Konusunu Oylayın.: On beş yaşına gelmiş fakat buluğ ile bir belirti olmayanlar mükellefmi dirler?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
On beş yaşına gelmiş fakat buluğ ile bir belirti olmayanlar mükellefmi dirler?
  1. 26.Temmuz.2011, 17:09
    1
    Misafir

    On beş yaşına gelmiş fakat buluğ ile bir belirti olmayanlar mükellefmi dirler?






    On beş yaşına gelmiş fakat buluğ ile bir belirti olmayanlar mükellefmi dirler? Mumsema ben 15 yaşında bedensel engelli bir kızım yürüyemiyorum oturunca sırtım ağırdığı için sürekli yatıyorum bakımımla annem ilgileniyor daha adet görmedim daha namaz kılmam gerekirmi gerekirse nasıl abdests alıp namaz kılmam gerekir bilgilendirirseniz çok sevinirim


  2. 26.Temmuz.2011, 17:09
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    ben 15 yaşında bedensel engelli bir kızım yürüyemiyorum oturunca sırtım ağırdığı için sürekli yatıyorum bakımımla annem ilgileniyor daha adet görmedim daha namaz kılmam gerekirmi gerekirse nasıl abdests alıp namaz kılmam gerekir bilgilendirirseniz çok sevinirim


    Benzer Konular

    - Konyada bulunan Ali Küçük, Saffet Bakırcı,Mahmut Kısa mürşidmi dirler?

    - Ergenlik-buluğ çağı

    - Buluğ Ne Demektir?

    - Arkadaşımın yıllar önce bir köpeği varmış.Hayvan 13 yaşına gelmiş kör olmuş başka köpekler buna sald

    - Peygamber Efendimiz(sav)n 'ergenlik çağına gelmiş fakat başını kapatmamış kadının namazını Allah kab

  3. 26.Temmuz.2011, 17:43
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: On beş yaşına gelmiş fakat buluğ ile bir belirti olmayanlar mükellefmi dirler?




    Mükellefiyetin birinci şartı olarak kişinin Müslüman olması gerekmektedir. Müslüman olmayan kimseler, Allah'a ve Peygambere îman edip İslâm dînine girmedikçe, Allah'ın ibâdetle ilgili emir ve yasaklarına muhatap değildirler.

    Mükellefiyetin ikinci şartı da, âkıl olmaktır. åkıl demek, ne yaptığını bilen, iyi ile kötüyü birbirinden ayırdedecek temyiz kabiliyetine sâhip olan kimse demektir.

    Mükellefiyetin son şartı da, kişinin bâliğ olması, yani, bülûğa ermiş bulunmasıdır.Kız olsun, erkek olsun aklı başında bulunan bir Müslümana namazın farz olması için buluğ dediğimiz erginlik çağına ermiş olması gerekir. Genellikle erkek çocukları 12-15, kız çocukları ise 9-15 yaşlan arasında erginlik çağına girerler.

    Eğer bu yaşa geldikleri halde belirti yoksa 15 yaşından itibaren mükellef sayılırlar.

    Erkek çocuğu buluğa erdiğini, ihtilam denilen rüyada iken cinsî boşalma ile; kız çocuğu ise aybaşı veya âdet denilen halin ortaya çıkmasıyla yani, rahimden kan gelmesiyle erginlik devresine girmiş olurlar. İnsanın bu devreden sonra namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri yerine getirmesi farzdır.

    Ancak namaz ve oruç gibi ibadetlerin daha önceki yaşlarda çocuğa öğretilip, alıştırılması tavsiye edilmiştir. Hayrı serden, iyiyi kötüden ayırma yaşı olarak bilinen bu temyiz devresi hususunda çeşitli rivayetler yardır.

