Konusunu Oylayın.: Hazreti Ali'nin halifeliğinin gasp edildiği doğru mu?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hazreti Ali'nin halifeliğinin gasp edildiği doğru mu?
  1. 07.Temmuz.2011, 21:29
    1
    Misafir

    Hazreti Ali'nin halifeliğinin gasp edildiği doğru mu?






    Hazreti Ali'nin halifeliğinin gasp edildiği doğru mu? Mumsema İlk halifenin Hazreti Ali olması gerektiğini iddia edenler hatta halifeliğin onun elinden alındığını söyleyenler de var.
    Hazreti Ali'nin halifeliğinin gasp edildiği doğru mu?


  2. 07.Temmuz.2011, 21:29
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 08.Temmuz.2011, 11:41
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Hazreti Ali'nin halifeliğinin gasp edildiği doğru mu?




    Hazreti Ali'nin halifeliğinin gasp edildiği doğru mu?

    Bu iddia Yahudi İbn-i Sebe’nin ortaya attığı bir fitnedir. Şunu hemen belirtelim ki, dört halifeden hangisinin diğerlerinden daha faziletli ve hilâfetin öncelikle kimin hakkı olduğu, İbn-i Sebe’yi asla ilgilendirmezdi. Onun asıl gayesi, ashâba karşı saygıyı kırmakla İslâmiyet’e şüphe düşürmek ve Müslümanlar arasında ayrılık çıkarmak ve bunu devam ettirmekti.

    Ortada, çok sinsi ve neticesi itibariyle de çok tehlikeli bir Yahudi oyunu vardır. Hilâfetin, gerçekte, Hz. Ali’nin hakkı iken Hz. Ebubekir tarafından gasp edildiği iddiasıyla bütün sahabelere hata isnat edilmektedir. Çünkü, Hz. Ali dahil, bütün ashâb-ı kirâm, Hz. Ebubekir Efendimize biat etmişlerdir.

    Bazı kimseler, “Hz. Ali Efendimiz (ra.), Müslümanların birlik ve beraberliğini dikkate alarak kendi hakkını bilerek feda etti.” diyorlar. O zaman şöyle düşünmek lâzım gelmez mi: Hz. Ali Efendimiz İslâm’ın birlik ve dirliğini bu derece düşündüğü halde biz hangi akılla onun yolunu terk ederek çekişme ve ayrılık yolunu açıyoruz?!... Müslümanların birlik ve beraberliğe en çok muhtaç oldukları bu zamanda, 1400 sene önce geçmiş birtakım hâdiseleri gündeme getirip Müslümanları birbirlerine düşürmeye çalışmak hangi akıl iledir ve bunda hangi maslahat ve fayda vardır?

    Halifeler devri araştırıldığında görülür ki: Çâryâr-ı Güzin Efendilerimiz hiçbiri hilâfete, bizzat arzu ederek talip olmamışlar, fakat o makam onlara verilmiştir. Onlar o görevi istememişler fakat hilâfet onlara lâyık görülmüştür. Şöyle ki:

    Resulüllah Efendimiz’in (asm.), ahirete teşrifleri üzerine, sahabe-i kirâm, ümmet-i Muhammed’in birlik ve beraberliğinin muhafazasını göz önüne alarak, hemen halife seçimine teşebbüs etmişler ve daha Peygamber Efendimiz kabrine konulmadan bu seçimi gerçekleştirerek Hz. Ebubekir’i (ra.) ittifakla hilâfet makamına getirmişlerdir. Hz. Ali Efendimiz (ra.) dahil, umum ashap kendisine biat etmiştir. Hz. Ebubekir (ra.) Efendimiz hilâfet görevini iki buçuk sene hakkıyla yerine getirdikten sonra, vefatı sırasında, sahabe-i kirâm efendilerimize Hz. Ömer’in halife seçilmesini tavsiye etmiş, onlar da bu tavsiyeye uyarak o zâtı halife seçmişlerdir. Hz. Ömer ise, bu vazifeyi on bir sene tam bir adaletle yürütmüş, sonunda bir suikasta maruz kalmış ve henüz vefat etmeden, içlerinde Hz. Ali de dahil altı kişilik bir heyet teşekkül ettirmiş ve aralarından birini halife seçmelerini istemiştir. Bu heyet, görüşmelerin sonunda Hz. Osman’da karar kılmışlar ve başta Hz. Ali, bütün sahabe, aynen bu karara uyarak kendisine biat etmişlerdir. Bilâhare, Hz. Osman’ın şehit edilmesi üzerine sahabe-i kirâm efendilerimiz topluca Hz. Ali Efendimizin evine gitmişler, kendisinden hilâfet görevini yerine getirmesini istirham etmişler, Hz. Ali (ra.), kendisi hilâfete arzulu olmadığı halde, âsilerin tehditleri sebebiyle durumun nezaketini nazara alarak bu vazifeyi kabul etmiştir.

