Konusunu Oylayın.: Hızır as ın diğer adı veya gerçek adı nedir?

5 üzerinden 4.75 | Toplam : 4 kişi
Hızır as ın diğer adı veya gerçek adı nedir?
  1. 21.Temmuz.2011, 20:40
    1
    Misafir

    Hızır as ın diğer adı veya gerçek adı nedir?






    Hızır as ın diğer adı veya gerçek adı nedir? Mumsema Hızır a.s ın diğer adı veya gerçek adı nedir k onu hakkında kısaca açıklama yapar mısınız ?


  2. 21.Temmuz.2011, 22:02
    2
    gökhanagt
    Sorma neden?

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Ekim.2010
    Üye No: 79664
    Mesaj Sayısı: 215
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3

    Cevap: Hızır as ın diğer adı veya gerçek adı nedir?




    Hızır’ın (a.s.) asıl ismi Belya veya İlya olup Milkan’ın oğludur. Hızır künyesidir. Soy olarak Erfahşed b. Sam. b. Nuh’a (a.s.) dayanır.
    Bazı kaynaklarda Onun Ays b. İshak oğullarından olduğu yazılıdır. Yine bazı kaynaklar babasının İbrahim (a.s.) Babil’de iken Ona iman ve Onunla hicret eden müminlerden olduğunu bildirir. Yine bazı kaynaklarda O; Efridun ve İbrahim (a.s.) devrinde yaşadığı, Zülkarneyn’e kılavuzluk yaptığı, İsrail oğulları krallarından İbn. Emus devrinde peygamber olarak gönderildiği; hâlen sağ olup, her yıl hac mevsiminde İlyas (a.s.) ile buluştukları rivayet edilir.
    Hızır denilmesinin nedeni otsuz, kurak bir yere gelip oturduğunda o yerin hemen yeşillenmesi, çiçeklerin açması, diz boyu yeşilliklerin, çiçeklerin boy gösterip, ardı sıra dalgalanmasındandır.

    ♦ ♦ ♦

    Bir adam her gece Rabbinin adını anıyor; Allah, Allah (c.c.) diye zikrederek sabahlıyordu. Buna dayanamayan, kahrından kuduran şeytan o adamın yanına gelip:
    -Ey kişi! Sen bunca zamandır sabahlara kadar Allah’ın adını anarak, Onu zikrederek sabahlamaktasın. Fakat O bir kerecik olsun; ne istiyorsun ey kulum dedi mi ki sen bütün gece durmadan Allah’ın adını anar, Onu zikreder durursun? Adını anmayanı anıp durmak ne büyük gaflettir diye vesvese verdi.
    Bu vesvese üzerine adamın neşesi kaçtı, gönlü kırıldı. Rabbini anmaktan, zikretmekten vazgeçti. Başını yastığa gömüp uyudu. Rüyasında yemyeşil, çayırlık ve çimenlik bir yerde Hızır’ı (a.s.) gördü.
    Hızır (a.s.) ona şöyle dedi.
    -Ey Rabbini anmadan, Onu zikretmeden başını yastığa koyan kişi! Ne diye Rabbini anmaktan, Onu zikretmekten vazgeçtin? Neden Allah’ın (c.c.) ismini anmaktan pişman oldun? Diye sordu.
    O şaşkın adam Hızır’a (a.s.):
    -Ben bunca zamandır Allah, Allah derim, Onu sabahlara kadar zikrederim de bir kerecik Allah bana; söyle ey kulum demedi. Derdin nedir? Benden ne istersin? Diye sormadı. Bende onu zikretmekten vazgeçtim dedi.
    Bunun üzerine Hızır (a.s.):
    -Ey kişi! Bilmez misin ki senin Allah, Allah deyişin Onun söyle ey kulum demesidir. Çünkü Onun adını anma sevgisini kalbine koyan ve Ona yalvarma ihtiyacını sana hissettiren Allah’tır. Senin Rabbim demen onun kulum demesinden başka bir şey değildir buyurdu.
    Uykusundan uyanan adam pişmanlar oldu. Tövbe istiğfarlar etti. Bir daha Rabbini anmadan, Onu zikretmeden başını yastığa koymadı.