    Meselâ bir hadis-i şerifte, kız-erkek ayırımı yapılmadan yedi yaşma gelen çocuğa namazın emredilmesi ifade edilir. (Ebû Dâvûd, Salât 26) "Çocuk sağını solunu tefrik edince namazı emredin" mealindeki haber de çocuğun belli bir anlayış seviyesine gelmesini esas almıştır. Çocuğun süt dişlerini dökmeye başlaması devresi veya yirmiye kadar sayabilmesi şartını namazı öğretme yaşı olarak ifâde edilmesi de birbirini destekleyen hususlardır. (İbni
    Ebî Şeybe, Musannaf, 1: 347)




    ------------------------------------------



    Engellilerin Abdesti:

    Abdestte yıkanması farz olan bir organı eksik bulunan bedensel engellinin, eksik olan organını yıkama yükümlülüğü de doğal olarak ortadan kalkar. Takılan protezlerin yıkanması veya meshedilmesi gerekmez. Temiz olmaları yeterlidir.

    Sürekli burun kanaması, idrarı tutamama, sürekli kusma, yaranın sürekli kanaması, aşırı ishal, sık sık yellenme, kadınların akıntısı gibi abdesti bozan rahatsızlıklara “özür (mazeret)”, böyle kimselere de “özürlü (mâzur- mâzure)”denir.

    Boy abdesti sırasında, bedendeki yara üzerinde sargı varsa bakılır; eğer yıkama yara için zararlı olmayacaksa sargı çözülüp yıkanır, değilse sargı üzerine meshedilir. Derinin su ile ıslatılmaması gereken yanık ve deri rahatsızlıklarında, bedenin diğer kısımları yıkanır ya da ıslak bezle silinerek boy abdesti tamamlanır. Silme de zarar verecekse teyemmüm abdesti alınır. Teyemmüm abdesti hem namaz abdesti, hem de cünüplük, hayız ve nifastan temizlenme için yeterli olur. Ancak suyu kullanma imkânı doğduğu andan itibaren artık temizliğin suyla yapılması gerekir.

    Günümüzde “saç ektirme”denilen doku nakli yoluyla olan tıbbî işlem, saça canlılık kazandırdığı için, ekilen saçların kişinin kendi saçı hükmünde olması gerekir. Bu gibi saçlar boy abdestine engel olmaz. Ancak saçların ince bir plastik deri üzerine ekilerek, bunun saçsız başa yapıştırılması peruk hükmünde olup, başın derisine suyun geçişini engelleyeceği için, boy abdestine engel teşkil etmesi gerekir.[47]

    İslâm dini bazı ibâdetler için belli süreler koymuştur. Bunların zamanında yerine getirilmesi hem bir görev hem de bir haktır. İslâm, kişiye gücünün üstünde bir yük yüklemez ve zorlukla karşılaşılan her konuda kolaylık ilkesi devreye girer. Buna göre özürlü kişiler için özel hükümler getirilerek, onların da ibâdetlerini süresi içinde yapmalarına fırsat verilmiştir.

    Abdesti bozacak nitelikteki her hangi bir özrün geçerli olması için bir süre vardır. Şöyle ki: Bir özür, başlangıçta abdest alınıp namaz kılınacak kadar bir süre kesilmemek üzere, tam bir namaz vakti devam eder, daha sonra da her namaz vaktinde en az bir kez tekrar ederse, sahibi özürlü sayılır. Fakat böyle bir özür, tam bir namaz vakti içinde bir defa olsun ortaya çıkmazsa artık kesilmiş ve sahibi de özürlü olmaktan çıkmış bulunur.

    Meselâ; bir kimsenin burnu, bir gün öğle vaktinin başından sonuna kadar yani ikindi vakti girinceye kadar, abdest alıp namaz kılacak kadar bir süre kesilmeksizin kanamaya devam eder ve bundan sonra da her namaz vaktinde bir kez olsun, kanarsa, o kimse özürlü sayılır.

