenâ hareketlerden birşey kederlendirmedi, incitmedi Bu zemâna kadar
    seni cin de çarpmadı Birşeyden dahî korkmadın Şimdi ne oldu ki, güzel yüzün inci gibi terle örtülmüş görüyorum Her ölünün rengi
    solduğu hâlde, senin mubârek yüzünün nûrları hakîkaten her tarafı aydınlatıyor )

    Rûhu kalbe gelince dili tutulur Hiç kimse rûhu göğsüne gelmiş iken konuşamaz Bunun iki sebebi vardır Biri, iş gâyet büyük olduğundan, göğüs nefeslerle sıkışıp, daralmışdır
    Nefes alıpveremediği için, bedenin harâreti kalmaz, soğur Bu zemânda mevtâların hâlleri muhtelif olur

    Cenâb-ı Hak bir kuluna hidâyet ve îmânda sebâtını dilerse, o kimseye rahmet-i ilâhiyye gelir Ba’zıları, bu rahmetden maksad Cebrâîl aleyhisselâmdır, dediler

    Rahmet-i ilâhiyye, şeytânı uzaklaşdırıp, hastanın yüzünden o yorgunluğu giderir O zemân insan ferahlar, güler Çok kimselerin bu hâlde güldüğü görülür ki, Allahü teâlâ tarafından rahmet gelmesi ile onu müjdeleyip, (Beni bilir misin, ben Cebrâîlim Bunlar ise, senin düşmanların olan şeytânlardır Sen Millet-i Hanîfiyye ve dîn-i
    Muhammediyye üzre vefât et!) der İnsana işte bu melekden dahâ çok sevgili ve ferahlandırıcı bir şey yokdur (Yâ Rabbî, bize rahmetini ihsân eyle İhsân sâhibi ancak sensin) meâl-i şerîfindeki, Âl-i İmrân sûresi sekizinci âyet-i kerîmesi, bu hâli haber vermekdedir

    Ölünün his duygularından en son gayb edeceği şey işitmesidir Zîrâ rûh kalbden ayrıldığı vakt yalnız görmesi bozulur Fakat işitmek, rûh kabzoluncaya kadar gayb olmaz Bunun için Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz, (Ölüm hastalığında olanlara şehâdeteyn-i kelimeteyn ki, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah”dır Bu kelimeyi telkin ediniz!) buyurmuşdur Ölüm hâlinde olanın yanında çok söz söylemekden de nehy buyurmuşdur Çünki o zemân, insan şiddetli sıkıntı içindedir

    Eğer görür isen ki, ağzı açık, sanki gülüyor, yüzü gülümsiyor, gözü dahî kırpık gibidir Bilmiş ol ki, o kimse âhıretde kavuşacağı sürûr ile tebşir (müjde) olunmuşdur

    Melekler, bu rûhu Cennet ipeklerinden bir ipeğe sararlar O sa’îd olan kimsenin rûhu, bal arısı kadar insan şeklindedir Aklından ve ilminden hiçbirşey gayb etmemişdir Dünyâda ne yapmış ise, hepsini bilir O melekler, bu rûhla berâber semâya doğru uçarak yükselirler Bu yükselmeyi ba’zı ölü bilir, ba’zı ölü ise bilmez

    Böylece, önceki geçmiş Peygamberlerin (as)
    ümmetlerini ve yeni ölmüş olanları, bir yere yayılmış olan çekirgeler gibi görerek geçerler ve birinci kat semâ olan dünyâ semâsına
    varırlar

    Bu meleklerin başında olan Cebrâîl(as),dünyâ
    semâsına çıkar Kimsin diye sorulur Ben Cebrâîlim, yanımdaki de filândır, diyerek o kimsenin güzel ve sevdiği ismleri ile haber verir
    Dünyâ semâsının bekçileri olan melekler, (Bu ne iyi bir kimsedir ki, i’tikâdı, inancı güzel idi Ve hiç şübhesi yokdu) derler

    Bundan sonra ikinci kat semâya çıkarlar Kimsin denir Cebrâîl(as) birinci kat semâdaki meleklere söylediği sözünü tekrâr eder İkinci kat semâdaki melekler, o sâlih rûha, (Hoş safâ geldi Dünyâda iken nemâzlarını bütün farzlarına riâyet ederek edâ ederdi) derler

    Sonra geçer, üçüncü kat semâya ulaşırlar Kimsin denir Cebrâîl (as) dahâ önce söylediklerini tekrâr eder Bunun üzerine :
    (Malının hakkını muhâfaza edip zekâtını, tarladan aldığı mahsûlün uşrunu emr olunan kimselere seve seve verip, hiç esirgemeyen bu zât hoş ve safâ geldi) denir Oradan da geçerler