    ♦ ♦ ♦

    Allah (c.c.) tarafından Hızır’a (a.s.) diğer peygamberlerin bilmedikleri gizli, özel bir ilim verilmişti. Onun ilmi İlm-i Ledûn, gizli ilim, hikmetti. Musa (a.s.) bu gizli ilmi öğrenmek için onunla uzun bir seyahate çıkmaya göze almış, fakat Onun yaptıklarındaki gizli hikmeti anlayamamıştı.
    Hızır (a.s.) her sene baharın başladığı bir gün İlyas (a.s.) ile buluşur. O günü Müslümanlar Hızır-İlyas (Hıdırellez) günü olarak kutlarlar.
    Musa (a.s.) bir gün Cenab-ı Hakka (c.c.) şöyle bir sualde bulundu.
    -Ya Rabbi! Kullarının içinde sana en yakın ve sevgili olan kimdir?
    Cenab-ı Hakta (c.c.) cevaben:
    “-Beni devamlı zikreden ve unutmayan kulumdur” diye buyurdu.
    Bunun üzerine Musa (a.s.):
    -En hâkim olan kulun hangisidir? Diye sordu.
    Cenab-ı Hak (c.c.) bu sorusuna:
    “-Hak ile hükmeden, hevâ ve hevesine uymayan kulumdur” diye yanıtladı. Daha sonra Musa (a.s.) ile Cenab-ı Hak (c.c.) arasındaki konuşma şu şekilde devam edip gitti.
    Musa (a.s.):
    -Ya Rabbi! Şu yeryüzünde benden daha bilgili kulun var mıdır?
    Cenab-ı Hak (c.c.):
    “-Evet, vardır” buyurdu
    Musa (a.s.):
    -Ya Rabbi! Onu nerede bulabilirim? Beni onunla karşılaştır dedi.
    Cenab-ı Hak (c.c.):
    “-Ey Musa! Sen Onu iki denizin birleştiği, balığı kaybedeceğin yerde bulacaksın. Sen Onu orada ara” buyurdu.
    Cenab-ı Hakla (c.c.) olan bu karşılıklı konuşmadan sonra Musa (a.s.) yanına Yuşa b. Nun’u (a.s.) alarak yola çıktı. Kendisinden daha bilgili olduğu bildirilen kişiyi arayıp bulmak, Onu tanımak, Onunla görüşüp, konuşmak istiyordu.
    Yanlarına azık olarak bir miktar tuzlu balık almışlardı. Aradıkları kişi Hızır’dı (a.s.). Hızır (a.s.) otsuz, çorak bir yere gelip otururdu da, gelip oturduğu o yer birden yeşillenip çiçeklenir, güzel bir yer haline geliverirdi. Onun orada oturduğu, orada bulunduğu bundan anlaşılırdı. O, geldiği yere yeşillik ve bereket getiren mübârek bir kişiydi. Bu yüzden kendisine Hızır (Yeşillik) ismi verilmişti. Kendisi Allah’ın (c.c.) peygamberlerinden bir peygamberdi.
    Musa (a.s.), birlikte giderlerken Cenab-ı Hakla (c.c.) olan konuşmalarını Yuşa’ya da (a.s.) anlattı ve:
    -Ey Yuşa! Ben iki denizin birleştiği yere kadar gideceğim. Eğer aradığım Zatı orada bulamazsam buluncaya kadar arayacağım.(Kehf 60) Onu bulduğumuzun işareti şu tuzlu balıklardan birinin canlanıp denize atlamasıdır. Sen bunu gördüğünde bana haber ver dedi.
    Uzunca bir yürüyüşten sonra nihayet iki denizin birleştiği yere geldiler. Fakat çok yorulmuşlardı. Bir çeşme başında konakladılar. Musa (a.s.) bir taşı yastık yaparak uykuya daldı. Yuşa (a.s.) ise abdest almaya hazırlanıyordu. Zenbilde bulunan tuzlu balıklardan birine bir miktar abdest suyu değince balık canlanıp denize atladı.(Kehf 61) Buna çok şaşıran Yuşa (a.s.) uyandığında olup, bitenleri Musa’ya (a.s.) anlatmayı niyet etti ama bunu unuttu. Musa (a.s.) uyanınca tekrar yola koyuldular ve kuşluk vaktine kadar yürüdüler. Bu yolculuklarının ikinci kuşluk vaktiydi.
    Musa (a.s.) Yuşa’ya (a.s.) dönerek:
    -Ey Yuşa! Cenab-ı Hakkın (c.c.) nasip ettiği yiyeceklerimizden getir de yiyelim dedi.
    Musa’nın (a.s.) bu sözleri Yuşa’yı (a.s.) unuttuklarını hatırlatıverdi.
    -Ey Musa! Bak hele! Hani Sen bir taşı yastık edinip uyumuştun, bende o ara abdest alıyordum. İşte o zaman abdest suyundan birazı şu tuzlu balıklardan birinin üzerine sıçradı. Abdest suyu değince balık canlanıp, denize kaçtı. Şaşılacak bir şekilde yolunu bulup gitti. Ben Sana bunu uyanınca anlatmayı niyet etmiştim ama bunu bana Şeytan unutturdu dedi.
    Yuşa (a.s.) olup, bitenleri Musa’ya (a.s.) anlattı. Musa (a.s.) Hızır’la (a.s.) buluşacakları yerin orası olduğunu hemen anladı.
    Yuşa’ya (a.s.):
    -Ey Yuşa! O söylediğin yer Rabbimin bana tarif ve tavsif ettiği aradığım yerdir. Hemen geri dönelim dedi.
    Hemen geri döndüler. Balığın canlanarak denize atladığı yere gelince durdular. Orada bir adam yatıyordu. Elbisesinin bir kısmını başının altına kıvırıp yastık yapmış, artan kısmını altına sermişti. Servi gibi uzun boyluydu. Kar gibi ak saçları, uzun sakalları vardı.
    Musa (a.s.) ve Yuşa (a.s.) yanına yaklaşınca adam silkinip kalktı. Kendisi çok yaşlıydı ama ihtiyâr görünüşlü değildi. Yüzü ay gibi parlaktı ve çok güzeldi. Yaşlılara özgü kırışıklıklar, çizikler yoktu. Gözleri iri, kara ve canlı bakışlıydılar. Hareketleri sağlıklı ve afacan bir çocuğunki kadar diri ve çevikti. Kendisi çok yaşlıydı ama çok dinç görünüyordu. Sağ elinin şahâdet parmağıyla orta parmağı bitişikti. (Kehf 62-65)
    Musa (a.s.) Onu görünce yanına yaklaşıp, selâm verdi.
    Hızır’da (a.s.):
    -Ey kişi! Sen ne güzel bir iş yaptın. Selâmın bilinmediği şu yerlerde bu selâm nereden geliyor? Allah’ın (c.c.) rahmet ve bereketi selâm verenlerin üzerinde olsun diye karşılık verdi. Sonra da onlara bakıp:
    -Sizler kimlersiniz? Nereden gelip nereye gidersiniz? Diye sordu.
    Musa’da (a.s.) kendini tanıttı. Ben Musa’yım dedi.
    Hızır (a.s.):
    -Ey yüzü nurlu kişi! Sen hangi Musa’sın? İsrail oğullarının Musa’sı mı? Yoksa bir başkası mı? Diye ordu.
    Bunun üzerine Musa (a.s.):
    -Ben İsrail oğullarının Musa’sıyım dedi.
    Bunun üzerine Hızır (a.s.):
    -Ya Musa! İlim cihetinden Tevrat, meşguliyet yönünden İsrail oğulları Sana kâfi gelmedi mi? Kavminden hayli uzak olan şu yerlerde ne arıyorsun? Seni buraya getiren nedir? Diye sordu.
    Musa’da (a.s.) Ona:
    -Ben Allah’ın (c.c.) emri ve izni üzerine burada bulunmaktayım dedi. Arkasından hemen ilâve etti.
    -Rabbim Senin için, hiç bir insana nasip etmediği bir ilim vermiş olduğunu bildirdi. Cenab-ı Hakkın (c.c.) tâlim ettirdiği, ihsan buyurduğu, öğrettiği bu ilimden istifâde etmem için Sana tabi olabilir miyim? Buna izin verir misin? Sana arkadaş olmak istiyorum dedi.
    Bunun üzerine Hızır (a.s.):
    -Ya Musa! Ben; Allah’ın (c.c.) verdiği, talim ettirdiği öyle bir ilim üzereyim ki Sen o ilmi bilmezsin. Sende Allah’ın (c.c.) Sana verdiği, talim ettirdiği bir başka ilim üzeresin ki Bende o ilmi bilmem. Rabbim istediğine istediğini verir.
    Ey Musa! Bende öyle bir ilim vardır ki o bana özeldir. Onu Sana öğretmem bu yüzden lâyık ve uygun değildir. Benim ilmim İlm-i ledûn, Allah’ın (c.c.) sırlarının ilmidir. İçinde bilemediğin hikmetler gizlidir. Doğrusu Sen Benimle arkadaşlığa sabredemezsin. Sen istersen yanımda bulunma deyip kabul etmek istemedi.
