Konusunu Oylayın.: Hanefi mezhebinin genel karakteristiği ni açıklarmısınız?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hanefi mezhebinin genel karakteristiği ni açıklarmısınız?
  1. 08.Temmuz.2011, 13:23
    1
    Misafir

    Hanefi mezhebinin genel karakteristiği ni açıklarmısınız?






    Hanefi mezhebinin genel karakteristiği ni açıklarmısınız? Mumsema Hanefi mezhebinin genel karakteristiği ni açıklarmısınız?

    kitaplarını peygamberi kurallarını ögrenmek istiyorum


  2. 08.Temmuz.2011, 13:23
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Hanefi mezhebinin genel karakteristiği ni açıklarmısınız?

    kitaplarını peygamberi kurallarını ögrenmek istiyorum


    Benzer Konular

    - Hanefi Mezhebinin Kuralları

    - Caferilik ile Hanefi mezhebinin farkları.?

    - Kuşluk namazını genel manada açıklarmısınız

    - Hanefi mezhebinin şartları nelerdir

    - Hanefi mezhebinin özelliklerini yazarmısınız?

  3. 08.Temmuz.2011, 16:44
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Hanefi mezhebinin genel karakteristiği ni açıklarmısınız?




    Hanefi mezhebinin genel karakteristiği

    Asırlarca süren bir zaman diliminde ve geniş bir coğrafyada oluşan ve yerleşen, zamanla kendi içinde çeşitli alt ekoller ve temayüller barındıran Hanefî mezhebinin genel karakteristiğini, mezhep fıkhında hâkim genel çizgi ve eğilimleri tesbit etmenin kolay olmayacağı ve bunu birkaç genel ifadeyle özetlemenin güçlüğü hatta imkânsızlığı ortadadır. Mezheplerin fıkıh doktrininin, özellikle de Hanefî fıkhının başlangıçta amelî veya farazî olarak gündeme gelen çeşitli münferit meselelere çözümler şeklinde doğduğu ve geliştiği, bu sebeple diğer fıkıh mezhepleri gibi Hanefî mezhep fıkhının da temelde meseleci (kazuistik) bir karaktere sahip olduğu öncelikle belirtilmelidir. Toplum-hukuk ilişkisinin çok tabii sonucu olan bu özellik aynı zamanda mezhep fıkhının, içinde bulunduğu şartlan, içtimaî vakıayı ve gelişmeleri yakından takip etmiş ve her olayı kurala feda etmeksizin kendi özel şartları içinde değerlendirmiş olması demektir. Öte yandan Hanefî mezhebinde başlangıçtan itibaren henüz meydana gelmemiş, fakat meydana gelmesi mümkün veya muhtemel farazî meselelerin de fıkhî tartışmalara ve çözüm arayışlarına konu edilmesi, bazı mahzurlar da taşımakla birlikte gerek benzer olaylara getirilen çözümler arasında bütünlüğü sağlaması, mezhep içinde doktrinel düşünceyi geliştirmesi, gerekse ilk imamların re'y ve ictihadlarında gözettikleri amaç ve ilkeleri kavramaya katkısı açısından oldukça faydalı olmuştur.

    Hanefî fıkhında usulün ve bilhassa nasların anlaşılmasıyla ilgili lafzî yorum kurallarının sonradan ve fürûdaki yerleşik görüş ve çözüm örneklerine göre oluştuğu düşünülürse, fukaha metoduyla kaleme alınan usul eserleri bir bakıma bu mezhebin fürûunun temellendirilmesi ve açıklaması sayılabilir. Hanefî fıkhının genel karakteristiğiyle ilgili olarak söylenenler de aynı şekilde, mezhep imamlarının diğer fıkıh mezheplerine göre farklılık arzeden ictihadları göz önünde bulundurularak yapılan bir değerlendirme ve genellemeden öte bir anlam taşımaz. Diğer bir anlatımla, her fıkhî mesele kendi şartları içinde değerlendirilip çözümlendiği ve mezhep fıkhı da münferit meselelere getirilen çözümlerden oluştuğu, bu çözüm örneklerini gruplandırarak her birini bir kurala bağlamanın bazı zorlukları bulunduğu için yapılacak tesbitler katı ve iddialı bir ilke olmaktan çok bazı veya birçok istisnası da bulunan bir genel temayül belirlemesi mahiyetindedir.

    M. Zâhid Kevserî, Ebû Hanîfe'nin hadisle amel konusundaki prensiplerinden söz ettikten sonra onun fetvalarında kişilerin kural olarak borçsuz ve sorumsuz olması, yetişkin insanın hukukî işlemlerini mümkün olduğu ölçüde geçerli sayma, ihtilaflı konularda fakir ve zayıf tarafı gözetme gibi birtakım ilke ve amaçlan göz önünde bulundurduğunu belirtir {en-Nüketü't-tarîfe, s. 259). Çağdaş İslâm hukukçularından Muhammed Yûsuf Mûsâ da benzeri bir ifadeyle Ebû Hanîfe'nin fıkhının ibadet ve muamelâtta kolaylık, fakir ve zayıf tarafı gözetme, kişinin hukukî işlemlerini imkân dahilinde geçerli sayma, fertlerin hürriyetini ve kişiliğini gözetme, devlet otoritesinin devlet başkanınca temsili şeklinde beş esasa dayandığını belirtir. Târihu'l-fıkhi'l-İslâmı III, 89-90).

    Ebû Hanîfe'nin birçok içtihadının bu ilkelerle irtibatlandırılması ve açıklanması mümkün olup bu ve benzeri ilkeler, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed dahil diğer Hanefî müctehîdlerince de büyük ölçüde korunmuştur. Ancak daha başka ilkelerin ve usul kurallarının da gözetilmesi sebebiyle mezhepte bu sayılan esaslarla açıklanamayacak îctihadların varlığı, daha doğrusu bu esasların katı bir geçerliliğe sahip bulunmadığı gözden uzak tutulmamalıdır. Öte yandan İslâm hukuku bir yönüyle nakil delile yani nassa dayanmakla ve nasların anlaşılmasında lafız unsuru bütün fakihler arasında ortak bir bağ ve asgari bir mutabakat zemini oluşturmakla birlikte fakihlere veya fıkıh mezheplerine izafe edilebilecek prensip ve amaçlar, onların hem bu lafızları anlamalarında hem de nasların herhangi bir düzenleme getirmediği alanları re'y ve ictihadla doldurma faaliyetlerinde etkili olan öncelikler ve farklılıklar anlamını taşır.

    Hanefî fıkhı, dış görünüşte Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin re'y ve ictihadlannın hoca-talebe ilişkisi, tedris ve tedvin geleneği içinde sonraki nesillere aktarılması şeklinde teşekkül etmiş olsa bile, hem bu ilmî gelenek hem de aktarılan ictihad örnekleri mezhebin ilk müctehidlerinin bakış açılarının ve önceliklerinin sonraki nesillerce bilinmesine imkân hazırlamış ve bu ileriki dönemlerde mezhep fakih-lerince genel bir temayül olarak korunmuştun Esasen fıkıh mezhebi denince bir müçtehidin görüşleri etrafında kümelenen fakihler topluluğu değil re'y ve ictihadda belirli bir anlayış, usul ve çizgi üzerinde asgari mutabakat sağlayan fakihlerin oluşturduğu genel çerçeve anlaşılmaktadır. Bu sebeple ilk imamlara ait genel temayül ve tercihlerin Hanefî mezhep doktrininde ana hatlarıyla korunmuş ve bu ilkelerin ileri dönemlerde daha da netleştirilmiş olması tabiidir. Mezhebin uzun bir zaman diliminde oluşan doktrin ve uygulama örneklerinde giderek belirginleşen küllî kaideler ve bu kaidelerin tesbit ve kapsamını konu edinen kavâid ilmi, doktrinde genelde göz önünde bulundurulan ölçüleri ve öncelikleri vermeyi amaçladığından bir yönüyle mezhep fıkhının genel karakteristiğini de yansıtır.

    Hanefî fıkhının Irak gibi ilim ve ticaret yönünden canlı, İslâm dünyasının kuzeye ve doğuya açılan penceresi olması itibariyle de sosyokültürel ve etnik yönden oldukça renkli bir bölgede doğması, Irak'ın yanı sıra aynı niteliklere fazlasıyla sahip olan İran, Horasan ve Türkistan'da yayılmış ve gelişmiş bulunması, mezhep fıkhının hâkim çizgilerinin oluşmasında son derece etkili olmuştur. Meselâ Ebû Hanîfe'nin hayatı boyunca ticaretle meşgul olması ve ticarî hayatı yakından tanımasının, ilk nesilden itibaren Hanefî fakih-lerinin büyük çoğunluğunun kadılık görevini üstlenmesinin mezhep fıkhına derin etkileri inkâr edilemez. Çok belirgin ve kesin bir özellik olmamakla birlikte Hanefî fıkhında ibadetler ve muamelât alanında mümkün olduğu ölçüde kolaylığın tercih edildiği ve bunun biraz da dönem ve bölgenin şartlarından kaynaklandığı söylenebilir. Hanefî fıkhında muamelât, özellikle de ticaret ve borçlar hukukunun halkın ticarî örf ve âdetleriyle ve ihtiyaçlarıyla da uyum içinde olarak bir hayli geliştiği, ticari muamelelerde ve borç ilişkilerinde açıklık, dürüstlük ve belirliliğin bulunması şartıyla hür teşebbüsün ve serbest ticaret ortamının korunmaya çalışıldığı görülür. Hanefî fakihleri-nin akidler ve ticarî ilişkilerde sıkı ve biraz da şeklî unsurlar üzerinde ısrar etmeleri bu şartları gerçekleştirmeye yöneliktir. Meselâ selem akdine konu olan malın cins, tür, miktar, vasıf, süre ve teslim yerinin başlangıçta belirli ve bilinir olması üzerinde titizlikle durulur. Ebû Hanîfe, bu şartların tam gerçekleşmeyeceği malların selem akdine konu olmasını caiz saymaz, kumaşta da ayrıntıların belirlenmesini gerekli görür (M. Ebû Zehre, s. 365-367).

    Hanefî fıkhında fertlerin temel hak ve hürriyetlerinin korunmasına ayrı bir önem verildiği, çatışma halinde kişilik haklarının ön planda tutulduğu, bu anlayışın özellikle Ebû Hanîfe'nin ictihadlarında çok daha baskın olduğu görülür. Mezhep literatüründe yer alan ve çoğu Ebû Hanîfe'ye ait olan, vakfın bağlayıcı değil caiz (gayr-i lâzım) akidlerden sayılması, mâliki mülkünde tasarruftan meneden tedbirlerin uygun görülmeyişi, sefihin ve borçlunun hacredilmeyeceği, yetişkin kızın velisinin izni olmadan evlenebilmesi ve nikâh akdini bizzat yapabilmesi, kadının belli dava türlerinde hâkimlik görevini üstlenebilmesi, zimmîyi öldüren müslümana kısas uygulanabileceği, zimmînin diyet miktarının müslümana eşit tutulması gibi ictihadlar bu anlayışın sonucudur. Şüpheli ve tereddütlü durumlarda hadlerin uygulanmaması da bu çerçevede düşünülebilir. Eşkıyalık suçuna devlet başkanının âyette (el-Mâide 5/33) zikredilen ceza türlerinden dilediğini verebilmesi yerine, suçun her türünün karşılığında verilebilecek cezaların doktrinde belirlenmesinin tercih edilmesi ve siyaseten ta'zîren katli belirli suç türlerine münhasır kılıp birtakım sıkı şartlara bağlamaları da Hanefî imam ve müctehidlerinin mevcut yöneticilere böyle bir takdir hakkı vermenin keyfî uygulamalara yol açabileceği endişesini taşımaları ile, diğer bir ifadeyle dönemlerinde bir hayli güçlenmiş ve teşkilâtlanmış olan siyasî iktidara karşı kişilerin temel hak ve hürriyetlerini güvence altına almak isteyişleriyle açıklanabilir.

    Kişilerin tasarruflarının imkân dahilinde geçerli sayılması da kişi haklarına verilen değerin başka bir ifade şekli olup Hanefî fıkhında görülen temel eğilimler arasında yer alır. Sakat hukukî işlemlerin fesad -butlan şeklinde iki kademeli bir ayırıma tâbi tutularak fâsid işlemlerin iyileştirilmesine imkân tanınması, vasînin ve Fuzûlî’nin tasarrufunun cevazı, vasiyet, nikâh gibi hukukî işlemlerin kuruluşu yönünde gösterilen müsamaha böyledir. Hanefîler'in insan haklarının, bu arada gayri müslimlerin temel hak ve hürriyetlerinin korunması konusunda âzami titizliği göstermiş olmalarının, bu mezhebin bilhassa halkı yeni müslüman olan bölgelerde yayılmasına ve uyum göstermesine etkili olduğu söylenebilir.

    Özellikle Mâlikîve Hambeli fakihlerinin, hukukî işlemlerde tarafların kasıt ve niyetine veya bir işlemin yol açacağı sonuçlara birinci derecede önem verdikleri ve bu duruma birtakım hükümler terettüp ettirdikleri bilinmektedir. Buna karşılık Hanefî fakihleri (Şâfiîler de bu konuda çok defa Hanefîler'le birlikte hareket ederler) akidlerde ve hukukî işlemlerde objektif ölçülerle yetinmiş, iki fiil / hüküm arasında çok kuvvetli bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmadıkça her olayı kendi şartları içinde ele almaya, böylece ticarî hayatta ve borç ilişkilerinde açıklık, güven ve istikrarı korumaya çalışmışlardır. Bu tutumda, ilk dönemlerde Hanefî fakihlerinin büyük çoğunluğunun kadılık yapmış olmasının da payı olmalıdır. Bu sebeple Hanefî fıkhında diyânî hüküm- kazâî hüküm ayırımının bir hayli uygulama alanı bulduğu, bu yaklaşımın özellikle muamelât hukuku alanında belirgin şekilde sürdürüldüğü ve bir işin hukukî geçerliliğinin dinî geçerlilikten ve değer hükmünden ayrı olarak ele alınmaya çalışıldığı görülür. Hatta ibadetlerde yolcular için mevcut ruhsattan mâsiyet işlemek için yola çıkan kimsenin de faydalandırılması, çalıntı elbise ile veya gasbedilen arazide kılınan namazın sahih kabul edilmesi, aynı anlayışın ibadetler alanında bile etkili olduğunu gösterir. Bundan dolayı Hanefîler, usuldeki tabiriyle, naslarda vârid nehyin dinî yasaklık dışında hukukî hükümsüzlüğe de yol açıp açmayacağı tartışmasını açmışlar, gayri müslimlerle ve düşmanla ticarî ilişkiler, içki, faiz, zina gibi dinî haramları doğrudan içermeyen, fakat bunlarla dolaylı olarak ilgili olan akidler; talâk, yemin, ıtk gibi tek taraflı irade beyanları konusunda objektif ve şeklî ölçülerle yetinmişler ve bu tutumları bilhassa Mâlikî ve Hanbelîler tarafından bir hayli eleştiri konusu yapılmıştır.

    Başlangıçtan itibaren Hanefî fakihlerinin, çağdaşları arasında re'yi en çok kullanan kimseler olarak tanındığı, Ebû Hanîfe'nin düşünce sisteminde akla büyük önem verdiği bilinmektedir. İlk nesilden itibaren Hanefî fakihleri farazî fıkhî meselelerin çözümleri üzerinde tartışarak hem fıkhî çözüm üretmede inisiyatifi ellerinde bulundurmuşlar, hem de boşlukları bu usulle doldurarak doktrinin bütünlüğünü ve mantıkî örgüsünü tamamlamaya çalışmışlardır. Bu metot, aynı zamanda akla ve kıyasa büyük önem veren Hanefî fakihleri için hukukçu formasyonu kazanmayı sağlayan iyi bir fikir jimnastiği görevi de görmüştür. Hanefî fakihlerinin çoğunluğu namaz ve orucun vakti, namazda rekatların sayısı ve namazın ifa şekli gibi teabbüdîyani sem'î-şer'î konular hariç iman, küfür, zina, içki gibi fiillerin aklî olduğu, aklın bunların iyilik ve kötülüğünü şer'î tebliğ olmadan da bilebileceği, ancak bu bilginin o fiilin emredilmiş veya yasaklanmış sayılmasını, dolayısıyla teklifi gerektirmeyeceği görüşüne sahip olmuşlar, böylece hüsün-kubuh konusunda Mâtürîdî-Hanefî âlimleri aklı da devrede tutan orta bir yol tutmuşlardır. Bu yaklaşım, Hanefî fıkhında ictihad kapısının daha geniş tutulduğu şeklinde de algılanabilir. Mezhep fıkhında hâkim olan bu aklîleşme süreci ve Eş'arî-Şafiî dayanışması karşısında gösterilen mukavemet, Ebû Hanîfe'ye yapılan mürcielik, Kur'an'ın mahlûk olduğuna kail olmuş gibi isnatlar da dahil, başlangıçtan itibaren Hanefîler'e birtakım eleştirilerin yöneltilmesine uygun bir ortam hazırlamıştır (Madeiung, IsL, LIX, 36-39).

    Hanefî fakihlerinin nakil-akıl dengesini kurmada gösterdikleri bu tutum önce Mu'tezile, V. (XI.) yüzyıldan itibaren de Mâtürîdî ilahiyatının itikadî bir mezhep olarak Hanefîler arasında benimsenmesini ve hızla yayılmasını kolaylaştırmıştır. İmam Mâtürîdî'nin Hanefî olmasının yanı sıra Şafiî- Eş'arî dayanışması karşısında Türk sultanlarının ve Hanefî fakihlerinin kısmen Mu'tezilî, genelde de Mâtürîdî doktrini desteklemiş ve benimsemiş olması sonunda Hanefîliğin neredeyse Mâtürîdiyye ile özdeşleştirildiği görülür. İleriki dönemlerde Hanefîlik ile Mâtürîdîlik arasında görülen ayrılmazlığın belki de en başta gelen sebebi, Türkler'in Ortadoğu'da etkin olup Anadolu'ya yerleşmesini müteakip doğu menşeli Hanefî fakihlerinin bu bölgelere özel olarak davet edilmesi, onların gerek adliye gerekse eğitim öğretim teşkilâtında ve saray çevresinde söz sahibi olup Mâverâünnehir Hanefî fıkıh geleneğinin mezhep doktrininde açık bir hâkimiyet kurmasıdır.

    Hanefî fıkhında örfün ve içtimaî vakıanın ayrı bir değer ve öneme sahip olduğu görülür. İlk nesil Hanefî müctehidlerinin nesih, örf ve istihsan anlayışları, toplumdaki ve çevre şartlarındaki değişimi yakından takip ederek getirilen fıkhî çözümlerin amelî değerini de göz önünde bulundurmaları, fıkıh usulünün ve küllî kaidelerin tedvin edildiği ve doktrinin klasik çizgisinin belirginleştiği sonraki dönemde de kısmen devam etmiş, sınırlı sayıda da olsa sosyal şartların değişmesine paralel olarak yeni çözümler üretilebilmiştir. Meselâ ilk devir Hanefî müctehidleri, dönemlerinde kabile ve aile birliğinin zayıflamış olmasını ve sosyal grupların yeni oluşumunu göz önüne alarak asabe bağına dayalı âkile geleneğine meslekî gruplar arası malî dayanışma şeklinde yeni bir yorum ve uygulama imkânı getirmişlerdir. Böylece toplumdaki aynı sanat ve meslek erbabının, işçilerin kendi aralarında âkılenin fonksiyonunu icra edecek yeni bir sosyal güvence teşkilâtı oluşturmasına imkân hazırlanmıştır. İlk Hanefî fakihleri menfaati aslen mütekavvim mal saymaz ve tazminini gerekli görmezken sonraki dönemde bu kural bazı hak ihlâllerine ve suistimailere yol açması sebebiyle kısmen değişikliğe uğratılmış, yine ilk dönemlerde akidlerde sadelik ve teklik ilkesine uyularak akdî şartlara fazla müsamaha edilmezken sonradan örfen bilinen ve taraflar arasında çekişmeye yol açmayacak nitelikte olan akdî şartlar caiz görülmüştür. Hadiste buğday sahibinin değirmenciyle, elde edilecek undan bir kısmı karşılığında buğdayını öğütmesi şeklinde bir akid yapması yasaklanmışken (Beyhaki, V, 339; Zeylaî, IV, 140) Beihli Hanefî fakihleri, örfen bilinmekte ve çekişmesiz uygulanmakta oluşunu delil getirerek yükün taşman malın bir kısmı karşılığında taşınmasını, dokumacının dokuyacağı kumaşın bir kısmı karşılığında çalıştırılmasını ve çobanın çobanlığı süresince doğacak yavruların belli bir oranı karşılığında sürüye çoban tutulmasını caiz görmüşlerdir. Ebû Yûsuf, alışveriş faiziyle ilgili hadiste (Buhârî, "Büyû, 74-77; Müslim, "Müsâkât", 84) ribevî malların keylî veya veznî olarak zikredilmesinin örfe dayanan bir belirleme olduğunu söylemiş, Ebû Hanîfe şahitlerin tezkiyesini gerekli görmezken İmâmeyn toplum şartlarındaki değişme sebebiyle bunu gerekli görmüş, hatta aynı fakihin önceki görüşünü sonradan değiştirdiği olmuştur. Bu ve benzeri ictihad farklılıkları literatürde örfün âm lafzı tahsis edip edemeyeceği, örfe dayalı nas ve örfün delil oluş şartlan gibi tartışmaları ve açıklamaları da beraberinde getirmiş, bu yaklaşım tarzı, özellikle muamelât hukukunda mezhepte yerleşik bir içtihadın değişen şartlar ışığında yeniden gözden geçirilmesine imkân hazırlamıştır.