    Hz. Peygamber, uzun süre kesilmeyen özür kanının hükmünü soran Fâtıma binti Ebî Hubeyş’e (r.anhâ) şöyle buyurmuştur: “Bu kanamayı yapan bir damardır. Bu, ay hâli değildir. Âdet zamanın gelince namazını bırak. Âdetin kadar bir süre geçince kanını temizle, boy abdesti al ve namazını kıl. Bundan sonra da her namaz için yalnız abdest alarak namazını kıl.”[48]

    Özürlü kimse her farz namaz vakti için abdest alır, bu özür halinin abdesti bozmadığı var sayılarak, o vakit içinde aldığı abdestle, onu bozan yeni bir durum meydana gelmedikçe, dilediği kadar farz, vacip, sünnet, edâ ve kaza namazı, Cuma ve bayram namazı kılabilir. Kâbe’yi tavaf edebilir, Mushaf’ı tutabilir. Namaz vaktinin çıkmasıyla özürlü kimsenin abdesti bozulmuş olur. Delil şu hadistir: “Özür kanı gören kadın (müstehâza), her bir namaz vakti için abdest alır.”[49] Diğer özür sahipleri de buna kıyas edilmiştir. Özrün dışında, abdesti bozan başka bir durumun meydana gelmesiyle de abdest bozulur.

    Özürlünün abdesti, Ebû Hanîfe’ye göre, vaktin çıkmasıyla, Ebû Yûsuf’a göre, hem namaz vaktinin girmesiyle, hem de çıkmasıyla bozulur. Vaktin girmesiyle abdestin bozulması, yalnız öğle vaktinin girmesinde sonuç meydana getirir.

    İmam Şâfiî’ye göre, özürlünün, her namaz için ayrıca abdest alması gerekir. Onun abdesti, kıldığı namaz bitince, son bulmuş olur.

    Bir özür sahibi, özrü kesilmiş olduğu halde, abdesti bozan başka bir durumdan dolayı abdest alır ve daha sonra müptelâ olduğu özrü yine ortaya çıkarsa, abdesti bozulmuş olur ve yeniden abdest alması gerekir. Çünkü önceki abdesti bu özürden dolayı değildi. Ancak özrü kesildiği halde, vakit içinde özründen veya abdesti bozan başka bir halden dolayı abdest alır ve o vakit içinde özrü ortaya çıkarsa, bu abdesti bozulmaz. Çünkü bu abdest hem özrü, hem de o abdesti bozan başka hal için alınmış sayılır.

    Özürlü bir kimse; oturmak, namaz kılışını imaya çevirmek veya özrün bedendeki çıkış yerine sargı sarmak gibi yollarla özrün ortaya çıkmasına engel olursa, artık özürlü olma hükmü dışına çıkar. Özrünü sargıyla kapatması durumunda, sargı üzerine mesheder, bu da zarar verecekse meshi terk eder.

    Özürlü kimsenin çamaşırına özür yerinden çıkıp bulaşan kan, irin, cerahat gibi sıvılar, özrü devam ettiği sürece, namazının sıhhatine engel olmaz. Ancak bu sıvı maddelerin arkası kesilmişse, bunların yıkanması gerekir.[50]

    Sonuç olarak İslâm dini bir kolaylık dinidir. Özür sahipleri hakkında her türlü kolaylığı göstermiştir. Sargı ve mestler üzerine meshetmek ve su bulamayan için teyemmüm abdesti bunlar arasındadır.

    Engellilerin Namazı:

    İslâm kolaylık dini olduğu için hasta ve engellilere ibadetler konusunda güçlerinin yeteceği ölçüde kolaylıklar getirilmiştir. Bunları üç grupta toplayabiliriz:

    1) Engellilerin namazdan tam olarak muaf tutuldukları durumlar:

    Bayanlar, âdet günlerinde ve doğumdan sonra 40 gün kadar sürebilen loğusalık günlerinde namaz kılmaktan muaf tutulmuştur. Ancak belirtilen günlere rastlayan Ramazan orucunu daha sonra kaza etmeleri gerekir. Hz. Peygamber ve sahâbe döneminde uygulama bu şekilde olmuştur. Hz. Âişe’den, şöyle demiştir: “Nebî (s.a.s) kadınların âdetli günlerinde kılmadıkları namazları kaza etmelerini emretmez, yalnız tutamadıkları farz orucu kaza etmelerini emrederdi.”[51]