    Musa (a.s.):
    -Ey Hızır! Sen beni yine de yanına arkadaş olarak al. İnş Sen beni sabırlı ve anlayışlı bulacaksın. Hiç bir işinde Sana karşı gelmeyeceğim, Hiç bir işine karışmayacağım diyerek ısrar etti.
    Hızır (a.s.) yine de tereddüt ediyordu. Fakat Musa’nın (a.s.) verdiği teminat Onu yumuşattı. Bunun üzerine:
    -Pekâlâ! Mademki çok istiyorsun Benimle gelebilirsin. Fakat bir şartım var. Yaptığım işlerdeki hikmetleri açıklayıncaya kadar soru sormayacaksın. Bu konularda sana vereceğim bilgiyi sabırla bekleyeceksin. Ancak bu şartla benimle gelebilirsin dedi.(Kehf 66-70)
    Musa (a.s.) Ona bu konuda söz verince beraberce yola çıktılar. Yuşa (a.s.) ise Musa’nın (a.s.) talimatıyla İsrail oğullarının yanına döndü.
    Hızır (a.s.) ile Musa (a.s.) sahil boyunca ilerlediler. Gemilerin yanaşıp, mal ve yolcu aldıkları bir yere geldiler. Gemi sahipleri Hızır’ı (a.s.) tanıyıp:
    -Ey Allah’ın (c.c.) salih kulu ve peygamberi! Sen ve arkadaşın gemimize ücretsiz binin de bize izzet, şeref ve bereket verin dediler.
    Bu davet üzerine gemiye bindiler. Gemi çok güzeldi. Musa’da (a.s.) gemiye hayranlıkla bakıyordu. Gemi sahipleri de çok iyi insanlardı. Ücret almadıkları gibi çok iyi ve misâfirperver davranıyor, onlara şöyle diyorlardı.
    -Sizler bizlerin hürmette kusur etmeyeceğimiz, ikrâmlarımızı artırıp, çoğaltacağımız saygıdeğer misafirlerimizsiniz. Sizler her türlü saygıya layıksınız.
    Gemiye binip hareket edecekleri zamanı beklerken bir serçe geminin kenarına kondu. Sonra eğilip denizden bir yudum su aldı. Onu gören Hızır (a.s.):
    -Ey Musa! Benim ve senin ilmin denize göre serçenin aldığı şu bir yudum su bile değildir dedi. Onun bu sözlerine Musa (a.s.) hayret etti.
    Nihayet gemi hareket etti. Bir kuğu gibi denizin üzerinde süzülüyor, kayıp gidiyordu. Musa (a.s.) gördüğü güzellikler karşısında kendinden geçip gitmişti.
    Musa (a.s.) gördüklerinin etkisinde dalıp gitmişken birden arkasında bazı tıkırtılar, gürültüler duydu. Merakla dönüp baktı. Hızır (a.s.) eline bir keski almış, bu güzel geminin orasını, burasını çentiyor, yontuyor, yaralıyor, bereliyor, deliyor güzelliğini bozuyordu. Musa (a.s.) Ona hayretle bakakalmıştı. Hızır (a.s.) sonunda gemin en güzel yerindeki en güzel tahtaları da söküp attı. Güzelim gemiyi çirkin ve bakımsız bir hâle getirdi. Musa (a.s.) bütün bunları yapan Hızır’a (a.s.) hem şaşkınlık, hem de kızgınlıkla bakıyordu. Hızır’ın (a.s.) kendilerine çok iyi davranan, ücrette istemeyen iyi insanlara ait bu güzel gemiye niçin böyle davrandığını; niçin bozduğunu; sağını solunu bereleyip deldiğini, tahtalarını söktüğünü, çirkin ve bakımsız bir hâle getirdiğini bir türlü anlayamıyordu. Nihayet sabredemeyerek:
    -Ey Hızır! Sen ne yapıyorsun? Diye bağırdı. Sen bizlere çok iyi karşılayan, ikramlarda bulunan, üstelik ücrette talep etmeyen şu iyi insanlar ait gemiyi yaraladın, bereledin, tahtalarını söktün, onu bozdun ha! Ayrıca sağına soluna da delmektesin. Sen gemiyi yolcularıyla birlikte batırmak mı istiyorsun? Sen muhakkak ki hiç hoşa gitmeyen kötü bir iş yapmaktasın. Sen muhakkak ki çok büyük bir suç ve günah işledin dedi.
    Hızır (a.s.) Ona bakarak:
    -Ey Musa! Ben Sana Sen benimle birlikte bulunmaya güç yetiremezsin demedim mi? Hani Sen yaptığım işlerdeki hikmetleri açıklayıncaya kadar soru sormayacak, yaptıklarıma karışmayacak, karşı çıkmayacaktın? Hadi var git yoluna. Artık Sen benimle birlikte bulunma dedi.
    Musa (a.s.) yaptığı hatayı anlayarak:
    -Ey Hızır! Ey Allah’ın (c.c.) gizli ilminin sahibi olan kutlu kişi! Unuttuğum bir şeyden dolayı Sen bana azarlayıp, cezalandırma.(Kehf 71-73) Senden özürler diliyorum. Sen Beni yine arkadaşın olarak kabul et. Muhakkak ki Sen Beni sabırlı, sözünde duran, iyi bir arkadaş olarak bulacaksın dedi.
    Hızır’da (a.s.) Onun bu özrünü kabul etti.
    Gemi karşı kıyıya su alır, orası burası bereli, tahtaları sökük, çirkin bir halde gelince indiler ve yürümeye başladılar. Karşılarına bir köy çıktı. Bu köyün sokaklarında oynayan iki çocuğa rastladılar. Hızır (a.s.), Musa’nın (a.s.) dehşet dolu bakışları arasında çocuklardan birini, Ceysur isminde olanını yakalayıp; oracıkta, başını koparıp, öldürüverdi. Onun bu yaptığı ise Musa’nın (a.s.) sabır ve tahammül sınırlarını aşan bir hareketti. Bu yüzden hemen atılıp:
    -Ey kişi! Sen tertemiz bir canı, başka bir cana karşılık olmadan öldürdün ha? Sen şu küçük çocuğu kıydın ha? Vallâhi Sen çok kötü bir iş yaptın diye bağırdı.
    Hızır (a.s.) Ona dönüp:
    -Ey Musa! Ben Sana benimle arkadaşlık yapmaya sabredemezsin demedim mi? Şu yaptığın birincisinden daha ağırdır. Hani yaptığım işlerdeki hikmetleri açıklayıncaya kadar soru sormayacak, müdâhale etmeyecek, sabredip bekleyecektin? Bu konuda sözde vermiştin ama sözünü tutmadın. Artık Sen benimle birlikte olma dedi.
    Musa (a.s.) yaptığı hatayı anladı, Hızır’dan (a.s.) tekrar özür diledi ve son bir şans daha vermesini isteyip, şöyle dedi.
    -Ya Hızır! Eğer bundan sonra bir şey sorarsam, yaptıklarına karışırsam benimle arkadaşlık etme. Bu konuda mazur sayılacaksın. Arkadaşlık bağımızın kopmasının vebâli benim boynuma olacaktır. O takdirde arkadaşlığımın sona ermesine benimde bir diyeceğim kalmaz. Fakat Sen kerem et, Bana bir şans daha tanı. (Kehf 74-78)
    Hızır (a.s.) Onun bu ricasını da kabul etti. Tekrar yola koyuldular.
    Gide, gide bir memlekete, bir köye ulaştılar. Son derece acıkmış ve susamışlardı. Meclislerine dolaştılar. Ahalisinden yiyecek ve su istediler. Fakat hiç birisi onlara yardıma, misafir etmeye yanaşmadı. Onları konuklamaktan kaçındılar. Aç ve susuz bıraktılar.
    -Biz karşılığını almadan hiç kimseye bir şey vermeyiz dediler. Onlara çok kötü davrandılar. Çok kötü bir şekilde yurtlarından kovdular.
    Yanlarında paraları da yoktu. Bu yüzden aç ve susuz kaldılar. Bu memlekette dolaşırlar, kendilerine yardım edecek bir kişi ararlarken Hızır (a.s.) yıkılmak üzere olan, yan yatmış bir duvar gördü ve hemen düzeltip yıkılmaktan kurtardı.
    Kendilerine son derece kötü davranan bu halka Hızır’ın (a.s.) bu yardımı yapması Musa’nın (a.s.) garibine gitti ve yine dayanamayarak şöyle dedi.