  4. 08.Temmuz.2011, 16:44
    2
    Silent and lonely rains



    Hanefi mezhebinin genel karakteristiği

    Asırlarca süren bir zaman diliminde ve geniş bir coğrafyada oluşan ve yerleşen, zamanla kendi içinde çeşitli alt ekoller ve temayüller barındıran Hanefî mezhebinin genel karakteristiğini, mezhep fıkhında hâkim genel çizgi ve eğilimleri tesbit etmenin kolay olmayacağı ve bunu birkaç genel ifadeyle özetlemenin güçlüğü hatta imkânsızlığı ortadadır. Mezheplerin fıkıh doktrininin, özellikle de Hanefî fıkhının başlangıçta amelî veya farazî olarak gündeme gelen çeşitli münferit meselelere çözümler şeklinde doğduğu ve geliştiği, bu sebeple diğer fıkıh mezhepleri gibi Hanefî mezhep fıkhının da temelde meseleci (kazuistik) bir karaktere sahip olduğu öncelikle belirtilmelidir. Toplum-hukuk ilişkisinin çok tabii sonucu olan bu özellik aynı zamanda mezhep fıkhının, içinde bulunduğu şartlan, içtimaî vakıayı ve gelişmeleri yakından takip etmiş ve her olayı kurala feda etmeksizin kendi özel şartları içinde değerlendirmiş olması demektir. Öte yandan Hanefî mezhebinde başlangıçtan itibaren henüz meydana gelmemiş, fakat meydana gelmesi mümkün veya muhtemel farazî meselelerin de fıkhî tartışmalara ve çözüm arayışlarına konu edilmesi, bazı mahzurlar da taşımakla birlikte gerek benzer olaylara getirilen çözümler arasında bütünlüğü sağlaması, mezhep içinde doktrinel düşünceyi geliştirmesi, gerekse ilk imamların re'y ve ictihadlarında gözettikleri amaç ve ilkeleri kavramaya katkısı açısından oldukça faydalı olmuştur.

    Hanefî fıkhında usulün ve bilhassa nasların anlaşılmasıyla ilgili lafzî yorum kurallarının sonradan ve fürûdaki yerleşik görüş ve çözüm örneklerine göre oluştuğu düşünülürse, fukaha metoduyla kaleme alınan usul eserleri bir bakıma bu mezhebin fürûunun temellendirilmesi ve açıklaması sayılabilir. Hanefî fıkhının genel karakteristiğiyle ilgili olarak söylenenler de aynı şekilde, mezhep imamlarının diğer fıkıh mezheplerine göre farklılık arzeden ictihadları göz önünde bulundurularak yapılan bir değerlendirme ve genellemeden öte bir anlam taşımaz. Diğer bir anlatımla, her fıkhî mesele kendi şartları içinde değerlendirilip çözümlendiği ve mezhep fıkhı da münferit meselelere getirilen çözümlerden oluştuğu, bu çözüm örneklerini gruplandırarak her birini bir kurala bağlamanın bazı zorlukları bulunduğu için yapılacak tesbitler katı ve iddialı bir ilke olmaktan çok bazı veya birçok istisnası da bulunan bir genel temayül belirlemesi mahiyetindedir.

    M. Zâhid Kevserî, Ebû Hanîfe'nin hadisle amel konusundaki prensiplerinden söz ettikten sonra onun fetvalarında kişilerin kural olarak borçsuz ve sorumsuz olması, yetişkin insanın hukukî işlemlerini mümkün olduğu ölçüde geçerli sayma, ihtilaflı konularda fakir ve zayıf tarafı gözetme gibi birtakım ilke ve amaçlan göz önünde bulundurduğunu belirtir {en-Nüketü't-tarîfe, s. 259). Çağdaş İslâm hukukçularından Muhammed Yûsuf Mûsâ da benzeri bir ifadeyle Ebû Hanîfe'nin fıkhının ibadet ve muamelâtta kolaylık, fakir ve zayıf tarafı gözetme, kişinin hukukî işlemlerini imkân dahilinde geçerli sayma, fertlerin hürriyetini ve kişiliğini gözetme, devlet otoritesinin devlet başkanınca temsili şeklinde beş esasa dayandığını belirtir. Târihu'l-fıkhi'l-İslâmı III, 89-90).

    Ebû Hanîfe'nin birçok içtihadının bu ilkelerle irtibatlandırılması ve açıklanması mümkün olup bu ve benzeri ilkeler, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed dahil diğer Hanefî müctehîdlerince de büyük ölçüde korunmuştur. Ancak daha başka ilkelerin ve usul kurallarının da gözetilmesi sebebiyle mezhepte bu sayılan esaslarla açıklanamayacak îctihadların varlığı, daha doğrusu bu esasların katı bir geçerliliğe sahip bulunmadığı gözden uzak tutulmamalıdır. Öte yandan İslâm hukuku bir yönüyle nakil delile yani nassa dayanmakla ve nasların anlaşılmasında lafız unsuru bütün fakihler arasında ortak bir bağ ve asgari bir mutabakat zemini oluşturmakla birlikte fakihlere veya fıkıh mezheplerine izafe edilebilecek prensip ve amaçlar, onların hem bu lafızları anlamalarında hem de nasların herhangi bir düzenleme getirmediği alanları re'y ve ictihadla doldurma faaliyetlerinde etkili olan öncelikler ve farklılıklar anlamını taşır.

    Hanefî fıkhı, dış görünüşte Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin re'y ve ictihadlannın hoca-talebe ilişkisi, tedris ve tedvin geleneği içinde sonraki nesillere aktarılması şeklinde teşekkül etmiş olsa bile, hem bu ilmî gelenek hem de aktarılan ictihad örnekleri mezhebin ilk müctehidlerinin bakış açılarının ve önceliklerinin sonraki nesillerce bilinmesine imkân hazırlamış ve bu ileriki dönemlerde mezhep fakih-lerince genel bir temayül olarak korunmuştun Esasen fıkıh mezhebi denince bir müçtehidin görüşleri etrafında kümelenen fakihler topluluğu değil re'y ve ictihadda belirli bir anlayış, usul ve çizgi üzerinde asgari mutabakat sağlayan fakihlerin oluşturduğu genel çerçeve anlaşılmaktadır. Bu sebeple ilk imamlara ait genel temayül ve tercihlerin Hanefî mezhep doktrininde ana hatlarıyla korunmuş ve bu ilkelerin ileri dönemlerde daha da netleştirilmiş olması tabiidir. Mezhebin uzun bir zaman diliminde oluşan doktrin ve uygulama örneklerinde giderek belirginleşen küllî kaideler ve bu kaidelerin tesbit ve kapsamını konu edinen kavâid ilmi, doktrinde genelde göz önünde bulundurulan ölçüleri ve öncelikleri vermeyi amaçladığından bir yönüyle mezhep fıkhının genel karakteristiğini de yansıtır.

    Hanefî fıkhının Irak gibi ilim ve ticaret yönünden canlı, İslâm dünyasının kuzeye ve doğuya açılan penceresi olması itibariyle de sosyokültürel ve etnik yönden oldukça renkli bir bölgede doğması, Irak'ın yanı sıra aynı niteliklere fazlasıyla sahip olan İran, Horasan ve Türkistan'da yayılmış ve gelişmiş bulunması, mezhep fıkhının hâkim çizgilerinin oluşmasında son derece etkili olmuştur. Meselâ Ebû Hanîfe'nin hayatı boyunca ticaretle meşgul olması ve ticarî hayatı yakından tanımasının, ilk nesilden itibaren Hanefî fakih-lerinin büyük çoğunluğunun kadılık görevini üstlenmesinin mezhep fıkhına derin etkileri inkâr edilemez. Çok belirgin ve kesin bir özellik olmamakla birlikte Hanefî fıkhında ibadetler ve muamelât alanında mümkün olduğu ölçüde kolaylığın tercih edildiği ve bunun biraz da dönem ve bölgenin şartlarından kaynaklandığı söylenebilir. Hanefî fıkhında muamelât, özellikle de ticaret ve borçlar hukukunun halkın ticarî örf ve âdetleriyle ve ihtiyaçlarıyla da uyum içinde olarak bir hayli geliştiği, ticari muamelelerde ve borç ilişkilerinde açıklık, dürüstlük ve belirliliğin bulunması şartıyla hür teşebbüsün ve serbest ticaret ortamının korunmaya çalışıldığı görülür. Hanefî fakihleri-nin akidler ve ticarî ilişkilerde sıkı ve biraz da şeklî unsurlar üzerinde ısrar etmeleri bu şartları gerçekleştirmeye yöneliktir. Meselâ selem akdine konu olan malın cins, tür, miktar, vasıf, süre ve teslim yerinin başlangıçta belirli ve bilinir olması üzerinde titizlikle durulur. Ebû Hanîfe, bu şartların tam gerçekleşmeyeceği malların selem akdine konu olmasını caiz saymaz, kumaşta da ayrıntıların belirlenmesini gerekli görür (M. Ebû Zehre, s. 365-367).

    Hanefî fıkhında fertlerin temel hak ve hürriyetlerinin korunmasına ayrı bir önem verildiği, çatışma halinde kişilik haklarının ön planda tutulduğu, bu anlayışın özellikle Ebû Hanîfe'nin ictihadlarında çok daha baskın olduğu görülür. Mezhep literatüründe yer alan ve çoğu Ebû Hanîfe'ye ait olan, vakfın bağlayıcı değil caiz (gayr-i lâzım) akidlerden sayılması, mâliki mülkünde tasarruftan meneden tedbirlerin uygun görülmeyişi, sefihin ve borçlunun hacredilmeyeceği, yetişkin kızın velisinin izni olmadan evlenebilmesi ve nikâh akdini bizzat yapabilmesi, kadının belli dava türlerinde hâkimlik görevini üstlenebilmesi, zimmîyi öldüren müslümana kısas uygulanabileceği, zimmînin diyet miktarının müslümana eşit tutulması gibi ictihadlar bu anlayışın sonucudur. Şüpheli ve tereddütlü durumlarda hadlerin uygulanmaması da bu çerçevede düşünülebilir. Eşkıyalık suçuna devlet başkanının âyette (el-Mâide 5/33) zikredilen ceza türlerinden dilediğini verebilmesi yerine, suçun her türünün karşılığında verilebilecek cezaların doktrinde belirlenmesinin tercih edilmesi ve siyaseten ta'zîren katli belirli suç türlerine münhasır kılıp birtakım sıkı şartlara bağlamaları da Hanefî imam ve müctehidlerinin mevcut yöneticilere böyle bir takdir hakkı vermenin keyfî uygulamalara yol açabileceği endişesini taşımaları ile, diğer bir ifadeyle dönemlerinde bir hayli güçlenmiş ve teşkilâtlanmış olan siyasî iktidara karşı kişilerin temel hak ve hürriyetlerini güvence altına almak isteyişleriyle açıklanabilir.

    Kişilerin tasarruflarının imkân dahilinde geçerli sayılması da kişi haklarına verilen değerin başka bir ifade şekli olup Hanefî fıkhında görülen temel eğilimler arasında yer alır. Sakat hukukî işlemlerin fesad -butlan şeklinde iki kademeli bir ayırıma tâbi tutularak fâsid işlemlerin iyileştirilmesine imkân tanınması, vasînin ve Fuzûlî’nin tasarrufunun cevazı, vasiyet, nikâh gibi hukukî işlemlerin kuruluşu yönünde gösterilen müsamaha böyledir. Hanefîler'in insan haklarının, bu arada gayri müslimlerin temel hak ve hürriyetlerinin korunması konusunda âzami titizliği göstermiş olmalarının, bu mezhebin bilhassa halkı yeni müslüman olan bölgelerde yayılmasına ve uyum göstermesine etkili olduğu söylenebilir.

    Özellikle Mâlikîve Hambeli fakihlerinin, hukukî işlemlerde tarafların kasıt ve niyetine veya bir işlemin yol açacağı sonuçlara birinci derecede önem verdikleri ve bu duruma birtakım hükümler terettüp ettirdikleri bilinmektedir. Buna karşılık Hanefî fakihleri (Şâfiîler de bu konuda çok defa Hanefîler'le birlikte hareket ederler) akidlerde ve hukukî işlemlerde objektif ölçülerle yetinmiş, iki fiil / hüküm arasında çok kuvvetli bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmadıkça her olayı kendi şartları içinde ele almaya, böylece ticarî hayatta ve borç ilişkilerinde açıklık, güven ve istikrarı korumaya çalışmışlardır. Bu tutumda, ilk dönemlerde Hanefî fakihlerinin büyük çoğunluğunun kadılık yapmış olmasının da payı olmalıdır. Bu sebeple Hanefî fıkhında diyânî hüküm- kazâî hüküm ayırımının bir hayli uygulama alanı bulduğu, bu yaklaşımın özellikle muamelât hukuku alanında belirgin şekilde sürdürüldüğü ve bir işin hukukî geçerliliğinin dinî geçerlilikten ve değer hükmünden ayrı olarak ele alınmaya çalışıldığı görülür. Hatta ibadetlerde yolcular için mevcut ruhsattan mâsiyet işlemek için yola çıkan kimsenin de faydalandırılması, çalıntı elbise ile veya gasbedilen arazide kılınan namazın sahih kabul edilmesi, aynı anlayışın ibadetler alanında bile etkili olduğunu gösterir. Bundan dolayı Hanefîler, usuldeki tabiriyle, naslarda vârid nehyin dinî yasaklık dışında hukukî hükümsüzlüğe de yol açıp açmayacağı tartışmasını açmışlar, gayri müslimlerle ve düşmanla ticarî ilişkiler, içki, faiz, zina gibi dinî haramları doğrudan içermeyen, fakat bunlarla dolaylı olarak ilgili olan akidler; talâk, yemin, ıtk gibi tek taraflı irade beyanları konusunda objektif ve şeklî ölçülerle yetinmişler ve bu tutumları bilhassa Mâlikî ve Hanbelîler tarafından bir hayli eleştiri konusu yapılmıştır.

    Başlangıçtan itibaren Hanefî fakihlerinin, çağdaşları arasında re'yi en çok kullanan kimseler olarak tanındığı, Ebû Hanîfe'nin düşünce sisteminde akla büyük önem verdiği bilinmektedir. İlk nesilden itibaren Hanefî fakihleri farazî fıkhî meselelerin çözümleri üzerinde tartışarak hem fıkhî çözüm üretmede inisiyatifi ellerinde bulundurmuşlar, hem de boşlukları bu usulle doldurarak doktrinin bütünlüğünü ve mantıkî örgüsünü tamamlamaya çalışmışlardır. Bu metot, aynı zamanda akla ve kıyasa büyük önem veren Hanefî fakihleri için hukukçu formasyonu kazanmayı sağlayan iyi bir fikir jimnastiği görevi de görmüştür. Hanefî fakihlerinin çoğunluğu namaz ve orucun vakti, namazda rekatların sayısı ve namazın ifa şekli gibi teabbüdîyani sem'î-şer'î konular hariç iman, küfür, zina, içki gibi fiillerin aklî olduğu, aklın bunların iyilik ve kötülüğünü şer'î tebliğ olmadan da bilebileceği, ancak bu bilginin o fiilin emredilmiş veya yasaklanmış sayılmasını, dolayısıyla teklifi gerektirmeyeceği görüşüne sahip olmuşlar, böylece hüsün-kubuh konusunda Mâtürîdî-Hanefî âlimleri aklı da devrede tutan orta bir yol tutmuşlardır. Bu yaklaşım, Hanefî fıkhında ictihad kapısının daha geniş tutulduğu şeklinde de algılanabilir. Mezhep fıkhında hâkim olan bu aklîleşme süreci ve Eş'arî-Şafiî dayanışması karşısında gösterilen mukavemet, Ebû Hanîfe'ye yapılan mürcielik, Kur'an'ın mahlûk olduğuna kail olmuş gibi isnatlar da dahil, başlangıçtan itibaren Hanefîler'e birtakım eleştirilerin yöneltilmesine uygun bir ortam hazırlamıştır (Madeiung, IsL, LIX, 36-39).

    Hanefî fakihlerinin nakil-akıl dengesini kurmada gösterdikleri bu tutum önce Mu'tezile, V. (XI.) yüzyıldan itibaren de Mâtürîdî ilahiyatının itikadî bir mezhep olarak Hanefîler arasında benimsenmesini ve hızla yayılmasını kolaylaştırmıştır. İmam Mâtürîdî'nin Hanefî olmasının yanı sıra Şafiî- Eş'arî dayanışması karşısında Türk sultanlarının ve Hanefî fakihlerinin kısmen Mu'tezilî, genelde de Mâtürîdî doktrini desteklemiş ve benimsemiş olması sonunda Hanefîliğin neredeyse Mâtürîdiyye ile özdeşleştirildiği görülür. İleriki dönemlerde Hanefîlik ile Mâtürîdîlik arasında görülen ayrılmazlığın belki de en başta gelen sebebi, Türkler'in Ortadoğu'da etkin olup Anadolu'ya yerleşmesini müteakip doğu menşeli Hanefî fakihlerinin bu bölgelere özel olarak davet edilmesi, onların gerek adliye gerekse eğitim öğretim teşkilâtında ve saray çevresinde söz sahibi olup Mâverâünnehir Hanefî fıkıh geleneğinin mezhep doktrininde açık bir hâkimiyet kurmasıdır.

    Hanefî fıkhında örfün ve içtimaî vakıanın ayrı bir değer ve öneme sahip olduğu görülür. İlk nesil Hanefî müctehidlerinin nesih, örf ve istihsan anlayışları, toplumdaki ve çevre şartlarındaki değişimi yakından takip ederek getirilen fıkhî çözümlerin amelî değerini de göz önünde bulundurmaları, fıkıh usulünün ve küllî kaidelerin tedvin edildiği ve doktrinin klasik çizgisinin belirginleştiği sonraki dönemde de kısmen devam etmiş, sınırlı sayıda da olsa sosyal şartların değişmesine paralel olarak yeni çözümler üretilebilmiştir. Meselâ ilk devir Hanefî müctehidleri, dönemlerinde kabile ve aile birliğinin zayıflamış olmasını ve sosyal grupların yeni oluşumunu göz önüne alarak asabe bağına dayalı âkile geleneğine meslekî gruplar arası malî dayanışma şeklinde yeni bir yorum ve uygulama imkânı getirmişlerdir. Böylece toplumdaki aynı sanat ve meslek erbabının, işçilerin kendi aralarında âkılenin fonksiyonunu icra edecek yeni bir sosyal güvence teşkilâtı oluşturmasına imkân hazırlanmıştır. İlk Hanefî fakihleri menfaati aslen mütekavvim mal saymaz ve tazminini gerekli görmezken sonraki dönemde bu kural bazı hak ihlâllerine ve suistimailere yol açması sebebiyle kısmen değişikliğe uğratılmış, yine ilk dönemlerde akidlerde sadelik ve teklik ilkesine uyularak akdî şartlara fazla müsamaha edilmezken sonradan örfen bilinen ve taraflar arasında çekişmeye yol açmayacak nitelikte olan akdî şartlar caiz görülmüştür. Hadiste buğday sahibinin değirmenciyle, elde edilecek undan bir kısmı karşılığında buğdayını öğütmesi şeklinde bir akid yapması yasaklanmışken (Beyhaki, V, 339; Zeylaî, IV, 140) Beihli Hanefî fakihleri, örfen bilinmekte ve çekişmesiz uygulanmakta oluşunu delil getirerek yükün taşman malın bir kısmı karşılığında taşınmasını, dokumacının dokuyacağı kumaşın bir kısmı karşılığında çalıştırılmasını ve çobanın çobanlığı süresince doğacak yavruların belli bir oranı karşılığında sürüye çoban tutulmasını caiz görmüşlerdir. Ebû Yûsuf, alışveriş faiziyle ilgili hadiste (Buhârî, "Büyû, 74-77; Müslim, "Müsâkât", 84) ribevî malların keylî veya veznî olarak zikredilmesinin örfe dayanan bir belirleme olduğunu söylemiş, Ebû Hanîfe şahitlerin tezkiyesini gerekli görmezken İmâmeyn toplum şartlarındaki değişme sebebiyle bunu gerekli görmüş, hatta aynı fakihin önceki görüşünü sonradan değiştirdiği olmuştur. Bu ve benzeri ictihad farklılıkları literatürde örfün âm lafzı tahsis edip edemeyeceği, örfe dayalı nas ve örfün delil oluş şartlan gibi tartışmaları ve açıklamaları da beraberinde getirmiş, bu yaklaşım tarzı, özellikle muamelât hukukunda mezhepte yerleşik bir içtihadın değişen şartlar ışığında yeniden gözden geçirilmesine imkân hazırlamıştır.