    Görüldüğü gibi, dört halifenin de seçimi bu ümmetin en hayırlıları olan ve her biri bir müçtehit reyinde ve dirayetinde bulunan sahabelerin ittifakıyla olmuştur; bu ise sarsılmaz bir fikir birliği meydana getirmiştir. Artık, bu fikir birliğinden daha kuvvetli bir birlik düşünülemez ki, onların verdiği hükmü bozabilsin.

    Şu da var ki: Hz. Ali’nin, Peygamber Efendimizin karabet cihetiyle en yakını olmasına rağmen, hilâfette en sona kalmasında, kaderin hikmetli bir tanzimi vardır.

    Şöyle ki: Hz. Ebubekir, Ömer ve Osman’ın (R.Anhüm) devirleri, İslâm’ın birlik ve bütünlüğünün korunduğu tam bir fetih ve gelişme dönemi olmuştur. İran, Irak, Mısır, Suriye, Kıbrıs ve daha birçok ülke, bu dönemde fethedilerek tevhit inancı bu beldelere yerleştirilmiştir.

    Hz. Ali Efendimiz zamanında ise, bu fütuhat dönemi durmuş, genişleyen İslâm âleminde çeşitli ayrılıklar baş göstermiştir. Hz. Ali (ra.) hilâfeti sırasında bu karışıklık ve ayrılıklarla uğraşmak zorunda kalmış, hârika cesaret, keskin feraset ve emsalsiz ilmiyle İslâm’ı her türlü sapık fikir ve bâtıl itikatların saldırısından koruyabilmiştir.

    İşte ilk üç halife devrindeki ittihat, dayanışma ve İslâmî başarılar onların hilâfete layık olduklarını ve hak üzere olduklarını ispatladığı gibi, Hz. Ali Efendimiz devrindeki ayrılıklar da, onun hilâfette sona kalmasındaki hikmeti açıkça göstermektedir.

    Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, Hz. Ali (ra.) ilk halife olsaydı, başta Emevîler olmak üzere çeşitli kabile ve ailelerde rekabet damarının uyanması, bu yüzden Müslümanlar arasında birlik ve dayanışmanın tehlikeye düşmesi kuvvetle muhtemeldi. Bu ise İslâm’ın gelişmesine büyük bir darbe vururdu.

    Diğer taraftan, İslâm âleminde çeşitli ayrılıkların ortaya çıktığı bir dönemde, Hz. Ali Efendimiz ve Âl-i Beyt’ten başka hiçbir kuvvet, o fitnelere karşı durup dayanamaz, hakkından gelemezdi.

    Bu bakımdan Hz. Ali’nin hilâfette sona kalması, şahsı için bir kayıp gibi görünse de din-i İslâm için büyük hayır ve kazanç olmuştur.

    Mehmet Kırkıncı


    ________________

    Bu iddialara çeşitli başlıklar altında cevap vermek mümkündür.

    1-"Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Şayet yapmazsan O'nun risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır."(1)

    Ayetin ifadesinde Hz. Alinin hilafetiyle ilgili hiç bir şey yoktur. Şevkaninin de belirttiği gibi, ayet umum ifade etmektedir.(2) Yani, "rabbinden sana ne indirilmişse, hepsini tebliğ et" demektir. Nitekim Hz. Aişe, "her kim 'Muhammed kendisine indirilenlerden bir şey gizledi' derse, yalan söylemiş olur" demiş ve üstteki ayeti okumuştur.(3)

    Durum böyle iken, şia bazı zayıf ve uydurma rivayetlere dayanarak, (4) mezkur ayetin Hz. Alinin hilafetini bildirdiğini söyler. Halbuki bu iddialarıyla Hz. Peygamberi görevini tam yapmamakla itham etmektedirler. Zira ayet eğer onların anladığı gibiyse, Hz. Peygamber bunu tebliğ etmeden gitmiş demektir.