  3. 21.Temmuz.2011, 22:02
    2
    Sorma neden?



    Hızır’ın (a.s.) asıl ismi Belya veya İlya olup Milkan’ın oğludur. Hızır künyesidir. Soy olarak Erfahşed b. Sam. b. Nuh’a (a.s.) dayanır.
    Bazı kaynaklarda Onun Ays b. İshak oğullarından olduğu yazılıdır. Yine bazı kaynaklar babasının İbrahim (a.s.) Babil’de iken Ona iman ve Onunla hicret eden müminlerden olduğunu bildirir. Yine bazı kaynaklarda O; Efridun ve İbrahim (a.s.) devrinde yaşadığı, Zülkarneyn’e kılavuzluk yaptığı, İsrail oğulları krallarından İbn. Emus devrinde peygamber olarak gönderildiği; hâlen sağ olup, her yıl hac mevsiminde İlyas (a.s.) ile buluştukları rivayet edilir.
    Hızır denilmesinin nedeni otsuz, kurak bir yere gelip oturduğunda o yerin hemen yeşillenmesi, çiçeklerin açması, diz boyu yeşilliklerin, çiçeklerin boy gösterip, ardı sıra dalgalanmasındandır.

    ♦ ♦ ♦

    Bir adam her gece Rabbinin adını anıyor; Allah, Allah (c.c.) diye zikrederek sabahlıyordu. Buna dayanamayan, kahrından kuduran şeytan o adamın yanına gelip:
    -Ey kişi! Sen bunca zamandır sabahlara kadar Allah’ın adını anarak, Onu zikrederek sabahlamaktasın. Fakat O bir kerecik olsun; ne istiyorsun ey kulum dedi mi ki sen bütün gece durmadan Allah’ın adını anar, Onu zikreder durursun? Adını anmayanı anıp durmak ne büyük gaflettir diye vesvese verdi.
    Bu vesvese üzerine adamın neşesi kaçtı, gönlü kırıldı. Rabbini anmaktan, zikretmekten vazgeçti. Başını yastığa gömüp uyudu. Rüyasında yemyeşil, çayırlık ve çimenlik bir yerde Hızır’ı (a.s.) gördü.
    Hızır (a.s.) ona şöyle dedi.
    -Ey Rabbini anmadan, Onu zikretmeden başını yastığa koyan kişi! Ne diye Rabbini anmaktan, Onu zikretmekten vazgeçtin? Neden Allah’ın (c.c.) ismini anmaktan pişman oldun? Diye sordu.
    O şaşkın adam Hızır’a (a.s.):
    -Ben bunca zamandır Allah, Allah derim, Onu sabahlara kadar zikrederim de bir kerecik Allah bana; söyle ey kulum demedi. Derdin nedir? Benden ne istersin? Diye sormadı. Bende onu zikretmekten vazgeçtim dedi.
    Bunun üzerine Hızır (a.s.):
    -Ey kişi! Bilmez misin ki senin Allah, Allah deyişin Onun söyle ey kulum demesidir. Çünkü Onun adını anma sevgisini kalbine koyan ve Ona yalvarma ihtiyacını sana hissettiren Allah’tır. Senin Rabbim demen onun kulum demesinden başka bir şey değildir buyurdu.
    Uykusundan uyanan adam pişmanlar oldu. Tövbe istiğfarlar etti. Bir daha Rabbini anmadan, Onu zikretmeden başını yastığa koymadı.