  5. 08.Temmuz.2011, 16:46
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Hanefi mezhebinin genel karakteristiği ni açıklarmısınız?

    Klasik ve çağdaş literatürde, "şekil bakımından hukuka uygun bir işlem vasıtasıyla yasaklanmış bir sonuca ulaşma çabası" olarak özetlenebilecek olan hiyel ve mehâric usulünü ilk Hanefî müctehidlerinin icat ettiği ve mezhepte bu metoda sıkça başvurulduğu yönünde yaygın bir iddia ve kanaat mevcuttur. Bu kanaatin oluşmasına biraz da menâkîb kitaplarında Ebû Hanîfe'nîn ince anlayışına ve zekâ kıvraklığına örnek olarak zikredilen bazı görüşlerin ve hukukî çözümlerin kanuna karşı hile gibi değerlendirilmiş olması, mevsuk bir isnat olmamakla birlikte Hanefî imamlara hiyelle ilgili eserler veya birçok çözüm örnekleri nisbet edilmesi, müellifi bilinen ilk hiyel kitabının Hanefî fakihi Hassâf 'a ait oluşu, mezhep içinde orta ve ileri dönemlerde hiyeli caiz görüp bolca kullanmasıyla ün salmış fakihlerin bulunması gibi durumlar yol açmıştır. Ebû Hanîfe'nin, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in şeklen hukuka uygun da olsa dolaylı yoldan harama ulaşmak veya bir farzı ıskat etmek için hileye başvurulmasını açıkça tenkit ettikleri, mezhep doktrininde bu görüşün hâkim bulunduğu, Ebu Hanîfe'ye nisbet edilen hilelerin çoğunun yemin ve talâk konusunda olduğu düşünülürse Hanefî fıkhında kişileri meşru yolla meşru neticelere ulaştıran, günaha girmekten koruyan, darlık ve sıkıntıdan kurtaran hukukî çözümlerin caiz görüldüğü, kanuna karşı hile teşkil eden, harama, bir hakkın iptaline veya bir vacibin ıskatına yol açan hilelerin caiz görülmediği anlaşılın Bununla birlikte Hanefî fıkıh literatüründe yer yer bu son grupta mütalaa edilebilecek bazı hile örneklerine rastlanılrnası, mezhep müctehidlerince kural olarak kabul edilen ve sınırlı olarak kullanılan hiyel prensibinin sonraki dönemde bazı Hanefî fakihleri tarafından tahrîc usulüyle fıkhın diğer alanlarına yayılması ve ölçüsüzce kullanılması sonucudur. Hanefî mezhebine bu konuda ağır eleştirilerin yöneltilmesine de bu son tür hile örnekleri sebep olmuştur (bk. HİYEL). Öte yandan, istihsan metodunun kullanımı konusunda özel bir maharet kazanan Hanefî fakihlerinin hiyel prensibini de kural olarak kabul edip uygulamaları, bu iki usul ile mezhepte yerleşik kuralları, örnek ictihadları ve lafzı-mantıkî ilkeleri iptal etmeden onların katılığını aşma ve hakkaniyet ilkesinin gerektirdiği bir çözüme gitme olarak da anlaşılabilir.

    LİTERATÜR

    Hanefî mezhebinin kurucusu Ebû Hanîfe, muhitinde karşılaşılan meseleler ve bizzat kendisine yöneltilen sorularla ilgili olarak hayatı boyunca birçok ictihadda bulunmakla birlikte bunlan yazmadığı gibi ictihad metodunu açıkladığı herhangi bir kitap da kaleme almamıştır. Ona nisbet edilen eserler genellikle akaidle ilgili olup doğrudan fıkhî konulara hasredîlmemiştir. Ebû Hanîfe, fıkhî meseleleri ictihad ehli talebelerinden oluşan ders halkasında onlarla birlikte ele alıp tartıştıktan sonra ortaya çıkan çözümlen yazdırıyordu. Bu şekilde bir taraftan Hanefî mezhebinin çeşitli konularla ilgili görüşleri toplanırken bir taraftan da ortaya çıkan ictihadların belli kitap ve bab başlıkları altında bir araya getirilerek tasnif ve tedvini sağlanıyor, bu ise daha sonra kaleme alınacak sistematik fıkıh kitapları için bir temel oluşturuyordu. Ebû Hanife'den sonra bu ders halkalarını devam ettiren Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî ve Züfer b. Hüzeyl gibi önde gelen talebelerin, hocalarının görüşleriyle birlikte kendi görüşlerini de imlâ ve telif yoluyla talebelerine aktardıkları bilinmektedir. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî'nin derlediği, kendisinden tevatür ve şöhret yoluyla nakledildikleri için "zâhirü'r-rivâye" (el-usûl) olarak anılan el-Aşl (el-Mebsût), ez-Ziyadat, el-Câmi’u’l-kebîr, el-Câmiu'ş-şağir, es-Siyerü’l-kebîr ve es-Sîyerüş-şağir adlı eserler Hanefî fıkhının ilk ve en güvenilir kaynaklarını oluşturur. Bazıları defalarca basılan bu eserlerden özellikle ez-Ziyâdât, el-Câmiu'1-kebîr ve el-Câmfu'ş-şağîr üzerine tanınmış Hanefî âlimleri tarafından yapılan birçok şerh, ihtisar ve nazım çalışmasının önemli bir kısmı yazma halinde bugüne ulaşmıştır (Sezgin, I, 422-431). Şeybânî'nin, âhâd yolla rivayet edildikleri için "nevâdirü'r-rivâye" diye anılan el-Hücce alâ Ehli’l-Medîne (I-IV, Haydarâbâd 1385-1390) ve el-Âşâr ile (Leknev 1883, 1312/1894; Lahor î 309, i 328) diğer bazı eserleri yanında Ebû Yûsuf'un başta Kitâbü'l-Harâc olmak üzere bugüne ulaşan birkaç kitabî da (bk. DİA, X,264) Hanefî literatürünün oluşmasında önemli katkısı bulunan ilk eserlerdir.

    İmam Muharnmed'in Ebû Hanîfe ve talebelerine ait görüşleri topladığı ilk kaynaklardan sonra Hanefîliğin geniş bir coğrafyaya yayılması ve Abbasîler zamanında büyük nüfuz kazanması ile birlikte ilk birkaç nesil Hanefî müctehidlerinin (mütekaddimîn) görüşlerini derleyen eserlerin yanı sıra çeşitli bölgelerdeki doktrinel ve tatbikî hukuku yansıtan eserlerin de hızla çoğaldığı ve ayrıca Hanefî fıkhının özlü şekilde ve genel olarak delillere yer verilmeden derlendiği temel metinlerin kaleme alınmaya başladığı görülür. Bazılarında yalnız Ebû Hanîfe'nin, bazılarında talebelerinin de görüşlerinin kaydedildiği bu muhtasar metinler zaman içinde birçok âlım tarafından şerhedilmiştir. Bu eserler gibi fıkhın bütün konularını ihtiva etmeleri yanında daha sonraki âlimlerin görüşlerine ve kendi dönemlerinde ortaya çıkan meselelere getirdikleri çözümlere de yer veren fetâvâ, nevazil ve vâkıât kitapları ile belli bazı konulara hasredilen eserler, fıkıh usulü ve Hanefî ulemâsının hal tercümelerini konu edinen çalışmalar binlerce cildi bulan zengin bir literatür oluşturmuştur.

    Temel Metinler ve Şerhleri. Hanefî mezhebinde el kitabı mahiyetinde ilk eser Ebû Ca'fer et-Tahâvî'nin (ö. 321/933) el-Muhtasaradır (Kahire 1370}. Ebû Hanîfe ve iki talebesi Ebû Yûsuf ile Şeybânî'nin görüşlerinin özet halinde yer aldığı eserde, aynı zamanda bir müetehid olan müellifin kendi görüş ve tercihlerini de belirtmesi önem taşır. Bugüne ulaşan beş şerhinden (Sezgin, I, 441) Cessâs ile Ali b. Muhammed el-İsbîcâbî'ninkiler özellikle anılmalıdır. Horasan Sâmânî Emîri Nûh b. Nasr'a vezirlik yapan Hâkim eş-Şehîd, Şeybânî'nin adı geçen altı kitabındaki görüşleri derleyerek el-Kâfî adlı eseri meydana getirdi (yazma nüshaları için bk. a.g.e., I, 443). Şemsüfeimme es-Serahsî bu eseri el-Mebsût adıyla şerhetti (I-XXX, Kahire 1324-1331). el-Mebsût Hanefî fıkhının temellendirildiği, bu mezhebe ait görüşlerin delillerinin açıklandığı ve sistemli bîr tahlilin yapıldığı ilk ve en hacimli eserdir.


    Kudûrî(ö. 428/1037), Hanefî mezhebinin en meşhur el kitaplarından biri olan el-Muhtasar’ı telif etti. Birçok defa basılan, çeşitli Doğu ve Batı dillerinde tam ve kısmî tercümeleri bulunan eser üzerinde otuz civarında şerh vb. çalışma yapılmıştır. En yaygın şerhleri Ebû Bekir el-Haddâd'ın el-Cevheretü 'n-neyyire (İstanbul 1301, 1306, 1314, 1323; Kahire 1322; Delhi 1327; Lahor 1328) ve es-Sirâcü'l-vehhac’ı ile (a.g.e., I, 454) Abdülganî el-Meydânî'nin el-Lübâb fi şerhi'l-kitabıdır (İstanbul 1275; Kahire 1330, 1331, 1346, 1354; nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd, I-IV, Kahire 1381/1961). Kudûrî'nin delillere yer vermediği ve ihtilaflı konularda Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf ve Muhammed'in görüşlerini kaydettiği eseri Hanefiler arasında, İbn Ebû Zeyd el-Kayrevânî'nin er-Risale'sine Mâliki çevrelerinde atfedilen bereket ve saygınlığa sahip olup yine Mâliki mezhebinden Halîl b. İshak el-Cündî'nin el-Muhtaşafı gibi "el-Kitâb" diye de anılmaktadır.

    Alâeddin es-Semerkandî'nin (ö. 539/ 1144) Tuhfetü'l-fukaha adlı eseri (nşr. M. Zekî Abdülber, I—III. Dımaşk 1377/1958; Beyrut 1405/1984; Katar 1408/1987; nşr. M. el-Muntasır el-Kettânî - Vehbe ez-Zu-haylî, I-IV, Dımaşk 1384/1964), Kudûrî'-nin el-Muhtasar’ına dayanmakla birlikte o zamana kadar kaleme alman eserlerden farklı bir sistematiğe sahiptir. Kudürî'nin eserini ikmal, izah ve delillerle temellendirme maksadıyla kaleme alınan Tuhfetü'l'fukahâ* tertip usulü ve terminolojinin geliştirilmesi bakımından ileri bir merhaleyi temsil eder. Semerkandî'nin talebesi olan Kâsânî, bu eseri tertip ve metot bakımından örnek alarak Bedâ’i’u’ş-şanai’i telif etti (I-VII, Kahire 1327-1328; nşr. Zekeriyyâ Ali Yûsuf, I-X, Kahire 1972). Bilgilere ulaşma ve onları anlamayı kolaylaştırmak için ayrıntıları mümkün olduğu ölçüde genel kurallara bağlamayı amaç edinen müellif bunu büyük ölçüde başarmıştır. Hanefî tabakat kitaplarında bu eser Tuhietü'1-fukahâ'nın şerhi olarak gösteriliyorsa da aslında klasik şerhlerle benzerliği bulunmayan Kâsânî'nin eseri orijinal bir çalışma olup gerek muhteva gerekse metot bakımından Semerkandî'nin eserini aşmıştır.

    Kâsânî'nin çağdaşı Burhâneddin el-Mergînâni’nin el-Hidâye adlı kitabı, müteahhirîn devri Hanefî ulemâsı arasında en çok rağbet gören eserlerin başında gelir Eser, aynı müellifin Şeybânî'nin el-Câmi’'u’ş-şağîrı ile Kudûrî'nin el-Muhtasar’ına dayanarak telif ettiği Bidâye-tü'1-mübtedînin şerhidir, merginânî'nin ilmî kudreti, konulan bir bütün halinde işleyişi ve üslûbunun güzelliği sebebiyle çok tutulan el-Hidâye birçok defa basılmış (Kalküta 1234; Bombay 1279; Kahire 1282; Leknev 1876; Kazan 1888; Kanpûr 1289-1290; Delhi 1306), İngilizce'ye (trc. Ch. Hamilton, London 1791, 1870) ve bazı Doğu dillerine de tercüme edilmiştir. Bu eser üzerine altmış civarında şerh ve haşiye yazılmış olup basılan önemli şerhleri şunlardır: Celâleddin el-Kurlânî, el-Kifâye (I-IV, Kalküta 1831-1834; Bombay 1279; Leknev 1876-1881, 1887; Kazan 1304; I-IX, Kahire 1319, Fethu'l-kadîr ve el-İnâye ile birlikte); Ekmeleddin el-Bâbertî, el-İnâye (Kalküta 1831, 1837, 1840; I-VIII, Bulak 1315-1318, Sadî Çelebi'nin buna haşiyesi ve Fethu'l-kadir’le birlikte; I-IX, Kahire 1319, aynı eserler ve el-Kifâye ile birlikte; I-X, Kahire 1970, Fethu'l-kadîr ve Sadî Çelebi'nin hâşiyesiyle birlikte); Bedreddin el-Aynî, el-Binâye (I-IV, Leknev 1293; I-X, Beyrut 1400-1401/1980-1981); İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr (I-IV, Leknev 1292; I-VIII, Bulak 1315-1318; I-IX, Kahire 1319; I-X, Kahire 1970).


    Müteahhirîn devri Hanefî âlimleri arasında şöhret bulan iki metinden biri olan Abdullah b. Mahmûd el-Mevsılî'nin (ö. 683/1284) el-Muhtâfu Ebû Hanîfe'nin görüşleri esas alınarak yazılmış bir muhtasardır ve yine müellifi tarafından el-İhtiyar li-ta’lîli'l-Muhtâr adıyla şerhedîlmiştir (I-III, Kahire 1355; I-V, Kahire 1370). Bu şerhte, özellikle sık sık karşılaşılan meselelerin ilâvesi yanında Hanefî imamları arasındaki görüş ayrılıklarına ve fıkhî ta'lîllere yer verilmiş, ihtilaflı konularda fetvaya esas olan görüşe yer yer işaret edilmiştir. İkinci metin, Muzafferüddin Îbnû's-Sââtînin (ö. 694/1295) Mecmau'l-Bahreyn adlı eseri olup Kudûri’nin el-Muhtaşafı ile Ebû Hafs Necmeddin en-Nesefî'nin el-Manzûmetü'n-Nesefiyye'sl esas alınarak telif edilmiştir. Eser üzerine, bizzat müellifi ve aralarında İbn Melek ve Bedreddin el-Aynî'nin de bulunduğu bazı Hanefî âlimleri şerh yazmışlardır (metni ve şerhlerinin yazma nüshaları için bk. Brockelmann, GAL, I, 477; Suppl, I, 658).

    Bu iki kitaptan sonra kaleme alınan iki muhtasar metin de çok meşhur olmuştur. Bunlar, Ebü'l-Berekât en-Nesefî'nin (ö. 710/1310) Kenzü'd-dekâ'ik’i ile Tâcüşşeria'nın Vikâyetü'r-rivâyesidir. Kenzü'd-dekâ’ik, Şeybânî'nin zâhirü'r-rivâye kitaplarından özellikle el-Câmi'u'1-kebîr, el-Câmi’u'ş-şağîr ez-Ziyâdât ile Tahâvî'nin el-Muhtasar’ı Ebû Hafs en-Nesefi’nin el-Manzumesi, Mergînânî'-nin el-Hidâye sı ve diğer bazı "nevazil" ve fetva kitaplarından faydalanılarak yine Nesefî tarafından kaleme alınan el-Vâfî adlı eserin muhtasarı olup birçok defa basılmıştır (meselâ bk. nşr. W. Cureton, London 1843; Lahor 1870; Delhi 1287, 1306; Bombay 1877, 1882; Kahire 1309, 1311). Farsça'ya ve Peştu diline tercüme edilen Kenzü'd-dekâ'ik’in otuz civarındaki şerhi arasında (Brockelmann, GAL, II, 251-252; Suppl, II, 265-267) en önemlileri şunlardır: Fahreddin Osman b. Ali ez-Zeylaî, Tebyînü'l-hakâ'ik (Leknev 1302; Kahire 1303; I-VI, Bulak 1313-1315); Bedreddin el-Aynî, Remzü'1-hakâ'ik (MI, Bulak 1285; Kahire 1299; Bombay 1302; Delhi 1870; Leknev 1877); Ebü'l-Kâsım es-Semerkandi, Müstahlaşü'1-hakâ'ik (Delhi 1870, 1882, 1884; Leknev 1870, 1877; Kanpûr 1882; Bombay 1882); Molla Miskîn, Şerhu Kenzü'd-dekâ’ik (Bulak 1287; Kahire 1294, 1303, 1312, 1328); Zeynüddin İbn Nüceym, el-Bahrü'r-râ% (I-VIII, Kahire 1311). Tâcüşşerîa'nın Vikâyetü'r-rivâye'si Merginânî'ye ait el-Hidâye'den ihtisarla telif edilmiştir (yazma nüshaları için bk. Brockelmann, GAL, I, 468; Suppl, I, 646). Müellifin torunu Sadrüşşerîa es-Sânî'nin Şerli u'1-Vikayesi (Leknev 1872-1873, 1883; Delhi 1888, 1889; Kahire 1318) ve Ahîzâde Yûsuf Efendi'nin Zahîretü'l ukbâ adıyla buna yazdığı haşiye (Leknev 1873, 1882, 1304; Kanpûr 1878; Lahor 1879; Kalküta 1245) önemlidir. Sadrüşşerîa'nın Vikayeyi ihtisar ettiği en-Nukâye adlı eseriyle (Kazan 1260; Kalküta 1274, 1858; Leknev 1873, 1881, 1884, 1888, 1889; Delhi 1885, 1891, 1900; Lahor 1314, 1323, 1326, 1329; Kahire 1318) Muhammed b. Hüsâmeddin el-Kuhistânî'nin Câmiu'r-rumûz adıyla buna yazdığı şerhin de (Kalküta 1858; İstanbul 1289, 1291; Kazan 1890,1902; Leknev 1874, 1291,1298) burada zikredilmesi gerekir {el-Vikâyeve en-Nukâye üzerine yapılan diğer şerh ve haşiye çalışmaları için bk. Brockelmann, GAL, I, 468-469; Suppl, I, 646-648).

    Kudûrî'nin el-Muhtaşafı, Nesefî'nin Kenzü'd-dekâ'ik’i ve Tâcüşşerîa'nın el-Vikâyesi, Hanefî ulemâsı arasında "mutûn-i selâse", Kenzü'd-dekâ’ik ve el-Vikâye ile birlikte Mevsılî'nin el-Muhtâr ve İbnü's-Sââti’nin Mecma’ul-Bahreyn’i de "mutûn-i erbaa" olarak anılır.