    Dördüncü kat semâya varırlar Kimsin denir Dahâ önce söylediği gibi cevâb verir (Dünyâda, Ramezân orucunu tutup da, orucu bozan şeylerden ve yabancı kadınlarla görüşmekden ve harâm yemekden kendini muhâfaza eden kimse, hoş ve safâ geldi)
    denir

    Sonra geçerler Beşinci kat semâya varırlar Kimsin denir Dahâ önce söylediği gibi cevâb verir (Farz olduğu zemân haccını riyâsız ve Allahü teâlâ için edâ eden kimse hoş ve safâ geldi) denir

    Sonra geçerler Altıncı kat semâya varırlar Kimsin denir Evvelce vermiş olduğu cevâbı verir (Seher vaktlerinde çok istiğfâr eden, gizli çok sadaka veren ve yetimlere yardım eden zât, hoş, safâ geldi) denir

    Oradan da geçerek (Surâdikât-i celâl) denilen, celâl perdelerinin bulunduğu bir makâma varırlar Kimsin diye sorulunca, öncekiler gibi cevâb verir Yine (Hoş ve safâ geldi Çok istiğfâr edip,
    [çoluk çocuğuna ve sözü geçenlere] emr-i ma’rûf yapan, Allahü teâlânın dînini, Onun kullarına öğreten, miskinlere [ve darda kalanlara] yardım eden, sâlih kula ve güzel rûha merhabâlar olsun)
    denir Sonra meleklerden bir cemâ’ate uğrarlar ki, hepsi onu Cennet ile müjdeleyip, onunla müsâfeha ederler
    Sonra (sidret-ül-müntehâya) kadar giderler Yine kimdir diye sorulunca, öncekiler gibi cevâb verir (Hoş safâ geldi Her iyiliğini Allahü teâlânın rızâsı için yapan zâta merhabâ) denir
    Bundan sonra ateş tabakasından geçer Sonra nûr, zulmet, su ve kar tabakalarından geçer Sonra soğuk denizine uğrar ve geçerler Her tabakanın birbirine uzaklığı bin senelik yoldur

    Sonra Arş-ur-Rahmân üzerine örtülmüş olan perdeler açılır ki, seksen bin perdedir Her perdede seksen bin şerefe vardır Her
    şerefede bin kamer ya’nî ay vardır ki, Allahü teâlâyı tehlîl ve tesbîh ederler Onlardan bir kamer dünyâda görünse, nûru âlemi yakar ve
    herkes Allahü teâlâdan başka olarak ona ibâdet ederdi Bu zemânda, perde arkasından bir münâdî nidâ eder ki, bu getirdiğiniz rûh kimdir? Cebrâîl(as) filân oğlu filândır, der Allahü teâlâ, (Bunu yakınlaşdırın Ve sen ne güzel kulumsun
    buyurur ) Allahü teâlânın huzûr-i ma’neviye-i ilâhiyyesinde durduğu vakt, ba’zı levm-ü itâb (azarlamak) ile Hak teâlâ onu utandırır
    Hattâ o kul, zan eder ki, hakîkaten helâk oldu Sonra, Cenâb-ı Hak onu afv eder

    Nitekim Kâdî Yahyâ bin Eksem hazretlerinden rivâyet olundu Vefâtından sonra rüyâda görülüp de süâl olundu ki, Hak teâlâ sana
    ne muâmele eyledi Yahyâ bin Eksem, (Allahü teâlâ beni manevî huzûrunda durdurdu Ey Şeyh-i Sû [ya’nî fenâ ihtiyâr]! Sen şunu ve bunu işlemedin mi? buyurdu Allahü teâlânın yapdıklarımı bildiğini anladığım zemân, beni korku kapladı ve yâ Rabbî, böyle süâl
    soracağını bana dünyâda bildirmediler, dedim (Sana nasıl bildirildi) buyurdu Ben de, bana Mu’ammer, İmâm-ı Zührîden, o da Urveden, o da Âişe-i Sıddîka “radıyallahü anhâ”dan, O da hazret-i Peygamberden (as), O da hazret-i
    Cibrîlden, O da Zât-i teâlâdan haber verdiler Raûf ve rahîm olan Allahü teâlâ, (Ben azîmüşşan, islâmda ağaran saç ve sakala azâb etmekden hayâ ederim) buyurdu; dedim O zemân Allahü
    teâlâ buyurdu ki, (Sen ve Mu’ammer ve İmâm-ı Zührî ve Urve ve Âişe ve Muhammed aleyhisselâm ve Cibrîl sâdıksınız Ben de seni mağfiret etdim )

    [Kâdî Yahyâ bin Eksem “rahmetullahi aleyh” Bağdâdda kadı iken 242 [m 856] de Medînede vefât etdi Şâfi’î fıkh âlimi idi
    (Tenbîh) adındaki kitâbı meşhûrdur

    Kaynak: KUR’ÂN-I KERÎMDE KIYÂMET ve ÂHIRET (Müellifi İmâm-ı Gazâlî





+ Yorum Gönder