    ♦ ♦ ♦

    Allah (c.c.) tarafından Hızır’a (a.s.) diğer peygamberlerin bilmedikleri gizli, özel bir ilim verilmişti. Onun ilmi İlm-i Ledûn, gizli ilim, hikmetti. Musa (a.s.) bu gizli ilmi öğrenmek için onunla uzun bir seyahate çıkmaya göze almış, fakat Onun yaptıklarındaki gizli hikmeti anlayamamıştı.
    Hızır (a.s.) her sene baharın başladığı bir gün İlyas (a.s.) ile buluşur. O günü Müslümanlar Hızır-İlyas (Hıdırellez) günü olarak kutlarlar.
    Musa (a.s.) bir gün Cenab-ı Hakka (c.c.) şöyle bir sualde bulundu.
    -Ya Rabbi! Kullarının içinde sana en yakın ve sevgili olan kimdir?
    Cenab-ı Hakta (c.c.) cevaben:
    “-Beni devamlı zikreden ve unutmayan kulumdur” diye buyurdu.
    Bunun üzerine Musa (a.s.):
    -En hâkim olan kulun hangisidir? Diye sordu.
    Cenab-ı Hak (c.c.) bu sorusuna:
    “-Hak ile hükmeden, hevâ ve hevesine uymayan kulumdur” diye yanıtladı. Daha sonra Musa (a.s.) ile Cenab-ı Hak (c.c.) arasındaki konuşma şu şekilde devam edip gitti.
    Musa (a.s.):
    -Ya Rabbi! Şu yeryüzünde benden daha bilgili kulun var mıdır?
    Cenab-ı Hak (c.c.):
    “-Evet, vardır” buyurdu
    Musa (a.s.):
    -Ya Rabbi! Onu nerede bulabilirim? Beni onunla karşılaştır dedi.
    Cenab-ı Hak (c.c.):
    “-Ey Musa! Sen Onu iki denizin birleştiği, balığı kaybedeceğin yerde bulacaksın. Sen Onu orada ara” buyurdu.
    Cenab-ı Hakla (c.c.) olan bu karşılıklı konuşmadan sonra Musa (a.s.) yanına Yuşa b. Nun’u (a.s.) alarak yola çıktı. Kendisinden daha bilgili olduğu bildirilen kişiyi arayıp bulmak, Onu tanımak, Onunla görüşüp, konuşmak istiyordu.
    Yanlarına azık olarak bir miktar tuzlu balık almışlardı. Aradıkları kişi Hızır’dı (a.s.). Hızır (a.s.) otsuz, çorak bir yere gelip otururdu da, gelip oturduğu o yer birden yeşillenip çiçeklenir, güzel bir yer haline geliverirdi. Onun orada oturduğu, orada bulunduğu bundan anlaşılırdı. O, geldiği yere yeşillik ve bereket getiren mübârek bir kişiydi. Bu yüzden kendisine Hızır (Yeşillik) ismi verilmişti. Kendisi Allah’ın (c.c.) peygamberlerinden bir peygamberdi.
    Musa (a.s.), birlikte giderlerken Cenab-ı Hakla (c.c.) olan konuşmalarını Yuşa’ya da (a.s.) anlattı ve:
    -Ey Yuşa! Ben iki denizin birleştiği yere kadar gideceğim. Eğer aradığım Zatı orada bulamazsam buluncaya kadar arayacağım.(Kehf 60) Onu bulduğumuzun işareti şu tuzlu balıklardan birinin canlanıp denize atlamasıdır. Sen bunu gördüğünde bana haber ver dedi.
    Uzunca bir yürüyüşten sonra nihayet iki denizin birleştiği yere geldiler. Fakat çok yorulmuşlardı. Bir çeşme başında konakladılar. Musa (a.s.) bir taşı yastık yaparak uykuya daldı. Yuşa (a.s.) ise abdest almaya hazırlanıyordu. Zenbilde bulunan tuzlu balıklardan birine bir miktar abdest suyu değince balık canlanıp denize atladı.(Kehf 61) Buna çok şaşıran Yuşa (a.s.) uyandığında olup, bitenleri Musa’ya (a.s.) anlatmayı niyet etti ama bunu unuttu. Musa (a.s.) uyanınca tekrar yola koyuldular ve kuşluk vaktine kadar yürüdüler. Bu yolculuklarının ikinci kuşluk vaktiydi.
    Musa (a.s.) Yuşa’ya (a.s.) dönerek:
    -Ey Yuşa! Cenab-ı Hakkın (c.c.) nasip ettiği yiyeceklerimizden getir de yiyelim dedi.
    Musa’nın (a.s.) bu sözleri Yuşa’yı (a.s.) unuttuklarını hatırlatıverdi.
    -Ey Musa! Bak hele! Hani Sen bir taşı yastık edinip uyumuştun, bende o ara abdest alıyordum. İşte o zaman abdest suyundan birazı şu tuzlu balıklardan birinin üzerine sıçradı. Abdest suyu değince balık canlanıp, denize kaçtı. Şaşılacak bir şekilde yolunu bulup gitti. Ben Sana bunu uyanınca anlatmayı niyet etmiştim ama bunu bana Şeytan unutturdu dedi.
    Yuşa (a.s.) olup, bitenleri Musa’ya (a.s.) anlattı. Musa (a.s.) Hızır’la (a.s.) buluşacakları yerin orası olduğunu hemen anladı.
    Yuşa’ya (a.s.):
    -Ey Yuşa! O söylediğin yer Rabbimin bana tarif ve tavsif ettiği aradığım yerdir. Hemen geri dönelim dedi.
    Hemen geri döndüler. Balığın canlanarak denize atladığı yere gelince durdular. Orada bir adam yatıyordu. Elbisesinin bir kısmını başının altına kıvırıp yastık yapmış, artan kısmını altına sermişti. Servi gibi uzun boyluydu. Kar gibi ak saçları, uzun sakalları vardı.
    Musa (a.s.) ve Yuşa (a.s.) yanına yaklaşınca adam silkinip kalktı. Kendisi çok yaşlıydı ama ihtiyâr görünüşlü değildi. Yüzü ay gibi parlaktı ve çok güzeldi. Yaşlılara özgü kırışıklıklar, çizikler yoktu. Gözleri iri, kara ve canlı bakışlıydılar. Hareketleri sağlıklı ve afacan bir çocuğunki kadar diri ve çevikti. Kendisi çok yaşlıydı ama çok dinç görünüyordu. Sağ elinin şahâdet parmağıyla orta parmağı bitişikti. (Kehf 62-65)
    Musa (a.s.) Onu görünce yanına yaklaşıp, selâm verdi.
    Hızır’da (a.s.):
    -Ey kişi! Sen ne güzel bir iş yaptın. Selâmın bilinmediği şu yerlerde bu selâm nereden geliyor? Allah’ın (c.c.) rahmet ve bereketi selâm verenlerin üzerinde olsun diye karşılık verdi. Sonra da onlara bakıp:
    -Sizler kimlersiniz? Nereden gelip nereye gidersiniz? Diye sordu.
    Musa’da (a.s.) kendini tanıttı. Ben Musa’yım dedi.
    Hızır (a.s.):
    -Ey yüzü nurlu kişi! Sen hangi Musa’sın? İsrail oğullarının Musa’sı mı? Yoksa bir başkası mı? Diye ordu.
    Bunun üzerine Musa (a.s.):
    -Ben İsrail oğullarının Musa’sıyım dedi.
    Bunun üzerine Hızır (a.s.):
    -Ya Musa! İlim cihetinden Tevrat, meşguliyet yönünden İsrail oğulları Sana kâfi gelmedi mi? Kavminden hayli uzak olan şu yerlerde ne arıyorsun? Seni buraya getiren nedir? Diye sordu.
    Musa’da (a.s.) Ona:
    -Ben Allah’ın (c.c.) emri ve izni üzerine burada bulunmaktayım dedi. Arkasından hemen ilâve etti.
    -Rabbim Senin için, hiç bir insana nasip etmediği bir ilim vermiş olduğunu bildirdi. Cenab-ı Hakkın (c.c.) tâlim ettirdiği, ihsan buyurduğu, öğrettiği bu ilimden istifâde etmem için Sana tabi olabilir miyim? Buna izin verir misin? Sana arkadaş olmak istiyorum dedi.
    Bunun üzerine Hızır (a.s.):
    -Ya Musa! Ben; Allah’ın (c.c.) verdiği, talim ettirdiği öyle bir ilim üzereyim ki Sen o ilmi bilmezsin. Sende Allah’ın (c.c.) Sana verdiği, talim ettirdiği bir başka ilim üzeresin ki Bende o ilmi bilmem. Rabbim istediğine istediğini verir.
    Ey Musa! Bende öyle bir ilim vardır ki o bana özeldir. Onu Sana öğretmem bu yüzden lâyık ve uygun değildir. Benim ilmim İlm-i ledûn, Allah’ın (c.c.) sırlarının ilmidir. İçinde bilemediğin hikmetler gizlidir. Doğrusu Sen Benimle arkadaşlığa sabredemezsin. Sen istersen yanımda bulunma deyip kabul etmek istemedi.