    Beş vakit namaz süresince ve daha fazla devam eden akıl hastalığı veya bayılma yahut koma halinde de namaz borcu düşer. Ancak bu durumlar beş vakit ve daha az bir süre devam ederse bakılır. Hasta normal bilincine kavuşunca abdest alıp, iftitah tekbiri alacak kadar bir zaman kalmışsa o vaktin namazını kaza etmesi gerekir.[52]

    2) Namazları imâ yoluyla kılma kolaylığı:

    Hasta, bedensel veya zihinsel özürlü olan kişi gücüne göre namaz kılmakla yükümlü olur. Namazın rükû ve secde gibi rükünlerini yerine getirmek farz olduğu için, özürsüz olarak bir farzı terk etmek namazın sıhhatine engel olur.[53] Kur'ân’da, “Allah’a itaat ederek ayakta durun”[54] buyurulur. Bir rahatsızlığı yüzünden ayakta namaz kılmakta zorlanan İmran İbn Husayn (r.a)’ın sorusu üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Namazı ayakta kıl, eğer buna gücün yetmezse oturarak, yine gücün yetmezse yaslanarak kıl.” Nesâî’nin rivâyetinde şu ilâve vardır: “Eğer gücün yetmezse sırt üstü kıl. Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.”[55]

    Bu duruma göre, hasta ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rükû ve secdeye varır. Çünkü zorluk kolaylığı celbeder, zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.

    Bir hasta, bir yere dayanarak ayakta namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturarak kılamaz.

    Yine bir süre ayakta kılmaya gücü yeten kimse o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını tamamlar. Hatta yalnız iftitah tekbirini ayakta alabilen kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar, başka türlü yapamaz.

    Rahatsızlığı yüzünden secdeye tam olarak eğilemeyen kimsenin, secde yerini sandalye veya yastık gibi bir şeyle yükseltmesi gerekmez. Rükû ve secdeleri gücünün yettiği kadar eğilerek ima ile yapar. İmâ; namazda başı önüne doğru eğmek sûretiyle yapılan işarettir.

    Câbir (r.a)’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz.Peygamber (s.a.s) bir hasta ziyaretine gitmişti. Hastanın yastık üzerine konulan bir tahtaya secde ettiğini gördü. Allah elçisi derhal bunları kaldırtarak şöyle buyurdu: “Eğer gücün yeterse, namazı yer üzerinde kıl. Buna gücün yetmezse, ima ile namaz kıl ve secdeni rükûundan daha çok eğilerek yap.”[56]

    Oturmaya da gücü yetmeyen kişi, namazını sırtüstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye karşı uzatır, rükû ve secdesini imâ ile yapar.

    Yanı üzerine yatmakta olan bir hastanın yüzü kıbleye yönelik olduğu halde ima ile namaz kılması caizdir. Ancak sırtüstü yatarak ima ile namaz kılmak, yanı üzerine yatıp kılmaktan daha uygundur. Çünkü bu durumda, hastanın yüz kısmının kıbleye yönelmesi daha kolaydır.

    Başı ile de ima yapamayacak kadar rahatsız olan kişi, namazı iyileşme zamanına erteler. Göz, kaş veya kalple yapılacak ima geçerli olmaz. Çünkü, namazın bir rüknü, ancak başın hareketiyle yerine getirilebilir. Diğerleriyle bu mümkün olmaz. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. Ebû Yusuf’a göre, bu durumda kalbi ile imada bulunamazsa da, göz ve kaşları ile imada bulunur. İmam Züfer ile İmam Şâfiî’ye göre, kalbi ile de imada bulunarak namazını kılar.

    Başka bir rivâyete göre böyle bir hastanın güç yetirememesi bir gün ve bir geceden fazla sürerse, bu süreye ait namazları aklı başında olsa bile düşer. Bunları kaza etmesi gerekmez. Çünkü namaz kılmaya gücü yetmemiş olur.

    Baygın veya komada olan, ya da aklı giden kişi, tam bir gün ve bir gece geçmeden kendine gelse, bu süreye ait namazları kaza eder. Bu durum bir gün ve bir geceden uzun sürerse namazları düşer. Bu konuda Ebû Hanîfe 24 saati ölçü alırken, İmam Muhammed, kaçırılan namaz sayısını ölçü almıştır. Bu yüzden İmam Muhammed’e göre, kaçırılan namazlar beşten fazla ise düşer, az ise düşmez. Bu görüş daha uygun görülmektedir.