    2-Hz. Peygamber bir sefere (Süyutinin rivayetinde Tebük seferine) giderken yerine Hz. Aliyi bırakır. Hz. Ali, "Beni kadın ve çocuklarla mı bırakıyorsun?" deyince Hz. Peygamber şu cevabı verir: "Benimle Hz. Musa ve Harun misali olmak istemez misin? Ancak şu var ki, benden sonra peygamber yoktur."(5)

    Hz. Peygamberin cevabında Hz. Musanın Tura gidiş olayına işaret vardır. Hz. Musa, yerine kardeşi Harunu bırakarak Tura gitmiştir. Hz. Harun da kardeşi Musa gibi bir peygamberdir.

    Üstteki rivayetten Hz. Alinin faziletine istidlalde bulunmak son derece makuldür ve buna kimsenin bir itirazı da yoktur. Fakat bu rivayetten "ilk halife Hz. Ali olmalıydı" neticesine varmak zoraki bir yorumdur. Zira Hz. Peygamber sefere giderken Hz. Aliden başkalarını da yerine bırakmıştır. Abdullah b. Ümmi Mektum bunlardan biridir.(6)

    3-"Bera b. Azib anlatıyor: "Bir seferde Ğadir-i Hum'da konakladık. Namaza nida olundu... Namazdan sonra Hz. Peygamber Hz. Alinin elini tuttu. "Ben kimin efendisiysem Ali de onun efendisidir. Allahım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol" dedi."(7)

    Bu rivayet sahih olarak kabul edilse bile, buradan Hz. Alinin ilk halife olması lüzumunu anlamak mümkün değildir.(8) Çünkü Hz. Ali gerçekten müslümanlar içinde en seçkin kimselerden biridir. Cesaretiyle, Allahın aslanı ünvanını taşır. Şah-ı velayet makamına sahiptir. Bunlar gibi seçkin özellikleri sebebiyle tarih boyunca bütün müslümanların efendisi olmuştur. Alusinin dediği gibi, şayet Hz. Peygamber yerine halife olarak Hz. Aliyi bırakmak istese, "Ey insanlar! Bu, benden sonra idareciniz, emirinizdir. Dinleyin itaat edin" derdi.(9) Böyle bir emir ise, mutlaka yerine getirilirdi. "Anam babam sana feda olsun" diyen sahabelerin, böyle ciddi bir konuda Paygamberin sözünü dinlememeleri elbette düşünülemez. Nitekim, "Benden sonra size Ömeri tavsiye ederim" diyen Hz. Ebubekirin isteği yerine getirilmiş, Müslümanlar Hz. Ömere biat etmişlerdir.(10)

    4-Şianın haklılıklarına delil olarak ileri sürdükleri rivayetlerden biri de şudur: "Hz. Peygamber, vefatı öncesi hastalığı ilerlediğinde, "Bana kalem kağıt getirin, size benden sonra sapmamanız için vasiyet yazdırayım" der. Hz. Ömer, "Peygamberin rahatsızlığı şiddetlendi. Allahın Kitabı bize kafidir" deyince ileri geri konuşmalar olur. Hz. Peygamber, "Kalkın yanımdan, der. Benim yanımda niza (çekişmek) yakışmaz."(11)

    Şianın iddiasına göre Hz. Peygamber, yerine Hz. Alinin geçmesini yazdırmak istemiş, Hz. Ömer ise buna engel olmuştur.(12) Halbuki, mezkur rivayette asla buna bir delalet yoktur. Rivayeti o tarzda değerlendirmek sadece bir zorlamadır.

    5-"De ki: Yaptığım tebliğe karşı ben sizden yakınlık sevgisi dışında bir ücret istemiyorum." (13)

    Bir rivayette, ayet nazil olunca Hz. Peygambere "Ya Rasulallah, sevmemiz vacip olan yakınların kimlerdir?" diye sorulmuş, Hz. Peygamber, "Ali, Fatıma ve oğulları" cevabını vermiş.( 14 )

    Bu ayet şia tarafından Al-i Beyt sevgisine bir delil olarak zikredilir. Bunu işari bir mana olarak kabul etmek mümkün olmakla beraber, ayetin sarih manasında buna bir delalet yoktur.