    Musa (a.s.):
    -Ey Hızır! Sen beni yine de yanına arkadaş olarak al. İnş Sen beni sabırlı ve anlayışlı bulacaksın. Hiç bir işinde Sana karşı gelmeyeceğim, Hiç bir işine karışmayacağım diyerek ısrar etti.
    Hızır (a.s.) yine de tereddüt ediyordu. Fakat Musa’nın (a.s.) verdiği teminat Onu yumuşattı. Bunun üzerine:
    -Pekâlâ! Mademki çok istiyorsun Benimle gelebilirsin. Fakat bir şartım var. Yaptığım işlerdeki hikmetleri açıklayıncaya kadar soru sormayacaksın. Bu konularda sana vereceğim bilgiyi sabırla bekleyeceksin. Ancak bu şartla benimle gelebilirsin dedi.(Kehf 66-70)
    Musa (a.s.) Ona bu konuda söz verince beraberce yola çıktılar. Yuşa (a.s.) ise Musa’nın (a.s.) talimatıyla İsrail oğullarının yanına döndü.
    Hızır (a.s.) ile Musa (a.s.) sahil boyunca ilerlediler. Gemilerin yanaşıp, mal ve yolcu aldıkları bir yere geldiler. Gemi sahipleri Hızır’ı (a.s.) tanıyıp:
    -Ey Allah’ın (c.c.) salih kulu ve peygamberi! Sen ve arkadaşın gemimize ücretsiz binin de bize izzet, şeref ve bereket verin dediler.
    Bu davet üzerine gemiye bindiler. Gemi çok güzeldi. Musa’da (a.s.) gemiye hayranlıkla bakıyordu. Gemi sahipleri de çok iyi insanlardı. Ücret almadıkları gibi çok iyi ve misâfirperver davranıyor, onlara şöyle diyorlardı.
    -Sizler bizlerin hürmette kusur etmeyeceğimiz, ikrâmlarımızı artırıp, çoğaltacağımız saygıdeğer misafirlerimizsiniz. Sizler her türlü saygıya layıksınız.
    Gemiye binip hareket edecekleri zamanı beklerken bir serçe geminin kenarına kondu. Sonra eğilip denizden bir yudum su aldı. Onu gören Hızır (a.s.):
    -Ey Musa! Benim ve senin ilmin denize göre serçenin aldığı şu bir yudum su bile değildir dedi. Onun bu sözlerine Musa (a.s.) hayret etti.
    Nihayet gemi hareket etti. Bir kuğu gibi denizin üzerinde süzülüyor, kayıp gidiyordu. Musa (a.s.) gördüğü güzellikler karşısında kendinden geçip gitmişti.
    Musa (a.s.) gördüklerinin etkisinde dalıp gitmişken birden arkasında bazı tıkırtılar, gürültüler duydu. Merakla dönüp baktı. Hızır (a.s.) eline bir keski almış, bu güzel geminin orasını, burasını çentiyor, yontuyor, yaralıyor, bereliyor, deliyor güzelliğini bozuyordu. Musa (a.s.) Ona hayretle bakakalmıştı. Hızır (a.s.) sonunda gemin en güzel yerindeki en güzel tahtaları da söküp attı. Güzelim gemiyi çirkin ve bakımsız bir hâle getirdi. Musa (a.s.) bütün bunları yapan Hızır’a (a.s.) hem şaşkınlık, hem de kızgınlıkla bakıyordu. Hızır’ın (a.s.) kendilerine çok iyi davranan, ücrette istemeyen iyi insanlara ait bu güzel gemiye niçin böyle davrandığını; niçin bozduğunu; sağını solunu bereleyip deldiğini, tahtalarını söktüğünü, çirkin ve bakımsız bir hâle getirdiğini bir türlü anlayamıyordu. Nihayet sabredemeyerek:
    -Ey Hızır! Sen ne yapıyorsun? Diye bağırdı. Sen bizlere çok iyi karşılayan, ikramlarda bulunan, üstelik ücrette talep etmeyen şu iyi insanlar ait gemiyi yaraladın, bereledin, tahtalarını söktün, onu bozdun ha! Ayrıca sağına soluna da delmektesin. Sen gemiyi yolcularıyla birlikte batırmak mı istiyorsun? Sen muhakkak ki hiç hoşa gitmeyen kötü bir iş yapmaktasın. Sen muhakkak ki çok büyük bir suç ve günah işledin dedi.
    Hızır (a.s.) Ona bakarak:
    -Ey Musa! Ben Sana Sen benimle birlikte bulunmaya güç yetiremezsin demedim mi? Hani Sen yaptığım işlerdeki hikmetleri açıklayıncaya kadar soru sormayacak, yaptıklarıma karışmayacak, karşı çıkmayacaktın? Hadi var git yoluna. Artık Sen benimle birlikte bulunma dedi.
    Musa (a.s.) yaptığı hatayı anlayarak:
    -Ey Hızır! Ey Allah’ın (c.c.) gizli ilminin sahibi olan kutlu kişi! Unuttuğum bir şeyden dolayı Sen bana azarlayıp, cezalandırma.(Kehf 71-73) Senden özürler diliyorum. Sen Beni yine arkadaşın olarak kabul et. Muhakkak ki Sen Beni sabırlı, sözünde duran, iyi bir arkadaş olarak bulacaksın dedi.
    Hızır’da (a.s.) Onun bu özrünü kabul etti.
    Gemi karşı kıyıya su alır, orası burası bereli, tahtaları sökük, çirkin bir halde gelince indiler ve yürümeye başladılar. Karşılarına bir köy çıktı. Bu köyün sokaklarında oynayan iki çocuğa rastladılar. Hızır (a.s.), Musa’nın (a.s.) dehşet dolu bakışları arasında çocuklardan birini, Ceysur isminde olanını yakalayıp; oracıkta, başını koparıp, öldürüverdi. Onun bu yaptığı ise Musa’nın (a.s.) sabır ve tahammül sınırlarını aşan bir hareketti. Bu yüzden hemen atılıp:
    -Ey kişi! Sen tertemiz bir canı, başka bir cana karşılık olmadan öldürdün ha? Sen şu küçük çocuğu kıydın ha? Vallâhi Sen çok kötü bir iş yaptın diye bağırdı.
    Hızır (a.s.) Ona dönüp:
    -Ey Musa! Ben Sana benimle arkadaşlık yapmaya sabredemezsin demedim mi? Şu yaptığın birincisinden daha ağırdır. Hani yaptığım işlerdeki hikmetleri açıklayıncaya kadar soru sormayacak, müdâhale etmeyecek, sabredip bekleyecektin? Bu konuda sözde vermiştin ama sözünü tutmadın. Artık Sen benimle birlikte olma dedi.
    Musa (a.s.) yaptığı hatayı anladı, Hızır’dan (a.s.) tekrar özür diledi ve son bir şans daha vermesini isteyip, şöyle dedi.
    -Ya Hızır! Eğer bundan sonra bir şey sorarsam, yaptıklarına karışırsam benimle arkadaşlık etme. Bu konuda mazur sayılacaksın. Arkadaşlık bağımızın kopmasının vebâli benim boynuma olacaktır. O takdirde arkadaşlığımın sona ermesine benimde bir diyeceğim kalmaz. Fakat Sen kerem et, Bana bir şans daha tanı. (Kehf 74-78)
    Hızır (a.s.) Onun bu ricasını da kabul etti. Tekrar yola koyuldular.
    Gide, gide bir memlekete, bir köye ulaştılar. Son derece acıkmış ve susamışlardı. Meclislerine dolaştılar. Ahalisinden yiyecek ve su istediler. Fakat hiç birisi onlara yardıma, misafir etmeye yanaşmadı. Onları konuklamaktan kaçındılar. Aç ve susuz bıraktılar.
    -Biz karşılığını almadan hiç kimseye bir şey vermeyiz dediler. Onlara çok kötü davrandılar. Çok kötü bir şekilde yurtlarından kovdular.
    Yanlarında paraları da yoktu. Bu yüzden aç ve susuz kaldılar. Bu memlekette dolaşırlar, kendilerine yardım edecek bir kişi ararlarken Hızır (a.s.) yıkılmak üzere olan, yan yatmış bir duvar gördü ve hemen düzeltip yıkılmaktan kurtardı.
    Kendilerine son derece kötü davranan bu halka Hızır’ın (a.s.) bu yardımı yapması Musa’nın (a.s.) garibine gitti ve yine dayanamayarak şöyle dedi.