    Buna göre, ayakta durmaya gücü yetmeyen veya ayakta durması hastalığının uzamasına veya artmasına sebep olacağı anlaşılan kimse, oturarak namazını kılar, oturmaya da gücü yetmezse, duruma göre yanı üzerine veya arkası üstüne yatarak ima ile namazını kılar. İma namazda rükû ve secdeye işaret olmak üzere başı eğmektir. Bu, ayakta yapılabileceği gibi oturarak, yanı veya sırtı üstü yatarak da yapılabilir. Yan yatışta yüz kıbleye gelecek şekilde yatılır, sırt üstü yatmada ise ayaklar kıbleye gelecek şekilde yatılır ve yüzün kıbleye yönelmesi için başın altına bir yastık konulur.


  4. 26.Temmuz.2011, 17:43
    2
    Silent and lonely rains



    Mükellefiyetin birinci şartı olarak kişinin Müslüman olması gerekmektedir. Müslüman olmayan kimseler, Allah'a ve Peygambere îman edip İslâm dînine girmedikçe, Allah'ın ibâdetle ilgili emir ve yasaklarına muhatap değildirler.

    Mükellefiyetin ikinci şartı da, âkıl olmaktır. åkıl demek, ne yaptığını bilen, iyi ile kötüyü birbirinden ayırdedecek temyiz kabiliyetine sâhip olan kimse demektir.

    Mükellefiyetin son şartı da, kişinin bâliğ olması, yani, bülûğa ermiş bulunmasıdır.Kız olsun, erkek olsun aklı başında bulunan bir Müslümana namazın farz olması için buluğ dediğimiz erginlik çağına ermiş olması gerekir. Genellikle erkek çocukları 12-15, kız çocukları ise 9-15 yaşlan arasında erginlik çağına girerler.

    Eğer bu yaşa geldikleri halde belirti yoksa 15 yaşından itibaren mükellef sayılırlar.

    Erkek çocuğu buluğa erdiğini, ihtilam denilen rüyada iken cinsî boşalma ile; kız çocuğu ise aybaşı veya âdet denilen halin ortaya çıkmasıyla yani, rahimden kan gelmesiyle erginlik devresine girmiş olurlar. İnsanın bu devreden sonra namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri yerine getirmesi farzdır.

    Ancak namaz ve oruç gibi ibadetlerin daha önceki yaşlarda çocuğa öğretilip, alıştırılması tavsiye edilmiştir. Hayrı serden, iyiyi kötüden ayırma yaşı olarak bilinen bu temyiz devresi hususunda çeşitli rivayetler yardır.

    Meselâ bir hadis-i şerifte, kız-erkek ayırımı yapılmadan yedi yaşma gelen çocuğa namazın emredilmesi ifade edilir. (Ebû Dâvûd, Salât 26) "Çocuk sağını solunu tefrik edince namazı emredin" mealindeki haber de çocuğun belli bir anlayış seviyesine gelmesini esas almıştır. Çocuğun süt dişlerini dökmeye başlaması devresi veya yirmiye kadar sayabilmesi şartını namazı öğretme yaşı olarak ifâde edilmesi de birbirini destekleyen hususlardır. (İbni
    Ebî Şeybe, Musannaf, 1: 347)




    ------------------------------------------



    Engellilerin Abdesti:

    Abdestte yıkanması farz olan bir organı eksik bulunan bedensel engellinin, eksik olan organını yıkama yükümlülüğü de doğal olarak ortadan kalkar. Takılan protezlerin yıkanması veya meshedilmesi gerekmez. Temiz olmaları yeterlidir.

    Sürekli burun kanaması, idrarı tutamama, sürekli kusma, yaranın sürekli kanaması, aşırı ishal, sık sık yellenme, kadınların akıntısı gibi abdesti bozan rahatsızlıklara “özür (mazeret)”, böyle kimselere de “özürlü (mâzur- mâzure)”denir.