    İbn-i Abbasa bu ayetten sorulur. Daha cevap vermeden, orada bulunanlardan Said b. Cübeyr, "Al-i Muhammed" deyince, İbn-i Abbas "Acele ettin, der. Çünkü Kureyşin hiçbir ailesi yoktur ki Hz. Peygamberin onlara akrabalık bağı olmasın. Ayetin manası "hiç olmazsa yakınlık hakkını gözetin" demektir."(15)

    İbnu Kesir, ayetin yorumunda şu manaya dikkat çeker: "Bana yardım etmiyorsanız, hiç olmazsa aramızda olan akrabalık sebebiyle eziyet etmeyin."(16)

    Kendisinin şu yorumu da gerçekten zikre şayan bir incelik arzeder: "Ayetten muradın "Hz. Ali, Fatıma ve oğullarıdır" şeklindeki rivayet senet olarak zayıftır. Ayrıca, sure Mekki surelerdendir. Mekede ise Hz. Fatımanın çocukları yoktu. Hz. Ali ile evlilikleri hicretin ikinci yılında Bedir Savaşı sonrası olmuştur. Ancak bu rivayeti kabul etmemek, Al-i Muhammede sevgi beslememek anlamında değildir. Çünkü onlar temiz bir zürriyetten, fahr, hasep ve nesep noktasında yeryüzündeki en şerefli evden gelmişlerdir."(17)

    Fahreddin Razi, "Ehl-i Beytim Nuhun gemisine benzer; binen kurtulur" ve "Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız hidayete erersiniz"(18) rivayetlerini nazara verip şu yorumu yapar: "Şimdi biz mükellefiyet denizindeyiz. Şüphe ve şehvet dalgaları bize çarpmaktadır. Denizde yol alan iki şeye muhtaçtır:
    1-Sağlam bir gemi.
    2-Işık saçan yıldızlar.

    İşte, böyle bir gemiye binen ve yıldızlara bakarak yol alanların kurtulma ümidi fazla olur. Ehl-i Sünnet, Ehl-i Beyte muhabbet gemisine binmiş, sahabe yıldızlarına bakarak yol almaktadır." (19)

    Ehl-i Sünnetin Ehl-i Beyti sevmeme diye bir problemi yoktur. Her namazın teşehhüdünde onlara dua ederiz ve onları ciddi severiz.(20) Ehl-i Sünnet arasında "Ali, Hasan, Hüseyin, Fatıma..." gibi isimler son derece yaygındır.

    Kaynaklar:
    1- Maide, 67
    2- Şevkani, Muhammed, Fethu'l- Kadir, Daru İhyai't- Türasi'l- Arabi, Beyrut, ts. II, 59. Ayrıca bkz. Kurtubi, VI, 157
    3- Buhari, Tefsir, 5/7; Şevkani, II, 59
    4- Bkz. Şevkani, II, 59-60
    5- Tirmizi, Menakıb, 20; Süyuti, Celaleddin, Tarihu'l Hulefa, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, 1988, s. 133
    6- Bkz. Hamidullah, Muhammed, İslamın Hukuk İlmine Yardımları, İst. 1962, s. 142-143
    7-İbnu Hanbel, IV, 281; Süyuti, Tarihu'l- Hulefa, s. 134; Alûsî, VI, 192-193
    8-Bkz. Onat, Hasan, Emeviler Devri Şii Hareketleri ve Günümüz Şiiliği, TDV. Yay. Ankara, 1993, s. 24
    9-Alûsî, Ebu'l-Fadl, Ruhu'l-Meani, Daru İhyai't-Türasi'l-Arabi, Beyrut, 1985, VI, 195
    10-Süyuti, Tarihu'l - Hulefa, s. 62-64
    11-Buhari, Merda, 17; Müslim, Vesaya, 22; İbnu Hanbel, I, 325
    12-Naim, Ahmet, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Diyanet Yay. Ankara, 1982, I, 108. Ahmet Naim, ilgili rivayetleri burada ve devamında çok güzel bir şekilde tahlil etmektedir. Geniş bilgi için oraya bakılabilir.
    13-Şura, 23
    14-Beydavî, Kadı, Envaru't-Tenzil ve Esraru't-Te'vil, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1988, II, 362
    15-Kurtubi, XVI, 15-16; İbnu Kesir, VII, 187; Süyuti, Dürrü'l- Mensur, Daru'l - Mektebi'l- İlmiyye, Beyrut, 1990, V, 699
    16-İbnu Kesir, VII, 187
    17-Age. VII, 189
    18-Aclûnî, I, 132
    19-Razî, XXVII, 167
    20-Razî, XXVII, 166


  4. 08.Temmuz.2011, 11:41
    2
    Silent and lonely rains



    Hazreti Ali'nin halifeliğinin gasp edildiği doğru mu?