  4. 21.Temmuz.2011, 22:02
    3
    gökhanagt
    Sorma neden?

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Ekim.2010
    Üye No: 79664
    Mesaj Sayısı: 215
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3

    Cevap: Hızır as ın diğer adı veya gerçek adı nedir?

    Gördüğün gibi şu kişiler karşılığı olmadan yardıma, bir şey vermeye yanaşmıyorlar. Bizse çok acıkmış ve susamış durumdayız. Eğer isteseydin yaptığın şu işe karşılık bir ücret alırdın ve bizde ihtiyacımızı giderir, karşılardık. Fakat Sen bunu yapmadın. Bize karşı çok kötü davranan şu kişilere buna layık olmadıkları halde karşılıksız yardım ettin, iyilikte bulundun. Duvarlarını onardın.
    Bunun üzerine Hızır (a.s.):
    -İşte şu yaptığın birbirimizden ayrılmamızı gerektiren iştir. Sen sözler vermene rağmen yine de sabredemedin. Şimdi Sana sabretmeye dayanamadığın şeylerin hikmetini izah edeceğim. Sonra da bende ayrıl. Memleketine, kavmine doğru git.
    Musa (a.s.) Hızır’ın (a.s.) eteğin ucundan tutarak:
    -Sen muhakkak ki bilmediğimi bilmektesin. Hadi bana söyleyeceğini söyle dedi.
    Hızır (a.s.):
    -Ötesini berisini bozarak, çenterek, yaralayarak çirkinleştirdiğim o gemi geçimlerini denizden temin eden fakir, beşi kötürüm olan on kardeşe aitti. Gittiğimiz karşı sahilde ise güzel gemileri zapt eden, zorla sahiplerinden alan, gasp eden zalim bir hükümdâr vardı. Ben o gemiyi kusurlu ve ayıplı bir hâle getirerek o zalim hükümdar tarafından gasp edilmesini engel oldum. Gasp edilseydi geri alınması mümkün olmayacaktı. Halbuki yaptıklarım kolaylıkla düzeltilebilirdi.
    Öldürdüğüm çocuğa gelince; o gerçekte bir çocuk değildi. Çocuk görünüşlü azgın bir kâfirdi. Yol keser, azgınlık ve taşkınlık yapardı. Onun ebeveynleri ise hâlis iki mümin idi. Çocuklarının üzerine titremekteydiler. Bazen güçlü sevgiler insanların gözlerini kör eder. O çocuk görüşlü kâfir kendine yönelik bu sevgiyi kullanarak neredeyse anne ve babasını doğru yoldan çıkarmak, saptırmak üzereydi. O iki mümini korumak için o çocuğu öldürdüm.
    O çocuğu öldürmekle biz istedik ki; o iki müminin Rabbi onlara; o çocuğa bedel olarak, daha hayırlı ve rahmete daha yakın bir başka çocuk versin.
    Yıkılmak üzereyken doğrulttuğum duvara gelince; o duvar iki yetim çocuğa aitti. Babaları ise çok iyi bir insandı. O duvarın altında onlar için gömülmüş bir define vardı. Eğer düzeltmeyip, yıkılmaya bıraksaydım define ortaya çıkacak, bu defineyi o kötü insanlar çocukların ellerinden zorla alacaklardı. Düzelttiğim duvar ise çocuklar büyüyüp kendilerini koruyacak bir çağa gelinceye kadar yıkılmayacaktır.
    Gördüğün gibi bütün bunlar senin ve benim için Rabbimizin bir rahmetiydi. Bütün bunları Ben kendi isteğimle yapmadım. Senin sabredemeyip sadece dışından gördüğün, bu nedenle karşı çıktığın hadiselerin içinde işte bu hikmetler vardır.(Kehf 77-82)
    Hızır (a.s.) ile Musa (a.s.) bu sözlerden sonra birbirlerinden ayrıldılar.
    Hızır (a.s.) Cenab-ı Hak (c.c.) tarafından kendisine bahşedilen İlm-i Hakikat sahibi bir peygamberdi. Bu; sadece Cenab-ı Hak (c.c.) tarafından bazı mümtaz kullarına verilen, fikri çalışma ve gayret ile elde edilemeyen özel bir ilimdir.
    Pek çok İslam âlimleri Hızır (a.s.) ve İlyas’ın (a.s.) bütün insanlar gibi öldüklerini, bir insanın sonsuza kadar bedenen yaşamasının mümkün olmadığını söylerler, bunun içinde pek çok deliller ileri sürerler. Bizde Hızır (a.s.) ile İlyas’ın (a.s.) bedenen öldüklerini fakat ruhsal olarak insanlar arasında bulunduklarını, dolaştıklarını, konuştuklarını söyler, bu konuyu bu şekilde bitiririz. Şüphesiz ki gerçekleri en iyi Allah (c.c.) bilir.