    Boy abdesti sırasında, bedendeki yara üzerinde sargı varsa bakılır; eğer yıkama yara için zararlı olmayacaksa sargı çözülüp yıkanır, değilse sargı üzerine meshedilir. Derinin su ile ıslatılmaması gereken yanık ve deri rahatsızlıklarında, bedenin diğer kısımları yıkanır ya da ıslak bezle silinerek boy abdesti tamamlanır. Silme de zarar verecekse teyemmüm abdesti alınır. Teyemmüm abdesti hem namaz abdesti, hem de cünüplük, hayız ve nifastan temizlenme için yeterli olur. Ancak suyu kullanma imkânı doğduğu andan itibaren artık temizliğin suyla yapılması gerekir.

    Günümüzde “saç ektirme”denilen doku nakli yoluyla olan tıbbî işlem, saça canlılık kazandırdığı için, ekilen saçların kişinin kendi saçı hükmünde olması gerekir. Bu gibi saçlar boy abdestine engel olmaz. Ancak saçların ince bir plastik deri üzerine ekilerek, bunun saçsız başa yapıştırılması peruk hükmünde olup, başın derisine suyun geçişini engelleyeceği için, boy abdestine engel teşkil etmesi gerekir.[47]

    İslâm dini bazı ibâdetler için belli süreler koymuştur. Bunların zamanında yerine getirilmesi hem bir görev hem de bir haktır. İslâm, kişiye gücünün üstünde bir yük yüklemez ve zorlukla karşılaşılan her konuda kolaylık ilkesi devreye girer. Buna göre özürlü kişiler için özel hükümler getirilerek, onların da ibâdetlerini süresi içinde yapmalarına fırsat verilmiştir.

    Abdesti bozacak nitelikteki her hangi bir özrün geçerli olması için bir süre vardır. Şöyle ki: Bir özür, başlangıçta abdest alınıp namaz kılınacak kadar bir süre kesilmemek üzere, tam bir namaz vakti devam eder, daha sonra da her namaz vaktinde en az bir kez tekrar ederse, sahibi özürlü sayılır. Fakat böyle bir özür, tam bir namaz vakti içinde bir defa olsun ortaya çıkmazsa artık kesilmiş ve sahibi de özürlü olmaktan çıkmış bulunur.

    Meselâ; bir kimsenin burnu, bir gün öğle vaktinin başından sonuna kadar yani ikindi vakti girinceye kadar, abdest alıp namaz kılacak kadar bir süre kesilmeksizin kanamaya devam eder ve bundan sonra da her namaz vaktinde bir kez olsun, kanarsa, o kimse özürlü sayılır.

    Hz. Peygamber, uzun süre kesilmeyen özür kanının hükmünü soran Fâtıma binti Ebî Hubeyş’e (r.anhâ) şöyle buyurmuştur: “Bu kanamayı yapan bir damardır. Bu, ay hâli değildir. Âdet zamanın gelince namazını bırak. Âdetin kadar bir süre geçince kanını temizle, boy abdesti al ve namazını kıl. Bundan sonra da her namaz için yalnız abdest alarak namazını kıl.”[48]

    Özürlü kimse her farz namaz vakti için abdest alır, bu özür halinin abdesti bozmadığı var sayılarak, o vakit içinde aldığı abdestle, onu bozan yeni bir durum meydana gelmedikçe, dilediği kadar farz, vacip, sünnet, edâ ve kaza namazı, Cuma ve bayram namazı kılabilir. Kâbe’yi tavaf edebilir, Mushaf’ı tutabilir. Namaz vaktinin çıkmasıyla özürlü kimsenin abdesti bozulmuş olur. Delil şu hadistir: “Özür kanı gören kadın (müstehâza), her bir namaz vakti için abdest alır.”[49] Diğer özür sahipleri de buna kıyas edilmiştir. Özrün dışında, abdesti bozan başka bir durumun meydana gelmesiyle de abdest bozulur.