    Bu iddia Yahudi İbn-i Sebe’nin ortaya attığı bir fitnedir. Şunu hemen belirtelim ki, dört halifeden hangisinin diğerlerinden daha faziletli ve hilâfetin öncelikle kimin hakkı olduğu, İbn-i Sebe’yi asla ilgilendirmezdi. Onun asıl gayesi, ashâba karşı saygıyı kırmakla İslâmiyet’e şüphe düşürmek ve Müslümanlar arasında ayrılık çıkarmak ve bunu devam ettirmekti.

    Ortada, çok sinsi ve neticesi itibariyle de çok tehlikeli bir Yahudi oyunu vardır. Hilâfetin, gerçekte, Hz. Ali’nin hakkı iken Hz. Ebubekir tarafından gasp edildiği iddiasıyla bütün sahabelere hata isnat edilmektedir. Çünkü, Hz. Ali dahil, bütün ashâb-ı kirâm, Hz. Ebubekir Efendimize biat etmişlerdir.

    Bazı kimseler, “Hz. Ali Efendimiz (ra.), Müslümanların birlik ve beraberliğini dikkate alarak kendi hakkını bilerek feda etti.” diyorlar. O zaman şöyle düşünmek lâzım gelmez mi: Hz. Ali Efendimiz İslâm’ın birlik ve dirliğini bu derece düşündüğü halde biz hangi akılla onun yolunu terk ederek çekişme ve ayrılık yolunu açıyoruz?!... Müslümanların birlik ve beraberliğe en çok muhtaç oldukları bu zamanda, 1400 sene önce geçmiş birtakım hâdiseleri gündeme getirip Müslümanları birbirlerine düşürmeye çalışmak hangi akıl iledir ve bunda hangi maslahat ve fayda vardır?

    Halifeler devri araştırıldığında görülür ki: Çâryâr-ı Güzin Efendilerimiz hiçbiri hilâfete, bizzat arzu ederek talip olmamışlar, fakat o makam onlara verilmiştir. Onlar o görevi istememişler fakat hilâfet onlara lâyık görülmüştür. Şöyle ki:

    Resulüllah Efendimiz’in (asm.), ahirete teşrifleri üzerine, sahabe-i kirâm, ümmet-i Muhammed’in birlik ve beraberliğinin muhafazasını göz önüne alarak, hemen halife seçimine teşebbüs etmişler ve daha Peygamber Efendimiz kabrine konulmadan bu seçimi gerçekleştirerek Hz. Ebubekir’i (ra.) ittifakla hilâfet makamına getirmişlerdir. Hz. Ali Efendimiz (ra.) dahil, umum ashap kendisine biat etmiştir. Hz. Ebubekir (ra.) Efendimiz hilâfet görevini iki buçuk sene hakkıyla yerine getirdikten sonra, vefatı sırasında, sahabe-i kirâm efendilerimize Hz. Ömer’in halife seçilmesini tavsiye etmiş, onlar da bu tavsiyeye uyarak o zâtı halife seçmişlerdir. Hz. Ömer ise, bu vazifeyi on bir sene tam bir adaletle yürütmüş, sonunda bir suikasta maruz kalmış ve henüz vefat etmeden, içlerinde Hz. Ali de dahil altı kişilik bir heyet teşekkül ettirmiş ve aralarından birini halife seçmelerini istemiştir. Bu heyet, görüşmelerin sonunda Hz. Osman’da karar kılmışlar ve başta Hz. Ali, bütün sahabe, aynen bu karara uyarak kendisine biat etmişlerdir. Bilâhare, Hz. Osman’ın şehit edilmesi üzerine sahabe-i kirâm efendilerimiz topluca Hz. Ali Efendimizin evine gitmişler, kendisinden hilâfet görevini yerine getirmesini istirham etmişler, Hz. Ali (ra.), kendisi hilâfete arzulu olmadığı halde, âsilerin tehditleri sebebiyle durumun nezaketini nazara alarak bu vazifeyi kabul etmiştir.

    Görüldüğü gibi, dört halifenin de seçimi bu ümmetin en hayırlıları olan ve her biri bir müçtehit reyinde ve dirayetinde bulunan sahabelerin ittifakıyla olmuştur; bu ise sarsılmaz bir fikir birliği meydana getirmiştir. Artık, bu fikir birliğinden daha kuvvetli bir birlik düşünülemez ki, onların verdiği hükmü bozabilsin.

    Şu da var ki: Hz. Ali’nin, Peygamber Efendimizin karabet cihetiyle en yakını olmasına rağmen, hilâfette en sona kalmasında, kaderin hikmetli bir tanzimi vardır.