    VIII. (XIV.) yüzyılda yazılan bir diğer muhtasar metin de Şemseddin Konevî'-ye ait Dürer ü’l-bihâf’dır. Muzafferüddin İbnü's-Sââtî'nin Mecmau'1-Bahreyn’ine Ahmed b. Hanbel, Şafiî ve Mâlik'in görüşlerinin ilâvesiyle telif edilen eser üzerine çeşitli şerhler yazılmıştır {Keşfü'z-zunûn, I, 746).

    IX (XV) ve X. (XVI.) yüzyıllarda kaleme alınan iki metin, Osmanlı Devleti'nin bir nevi yarı resmî hukuk külliyatı olarak rağbet görmüş, asırlarca kadı, müftü ve müderrislerin müracaat kitapları olmuştur. Bunlar Molla Hüsrev'in Dürerü'1-hükkâm’ı ile İbrahim el-Halebî'nin Mülteka'1-ebhurudur. Dürerü'l-hükkâm, aynı müellife ait Gurerü'l-ahkâmın şerhi olup Hanefî mezhebindeki muteber görüşler esas alınarak telif edilmiştir. Birçok defa basılan Dürerü'l-hükkâm üzerine yirmiye yakın şerh ve haşiye yazılmıştır. Bunlar arasında Mehmed Vanî Efendi, Şürünbülâlî, Nûh b. Mustafa, Abdülhalîm b. Pîr Kadem ve Ebû Saîd el-Hâ-dimî'ye ait olanları önemlidir (bk. DÜRERÜ’L-HÜKKÂM). İbrahim el-Halebî'nin Mülteka'l-ebhuru (İstanbul 1252, 1258, 1264, 1288; Bulak 1263; Bombay 1278), Kudûrî'nin el-Muhtaşarı ile el-Muhtâr, Kenzü'd-dekâ'ik ve el-Vikâye gibi metinlere dayanır. Şerhleri arasında, Şeyhî-zâde'nin "Dâmâd" diye meşhur olan Mecmau’l-ebhuru ile (İstanbul 1241, 1257, 1264, 1276, 1287, 1304, 1310, 1317, 1329; Kahire 1298) Haskefî'nin ed-Dürrü'l-müntekası (İstanbul 1302, 1317, 1327, 1328) ve Mevküfâtî'nin Türkçe şerhi (İstanbul 1269, 1276; Bulak 1254) sayılabilir. d'Ohsson'un, Tableau general de Empire ottoman adlı eserinde (I-III, Paris 1787-1820; I-VII, Paris 1788-1824) Osmanlı hukuk sistemiyle ilgili açıklamalar Mülteka ya dayanmakta olup kitabın V ve VI. ciltlerinde Mültekanın şerhiyle birlikte bir özeti verilmiştir. H. Sauvaire de Mültekâ ile Mecmacu’l-enhur’un bir özetini Fransızca'ya tercüme etmiştir (Marseilles 1876, 1882).




  6. 08.Temmuz.2011, 16:46
    3
    Silent and lonely rains
    Klasik ve çağdaş literatürde, "şekil bakımından hukuka uygun bir işlem vasıtasıyla yasaklanmış bir sonuca ulaşma çabası" olarak özetlenebilecek olan hiyel ve mehâric usulünü ilk Hanefî müctehidlerinin icat ettiği ve mezhepte bu metoda sıkça başvurulduğu yönünde yaygın bir iddia ve kanaat mevcuttur. Bu kanaatin oluşmasına biraz da menâkîb kitaplarında Ebû Hanîfe'nîn ince anlayışına ve zekâ kıvraklığına örnek olarak zikredilen bazı görüşlerin ve hukukî çözümlerin kanuna karşı hile gibi değerlendirilmiş olması, mevsuk bir isnat olmamakla birlikte Hanefî imamlara hiyelle ilgili eserler veya birçok çözüm örnekleri nisbet edilmesi, müellifi bilinen ilk hiyel kitabının Hanefî fakihi Hassâf 'a ait oluşu, mezhep içinde orta ve ileri dönemlerde hiyeli caiz görüp bolca kullanmasıyla ün salmış fakihlerin bulunması gibi durumlar yol açmıştır. Ebû Hanîfe'nin, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in şeklen hukuka uygun da olsa dolaylı yoldan harama ulaşmak veya bir farzı ıskat etmek için hileye başvurulmasını açıkça tenkit ettikleri, mezhep doktrininde bu görüşün hâkim bulunduğu, Ebu Hanîfe'ye nisbet edilen hilelerin çoğunun yemin ve talâk konusunda olduğu düşünülürse Hanefî fıkhında kişileri meşru yolla meşru neticelere ulaştıran, günaha girmekten koruyan, darlık ve sıkıntıdan kurtaran hukukî çözümlerin caiz görüldüğü, kanuna karşı hile teşkil eden, harama, bir hakkın iptaline veya bir vacibin ıskatına yol açan hilelerin caiz görülmediği anlaşılın Bununla birlikte Hanefî fıkıh literatüründe yer yer bu son grupta mütalaa edilebilecek bazı hile örneklerine rastlanılrnası, mezhep müctehidlerince kural olarak kabul edilen ve sınırlı olarak kullanılan hiyel prensibinin sonraki dönemde bazı Hanefî fakihleri tarafından tahrîc usulüyle fıkhın diğer alanlarına yayılması ve ölçüsüzce kullanılması sonucudur. Hanefî mezhebine bu konuda ağır eleştirilerin yöneltilmesine de bu son tür hile örnekleri sebep olmuştur (bk. HİYEL). Öte yandan, istihsan metodunun kullanımı konusunda özel bir maharet kazanan Hanefî fakihlerinin hiyel prensibini de kural olarak kabul edip uygulamaları, bu iki usul ile mezhepte yerleşik kuralları, örnek ictihadları ve lafzı-mantıkî ilkeleri iptal etmeden onların katılığını aşma ve hakkaniyet ilkesinin gerektirdiği bir çözüme gitme olarak da anlaşılabilir.

    LİTERATÜR

    Hanefî mezhebinin kurucusu Ebû Hanîfe, muhitinde karşılaşılan meseleler ve bizzat kendisine yöneltilen sorularla ilgili olarak hayatı boyunca birçok ictihadda bulunmakla birlikte bunlan yazmadığı gibi ictihad metodunu açıkladığı herhangi bir kitap da kaleme almamıştır. Ona nisbet edilen eserler genellikle akaidle ilgili olup doğrudan fıkhî konulara hasredîlmemiştir. Ebû Hanîfe, fıkhî meseleleri ictihad ehli talebelerinden oluşan ders halkasında onlarla birlikte ele alıp tartıştıktan sonra ortaya çıkan çözümlen yazdırıyordu. Bu şekilde bir taraftan Hanefî mezhebinin çeşitli konularla ilgili görüşleri toplanırken bir taraftan da ortaya çıkan ictihadların belli kitap ve bab başlıkları altında bir araya getirilerek tasnif ve tedvini sağlanıyor, bu ise daha sonra kaleme alınacak sistematik fıkıh kitapları için bir temel oluşturuyordu. Ebû Hanife'den sonra bu ders halkalarını devam ettiren Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî ve Züfer b. Hüzeyl gibi önde gelen talebelerin, hocalarının görüşleriyle birlikte kendi görüşlerini de imlâ ve telif yoluyla talebelerine aktardıkları bilinmektedir. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî'nin derlediği, kendisinden tevatür ve şöhret yoluyla nakledildikleri için "zâhirü'r-rivâye" (el-usûl) olarak anılan el-Aşl (el-Mebsût), ez-Ziyadat, el-Câmi’u’l-kebîr, el-Câmiu'ş-şağir, es-Siyerü’l-kebîr ve es-Sîyerüş-şağir adlı eserler Hanefî fıkhının ilk ve en güvenilir kaynaklarını oluşturur. Bazıları defalarca basılan bu eserlerden özellikle ez-Ziyâdât, el-Câmiu'1-kebîr ve el-Câmfu'ş-şağîr üzerine tanınmış Hanefî âlimleri tarafından yapılan birçok şerh, ihtisar ve nazım çalışmasının önemli bir kısmı yazma halinde bugüne ulaşmıştır (Sezgin, I, 422-431). Şeybânî'nin, âhâd yolla rivayet edildikleri için "nevâdirü'r-rivâye" diye anılan el-Hücce alâ Ehli’l-Medîne (I-IV, Haydarâbâd 1385-1390) ve el-Âşâr ile (Leknev 1883, 1312/1894; Lahor î 309, i 328) diğer bazı eserleri yanında Ebû Yûsuf'un başta Kitâbü'l-Harâc olmak üzere bugüne ulaşan birkaç kitabî da (bk. DİA, X,264) Hanefî literatürünün oluşmasında önemli katkısı bulunan ilk eserlerdir.

    İmam Muharnmed'in Ebû Hanîfe ve talebelerine ait görüşleri topladığı ilk kaynaklardan sonra Hanefîliğin geniş bir coğrafyaya yayılması ve Abbasîler zamanında büyük nüfuz kazanması ile birlikte ilk birkaç nesil Hanefî müctehidlerinin (mütekaddimîn) görüşlerini derleyen eserlerin yanı sıra çeşitli bölgelerdeki doktrinel ve tatbikî hukuku yansıtan eserlerin de hızla çoğaldığı ve ayrıca Hanefî fıkhının özlü şekilde ve genel olarak delillere yer verilmeden derlendiği temel metinlerin kaleme alınmaya başladığı görülür. Bazılarında yalnız Ebû Hanîfe'nin, bazılarında talebelerinin de görüşlerinin kaydedildiği bu muhtasar metinler zaman içinde birçok âlım tarafından şerhedilmiştir. Bu eserler gibi fıkhın bütün konularını ihtiva etmeleri yanında daha sonraki âlimlerin görüşlerine ve kendi dönemlerinde ortaya çıkan meselelere getirdikleri çözümlere de yer veren fetâvâ, nevazil ve vâkıât kitapları ile belli bazı konulara hasredilen eserler, fıkıh usulü ve Hanefî ulemâsının hal tercümelerini konu edinen çalışmalar binlerce cildi bulan zengin bir literatür oluşturmuştur.

    Temel Metinler ve Şerhleri. Hanefî mezhebinde el kitabı mahiyetinde ilk eser Ebû Ca'fer et-Tahâvî'nin (ö. 321/933) el-Muhtasaradır (Kahire 1370}. Ebû Hanîfe ve iki talebesi Ebû Yûsuf ile Şeybânî'nin görüşlerinin özet halinde yer aldığı eserde, aynı zamanda bir müetehid olan müellifin kendi görüş ve tercihlerini de belirtmesi önem taşır. Bugüne ulaşan beş şerhinden (Sezgin, I, 441) Cessâs ile Ali b. Muhammed el-İsbîcâbî'ninkiler özellikle anılmalıdır. Horasan Sâmânî Emîri Nûh b. Nasr'a vezirlik yapan Hâkim eş-Şehîd, Şeybânî'nin adı geçen altı kitabındaki görüşleri derleyerek el-Kâfî adlı eseri meydana getirdi (yazma nüshaları için bk. a.g.e., I, 443). Şemsüfeimme es-Serahsî bu eseri el-Mebsût adıyla şerhetti (I-XXX, Kahire 1324-1331). el-Mebsût Hanefî fıkhının temellendirildiği, bu mezhebe ait görüşlerin delillerinin açıklandığı ve sistemli bîr tahlilin yapıldığı ilk ve en hacimli eserdir.


    Kudûrî(ö. 428/1037), Hanefî mezhebinin en meşhur el kitaplarından biri olan el-Muhtasar’ı telif etti. Birçok defa basılan, çeşitli Doğu ve Batı dillerinde tam ve kısmî tercümeleri bulunan eser üzerinde otuz civarında şerh vb. çalışma yapılmıştır. En yaygın şerhleri Ebû Bekir el-Haddâd'ın el-Cevheretü 'n-neyyire (İstanbul 1301, 1306, 1314, 1323; Kahire 1322; Delhi 1327; Lahor 1328) ve es-Sirâcü'l-vehhac’ı ile (a.g.e., I, 454) Abdülganî el-Meydânî'nin el-Lübâb fi şerhi'l-kitabıdır (İstanbul 1275; Kahire 1330, 1331, 1346, 1354; nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd, I-IV, Kahire 1381/1961). Kudûrî'nin delillere yer vermediği ve ihtilaflı konularda Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf ve Muhammed'in görüşlerini kaydettiği eseri Hanefiler arasında, İbn Ebû Zeyd el-Kayrevânî'nin er-Risale'sine Mâliki çevrelerinde atfedilen bereket ve saygınlığa sahip olup yine Mâliki mezhebinden Halîl b. İshak el-Cündî'nin el-Muhtaşafı gibi "el-Kitâb" diye de anılmaktadır.

    Alâeddin es-Semerkandî'nin (ö. 539/ 1144) Tuhfetü'l-fukaha adlı eseri (nşr. M. Zekî Abdülber, I—III. Dımaşk 1377/1958; Beyrut 1405/1984; Katar 1408/1987; nşr. M. el-Muntasır el-Kettânî - Vehbe ez-Zu-haylî, I-IV, Dımaşk 1384/1964), Kudûrî'-nin el-Muhtasar’ına dayanmakla birlikte o zamana kadar kaleme alman eserlerden farklı bir sistematiğe sahiptir. Kudürî'nin eserini ikmal, izah ve delillerle temellendirme maksadıyla kaleme alınan Tuhfetü'l'fukahâ* tertip usulü ve terminolojinin geliştirilmesi bakımından ileri bir merhaleyi temsil eder. Semerkandî'nin talebesi olan Kâsânî, bu eseri tertip ve metot bakımından örnek alarak Bedâ’i’u’ş-şanai’i telif etti (I-VII, Kahire 1327-1328; nşr. Zekeriyyâ Ali Yûsuf, I-X, Kahire 1972). Bilgilere ulaşma ve onları anlamayı kolaylaştırmak için ayrıntıları mümkün olduğu ölçüde genel kurallara bağlamayı amaç edinen müellif bunu büyük ölçüde başarmıştır. Hanefî tabakat kitaplarında bu eser Tuhietü'1-fukahâ'nın şerhi olarak gösteriliyorsa da aslında klasik şerhlerle benzerliği bulunmayan Kâsânî'nin eseri orijinal bir çalışma olup gerek muhteva gerekse metot bakımından Semerkandî'nin eserini aşmıştır.

    Kâsânî'nin çağdaşı Burhâneddin el-Mergînâni’nin el-Hidâye adlı kitabı, müteahhirîn devri Hanefî ulemâsı arasında en çok rağbet gören eserlerin başında gelir Eser, aynı müellifin Şeybânî'nin el-Câmi’'u’ş-şağîrı ile Kudûrî'nin el-Muhtasar’ına dayanarak telif ettiği Bidâye-tü'1-mübtedînin şerhidir, merginânî'nin ilmî kudreti, konulan bir bütün halinde işleyişi ve üslûbunun güzelliği sebebiyle çok tutulan el-Hidâye birçok defa basılmış (Kalküta 1234; Bombay 1279; Kahire 1282; Leknev 1876; Kazan 1888; Kanpûr 1289-1290; Delhi 1306), İngilizce'ye (trc. Ch. Hamilton, London 1791, 1870) ve bazı Doğu dillerine de tercüme edilmiştir. Bu eser üzerine altmış civarında şerh ve haşiye yazılmış olup basılan önemli şerhleri şunlardır: Celâleddin el-Kurlânî, el-Kifâye (I-IV, Kalküta 1831-1834; Bombay 1279; Leknev 1876-1881, 1887; Kazan 1304; I-IX, Kahire 1319, Fethu'l-kadîr ve el-İnâye ile birlikte); Ekmeleddin el-Bâbertî, el-İnâye (Kalküta 1831, 1837, 1840; I-VIII, Bulak 1315-1318, Sadî Çelebi'nin buna haşiyesi ve Fethu'l-kadir’le birlikte; I-IX, Kahire 1319, aynı eserler ve el-Kifâye ile birlikte; I-X, Kahire 1970, Fethu'l-kadîr ve Sadî Çelebi'nin hâşiyesiyle birlikte); Bedreddin el-Aynî, el-Binâye (I-IV, Leknev 1293; I-X, Beyrut 1400-1401/1980-1981); İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr (I-IV, Leknev 1292; I-VIII, Bulak 1315-1318; I-IX, Kahire 1319; I-X, Kahire 1970).


    Müteahhirîn devri Hanefî âlimleri arasında şöhret bulan iki metinden biri olan Abdullah b. Mahmûd el-Mevsılî'nin (ö. 683/1284) el-Muhtâfu Ebû Hanîfe'nin görüşleri esas alınarak yazılmış bir muhtasardır ve yine müellifi tarafından el-İhtiyar li-ta’lîli'l-Muhtâr adıyla şerhedîlmiştir (I-III, Kahire 1355; I-V, Kahire 1370). Bu şerhte, özellikle sık sık karşılaşılan meselelerin ilâvesi yanında Hanefî imamları arasındaki görüş ayrılıklarına ve fıkhî ta'lîllere yer verilmiş, ihtilaflı konularda fetvaya esas olan görüşe yer yer işaret edilmiştir. İkinci metin, Muzafferüddin Îbnû's-Sââtînin (ö. 694/1295) Mecmau'l-Bahreyn adlı eseri olup Kudûri’nin el-Muhtaşafı ile Ebû Hafs Necmeddin en-Nesefî'nin el-Manzûmetü'n-Nesefiyye'sl esas alınarak telif edilmiştir. Eser üzerine, bizzat müellifi ve aralarında İbn Melek ve Bedreddin el-Aynî'nin de bulunduğu bazı Hanefî âlimleri şerh yazmışlardır (metni ve şerhlerinin yazma nüshaları için bk. Brockelmann, GAL, I, 477; Suppl, I, 658).

    Bu iki kitaptan sonra kaleme alınan iki muhtasar metin de çok meşhur olmuştur. Bunlar, Ebü'l-Berekât en-Nesefî'nin (ö. 710/1310) Kenzü'd-dekâ'ik’i ile Tâcüşşeria'nın Vikâyetü'r-rivâyesidir. Kenzü'd-dekâ’ik, Şeybânî'nin zâhirü'r-rivâye kitaplarından özellikle el-Câmi'u'1-kebîr, el-Câmi’u'ş-şağîr ez-Ziyâdât ile Tahâvî'nin el-Muhtasar’ı Ebû Hafs en-Nesefi’nin el-Manzumesi, Mergînânî'-nin el-Hidâye sı ve diğer bazı "nevazil" ve fetva kitaplarından faydalanılarak yine Nesefî tarafından kaleme alınan el-Vâfî adlı eserin muhtasarı olup birçok defa basılmıştır (meselâ bk. nşr. W. Cureton, London 1843; Lahor 1870; Delhi 1287, 1306; Bombay 1877, 1882; Kahire 1309, 1311). Farsça'ya ve Peştu diline tercüme edilen Kenzü'd-dekâ'ik’in otuz civarındaki şerhi arasında (Brockelmann, GAL, II, 251-252; Suppl, II, 265-267) en önemlileri şunlardır: Fahreddin Osman b. Ali ez-Zeylaî, Tebyînü'l-hakâ'ik (Leknev 1302; Kahire 1303; I-VI, Bulak 1313-1315); Bedreddin el-Aynî, Remzü'1-hakâ'ik (MI, Bulak 1285; Kahire 1299; Bombay 1302; Delhi 1870; Leknev 1877); Ebü'l-Kâsım es-Semerkandi, Müstahlaşü'1-hakâ'ik (Delhi 1870, 1882, 1884; Leknev 1870, 1877; Kanpûr 1882; Bombay 1882); Molla Miskîn, Şerhu Kenzü'd-dekâ’ik (Bulak 1287; Kahire 1294, 1303, 1312, 1328); Zeynüddin İbn Nüceym, el-Bahrü'r-râ% (I-VIII, Kahire 1311). Tâcüşşerîa'nın Vikâyetü'r-rivâye'si Merginânî'ye ait el-Hidâye'den ihtisarla telif edilmiştir (yazma nüshaları için bk. Brockelmann, GAL, I, 468; Suppl, I, 646). Müellifin torunu Sadrüşşerîa es-Sânî'nin Şerli u'1-Vikayesi (Leknev 1872-1873, 1883; Delhi 1888, 1889; Kahire 1318) ve Ahîzâde Yûsuf Efendi'nin Zahîretü'l ukbâ adıyla buna yazdığı haşiye (Leknev 1873, 1882, 1304; Kanpûr 1878; Lahor 1879; Kalküta 1245) önemlidir. Sadrüşşerîa'nın Vikayeyi ihtisar ettiği en-Nukâye adlı eseriyle (Kazan 1260; Kalküta 1274, 1858; Leknev 1873, 1881, 1884, 1888, 1889; Delhi 1885, 1891, 1900; Lahor 1314, 1323, 1326, 1329; Kahire 1318) Muhammed b. Hüsâmeddin el-Kuhistânî'nin Câmiu'r-rumûz adıyla buna yazdığı şerhin de (Kalküta 1858; İstanbul 1289, 1291; Kazan 1890,1902; Leknev 1874, 1291,1298) burada zikredilmesi gerekir {el-Vikâyeve en-Nukâye üzerine yapılan diğer şerh ve haşiye çalışmaları için bk. Brockelmann, GAL, I, 468-469; Suppl, I, 646-648).