  5. 21.Temmuz.2011, 22:02
    3
    Sorma neden?
    Gördüğün gibi şu kişiler karşılığı olmadan yardıma, bir şey vermeye yanaşmıyorlar. Bizse çok acıkmış ve susamış durumdayız. Eğer isteseydin yaptığın şu işe karşılık bir ücret alırdın ve bizde ihtiyacımızı giderir, karşılardık. Fakat Sen bunu yapmadın. Bize karşı çok kötü davranan şu kişilere buna layık olmadıkları halde karşılıksız yardım ettin, iyilikte bulundun. Duvarlarını onardın.
    Bunun üzerine Hızır (a.s.):
    -İşte şu yaptığın birbirimizden ayrılmamızı gerektiren iştir. Sen sözler vermene rağmen yine de sabredemedin. Şimdi Sana sabretmeye dayanamadığın şeylerin hikmetini izah edeceğim. Sonra da bende ayrıl. Memleketine, kavmine doğru git.
    Musa (a.s.) Hızır’ın (a.s.) eteğin ucundan tutarak:
    -Sen muhakkak ki bilmediğimi bilmektesin. Hadi bana söyleyeceğini söyle dedi.
    Hızır (a.s.):
    -Ötesini berisini bozarak, çenterek, yaralayarak çirkinleştirdiğim o gemi geçimlerini denizden temin eden fakir, beşi kötürüm olan on kardeşe aitti. Gittiğimiz karşı sahilde ise güzel gemileri zapt eden, zorla sahiplerinden alan, gasp eden zalim bir hükümdâr vardı. Ben o gemiyi kusurlu ve ayıplı bir hâle getirerek o zalim hükümdar tarafından gasp edilmesini engel oldum. Gasp edilseydi geri alınması mümkün olmayacaktı. Halbuki yaptıklarım kolaylıkla düzeltilebilirdi.
    Öldürdüğüm çocuğa gelince; o gerçekte bir çocuk değildi. Çocuk görünüşlü azgın bir kâfirdi. Yol keser, azgınlık ve taşkınlık yapardı. Onun ebeveynleri ise hâlis iki mümin idi. Çocuklarının üzerine titremekteydiler. Bazen güçlü sevgiler insanların gözlerini kör eder. O çocuk görüşlü kâfir kendine yönelik bu sevgiyi kullanarak neredeyse anne ve babasını doğru yoldan çıkarmak, saptırmak üzereydi. O iki mümini korumak için o çocuğu öldürdüm.
    O çocuğu öldürmekle biz istedik ki; o iki müminin Rabbi onlara; o çocuğa bedel olarak, daha hayırlı ve rahmete daha yakın bir başka çocuk versin.
    Yıkılmak üzereyken doğrulttuğum duvara gelince; o duvar iki yetim çocuğa aitti. Babaları ise çok iyi bir insandı. O duvarın altında onlar için gömülmüş bir define vardı. Eğer düzeltmeyip, yıkılmaya bıraksaydım define ortaya çıkacak, bu defineyi o kötü insanlar çocukların ellerinden zorla alacaklardı. Düzelttiğim duvar ise çocuklar büyüyüp kendilerini koruyacak bir çağa gelinceye kadar yıkılmayacaktır.
    Gördüğün gibi bütün bunlar senin ve benim için Rabbimizin bir rahmetiydi. Bütün bunları Ben kendi isteğimle yapmadım. Senin sabredemeyip sadece dışından gördüğün, bu nedenle karşı çıktığın hadiselerin içinde işte bu hikmetler vardır.(Kehf 77-82)
    Hızır (a.s.) ile Musa (a.s.) bu sözlerden sonra birbirlerinden ayrıldılar.
    Hızır (a.s.) Cenab-ı Hak (c.c.) tarafından kendisine bahşedilen İlm-i Hakikat sahibi bir peygamberdi. Bu; sadece Cenab-ı Hak (c.c.) tarafından bazı mümtaz kullarına verilen, fikri çalışma ve gayret ile elde edilemeyen özel bir ilimdir.
    Pek çok İslam âlimleri Hızır (a.s.) ve İlyas’ın (a.s.) bütün insanlar gibi öldüklerini, bir insanın sonsuza kadar bedenen yaşamasının mümkün olmadığını söylerler, bunun içinde pek çok deliller ileri sürerler. Bizde Hızır (a.s.) ile İlyas’ın (a.s.) bedenen öldüklerini fakat ruhsal olarak insanlar arasında bulunduklarını, dolaştıklarını, konuştuklarını söyler, bu konuyu bu şekilde bitiririz. Şüphesiz ki gerçekleri en iyi Allah (c.c.) bilir.





+ Yorum Gönder