    Özürlünün abdesti, Ebû Hanîfe’ye göre, vaktin çıkmasıyla, Ebû Yûsuf’a göre, hem namaz vaktinin girmesiyle, hem de çıkmasıyla bozulur. Vaktin girmesiyle abdestin bozulması, yalnız öğle vaktinin girmesinde sonuç meydana getirir.

    İmam Şâfiî’ye göre, özürlünün, her namaz için ayrıca abdest alması gerekir. Onun abdesti, kıldığı namaz bitince, son bulmuş olur.

    Bir özür sahibi, özrü kesilmiş olduğu halde, abdesti bozan başka bir durumdan dolayı abdest alır ve daha sonra müptelâ olduğu özrü yine ortaya çıkarsa, abdesti bozulmuş olur ve yeniden abdest alması gerekir. Çünkü önceki abdesti bu özürden dolayı değildi. Ancak özrü kesildiği halde, vakit içinde özründen veya abdesti bozan başka bir halden dolayı abdest alır ve o vakit içinde özrü ortaya çıkarsa, bu abdesti bozulmaz. Çünkü bu abdest hem özrü, hem de o abdesti bozan başka hal için alınmış sayılır.

    Özürlü bir kimse; oturmak, namaz kılışını imaya çevirmek veya özrün bedendeki çıkış yerine sargı sarmak gibi yollarla özrün ortaya çıkmasına engel olursa, artık özürlü olma hükmü dışına çıkar. Özrünü sargıyla kapatması durumunda, sargı üzerine mesheder, bu da zarar verecekse meshi terk eder.

    Özürlü kimsenin çamaşırına özür yerinden çıkıp bulaşan kan, irin, cerahat gibi sıvılar, özrü devam ettiği sürece, namazının sıhhatine engel olmaz. Ancak bu sıvı maddelerin arkası kesilmişse, bunların yıkanması gerekir.[50]

    Sonuç olarak İslâm dini bir kolaylık dinidir. Özür sahipleri hakkında her türlü kolaylığı göstermiştir. Sargı ve mestler üzerine meshetmek ve su bulamayan için teyemmüm abdesti bunlar arasındadır.

    Engellilerin Namazı:

    İslâm kolaylık dini olduğu için hasta ve engellilere ibadetler konusunda güçlerinin yeteceği ölçüde kolaylıklar getirilmiştir. Bunları üç grupta toplayabiliriz:

    1) Engellilerin namazdan tam olarak muaf tutuldukları durumlar:

    Bayanlar, âdet günlerinde ve doğumdan sonra 40 gün kadar sürebilen loğusalık günlerinde namaz kılmaktan muaf tutulmuştur. Ancak belirtilen günlere rastlayan Ramazan orucunu daha sonra kaza etmeleri gerekir. Hz. Peygamber ve sahâbe döneminde uygulama bu şekilde olmuştur. Hz. Âişe’den, şöyle demiştir: “Nebî (s.a.s) kadınların âdetli günlerinde kılmadıkları namazları kaza etmelerini emretmez, yalnız tutamadıkları farz orucu kaza etmelerini emrederdi.”[51]

    Beş vakit namaz süresince ve daha fazla devam eden akıl hastalığı veya bayılma yahut koma halinde de namaz borcu düşer. Ancak bu durumlar beş vakit ve daha az bir süre devam ederse bakılır. Hasta normal bilincine kavuşunca abdest alıp, iftitah tekbiri alacak kadar bir zaman kalmışsa o vaktin namazını kaza etmesi gerekir.[52]

    2) Namazları imâ yoluyla kılma kolaylığı:

    Hasta, bedensel veya zihinsel özürlü olan kişi gücüne göre namaz kılmakla yükümlü olur. Namazın rükû ve secde gibi rükünlerini yerine getirmek farz olduğu için, özürsüz olarak bir farzı terk etmek namazın sıhhatine engel olur.[53] Kur'ân’da, “Allah’a itaat ederek ayakta durun”[54] buyurulur. Bir rahatsızlığı yüzünden ayakta namaz kılmakta zorlanan İmran İbn Husayn (r.a)’ın sorusu üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Namazı ayakta kıl, eğer buna gücün yetmezse oturarak, yine gücün yetmezse yaslanarak kıl.” Nesâî’nin rivâyetinde şu ilâve vardır: “Eğer gücün yetmezse sırt üstü kıl. Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.”[55]

    Bu duruma göre, hasta ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rükû ve secdeye varır. Çünkü zorluk kolaylığı celbeder, zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.