    Kudûrî'nin el-Muhtaşafı, Nesefî'nin Kenzü'd-dekâ'ik’i ve Tâcüşşerîa'nın el-Vikâyesi, Hanefî ulemâsı arasında "mutûn-i selâse", Kenzü'd-dekâ’ik ve el-Vikâye ile birlikte Mevsılî'nin el-Muhtâr ve İbnü's-Sââti’nin Mecma’ul-Bahreyn’i de "mutûn-i erbaa" olarak anılır.

    VIII. (XIV.) yüzyılda yazılan bir diğer muhtasar metin de Şemseddin Konevî'-ye ait Dürer ü’l-bihâf’dır. Muzafferüddin İbnü's-Sââtî'nin Mecmau'1-Bahreyn’ine Ahmed b. Hanbel, Şafiî ve Mâlik'in görüşlerinin ilâvesiyle telif edilen eser üzerine çeşitli şerhler yazılmıştır {Keşfü'z-zunûn, I, 746).

    IX (XV) ve X. (XVI.) yüzyıllarda kaleme alınan iki metin, Osmanlı Devleti'nin bir nevi yarı resmî hukuk külliyatı olarak rağbet görmüş, asırlarca kadı, müftü ve müderrislerin müracaat kitapları olmuştur. Bunlar Molla Hüsrev'in Dürerü'1-hükkâm’ı ile İbrahim el-Halebî'nin Mülteka'1-ebhurudur. Dürerü'l-hükkâm, aynı müellife ait Gurerü'l-ahkâmın şerhi olup Hanefî mezhebindeki muteber görüşler esas alınarak telif edilmiştir. Birçok defa basılan Dürerü'l-hükkâm üzerine yirmiye yakın şerh ve haşiye yazılmıştır. Bunlar arasında Mehmed Vanî Efendi, Şürünbülâlî, Nûh b. Mustafa, Abdülhalîm b. Pîr Kadem ve Ebû Saîd el-Hâ-dimî'ye ait olanları önemlidir (bk. DÜRERÜ’L-HÜKKÂM). İbrahim el-Halebî'nin Mülteka'l-ebhuru (İstanbul 1252, 1258, 1264, 1288; Bulak 1263; Bombay 1278), Kudûrî'nin el-Muhtaşarı ile el-Muhtâr, Kenzü'd-dekâ'ik ve el-Vikâye gibi metinlere dayanır. Şerhleri arasında, Şeyhî-zâde'nin "Dâmâd" diye meşhur olan Mecmau’l-ebhuru ile (İstanbul 1241, 1257, 1264, 1276, 1287, 1304, 1310, 1317, 1329; Kahire 1298) Haskefî'nin ed-Dürrü'l-müntekası (İstanbul 1302, 1317, 1327, 1328) ve Mevküfâtî'nin Türkçe şerhi (İstanbul 1269, 1276; Bulak 1254) sayılabilir. d'Ohsson'un, Tableau general de Empire ottoman adlı eserinde (I-III, Paris 1787-1820; I-VII, Paris 1788-1824) Osmanlı hukuk sistemiyle ilgili açıklamalar Mülteka ya dayanmakta olup kitabın V ve VI. ciltlerinde Mültekanın şerhiyle birlikte bir özeti verilmiştir. H. Sauvaire de Mültekâ ile Mecmacu’l-enhur’un bir özetini Fransızca'ya tercüme etmiştir (Marseilles 1876, 1882).




  7. 08.Temmuz.2011, 16:48
    4
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Hanefi mezhebinin genel karakteristiği ni açıklarmısınız?

    Hanefî fıkhı alanında yazılan bir metin olarak Şemseddin et-Timurtaşî'nin (ö. 1004/1596) Tenvîr ü’l-ebşârı ile (Brockelmann, GAL Suppl, II, 427-428) Haskefî'nin buna yazdığı ed-Dürrü'1-muhtâr adlı şerhini (Hind 1223; Kalküta 1243, 1268; Leknev 1280, 1293; İstanbul 1260, 1277; Bombay 1300-1302; Lahor 1305), Ahmed b. Muhammed et-Tahtâvî'nin Haşiye ale'd-Dürri'l-muhtâr’ını (I-IV, Bulak :254; I-III, 1269, 1283; Kalküta 1264; Kahire 1268; I-IV, 1304) ve özellikle İbn Âbidîn'in (ö. 1252/1836) Reddü'l-muhtâr ule'd-Dürri'l-muhtâr’ını (I-V, Bulak 1272; I-VIII, Kahire 1386/1966) anmak gerekir. Bu son eser, başlangıçtan müellifin zamanına kadar kaleme alınmış hemen bütün ~emel Hanefî kaynaklarına dayanması, hükümlerin dayandığı delillerin gösterilmesi, mezhepteki zayıf, sahih ve mutemet görüşlere işaret edilmesi, daha önce açıklığa kavuşturulmamış bazı karmaşık meselelerin çözümlenmeye çalışılması ve önceki eserlerde görülen yanlışların düzeltilmesi bakımından önem taşır. Ömer Nasuhi Bilmen'in Hukuki İslâmiyye ve Istılâhtı Fıkhiyye Kamusu (I-VI, İstanbul 1949-1952; I-VIII, İstanbul 1985), diğer mezheplerin görüşlerine de yer vermekle birlikte Hanefî mezhebinde geleneksel tarzda kaleme alınan en son eser sayılır.

    Nevazil, Vâkıât ve Fetâvâ Kitapları. Bu gruba giren eserler, Ebû Hanîfe ve talebelerinin ardından ictihad asrının sonlarına kadar gelen müteahhirîn müctehidlerin kendi zamanlarında ortaya çıkan ve mezhep imamı ve talebelerinden herhangi bir rivayet bulamadıkları yeni meseleler hakkında verdikleri hükümleri ihtiva etmektedir. Bu âlimler, kendi zamanlarında ortaya çıkan meselelere mezhep usulü çerçevesinde çözüm ararken doğru buldukları delil ve sebepleri gerekçe göstererek bazan mezhep imamlarına muhalefette bulunmuşlar, kendi görüş ve tercihlerini de belirtmişlerdin Bu türdeki ilk eser, bilindiği kadarıyla Ebü'l-Leys es-Semerkandî'nin (ö. 373/983) en-Nevâzil’i olup bunu başkaları takip etmiş, daha sonra gelen âlimler de bu eserlerdeki meseleleri derleyen yeni kitaplar kaleme almışlardır. Bunlardan bazıları yalnız Fetâvâyı (nevazil, vâkıât) toplarken bazıları mezhebin usul (zâhirü'r-rivâye) ve nevâdir görüşleriyle birlikte fetâvâyı derlemişlerdir (Temîmî, I, 35-36; Leknevî, s. 18-20).

    Gerek konuların tertibi gerekse işlenişi bakımından genel olarak mezhebin temel klasik metinlerinin esas alındığı bu türdeki eserler arasında, birkaçı dışında hemen tamamı soru-cevap şeklinde olan Osmanlı şeyhülislâmlarının fetva kitaplarının ayrı bir grup teşkil ettiğini belirtmek gerekir. Nevazil ve fetâvâ türünde yazılan eserlerin belli başlıları şunlardır: Ebü'1-leys es-Semerkandi, en-Nevâzil fi’l -fürû (İÜ Ktp., AY, nr. 3459; Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2414), Uyûnül-Mesâ’il (nşr. Abdürrezzâk el-Kâdirî, Haydarâ-bâd 1960; nşr. Selâhaddin en-Nâhî, Bağdat 1386/1967); Ebü'l-Abbas en-Nâtıfî, el-Vâkıât (Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 345), el-Ecnâs (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2485; Cârullah Efendi, nr. 568; Şehid Ali Paşa, nr. 683); Suğdî, en-Nütef fi'1-fetâvâ (nşr. Selâhaddin en-Nâhî, Beyrut 1404/1984, 2. bs.); Muhammed b. İbrahim el-Haşîrî, el-Hâvî fil-fetâvâ (Süleymaniye Ktp., Kasîdeci zâde Efendi, nr. 264; Şehid Ali Paşa, nr. 1018; Cârullah Efendi, nr. 627); Yûsuf b. Ali el-Cürcânî, Hizânetü'l-ekmel (TSMK, III. Ahmed, nr. 798-799; Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 633-635, 637, Ayasofya, nr. 1146; Nuruosmaniye Ktp., nr. 1164-1165); Sadrüşşehîd, Vâkfâtü'l-Hüsâmî (Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 573; Şehid Ali Paşa, nr. 1085; Yeni cami, nr. 689-690; Fâtih, nr. 2491-2492), el-Fetâva'1-kübrâ (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2410-2412; Lâleli, nr. 1274; Yenicami, nr. 657-659), el-Fetâva’s-şuğrâ (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 639-640); Ebü'1-Feth el-Velvâlicî, el-Fetâva'1-Vel-vâliciyye (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2415; Yenicami, nr. 664-665; Lâleli, nr. 1279; Şehid Ali Paşa, nr. 1053-1054); İftihârüddin Tâhir b./Ahmed el-Buhârî, Hulâşatü'l-fetâvâ (Leknev, ts.; Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 610-612, Süleymaniye, nr. 680-682), Hizânetü'l-fetâvâ (Delhi 1318; Kahire 1327-1328); Rükneddin Abdurrahman b. Muhammed el-Kirmânî, Ceuâhirü’l-fetâvâ (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 603-604; Bağdatlı Vehbi Efendi, nr 567; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 329); Radıyyüddin es-Serahsî, el-Muhîtu'r-Radavî (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2108-2109; Cârullah Efendi, nr. 867, 949; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 492; Damad İbrahim Paşa, nr. 657-658; Süleymaniye, nr. 600, 602); Ahmed b. Mûsâ el-Keşşî, Mecmua’n-nevâzil ve'1-havâ-diş ve'1-vakfet (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 547-548; Esad Efendi, nr. 913; Çorlulu Ali Paşa, nr. 278); Muhammed b. Yûsuf es-Semerkandi, el-Mültekât fi'l-Fetâva’l-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1000-1001; Şehid Ali Paşa, nr. 975; Lâleli, nr. 1165; Yenicami, nr. 575); Sirâcüddin el-Ûşî, el-Fetâva's-Sirâciyye (Kalküta 1827; I-ÎV, Leknev 1293-1295, kenarında Fetâuâ Kâdıhân olarak); Ahmed b. Muhammed el-Attâbî, Câ-micu'l-fıkh {el-Fetâva’l-Attâbiyye) (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 1559, Süleymaniye, nr. 815; Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 441); Kâdîhan, Fetâvâ Kâdıhân (Kalküta 1251; Kahire 1282; Leknev 1293-1295, Ûşî'nin eseriyle; Bulak 1310-1311, el-Fetâva'l-Hindiyye'nin kenarında); Burhâneddin el-Mergînânî, Muhtârât (Muhtâr)ü'n-nevâzil (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 92, 1421-1423; Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 505; Çorlulu Ali Paşa, nr. 255; Esad Efendi, nr. 970), et-Tecnîs ve'l-mezîd fi'1-fetâvâ (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 1505, 2456; Süleymaniye, nr. 587; Şehid Ali Paşa, nr. 913; Esad Efendi, nr. 599); Cemâleddin el-Gaznevî, el-Hâ-vi'1-Kudsî (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 660; Yenicami, nr. 408; Şehid Ali Paşa, nr. 1017); Burhâneddin el-Buhârî, el-Muhîtül-Burhânî (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2110-2118; Cârullah Efendi, nr. 852-854, 856-858, 860-862; Hamidiye, nr. 556-558; Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 392-394), Zahîretül-fetâvâ (ez-Zahîretü'l-Burhâniyye) (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2308-2317; Yenicami, nr. 613-618; Cârullah Efendi, nr. 649-651), Tetimmetü'l-fetâvâ (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2278-2279; Yenicami, nr. 597; Cârullah Efendi, nr. 915); Zahîrüddin el-Buhârî, el-Fetâva'z-Zahîriyye (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2379-2381; Mahmud Paşa, nr. 253-254; Süleymaniye, nr. 661-662); Yûsuf b. Âhmed es-Sicistânî, Münyetü'l-müftî (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2477-2483; Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 399, 525; Amcazade Hüseyin Paşa, nr. 258-259); Necrneddin ez-Zâhidî, el-Künye fil-fetâvâ (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2443-2454; Esad Efendi, nr. 870; Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 445, 558; Darnad İbrahim Paşa, nr. 722), Hâvi'z-Zâhidî (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 879; Yenicami, nr. 407; Hamidiye, nr. 472; Cârullah Efendi, nr. 923); Âlim b. Alâ, el-Fetâva't-Tatarhâniyye (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 412-419; Ayasofya, nr. 1551-1561, Şehid Ali Paşa, nr. 1033-1036. Ismihan Sultan, nr. 227-236; Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 386/1-4); Bezzazı, el-Fetâva’l-Bezzâziyye (Kazan 1308; Kahire 1323; Bulak 1310-1311, el-Fetâva’l-Hindiyye'nin kenarında); Kâriülhidâye, el-Fetâva's-Sirâciyye (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 1269/2; Kılıç Ali Paşa, nr. 486; Lala İsmail, nr. 98/1); Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi, Mecmûa’tu îbni'l-Müeyyed (yazma nüshaları için bk. İA, VIII, 788-789); Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi, Fetâvâ (yazma nüshaları için bk. DİA VIII, 348); Zeynüddin İbn Nüceym, el-Fetâva'z-Zeydiyye (Kalküta 1244; Kahire 1322; Bulak 1323); Ebussuûd Efendi, Fetâvâyı Ebussuûd Efendi (yazma nüshaları için bk. DlA, X, 370; XII, 441-442); Çivizâde Damadı Hâmid Efendi, Fetâvâyı Hâmidiyye (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2286-2287; Şehid AİI Paşa, nr. 953; Esad Efendi, nr. 554; Molla Çelebi, nr. 104-105); Zekeriyyâzâde Yahya Efendi, Fetâvâyı Yahya Efendi (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 666-668; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 311; Hafid Efendi, nr. 109); Hayreddin er~Remli el-Fetâva'1-Hayriyye (Bulak i273, 1300; Kahire 1275-1276, 1310; İstanbul 1311, 1313); Kadri Efendi, Vâkfâtü'l-müftîn {Fetâvâ Kadri) (Bulak 1300, 1301); el-Fetâva’l-Hindiyye (Sultan Evrengzîb Âlemgîr'in emriyle bir heyet tarafından 1664-1672 yılları arasında kaleme alınmıştır; bk. el-ÂLEMGÎRİYYE); Minkârîzâde Yahya Efendi, Fetâvâyı Minkârîzâde {Fetâvâyı Yahya Efendi) (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1055, 2831/10, Hamidiye, nr. 610; Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 449; Nuruosmaniye Ktp., nr. 2001-2003, 2037, 2056); Ankaravî Mehmed Emin Efendi, Fetâvâyı Ankaravî (Bulak 1281; İstanbul 1281); Çatalcalı Ali Efendi, Fetâvâyı Ali Efendi (İstanbul 1245, 1258, 1266, 1272, 1278, 1283, 1286, 1289, 1311, 1322, 1324-1325); Seyyid Feyzullah Efendi, Fetâvâyı Feyziyye (İstanbul 1266, 1324-1325); Menteşzâde Abdürrahim Efendi, Fetâvâyı Abdürrahîm (İstanbul 1243); Yenişehirli Abdullah Efendi, Behcetü'l-fetâvâ (İstanbul 1266, 1289); Dürrîzâde Mehmed Arif Efendi, Netictü'I-fetâvâ (İstanbul 1237, 1265). Bunların yanında X1X-XX. yüzyıl Hindistan Hanefî ulemâsı tarafından kaleme alınan Fetâvâyı Dârül’ulûm-i Diyûbend, Fetâvâyı Reşîdiyye ve Fetâvâyı Rızviyye gibi eserleri de anmak gerekir (bk. DİA, XII.. 440, 445).

    Belli Konulardaki Eserler. Fıkhın bütün konularını kapsayan genel eserler yanında belli meselelerin incelendiği kitaplar da kaleme alınmış, bunlardan bir kısmı zamanla bir tür oluşturmuştur. İmam Ebû Yûsuf'un Kitâbü'1-Haracı (Bulak 1302; Kahire 1352; nşr. İhsan Abbas Beyrut 1405/1985), malî hukuk alanında günümüze ulaşan ilk ve en önemli eserlerden biri olup çeşitli Doğu ve Batı dillerine tercüme edilmiştir. İmam Muhammed'in es-Siyerü'1-kebîr de (Sezgin, I, 430-431) İslâm devletler hukuku alanında bugüne ulaşan en önemli eserdir. Bu eserin Serahsî tarafından yapılan şerhini (I-V, Kahire 1971) Mehmed Münîb Ayıntâbî Türkçe'ye (I-II, İstanbul 1241), Muhammed Hamîdullah da Fransızca'ya (Le grand liure de la conduite de l'etat, I-IV, Ankara 1989-1991) tercüme etmiştir.

    Hanefî mezhebinde kaza ve muhakeme usulüne dair bugüne ulaştığı bilinen en eski ve en meşhur eser Hassâf in (ö. 261/ 875) Edeb ü’l-kâdî'sıdır. Çeşitli şerhleri arasında Sadrüşşehîd'in (nşr. Muhyî Hilâl es-Serhân, I-ÎV, Bağdat 1397-1398/1977-1978; nşr. Ebü'1-Vefâ el-Efgânî- Ebû Bekir Muhammed el-Hâşimî, Beyrut 1414/1994) ve Cessâs'ın (nşr. Ferhat Ziyâde, Kahire1979; nşr. Es'ad Trabzûnî el-Hüseynî, Kahire 1400/1980) yaptığı şerhler basılmıştır. Mecdüddin el-üsrûşenî'nin, el-Fuşûlü'1-Üsrûşeniyye adlı eseriyle Zeynüddin el-Merglnânî'nin F'usûlü1-ihkâm fî uşûl îl-ahkâm’ı İbn Kadı Semâve tarafından Câmi’u’l-fuşûleyn adıyla birleştirilmiştir (I-II, Kahire 1300). Bu konuda yazılan diğer belli başlı eserler de şunlardır: Tarsûsî Necmeddin Efendi Enfau'l-vesâil (el-Fetâva’t-Tarsûsiyye adıyla basılmıştır, Kahire 1344); Ali b. Halil et-Trablusî, Muînü’l-hükkâm (Bulak 1300; Kahire 1310, 1393); Lisânüddin İbnü'ş-Şıhne, Lisanul-hükkâm (İskenderiye 1299; bir önceki eserle birlikte, Kahire 1310, 1393); İbnü'1-Gars, el-Fevâkihül-bedriyye fi'1-kadâya akzıyetı-hükmiyye (Muhammed Salih el-Cârim tarafından el-Mecâni'z-zehriyye \Kahire 1326J adıyla şerhedilmiştir); Muhibbüddin el-Alvânî (ö. 1016/1608), el-Manzûmetül-muhibbiyye {Umdetül-hükkâm Kahire 1296).

    Ebû Yûsuf'un İhtilâfü Ebî Hanîfe ve İbn Ebî Leylâ (nşr. Ebü'1-Vefâ el-Efgânî, Kahire 1357) adlı bir eseri bulunmakla birlikte bu mezhepte ulemâ arasındaki görüş ayrılıklarına yer verilen ilk önemli mukayeseli hukuk kitabı İmam Muhammed tarafından kaleme alınan el-Hücce alâ ehlil-Medine'dir (nşr. Mehdî Hasan el-Keylânî, I-IV, Haydarâbâd 1385-1390/1965-1971). Bunu Tahâvî'nin İhtilâf ü’l-'ulemâ* adlı eseri takip eder. Aslı mevcut olmayan bu kitabın Cessâs tarafından yapılan muhtasarı, Muhammed Sagir Hasan el-Ma’sûmî tarafından eserin aslı sanılarak bir bölümü İhtilâf ü’l Fukahâ* (İslamâbâd 1971) adıyla yayımlanmış, daha sonra Abdullah Nezîr Ahmed kitabı Muhtasara İhtilâf il-ulemâ* adıyla yeniden neşretmiştir (î-V, Beyrut 1416/1995). İmam Muhammed ve Tahâvî görüş ayrılıklarını fıkıh bablarına göre düzenleyip ele alırken el-Esrâr fi'l-fürû adlı hacimli eserinde (bk. Sezgin, 1, 458) aynı metodu uygulayan Debüsî Tesîs ü’n-nazar’da (Kahire 1320, 1972; nşr. Mustafa Muhammed el-Kabbânî, Beyrut, ts.), ihtilâfları bazı genel kurallar altında sistematik bir tarzda incelemiş ve bu sebeple ilm-i hilafın kurucusu kabul edilmiştir. Ancak daha önce Ebü'l-leys es- Semerkandi tarafından aynı adla kaleme alman eserle (a.g.e., I, 450) Debûsi’nin eseri arasında yapılacak bir karşılaştırmanın dikkat çekici sonuçlar vereceği şüphesizdir. Kudûrî'nin et-Tecrîd {a.g.e, 455), Necmeddin en-Nesefî'nin fıkıh sahasında ilk manzum eser kabul edilen el-Manzûmetü'n-Nesefiyye fil-hilâf (Brockelmann, GAL, I, 550; Suppl, 761-762), Zernahşerî'nin Ruûsü'l-mesail (nşr. Abdullah Nezîr Ahmed, Beyrut 1407/ 1987), Ebül-Feth Âlâeddin el-Üsmendi’nin Tarîkat ü’l-hilâf beyne'1-eimmetil-eslâf (nşr. M. Zekî Abdülber, Kahire, ts.; nşr. Ali Muhammed Muavvaz, Beyrut 1413/1992), Cemâleddin Mahmûd b. Ahmed el-Haşîrî’nin et-Tarîkat ü’l-Haşîriyye fî ilmi'l-hilâf (Brockelmann, GAL, I, 473; Suppl, I, 653), Cemâleddin el-Menbici’nin özellikle ihtilâflarla ilgili hadisleri topladığı el-Lübâb fi’l-cem beyne's-sünne ve'1-kitâb (I-II, nşr. M. Fazl Abdülaziz el-Murâd, Dımaşk 1414/1994), Burhâneddin en-Nesefî nın el-Mukaddimetü'l-Burhânîyye fi'1-hilâf (Brockelmann, GAL, I, 615; Suppl, I, 849), Kıvâmüddîn el-Kâkinin Uyûnül~Mezâhib (Brockelmann, GAL, II, 253; Suppl, II, 268) ve Sirâceddin el-Gaznevî'nin Zübdetü'1-ahkânı fi'htilâfi'l-mezâhibilî-immeti’l-erbaati'l-a’lâm (İbrahim Ahmed b. Süleyman el-Ömer tarafından İmam Muhammed b. Suûd Üniversitesi'nde yüksek lisans tezi olarak neşre hazırlanmıştır, 1403/1983) adlı eserleri günümüze ulaşan bu daldaki diğer belli başlı kitaplardır.

    Genel fıkıh kitaplarının ibadetlerle ilgili bölümü, muhtemelen halk kitlelerinin kolayca öğrenmesini sağlamak amacıyla muhtasar el kitapları şeklinde de kaleme alınmıştır. Bunların en tanınmışları, Cemâleddin Ahmed b. Muhammed el-Gaznevî'nin el-Mukaddimetü’l~Ğazneviyye (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2156; Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 496; Ayasofya, nr. 1272, 1440-1441), Zeynüddin Muhammed b. Ebû Bekir er-Râzi’nin Tuhfetü'l-mülûk (Lahor 1313, 1328, 1914) ve özellikle Şürünbülâlî'nin Nûrü'1-îzâh adlı eserleridir. Bu son eser müellifi tarafından İmdâdü'l-fettâh adıyla şerhedilmiş, bu şerh de Merakı1-felâh adıyla ihtisar edilmiştir. Nûrü'1-îzâh, müstakil olarak ve çeşitli şerh ve hâşiyeleriyle birlikte birçok defa basılmıştır (meselâ bk. Kahire 1281, 1290, 1301, 1304, 1305, 1318, 1330; Bulak 1269, 1279, 1294). Bu genel ilmihaller yanında Ebü’l-Leys es-Semerkandî'nin el-Mukaddime fi'ş-şalât (nşr. ve İngilizce trc. M. Harun, Amsterdam 1990) ve Sedîdüddin el-Kâşgarî'nin Münyetü'l-muşaîlî ve ğunyetü'l-müptedi (İstanbul 1285; Delhi 1337; Lahor 1870; Bombay 1302, 1303; Kazan 1889; Leknev 1315) adlı eserleri yalnız namaz konularını ihtiva etmektedir. Ebü'l-Leys'in el-Mukaddime'sinin A, Zajaczkowski tarafından yayımlanan Memlûk- Kıpçak Türkçesi'yle satır arası tercümesini (Warszawa 1962) Recep Toparlî Latin harfleriyle tekrar neşretmiştir (Erzurum 1987). Kâşgarî'nin meşhur muhtasarına İbrahim el-



  8. 08.Temmuz.2011, 16:48
    4
    Silent and lonely rains
    Hanefî fıkhı alanında yazılan bir metin olarak Şemseddin et-Timurtaşî'nin (ö. 1004/1596) Tenvîr ü’l-ebşârı ile (Brockelmann, GAL Suppl, II, 427-428) Haskefî'nin buna yazdığı ed-Dürrü'1-muhtâr adlı şerhini (Hind 1223; Kalküta 1243, 1268; Leknev 1280, 1293; İstanbul 1260, 1277; Bombay 1300-1302; Lahor 1305), Ahmed b. Muhammed et-Tahtâvî'nin Haşiye ale'd-Dürri'l-muhtâr’ını (I-IV, Bulak :254; I-III, 1269, 1283; Kalküta 1264; Kahire 1268; I-IV, 1304) ve özellikle İbn Âbidîn'in (ö. 1252/1836) Reddü'l-muhtâr ule'd-Dürri'l-muhtâr’ını (I-V, Bulak 1272; I-VIII, Kahire 1386/1966) anmak gerekir. Bu son eser, başlangıçtan müellifin zamanına kadar kaleme alınmış hemen bütün ~emel Hanefî kaynaklarına dayanması, hükümlerin dayandığı delillerin gösterilmesi, mezhepteki zayıf, sahih ve mutemet görüşlere işaret edilmesi, daha önce açıklığa kavuşturulmamış bazı karmaşık meselelerin çözümlenmeye çalışılması ve önceki eserlerde görülen yanlışların düzeltilmesi bakımından önem taşır. Ömer Nasuhi Bilmen'in Hukuki İslâmiyye ve Istılâhtı Fıkhiyye Kamusu (I-VI, İstanbul 1949-1952; I-VIII, İstanbul 1985), diğer mezheplerin görüşlerine de yer vermekle birlikte Hanefî mezhebinde geleneksel tarzda kaleme alınan en son eser sayılır.

    Nevazil, Vâkıât ve Fetâvâ Kitapları. Bu gruba giren eserler, Ebû Hanîfe ve talebelerinin ardından ictihad asrının sonlarına kadar gelen müteahhirîn müctehidlerin kendi zamanlarında ortaya çıkan ve mezhep imamı ve talebelerinden herhangi bir rivayet bulamadıkları yeni meseleler hakkında verdikleri hükümleri ihtiva etmektedir. Bu âlimler, kendi zamanlarında ortaya çıkan meselelere mezhep usulü çerçevesinde çözüm ararken doğru buldukları delil ve sebepleri gerekçe göstererek bazan mezhep imamlarına muhalefette bulunmuşlar, kendi görüş ve tercihlerini de belirtmişlerdin Bu türdeki ilk eser, bilindiği kadarıyla Ebü'l-Leys es-Semerkandî'nin (ö. 373/983) en-Nevâzil’i olup bunu başkaları takip etmiş, daha sonra gelen âlimler de bu eserlerdeki meseleleri derleyen yeni kitaplar kaleme almışlardır. Bunlardan bazıları yalnız Fetâvâyı (nevazil, vâkıât) toplarken bazıları mezhebin usul (zâhirü'r-rivâye) ve nevâdir görüşleriyle birlikte fetâvâyı derlemişlerdir (Temîmî, I, 35-36; Leknevî, s. 18-20).

    Gerek konuların tertibi gerekse işlenişi bakımından genel olarak mezhebin temel klasik metinlerinin esas alındığı bu türdeki eserler arasında, birkaçı dışında hemen tamamı soru-cevap şeklinde olan Osmanlı şeyhülislâmlarının fetva kitaplarının ayrı bir grup teşkil ettiğini belirtmek gerekir. Nevazil ve fetâvâ türünde yazılan eserlerin belli başlıları şunlardır: Ebü'1-leys es-Semerkandi, en-Nevâzil fi’l -fürû (İÜ Ktp., AY, nr. 3459; Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2414), Uyûnül-Mesâ’il (nşr. Abdürrezzâk el-Kâdirî, Haydarâ-bâd 1960; nşr. Selâhaddin en-Nâhî, Bağdat 1386/1967); Ebü'l-Abbas en-Nâtıfî, el-Vâkıât (Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 345), el-Ecnâs (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2485; Cârullah Efendi, nr. 568; Şehid Ali Paşa, nr. 683); Suğdî, en-Nütef fi'1-fetâvâ (nşr. Selâhaddin en-Nâhî, Beyrut 1404/1984, 2. bs.); Muhammed b. İbrahim el-Haşîrî, el-Hâvî fil-fetâvâ (Süleymaniye Ktp., Kasîdeci zâde Efendi, nr. 264; Şehid Ali Paşa, nr. 1018; Cârullah Efendi, nr. 627); Yûsuf b. Ali el-Cürcânî, Hizânetü'l-ekmel (TSMK, III. Ahmed, nr. 798-799; Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 633-635, 637, Ayasofya, nr. 1146; Nuruosmaniye Ktp., nr. 1164-1165); Sadrüşşehîd, Vâkfâtü'l-Hüsâmî (Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 573; Şehid Ali Paşa, nr. 1085; Yeni cami, nr. 689-690; Fâtih, nr. 2491-2492), el-Fetâva'1-kübrâ (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2410-2412; Lâleli, nr. 1274; Yenicami, nr. 657-659), el-Fetâva’s-şuğrâ (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 639-640); Ebü'1-Feth el-Velvâlicî, el-Fetâva'1-Vel-vâliciyye (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2415; Yenicami, nr. 664-665; Lâleli, nr. 1279; Şehid Ali Paşa, nr. 1053-1054); İftihârüddin Tâhir b./Ahmed el-Buhârî, Hulâşatü'l-fetâvâ (Leknev, ts.; Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 610-612, Süleymaniye, nr. 680-682), Hizânetü'l-fetâvâ (Delhi 1318; Kahire 1327-1328); Rükneddin Abdurrahman b. Muhammed el-Kirmânî, Ceuâhirü’l-fetâvâ (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 603-604; Bağdatlı Vehbi Efendi, nr 567; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 329); Radıyyüddin es-Serahsî, el-Muhîtu'r-Radavî (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2108-2109; Cârullah Efendi, nr. 867, 949; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 492; Damad İbrahim Paşa, nr. 657-658; Süleymaniye, nr. 600, 602); Ahmed b. Mûsâ el-Keşşî, Mecmua’n-nevâzil ve'1-havâ-diş ve'1-vakfet (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 547-548; Esad Efendi, nr. 913; Çorlulu Ali Paşa, nr. 278); Muhammed b. Yûsuf es-Semerkandi, el-Mültekât fi'l-Fetâva’l-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1000-1001; Şehid Ali Paşa, nr. 975; Lâleli, nr. 1165; Yenicami, nr. 575); Sirâcüddin el-Ûşî, el-Fetâva's-Sirâciyye (Kalküta 1827; I-ÎV, Leknev 1293-1295, kenarında Fetâuâ Kâdıhân olarak); Ahmed b. Muhammed el-Attâbî, Câ-micu'l-fıkh {el-Fetâva’l-Attâbiyye) (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 1559, Süleymaniye, nr. 815; Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 441); Kâdîhan, Fetâvâ Kâdıhân (Kalküta 1251; Kahire 1282; Leknev 1293-1295, Ûşî'nin eseriyle; Bulak 1310-1311, el-Fetâva'l-Hindiyye'nin kenarında); Burhâneddin el-Mergînânî, Muhtârât (Muhtâr)ü'n-nevâzil (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 92, 1421-1423; Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 505; Çorlulu Ali Paşa, nr. 255; Esad Efendi, nr. 970), et-Tecnîs ve'l-mezîd fi'1-fetâvâ (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 1505, 2456; Süleymaniye, nr. 587; Şehid Ali Paşa, nr. 913; Esad Efendi, nr. 599); Cemâleddin el-Gaznevî, el-Hâ-vi'1-Kudsî (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 660; Yenicami, nr. 408; Şehid Ali Paşa, nr. 1017); Burhâneddin el-Buhârî, el-Muhîtül-Burhânî (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2110-2118; Cârullah Efendi, nr. 852-854, 856-858, 860-862; Hamidiye, nr. 556-558; Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 392-394), Zahîretül-fetâvâ (ez-Zahîretü'l-Burhâniyye) (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2308-2317; Yenicami, nr. 613-618; Cârullah Efendi, nr. 649-651), Tetimmetü'l-fetâvâ (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2278-2279; Yenicami, nr. 597; Cârullah Efendi, nr. 915); Zahîrüddin el-Buhârî, el-Fetâva'z-Zahîriyye (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2379-2381; Mahmud Paşa, nr. 253-254; Süleymaniye, nr. 661-662); Yûsuf b. Âhmed es-Sicistânî, Münyetü'l-müftî (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2477-2483; Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 399, 525; Amcazade Hüseyin Paşa, nr. 258-259); Necrneddin ez-Zâhidî, el-Künye fil-fetâvâ (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2443-2454; Esad Efendi, nr. 870; Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 445, 558; Darnad İbrahim Paşa, nr. 722), Hâvi'z-Zâhidî (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 879; Yenicami, nr. 407; Hamidiye, nr. 472; Cârullah Efendi, nr. 923); Âlim b. Alâ, el-Fetâva't-Tatarhâniyye (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 412-419; Ayasofya, nr. 1551-1561, Şehid Ali Paşa, nr. 1033-1036. Ismihan Sultan, nr. 227-236; Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 386/1-4); Bezzazı, el-Fetâva’l-Bezzâziyye (Kazan 1308; Kahire 1323; Bulak 1310-1311, el-Fetâva’l-Hindiyye'nin kenarında); Kâriülhidâye, el-Fetâva's-Sirâciyye (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 1269/2; Kılıç Ali Paşa, nr. 486; Lala İsmail, nr. 98/1); Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi, Mecmûa’tu îbni'l-Müeyyed (yazma nüshaları için bk. İA, VIII, 788-789); Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi, Fetâvâ (yazma nüshaları için bk. DİA VIII, 348); Zeynüddin İbn Nüceym, el-Fetâva'z-Zeydiyye (Kalküta 1244; Kahire 1322; Bulak 1323); Ebussuûd Efendi, Fetâvâyı Ebussuûd Efendi (yazma nüshaları için bk. DlA, X, 370; XII, 441-442); Çivizâde Damadı Hâmid Efendi, Fetâvâyı Hâmidiyye (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2286-2287; Şehid AİI Paşa, nr. 953; Esad Efendi, nr. 554; Molla Çelebi, nr. 104-105); Zekeriyyâzâde Yahya Efendi, Fetâvâyı Yahya Efendi (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 666-668; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 311; Hafid Efendi, nr. 109); Hayreddin er~Remli el-Fetâva'1-Hayriyye (Bulak i273, 1300; Kahire 1275-1276, 1310; İstanbul 1311, 1313); Kadri Efendi, Vâkfâtü'l-müftîn {Fetâvâ Kadri) (Bulak 1300, 1301); el-Fetâva’l-Hindiyye (Sultan Evrengzîb Âlemgîr'in emriyle bir heyet tarafından 1664-1672 yılları arasında kaleme alınmıştır; bk. el-ÂLEMGÎRİYYE); Minkârîzâde Yahya Efendi, Fetâvâyı Minkârîzâde {Fetâvâyı Yahya Efendi) (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1055, 2831/10, Hamidiye, nr. 610; Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 449; Nuruosmaniye Ktp., nr. 2001-2003, 2037, 2056); Ankaravî Mehmed Emin Efendi, Fetâvâyı Ankaravî (Bulak 1281; İstanbul 1281); Çatalcalı Ali Efendi, Fetâvâyı Ali Efendi (İstanbul 1245, 1258, 1266, 1272, 1278, 1283, 1286, 1289, 1311, 1322, 1324-1325); Seyyid Feyzullah Efendi, Fetâvâyı Feyziyye (İstanbul 1266, 1324-1325); Menteşzâde Abdürrahim Efendi, Fetâvâyı Abdürrahîm (İstanbul 1243); Yenişehirli Abdullah Efendi, Behcetü'l-fetâvâ (İstanbul 1266, 1289); Dürrîzâde Mehmed Arif Efendi, Netictü'I-fetâvâ (İstanbul 1237, 1265). Bunların yanında X1X-XX. yüzyıl Hindistan Hanefî ulemâsı tarafından kaleme alınan Fetâvâyı Dârül’ulûm-i Diyûbend, Fetâvâyı Reşîdiyye ve Fetâvâyı Rızviyye gibi eserleri de anmak gerekir (bk. DİA, XII.. 440, 445).

    Belli Konulardaki Eserler. Fıkhın bütün konularını kapsayan genel eserler yanında belli meselelerin incelendiği kitaplar da kaleme alınmış, bunlardan bir kısmı zamanla bir tür oluşturmuştur. İmam Ebû Yûsuf'un Kitâbü'1-Haracı (Bulak 1302; Kahire 1352; nşr. İhsan Abbas Beyrut 1405/1985), malî hukuk alanında günümüze ulaşan ilk ve en önemli eserlerden biri olup çeşitli Doğu ve Batı dillerine tercüme edilmiştir. İmam Muhammed'in es-Siyerü'1-kebîr de (Sezgin, I, 430-431) İslâm devletler hukuku alanında bugüne ulaşan en önemli eserdir. Bu eserin Serahsî tarafından yapılan şerhini (I-V, Kahire 1971) Mehmed Münîb Ayıntâbî Türkçe'ye (I-II, İstanbul 1241), Muhammed Hamîdullah da Fransızca'ya (Le grand liure de la conduite de l'etat, I-IV, Ankara 1989-1991) tercüme etmiştir.

    Hanefî mezhebinde kaza ve muhakeme usulüne dair bugüne ulaştığı bilinen en eski ve en meşhur eser Hassâf in (ö. 261/ 875) Edeb ü’l-kâdî'sıdır. Çeşitli şerhleri arasında Sadrüşşehîd'in (nşr. Muhyî Hilâl es-Serhân, I-ÎV, Bağdat 1397-1398/1977-1978; nşr. Ebü'1-Vefâ el-Efgânî- Ebû Bekir Muhammed el-Hâşimî, Beyrut 1414/1994) ve Cessâs'ın (nşr. Ferhat Ziyâde, Kahire1979; nşr. Es'ad Trabzûnî el-Hüseynî, Kahire 1400/1980) yaptığı şerhler basılmıştır. Mecdüddin el-üsrûşenî'nin, el-Fuşûlü'1-Üsrûşeniyye adlı eseriyle Zeynüddin el-Merglnânî'nin F'usûlü1-ihkâm fî uşûl îl-ahkâm’ı İbn Kadı Semâve tarafından Câmi’u’l-fuşûleyn adıyla birleştirilmiştir (I-II, Kahire 1300). Bu konuda yazılan diğer belli başlı eserler de şunlardır: Tarsûsî Necmeddin Efendi Enfau'l-vesâil (el-Fetâva’t-Tarsûsiyye adıyla basılmıştır, Kahire 1344); Ali b. Halil et-Trablusî, Muînü’l-hükkâm (Bulak 1300; Kahire 1310, 1393); Lisânüddin İbnü'ş-Şıhne, Lisanul-hükkâm (İskenderiye 1299; bir önceki eserle birlikte, Kahire 1310, 1393); İbnü'1-Gars, el-Fevâkihül-bedriyye fi'1-kadâya akzıyetı-hükmiyye (Muhammed Salih el-Cârim tarafından el-Mecâni'z-zehriyye \Kahire 1326J adıyla şerhedilmiştir); Muhibbüddin el-Alvânî (ö. 1016/1608), el-Manzûmetül-muhibbiyye {Umdetül-hükkâm Kahire 1296).