    Bir hasta, bir yere dayanarak ayakta namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturarak kılamaz.

    Yine bir süre ayakta kılmaya gücü yeten kimse o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını tamamlar. Hatta yalnız iftitah tekbirini ayakta alabilen kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar, başka türlü yapamaz.

    Rahatsızlığı yüzünden secdeye tam olarak eğilemeyen kimsenin, secde yerini sandalye veya yastık gibi bir şeyle yükseltmesi gerekmez. Rükû ve secdeleri gücünün yettiği kadar eğilerek ima ile yapar. İmâ; namazda başı önüne doğru eğmek sûretiyle yapılan işarettir.

    Câbir (r.a)’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz.Peygamber (s.a.s) bir hasta ziyaretine gitmişti. Hastanın yastık üzerine konulan bir tahtaya secde ettiğini gördü. Allah elçisi derhal bunları kaldırtarak şöyle buyurdu: “Eğer gücün yeterse, namazı yer üzerinde kıl. Buna gücün yetmezse, ima ile namaz kıl ve secdeni rükûundan daha çok eğilerek yap.”[56]

    Oturmaya da gücü yetmeyen kişi, namazını sırtüstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye karşı uzatır, rükû ve secdesini imâ ile yapar.

    Yanı üzerine yatmakta olan bir hastanın yüzü kıbleye yönelik olduğu halde ima ile namaz kılması caizdir. Ancak sırtüstü yatarak ima ile namaz kılmak, yanı üzerine yatıp kılmaktan daha uygundur. Çünkü bu durumda, hastanın yüz kısmının kıbleye yönelmesi daha kolaydır.

    Başı ile de ima yapamayacak kadar rahatsız olan kişi, namazı iyileşme zamanına erteler. Göz, kaş veya kalple yapılacak ima geçerli olmaz. Çünkü, namazın bir rüknü, ancak başın hareketiyle yerine getirilebilir. Diğerleriyle bu mümkün olmaz. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. Ebû Yusuf’a göre, bu durumda kalbi ile imada bulunamazsa da, göz ve kaşları ile imada bulunur. İmam Züfer ile İmam Şâfiî’ye göre, kalbi ile de imada bulunarak namazını kılar.

    Başka bir rivâyete göre böyle bir hastanın güç yetirememesi bir gün ve bir geceden fazla sürerse, bu süreye ait namazları aklı başında olsa bile düşer. Bunları kaza etmesi gerekmez. Çünkü namaz kılmaya gücü yetmemiş olur.

    Baygın veya komada olan, ya da aklı giden kişi, tam bir gün ve bir gece geçmeden kendine gelse, bu süreye ait namazları kaza eder. Bu durum bir gün ve bir geceden uzun sürerse namazları düşer. Bu konuda Ebû Hanîfe 24 saati ölçü alırken, İmam Muhammed, kaçırılan namaz sayısını ölçü almıştır. Bu yüzden İmam Muhammed’e göre, kaçırılan namazlar beşten fazla ise düşer, az ise düşmez. Bu görüş daha uygun görülmektedir.

    Buna göre, ayakta durmaya gücü yetmeyen veya ayakta durması hastalığının uzamasına veya artmasına sebep olacağı anlaşılan kimse, oturarak namazını kılar, oturmaya da gücü yetmezse, duruma göre yanı üzerine veya arkası üstüne yatarak ima ile namazını kılar. İma namazda rükû ve secdeye işaret olmak üzere başı eğmektir. Bu, ayakta yapılabileceği gibi oturarak, yanı veya sırtı üstü yatarak da yapılabilir. Yan yatışta yüz kıbleye gelecek şekilde yatılır, sırt üstü yatmada ise ayaklar kıbleye gelecek şekilde yatılır ve yüzün kıbleye yönelmesi için başın altına bir yastık konulur.





+ Yorum Gönder