    Ebû Yûsuf'un İhtilâfü Ebî Hanîfe ve İbn Ebî Leylâ (nşr. Ebü'1-Vefâ el-Efgânî, Kahire 1357) adlı bir eseri bulunmakla birlikte bu mezhepte ulemâ arasındaki görüş ayrılıklarına yer verilen ilk önemli mukayeseli hukuk kitabı İmam Muhammed tarafından kaleme alınan el-Hücce alâ ehlil-Medine'dir (nşr. Mehdî Hasan el-Keylânî, I-IV, Haydarâbâd 1385-1390/1965-1971). Bunu Tahâvî'nin İhtilâf ü’l-'ulemâ* adlı eseri takip eder. Aslı mevcut olmayan bu kitabın Cessâs tarafından yapılan muhtasarı, Muhammed Sagir Hasan el-Ma’sûmî tarafından eserin aslı sanılarak bir bölümü İhtilâf ü’l Fukahâ* (İslamâbâd 1971) adıyla yayımlanmış, daha sonra Abdullah Nezîr Ahmed kitabı Muhtasara İhtilâf il-ulemâ* adıyla yeniden neşretmiştir (î-V, Beyrut 1416/1995). İmam Muhammed ve Tahâvî görüş ayrılıklarını fıkıh bablarına göre düzenleyip ele alırken el-Esrâr fi'l-fürû adlı hacimli eserinde (bk. Sezgin, 1, 458) aynı metodu uygulayan Debüsî Tesîs ü’n-nazar’da (Kahire 1320, 1972; nşr. Mustafa Muhammed el-Kabbânî, Beyrut, ts.), ihtilâfları bazı genel kurallar altında sistematik bir tarzda incelemiş ve bu sebeple ilm-i hilafın kurucusu kabul edilmiştir. Ancak daha önce Ebü'l-leys es- Semerkandi tarafından aynı adla kaleme alman eserle (a.g.e., I, 450) Debûsi’nin eseri arasında yapılacak bir karşılaştırmanın dikkat çekici sonuçlar vereceği şüphesizdir. Kudûrî'nin et-Tecrîd {a.g.e, 455), Necmeddin en-Nesefî'nin fıkıh sahasında ilk manzum eser kabul edilen el-Manzûmetü'n-Nesefiyye fil-hilâf (Brockelmann, GAL, I, 550; Suppl, 761-762), Zernahşerî'nin Ruûsü'l-mesail (nşr. Abdullah Nezîr Ahmed, Beyrut 1407/ 1987), Ebül-Feth Âlâeddin el-Üsmendi’nin Tarîkat ü’l-hilâf beyne'1-eimmetil-eslâf (nşr. M. Zekî Abdülber, Kahire, ts.; nşr. Ali Muhammed Muavvaz, Beyrut 1413/1992), Cemâleddin Mahmûd b. Ahmed el-Haşîrî’nin et-Tarîkat ü’l-Haşîriyye fî ilmi'l-hilâf (Brockelmann, GAL, I, 473; Suppl, I, 653), Cemâleddin el-Menbici’nin özellikle ihtilâflarla ilgili hadisleri topladığı el-Lübâb fi’l-cem beyne's-sünne ve'1-kitâb (I-II, nşr. M. Fazl Abdülaziz el-Murâd, Dımaşk 1414/1994), Burhâneddin en-Nesefî nın el-Mukaddimetü'l-Burhânîyye fi'1-hilâf (Brockelmann, GAL, I, 615; Suppl, I, 849), Kıvâmüddîn el-Kâkinin Uyûnül~Mezâhib (Brockelmann, GAL, II, 253; Suppl, II, 268) ve Sirâceddin el-Gaznevî'nin Zübdetü'1-ahkânı fi'htilâfi'l-mezâhibilî-immeti’l-erbaati'l-a’lâm (İbrahim Ahmed b. Süleyman el-Ömer tarafından İmam Muhammed b. Suûd Üniversitesi'nde yüksek lisans tezi olarak neşre hazırlanmıştır, 1403/1983) adlı eserleri günümüze ulaşan bu daldaki diğer belli başlı kitaplardır.

    Genel fıkıh kitaplarının ibadetlerle ilgili bölümü, muhtemelen halk kitlelerinin kolayca öğrenmesini sağlamak amacıyla muhtasar el kitapları şeklinde de kaleme alınmıştır. Bunların en tanınmışları, Cemâleddin Ahmed b. Muhammed el-Gaznevî'nin el-Mukaddimetü’l~Ğazneviyye (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2156; Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 496; Ayasofya, nr. 1272, 1440-1441), Zeynüddin Muhammed b. Ebû Bekir er-Râzi’nin Tuhfetü'l-mülûk (Lahor 1313, 1328, 1914) ve özellikle Şürünbülâlî'nin Nûrü'1-îzâh adlı eserleridir. Bu son eser müellifi tarafından İmdâdü'l-fettâh adıyla şerhedilmiş, bu şerh de Merakı1-felâh adıyla ihtisar edilmiştir. Nûrü'1-îzâh, müstakil olarak ve çeşitli şerh ve hâşiyeleriyle birlikte birçok defa basılmıştır (meselâ bk. Kahire 1281, 1290, 1301, 1304, 1305, 1318, 1330; Bulak 1269, 1279, 1294). Bu genel ilmihaller yanında Ebü’l-Leys es-Semerkandî'nin el-Mukaddime fi'ş-şalât (nşr. ve İngilizce trc. M. Harun, Amsterdam 1990) ve Sedîdüddin el-Kâşgarî'nin Münyetü'l-muşaîlî ve ğunyetü'l-müptedi (İstanbul 1285; Delhi 1337; Lahor 1870; Bombay 1302, 1303; Kazan 1889; Leknev 1315) adlı eserleri yalnız namaz konularını ihtiva etmektedir. Ebü'l-Leys'in el-Mukaddime'sinin A, Zajaczkowski tarafından yayımlanan Memlûk- Kıpçak Türkçesi'yle satır arası tercümesini (Warszawa 1962) Recep Toparlî Latin harfleriyle tekrar neşretmiştir (Erzurum 1987). Kâşgarî'nin meşhur muhtasarına İbrahim el-



  9. 08.Temmuz.2011, 16:48
    5
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Hanefi mezhebinin genel karakteristiği ni açıklarmısınız?

    Halebî-nin yazdığı Gunyetül-mütemellî (Hale-bî kebîr) adlı şerh ile bunun Halebî şağîr diye tanınan muhtasarı ve Mustafa Hulusi Güzelhisârî'nin bu sonuncu esere Hilyetü'n-nâcî adıyla yazdığı haşiye defalarca basılmıştır (İstanbul 1231, 1308; Bulak 1251). Hacca dair meşhur eserler arasında Rahmetullah es-Sindi’nin Cemhı'l (Mecrnau't)-rnenâsîk ve nefu'n-nâsik'i (İstanbul 1289, 1291) ve bunun yine müellif tarafından Lübâb ü’l-Menâsik (Bulak 1287) adıyla yapılan ihtisarı ile Ali el-Kâri’nin buna yazdığı el-Meslek ü’l-mütekassıt adlı şerh (Bulak 1288; Kahire 1303, 1319; Mekke 1319; Beyrut, ts.) ve Abdurrahman b. Muhammed el-İmâdi’nin el Müstetâ mine'z-zâd li-efkâril-ibâd îbn İmâd (Kahire 1304) adlı eseri sayılabilir.

    Hilâlürreyin (ö. 245/860) Ahkâmü'l-vakfı ile (Haydarâbâd 1355) Hassâf’ın (ö. 261/875) aynı adlı eseri (Kahire 1322) vakıf konusunda yazılmış ilk ve en önemli kitaplardır. Bu iki eser önce Nâsıhî ve Cemâleddin Konevî(Sezgin, 1, 435), daha sonra da Burhâneddin et~Trablusî tarafından el-İsâf fî ahkâmi’l-evkâf (Bulak 1292; Kahire 1320) adıyla cem' ve ihtisar edilmiştir. Bazı yasak fiillerin, şekil bakımından hukuka uygun bir işlemin vasıta kılınarak işlenmesini konu alan hiyel kitaplarından, İmam Muhammed veya Ebû Yûsuf a nisbet edilmekle birlikte kimin tarafından yazıldığı kesin olarak bilinmeyen el-Mehâric ti'1-hiyel (Leipzig 1930), Hassâf’ın Kitâbü'l-Hiyel (Kahire 1316) ve Saîd b. Ali es-Semerkandî'nin Cennetü'1-ahkâm ve cünnetü'l-hişâmı (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 1186), Tahâvî’nin hukukî belgelere dair eş-Şürûtü'ş-şağîr (nşr. Ruhi Özcan, MI, Bağdat 1974) ve eş-Şürûtü'l-kebîr {a.g.e., I, 441), benzer fıkhî meselelerin bazı temel kurallar altında birleştirilmesini veya bu meseleler ve kurallar arasındaki farkları konu alan Es'ad b. Muhammed el-Kerâbîsînin, el-Furûk ü'l-fıkh (nşr. Muhammed Tamum, 1-11, Kuveyt 1982), Sadrüşşeria el-Ekber'in Telkihu'l-ukül el furûki'1-menkul (TSMK, III. Ahmed, nr. 1181/ 2; Süleymaniye Ktp., Vehbi Efendi, nr. 467/1) ve Zeynüddin îbn Nüceym’in el-Eşbâh ve'n-nezâir’ı (Kahire 1298, 1322; nşr. M. Abdülaziz el-Vekil, Kahire 1387/ 1968; nşr. M. Muti' el-Hâfız, Dımaşk 1403/ 1983), Mecdüddin el-üsrûşenî'nin çocuklarla ilgili fıkhî hükümleri topladığı Câmiu'ş-şığar {Ahkâmü'ş-şığâr, Kahire 1300), Muhammed b. Muhammed es-Secâvendî'nin miras hukukuna dair el-Ferâizü's-Sirâciyyesi kendi dallarında meşhur olan diğer belli başlı eserlerdir. Bu sonuncu kitap birçok şerh, ihtisar ve nazım çalışmasına konu olmuş, çeşitli Doğu ve Batı dillerine tercüme edilmiştir (D/Â, XII, 367-368).

    4. Fıkıh Usulüne Dair Eserler. Ebû Yusuf'un bu konuda bir kitap yazdığı kaynaklarda zikrediliyorsa da böyle bir eserin mevcudiyeti bilinmemektedir. Ebü'l-Hasan el-Kerhî'nin Risale fi'l-usûl’ü, bazı umumi kaideleri ihtiva etmekte olup Ebû Hafs Necmeddin en-Nesefî tarafından uygulama örnekleri verilerek bir tür şerhi yapılmıştır (Debûsî'nin Te3sîsü'n-nazar'ı ile birlikte, Kahire 1320; Beyrut 1972). Fıkıh usulü konularının hemen hemen tamamına yer verilen ilk ve en hacimli eser Cessâs'ın (ö. 370/981) Usûlü' fıkhı’dır {el-Fuşûl fi'i-uşûl, nşr. Uceyl Câsim en-Neşemî, 1-IV, Kuveyt 1405-1408/1985-1988, 1414/1994). Debûsî'nin Takvîmü'l-edille'si (Sezgin, I, 456), Hanefî usulünü sîstemleştiren Ebü'l usr Fahrülislâm el-Pezdevî ile Şemsüleimme es-Serahsî'nin temel kaynağıdır. Daha sonraki müellifler de genel olarak Uşûlü's-Şerahsıye (nşr. Ebü'1-Vefâ el-Efgânî, Mi, Kahire 1372/ 1954; Beyrut 1393/1973) ve Pezdevi’nin Kenzü'I-üşûl ilâ manfetri-uşûlüne dayanırlar. Bu son eserin çeşitli şerhleri arasında en meşhuru Âbdülazîz el-Buhârinin Keşfü’l-esrarıdır (MV, Kahire 1307; I-1V, İstanbul 1307-1308).

    Pezdevî ve Serahsî'den sonra Hanefî (fukaha) metoduna göre yazılan belli başlı eserler arasında Mahmûd b. Zeyd el-Lâmişî'nin Kitâb fî uşûli'l fıkh (nşr. Abdülmecîd et-Türkî, Beyrut 1995), Âlâeddin es-Semerkandî'nin Mîzânü'1-uşûl (nşr. M. Zekî Abdülber, Devha 1404/1984; nşr. Abdülmelik Abdurrahman es-Sa'dî, Bağdat 1987), Ebü'1-Feth Âlâeddin el-Ösmendî'nin Bezî ü’n-nazar ül-uşûl (nşr. M. Zekî Abdülber, Kahire 1412/1992), Ahsîkesi’nin el-Müntehab fî uşûli'l-mezheb (Leknev 1877, 1317, 1318, 1324; Delhi 1907, 1326) ve Habbâzi’nin el-Muğnî fî uşûIi'l-fıkıh’ı (nşr. M. Mazhar Beka, Mekke 1403/1983) sayılabilir. Bunlardan özellikle son iki eser üzerine tanınmış Hanefî âlimleri tarafından çeşitli şerhler yazılmıştır.

    Muzafferüddin İbnü's-Sââtî, Pezdevî ve Seyfeddin el-Âmidî'nin eserlerine dayanan Bedfu'n-nizâmında Hanefî ve Şafiî (mütekellimîn) metotlarını birleştirmiş, Mekke Ümmü'1-Kurâ üniversitesi'nde Sa'd b. Garîr tarafından doktora tezi olarak neşre hazırlanan eser üzerine (I-II, Mekke 1405/1985) birkaç şerh yazılmıştır (Brockelmann, GAL, I, 477; Suppl, I, 658). Ebü'l-Berekât en-Nesefî'nin Pezdevî ve Serahsî'nin eserlerine dayanan Menârü'l-envâfı (İstanbul 1315, 1326; Delhi 1287; Agra 1319-1320; Bulak 1298) bizzat müellifi (Keşfü'l-esrûr, Bulak 1316) ve tanınmış birçok Hanefî âlimi tarafından şerhedilmiştir. Bunlar arasında İbn Melek'in Şerhu'l-Menârı (İstanbul 1306, 1314, 1315) ve Haskefînin İfâdâ tül-envârı (İstanbul 1300; nşr.M.Saîd el-Burhânı, Dımaşk 1413/1992) özellikle anılmalıdır. İbn Âbidîn, bu son esere Nesemâtü'1-eshâr adıyla bir haşiye yazmıştır (İstanbul 1300; Kahire 1328).

    Nesefî'den sonra önemli eserlerin hemen tamamı Hanefî ve Şafiî metotlarını birleştiren (memzûc) bir tarzda kaleme alınmıştır. Sadrüşşerîa'nın Tenkihu'l-usûlü Pezdevî'nin Kenzü'l-vüşûl, Fahreddin er-Râzi’nin el-Mahşûl ve Cemâleddin İbnü'l-Hâcib'in Muhtaşarü'1-Münteha’sına dayanmaktadır. Müellifin et-Tavzîh adlı kendi şerhine Teftâzânî'nin yazdığı et-Telvîh ale't-Tavzîh adlı haşiye meşhur olmuş, bunun üzerine özellikle Osmanlı ulemâsı tarafından birçok haşiye kaleme alınmıştır {Keşfü'z-zunûn, I, 496-499; Tenkih'ın şerh ve haşiyelerinin baskıları için bk. Serkîs, I, 1200; Brockelmann, GAL, II, 277-278; Suppl, II, 300-301). Molla Fenârî Fuşûlü'l-bedâyi (I-II, İstanbul 1289), İbnü'l-Hümâme-t Tahrîr (I-II, Bulak 1316-1318, İbn Emîrü'l-Hacc'ın et-Takrir ve’t-tahbîr adlı şerhi ve İsnevî'nin Nihâyetü's-sûlu ile birlikte; I-IV, Kahire 1350-1351, Emir Pâdişah'ın Teysîr ü’t-Tahrîr adlı şerhiyle), Molla Hüsrev Mirkâtü'l-vüşûl ilâ ilmi’l uşûl (İstanbul 1291, 1305) ve şerhi Mir'âtü'1-uşûl ile (İstanbul 1217, 1272, 1273, 1282, 1304, 1310, 1321; Kahire 1289) Sadrüşşerîa'yı takip ettiler. Son dönemde bu tarzda kaleme alınan diğer iki eser de Muhibbullah b. Abdüşşekûr el-Bihârî'nin (ö. 1119/ 1707) Müsellemü'ş-sübût’u (Leknev 1263; Aligarh 1297; Delhi 1311; Kahire 1322, 1326) ve Ebû Saîd el-Hâdimî'nin (ö. 1176/1762) Mecâmfu'l-hakâ'ikidir (İstanbul 1273, 1303, 1308). Bihârî'nin eseri Abdülalî Muhammed b. Nizâmeddin el-Ensârî tarafından Fevâtihu'r-rahamût (I-II, Bulak 1324, Gazzâlî'nin el-Müstaşfâ’sı ile birlikte), Hâdimîninki Mustafa Hulusi Güzelhisârî tarafından Menâfi'u'd-dekâ'ik (İstanbul 1273, 1308; Kahire 1288) adıyla şerhedilmiştir.

    5. Tabakat Kitapları. Ebû Hanîfe ve talebelerinin biyografilerine dair birçok eser yanında (DİA, X, 143-145) Hanefî fukahasıyla ilgili müstakil kitaplar da kaleme alınmıştır. Abdülkâdir el-Kureşî'nin (ö. 775/1373) el-Cevâhirü'1-mudiyye fî ta-bakâti'l-Hanefiyye'sı (I-II, Haydarâbâd 1332; nşr. Abdülfettâh Muhammed el-Hulv, I-III, Kahire 1398-1399/1978-1979; I-V, Kahire 1398-1408/1978-1988, 1413/ 1993) bu konuda yazılan ilk kitap kabul edilmektedir. Kaynaklarda Tarsûsî Necmeddin Efendi ve Selâhaddin İbnü'1-Mühendis'in Hanefî tabakatına dair eser yazdıkları kaydedilmekteyse de {Keşfü'z-zu-nün, II, 1098-1099, 2019) bunlar günümüze ulaşmamıştır. Kureşî'den sonra gelen müellifler, ya daha sonra yaşamış âlimleri de ekleyerek onun eserine zeyil mahiyetinde kitaplar yazmışlar veya mevcut kaynaklardan belli ölçülerde çıkarma yaparak yahut ilâvede bulunarak ihtisar ve derleme çalışmalarına yönelmişlerdir. Bu eserlerin belli başlıları şunlardır: İbn Dokmak, Nazmü'l-cumân fî tabakâti aşhâbi imâmine’n-Numân (Atıf Efendi Ktp., nr. 1942; TSMK, III. Ahmed, nr. 2832; Süleymaniye Ktp., Serez, nr. 1827, Turhan Valide Sultan, nr. 251); Fîrûzâbâdî,el-Mirkâtül-veliye fî tabakâti'l-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Reîsül-küttâb Mustafa Efendi, nr. 671, 672; Afyon Gedik Ahmed Paşa Ktp., nr. 17186; Dârüİ-kütübi’l-Mısriyye, nr. 4647); İbn Kutluboğa, Tâcü't-terâcim fî tabakâ-ti'1-Hanefiyye, Kemal paşazâde, Tabakâtü'l-fukahâi'l-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 4820; Hacı Mahmud Efendi, nr. 1014; Hamidiye, nr. 186, 764; İzmir, nr. 449; Lâleli, nr. 3680); Şemseddin İbn Tolun, el-Gurefü'l aliyye fî terâcimi mütehhhiri'l-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1924; British Museum, nr. 645); İbrahim el-Halebî, Muhtaşar ü’l-Cevâhiri'l-mudiyye (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1941/1, Esad Efendi, nr. 605/1, 3699/49; Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 886); Kınalızâde Ali Efendi, Tabakâtü'l-Hanefiyye (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, nr. 2511; Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 844, Hacı Mahmud Efendi, nr. 4662; İzmir Millî Ktp., nr. 732, 804) (Ahmed Neyle'nin Taşköprizâde'ye isnatla yayımladığı Tabakâtü'l-fukahâ'nın [Musul 1954, 19611 Kınalı zâde’ye ait olduğu anlaşılmıştır; bk. Muhyî Hilâl es-Serhân, X/3-4, s. 483-497); Mahmud b. Süleyman el-Kefevî, Ketaibü'l-alâ mi’l-ahyâr min fukahâ’i mezhebin-Numâni1-muhtâr (Râgıb Paşa Ktp., nr. 1041; Nuruosmaniye Ktp., nr. 2611; Köprülü Ktp., Fâzıl Ahmed, nr. 1112; Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi, nr. 263, Cârullah Efendi, nr. 1580, Esad Efendi, nr. 548, Şehid Ali Paşa, nr. 1931, Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 690), Takıyyüddin et-Temîmî, et-Tabakâtü's-seniyye fî terâcimi'1-Hanefiyye (nşr. Abdülfettâh Muhammed el-Hulv, I-IV, Riyad 1403-1410/1983-1989, devam ediyor); Ali el-Kârî, el-Eşmârü'l-seniyye fî esmâi'l-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1841; Esad Efendi, nr. 3524); Solakzâde Halil Efendi, Tahakâtü'l-Hanefiyye (Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddin Efendi, nr. 1606); Edirnevî Kamil Mehmed Efendi, Mehâmmü'l-fukahâ* fî tabaköti'1-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi, nr. 422; Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 972); Abdülhay el-Leknevî, el-Fevtfidü'1-Behiyye fî terâcimi'l-Hanefiyye (Kahire 1304, 1324, 1918, 1924; Kazan 1903) (müellif kitabında Kefevî'nin eserini özetleyerek bazı ilâvelerde bulunmuştur).


    Kaynaklarda ayrıca Bedreddin el-Aynî, Şemseddin İbn Acâ el-Halebî, Ebü'1-Fazl İbnü'ş-Şıhne el-Halebî ve Kutbüddin en-Nehrevâlî'nin Hanefî tabakatına dair eser yazdıkları kaydediliyorsa da bunların günümüze ulaşıp ulaşmadıkları bilinmemektedir.

    Hanefî âlimlerine dair umumi tabakat kitapları yanında özellikle Osmanlı muhiti için Taşköprizâde Ahmed Efendi'nin eş-Şeka’iku'n-nu’mâniyyesı (Ali Çelebî'nin el-'İkdü'l-manzûm adlı zeyliyle birlikte Vefeyâtü'l-ayân'ın kenarında, Bulak 1299, 1310; el-İkdü’l-manzûm ile birlikte, Beyrut 1395/1975; nşr. A. Suphi Furat, İstanbul 1405/1985), bunun tercüme ve zeyilleriyle Bursalı Mehmed Tâhir'in Osmanlı Müellifleri (I-III, İstanbul 1333-1342) adlı eseri, son dönem çalışmaları arasında da Yusuf Ziya Kavakçı'nın XI. ve XII. Asırlarda Karahanlılar Devrinde Mavara al-Nahr İslam Hukukçuları (Ankara 1976), Ahmet Özel'in Hanefi Fıkıh Âlimleri (Ankara 1990) ve Recep Cici'nin Kuruluştan Fatih Devri'nin Sonuna Kadar Osmanlılar'da Fıkıh Çalışmaları (doktora tezi, 1994, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) adlı eserleri anılabilir.


  10. 08.Temmuz.2011, 16:48
    5
    Silent and lonely rains
    Halebî-nin yazdığı Gunyetül-mütemellî (Hale-bî kebîr) adlı şerh ile bunun Halebî şağîr diye tanınan muhtasarı ve Mustafa Hulusi Güzelhisârî'nin bu sonuncu esere Hilyetü'n-nâcî adıyla yazdığı haşiye defalarca basılmıştır (İstanbul 1231, 1308; Bulak 1251). Hacca dair meşhur eserler arasında Rahmetullah es-Sindi’nin Cemhı'l (Mecrnau't)-rnenâsîk ve nefu'n-nâsik'i (İstanbul 1289, 1291) ve bunun yine müellif tarafından Lübâb ü’l-Menâsik (Bulak 1287) adıyla yapılan ihtisarı ile Ali el-Kâri’nin buna yazdığı el-Meslek ü’l-mütekassıt adlı şerh (Bulak 1288; Kahire 1303, 1319; Mekke 1319; Beyrut, ts.) ve Abdurrahman b. Muhammed el-İmâdi’nin el Müstetâ mine'z-zâd li-efkâril-ibâd îbn İmâd (Kahire 1304) adlı eseri sayılabilir.

    Hilâlürreyin (ö. 245/860) Ahkâmü'l-vakfı ile (Haydarâbâd 1355) Hassâf’ın (ö. 261/875) aynı adlı eseri (Kahire 1322) vakıf konusunda yazılmış ilk ve en önemli kitaplardır. Bu iki eser önce Nâsıhî ve Cemâleddin Konevî(Sezgin, 1, 435), daha sonra da Burhâneddin et~Trablusî tarafından el-İsâf fî ahkâmi’l-evkâf (Bulak 1292; Kahire 1320) adıyla cem' ve ihtisar edilmiştir. Bazı yasak fiillerin, şekil bakımından hukuka uygun bir işlemin vasıta kılınarak işlenmesini konu alan hiyel kitaplarından, İmam Muhammed veya Ebû Yûsuf a nisbet edilmekle birlikte kimin tarafından yazıldığı kesin olarak bilinmeyen el-Mehâric ti'1-hiyel (Leipzig 1930), Hassâf’ın Kitâbü'l-Hiyel (Kahire 1316) ve Saîd b. Ali es-Semerkandî'nin Cennetü'1-ahkâm ve cünnetü'l-hişâmı (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 1186), Tahâvî’nin hukukî belgelere dair eş-Şürûtü'ş-şağîr (nşr. Ruhi Özcan, MI, Bağdat 1974) ve eş-Şürûtü'l-kebîr {a.g.e., I, 441), benzer fıkhî meselelerin bazı temel kurallar altında birleştirilmesini veya bu meseleler ve kurallar arasındaki farkları konu alan Es'ad b. Muhammed el-Kerâbîsînin, el-Furûk ü'l-fıkh (nşr. Muhammed Tamum, 1-11, Kuveyt 1982), Sadrüşşeria el-Ekber'in Telkihu'l-ukül el furûki'1-menkul (TSMK, III. Ahmed, nr. 1181/ 2; Süleymaniye Ktp., Vehbi Efendi, nr. 467/1) ve Zeynüddin îbn Nüceym’in el-Eşbâh ve'n-nezâir’ı (Kahire 1298, 1322; nşr. M. Abdülaziz el-Vekil, Kahire 1387/ 1968; nşr. M. Muti' el-Hâfız, Dımaşk 1403/ 1983), Mecdüddin el-üsrûşenî'nin çocuklarla ilgili fıkhî hükümleri topladığı Câmiu'ş-şığar {Ahkâmü'ş-şığâr, Kahire 1300), Muhammed b. Muhammed es-Secâvendî'nin miras hukukuna dair el-Ferâizü's-Sirâciyyesi kendi dallarında meşhur olan diğer belli başlı eserlerdir. Bu sonuncu kitap birçok şerh, ihtisar ve nazım çalışmasına konu olmuş, çeşitli Doğu ve Batı dillerine tercüme edilmiştir (D/Â, XII, 367-368).

    4. Fıkıh Usulüne Dair Eserler. Ebû Yusuf'un bu konuda bir kitap yazdığı kaynaklarda zikrediliyorsa da böyle bir eserin mevcudiyeti bilinmemektedir. Ebü'l-Hasan el-Kerhî'nin Risale fi'l-usûl’ü, bazı umumi kaideleri ihtiva etmekte olup Ebû Hafs Necmeddin en-Nesefî tarafından uygulama örnekleri verilerek bir tür şerhi yapılmıştır (Debûsî'nin Te3sîsü'n-nazar'ı ile birlikte, Kahire 1320; Beyrut 1972). Fıkıh usulü konularının hemen hemen tamamına yer verilen ilk ve en hacimli eser Cessâs'ın (ö. 370/981) Usûlü' fıkhı’dır {el-Fuşûl fi'i-uşûl, nşr. Uceyl Câsim en-Neşemî, 1-IV, Kuveyt 1405-1408/1985-1988, 1414/1994). Debûsî'nin Takvîmü'l-edille'si (Sezgin, I, 456), Hanefî usulünü sîstemleştiren Ebü'l usr Fahrülislâm el-Pezdevî ile Şemsüleimme es-Serahsî'nin temel kaynağıdır. Daha sonraki müellifler de genel olarak Uşûlü's-Şerahsıye (nşr. Ebü'1-Vefâ el-Efgânî, Mi, Kahire 1372/ 1954; Beyrut 1393/1973) ve Pezdevi’nin Kenzü'I-üşûl ilâ manfetri-uşûlüne dayanırlar. Bu son eserin çeşitli şerhleri arasında en meşhuru Âbdülazîz el-Buhârinin Keşfü’l-esrarıdır (MV, Kahire 1307; I-1V, İstanbul 1307-1308).

    Pezdevî ve Serahsî'den sonra Hanefî (fukaha) metoduna göre yazılan belli başlı eserler arasında Mahmûd b. Zeyd el-Lâmişî'nin Kitâb fî uşûli'l fıkh (nşr. Abdülmecîd et-Türkî, Beyrut 1995), Âlâeddin es-Semerkandî'nin Mîzânü'1-uşûl (nşr. M. Zekî Abdülber, Devha 1404/1984; nşr. Abdülmelik Abdurrahman es-Sa'dî, Bağdat 1987), Ebü'1-Feth Âlâeddin el-Ösmendî'nin Bezî ü’n-nazar ül-uşûl (nşr. M. Zekî Abdülber, Kahire 1412/1992), Ahsîkesi’nin el-Müntehab fî uşûli'l-mezheb (Leknev 1877, 1317, 1318, 1324; Delhi 1907, 1326) ve Habbâzi’nin el-Muğnî fî uşûIi'l-fıkıh’ı (nşr. M. Mazhar Beka, Mekke 1403/1983) sayılabilir. Bunlardan özellikle son iki eser üzerine tanınmış Hanefî âlimleri tarafından çeşitli şerhler yazılmıştır.

    Muzafferüddin İbnü's-Sââtî, Pezdevî ve Seyfeddin el-Âmidî'nin eserlerine dayanan Bedfu'n-nizâmında Hanefî ve Şafiî (mütekellimîn) metotlarını birleştirmiş, Mekke Ümmü'1-Kurâ üniversitesi'nde Sa'd b. Garîr tarafından doktora tezi olarak neşre hazırlanan eser üzerine (I-II, Mekke 1405/1985) birkaç şerh yazılmıştır (Brockelmann, GAL, I, 477; Suppl, I, 658). Ebü'l-Berekât en-Nesefî'nin Pezdevî ve Serahsî'nin eserlerine dayanan Menârü'l-envâfı (İstanbul 1315, 1326; Delhi 1287; Agra 1319-1320; Bulak 1298) bizzat müellifi (Keşfü'l-esrûr, Bulak 1316) ve tanınmış birçok Hanefî âlimi tarafından şerhedilmiştir. Bunlar arasında İbn Melek'in Şerhu'l-Menârı (İstanbul 1306, 1314, 1315) ve Haskefînin İfâdâ tül-envârı (İstanbul 1300; nşr.M.Saîd el-Burhânı, Dımaşk 1413/1992) özellikle anılmalıdır. İbn Âbidîn, bu son esere Nesemâtü'1-eshâr adıyla bir haşiye yazmıştır (İstanbul 1300; Kahire 1328).

    Nesefî'den sonra önemli eserlerin hemen tamamı Hanefî ve Şafiî metotlarını birleştiren (memzûc) bir tarzda kaleme alınmıştır. Sadrüşşerîa'nın Tenkihu'l-usûlü Pezdevî'nin Kenzü'l-vüşûl, Fahreddin er-Râzi’nin el-Mahşûl ve Cemâleddin İbnü'l-Hâcib'in Muhtaşarü'1-Münteha’sına dayanmaktadır. Müellifin et-Tavzîh adlı kendi şerhine Teftâzânî'nin yazdığı et-Telvîh ale't-Tavzîh adlı haşiye meşhur olmuş, bunun üzerine özellikle Osmanlı ulemâsı tarafından birçok haşiye kaleme alınmıştır {Keşfü'z-zunûn, I, 496-499; Tenkih'ın şerh ve haşiyelerinin baskıları için bk. Serkîs, I, 1200; Brockelmann, GAL, II, 277-278; Suppl, II, 300-301). Molla Fenârî Fuşûlü'l-bedâyi (I-II, İstanbul 1289), İbnü'l-Hümâme-t Tahrîr (I-II, Bulak 1316-1318, İbn Emîrü'l-Hacc'ın et-Takrir ve’t-tahbîr adlı şerhi ve İsnevî'nin Nihâyetü's-sûlu ile birlikte; I-IV, Kahire 1350-1351, Emir Pâdişah'ın Teysîr ü’t-Tahrîr adlı şerhiyle), Molla Hüsrev Mirkâtü'l-vüşûl ilâ ilmi’l uşûl (İstanbul 1291, 1305) ve şerhi Mir'âtü'1-uşûl ile (İstanbul 1217, 1272, 1273, 1282, 1304, 1310, 1321; Kahire 1289) Sadrüşşerîa'yı takip ettiler. Son dönemde bu tarzda kaleme alınan diğer iki eser de Muhibbullah b. Abdüşşekûr el-Bihârî'nin (ö. 1119/ 1707) Müsellemü'ş-sübût’u (Leknev 1263; Aligarh 1297; Delhi 1311; Kahire 1322, 1326) ve Ebû Saîd el-Hâdimî'nin (ö. 1176/1762) Mecâmfu'l-hakâ'ikidir (İstanbul 1273, 1303, 1308). Bihârî'nin eseri Abdülalî Muhammed b. Nizâmeddin el-Ensârî tarafından Fevâtihu'r-rahamût (I-II, Bulak 1324, Gazzâlî'nin el-Müstaşfâ’sı ile birlikte), Hâdimîninki Mustafa Hulusi Güzelhisârî tarafından Menâfi'u'd-dekâ'ik (İstanbul 1273, 1308; Kahire 1288) adıyla şerhedilmiştir.

    5. Tabakat Kitapları. Ebû Hanîfe ve talebelerinin biyografilerine dair birçok eser yanında (DİA, X, 143-145) Hanefî fukahasıyla ilgili müstakil kitaplar da kaleme alınmıştır. Abdülkâdir el-Kureşî'nin (ö. 775/1373) el-Cevâhirü'1-mudiyye fî ta-bakâti'l-Hanefiyye'sı (I-II, Haydarâbâd 1332; nşr. Abdülfettâh Muhammed el-Hulv, I-III, Kahire 1398-1399/1978-1979; I-V, Kahire 1398-1408/1978-1988, 1413/ 1993) bu konuda yazılan ilk kitap kabul edilmektedir. Kaynaklarda Tarsûsî Necmeddin Efendi ve Selâhaddin İbnü'1-Mühendis'in Hanefî tabakatına dair eser yazdıkları kaydedilmekteyse de {Keşfü'z-zu-nün, II, 1098-1099, 2019) bunlar günümüze ulaşmamıştır. Kureşî'den sonra gelen müellifler, ya daha sonra yaşamış âlimleri de ekleyerek onun eserine zeyil mahiyetinde kitaplar yazmışlar veya mevcut kaynaklardan belli ölçülerde çıkarma yaparak yahut ilâvede bulunarak ihtisar ve derleme çalışmalarına yönelmişlerdir. Bu eserlerin belli başlıları şunlardır: İbn Dokmak, Nazmü'l-cumân fî tabakâti aşhâbi imâmine’n-Numân (Atıf Efendi Ktp., nr. 1942; TSMK, III. Ahmed, nr. 2832; Süleymaniye Ktp., Serez, nr. 1827, Turhan Valide Sultan, nr. 251); Fîrûzâbâdî,el-Mirkâtül-veliye fî tabakâti'l-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Reîsül-küttâb Mustafa Efendi, nr. 671, 672; Afyon Gedik Ahmed Paşa Ktp., nr. 17186; Dârüİ-kütübi’l-Mısriyye, nr. 4647); İbn Kutluboğa, Tâcü't-terâcim fî tabakâ-ti'1-Hanefiyye, Kemal paşazâde, Tabakâtü'l-fukahâi'l-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 4820; Hacı Mahmud Efendi, nr. 1014; Hamidiye, nr. 186, 764; İzmir, nr. 449; Lâleli, nr. 3680); Şemseddin İbn Tolun, el-Gurefü'l aliyye fî terâcimi mütehhhiri'l-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1924; British Museum, nr. 645); İbrahim el-Halebî, Muhtaşar ü’l-Cevâhiri'l-mudiyye (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1941/1, Esad Efendi, nr. 605/1, 3699/49; Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 886); Kınalızâde Ali Efendi, Tabakâtü'l-Hanefiyye (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, nr. 2511; Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 844, Hacı Mahmud Efendi, nr. 4662; İzmir Millî Ktp., nr. 732, 804) (Ahmed Neyle'nin Taşköprizâde'ye isnatla yayımladığı Tabakâtü'l-fukahâ'nın [Musul 1954, 19611 Kınalı zâde’ye ait olduğu anlaşılmıştır; bk. Muhyî Hilâl es-Serhân, X/3-4, s. 483-497); Mahmud b. Süleyman el-Kefevî, Ketaibü'l-alâ mi’l-ahyâr min fukahâ’i mezhebin-Numâni1-muhtâr (Râgıb Paşa Ktp., nr. 1041; Nuruosmaniye Ktp., nr. 2611; Köprülü Ktp., Fâzıl Ahmed, nr. 1112; Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi, nr. 263, Cârullah Efendi, nr. 1580, Esad Efendi, nr. 548, Şehid Ali Paşa, nr. 1931, Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 690), Takıyyüddin et-Temîmî, et-Tabakâtü's-seniyye fî terâcimi'1-Hanefiyye (nşr. Abdülfettâh Muhammed el-Hulv, I-IV, Riyad 1403-1410/1983-1989, devam ediyor); Ali el-Kârî, el-Eşmârü'l-seniyye fî esmâi'l-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1841; Esad Efendi, nr. 3524); Solakzâde Halil Efendi, Tahakâtü'l-Hanefiyye (Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddin Efendi, nr. 1606); Edirnevî Kamil Mehmed Efendi, Mehâmmü'l-fukahâ* fî tabaköti'1-Hanefiyye (Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi, nr. 422; Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 972); Abdülhay el-Leknevî, el-Fevtfidü'1-Behiyye fî terâcimi'l-Hanefiyye (Kahire 1304, 1324, 1918, 1924; Kazan 1903) (müellif kitabında Kefevî'nin eserini özetleyerek bazı ilâvelerde bulunmuştur).


    Kaynaklarda ayrıca Bedreddin el-Aynî, Şemseddin İbn Acâ el-Halebî, Ebü'1-Fazl İbnü'ş-Şıhne el-Halebî ve Kutbüddin en-Nehrevâlî'nin Hanefî tabakatına dair eser yazdıkları kaydediliyorsa da bunların günümüze ulaşıp ulaşmadıkları bilinmemektedir.

    Hanefî âlimlerine dair umumi tabakat kitapları yanında özellikle Osmanlı muhiti için Taşköprizâde Ahmed Efendi'nin eş-Şeka’iku'n-nu’mâniyyesı (Ali Çelebî'nin el-'İkdü'l-manzûm adlı zeyliyle birlikte Vefeyâtü'l-ayân'ın kenarında, Bulak 1299, 1310; el-İkdü’l-manzûm ile birlikte, Beyrut 1395/1975; nşr. A. Suphi Furat, İstanbul 1405/1985), bunun tercüme ve zeyilleriyle Bursalı Mehmed Tâhir'in Osmanlı Müellifleri (I-III, İstanbul 1333-1342) adlı eseri, son dönem çalışmaları arasında da Yusuf Ziya Kavakçı'nın XI. ve XII. Asırlarda Karahanlılar Devrinde Mavara al-Nahr İslam Hukukçuları (Ankara 1976), Ahmet Özel'in Hanefi Fıkıh Âlimleri (Ankara 1990) ve Recep Cici'nin Kuruluştan Fatih Devri'nin Sonuna Kadar Osmanlılar'da Fıkıh Çalışmaları (doktora tezi, 1994, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) adlı eserleri anılabilir.





+ Yorum Gönder