    Şöyle ki: Hz. Ebubekir, Ömer ve Osman’ın (R.Anhüm) devirleri, İslâm’ın birlik ve bütünlüğünün korunduğu tam bir fetih ve gelişme dönemi olmuştur. İran, Irak, Mısır, Suriye, Kıbrıs ve daha birçok ülke, bu dönemde fethedilerek tevhit inancı bu beldelere yerleştirilmiştir.

    Hz. Ali Efendimiz zamanında ise, bu fütuhat dönemi durmuş, genişleyen İslâm âleminde çeşitli ayrılıklar baş göstermiştir. Hz. Ali (ra.) hilâfeti sırasında bu karışıklık ve ayrılıklarla uğraşmak zorunda kalmış, hârika cesaret, keskin feraset ve emsalsiz ilmiyle İslâm’ı her türlü sapık fikir ve bâtıl itikatların saldırısından koruyabilmiştir.

    İşte ilk üç halife devrindeki ittihat, dayanışma ve İslâmî başarılar onların hilâfete layık olduklarını ve hak üzere olduklarını ispatladığı gibi, Hz. Ali Efendimiz devrindeki ayrılıklar da, onun hilâfette sona kalmasındaki hikmeti açıkça göstermektedir.

    Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, Hz. Ali (ra.) ilk halife olsaydı, başta Emevîler olmak üzere çeşitli kabile ve ailelerde rekabet damarının uyanması, bu yüzden Müslümanlar arasında birlik ve dayanışmanın tehlikeye düşmesi kuvvetle muhtemeldi. Bu ise İslâm’ın gelişmesine büyük bir darbe vururdu.

    Diğer taraftan, İslâm âleminde çeşitli ayrılıkların ortaya çıktığı bir dönemde, Hz. Ali Efendimiz ve Âl-i Beyt’ten başka hiçbir kuvvet, o fitnelere karşı durup dayanamaz, hakkından gelemezdi.

    Bu bakımdan Hz. Ali’nin hilâfette sona kalması, şahsı için bir kayıp gibi görünse de din-i İslâm için büyük hayır ve kazanç olmuştur.

    Mehmet Kırkıncı


    ________________

    Bu iddialara çeşitli başlıklar altında cevap vermek mümkündür.

    1-"Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Şayet yapmazsan O'nun risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır."(1)

    Ayetin ifadesinde Hz. Alinin hilafetiyle ilgili hiç bir şey yoktur. Şevkaninin de belirttiği gibi, ayet umum ifade etmektedir.(2) Yani, "rabbinden sana ne indirilmişse, hepsini tebliğ et" demektir. Nitekim Hz. Aişe, "her kim 'Muhammed kendisine indirilenlerden bir şey gizledi' derse, yalan söylemiş olur" demiş ve üstteki ayeti okumuştur.(3)

    Durum böyle iken, şia bazı zayıf ve uydurma rivayetlere dayanarak, (4) mezkur ayetin Hz. Alinin hilafetini bildirdiğini söyler. Halbuki bu iddialarıyla Hz. Peygamberi görevini tam yapmamakla itham etmektedirler. Zira ayet eğer onların anladığı gibiyse, Hz. Peygamber bunu tebliğ etmeden gitmiş demektir.

    2-Hz. Peygamber bir sefere (Süyutinin rivayetinde Tebük seferine) giderken yerine Hz. Aliyi bırakır. Hz. Ali, "Beni kadın ve çocuklarla mı bırakıyorsun?" deyince Hz. Peygamber şu cevabı verir: "Benimle Hz. Musa ve Harun misali olmak istemez misin? Ancak şu var ki, benden sonra peygamber yoktur."(5)

    Hz. Peygamberin cevabında Hz. Musanın Tura gidiş olayına işaret vardır. Hz. Musa, yerine kardeşi Harunu bırakarak Tura gitmiştir. Hz. Harun da kardeşi Musa gibi bir peygamberdir.

    Üstteki rivayetten Hz. Alinin faziletine istidlalde bulunmak son derece makuldür ve buna kimsenin bir itirazı da yoktur. Fakat bu rivayetten "ilk halife Hz. Ali olmalıydı" neticesine varmak zoraki bir yorumdur. Zira Hz. Peygamber sefere giderken Hz. Aliden başkalarını da yerine bırakmıştır. Abdullah b. Ümmi Mektum bunlardan biridir.(6)

    3-"Bera b. Azib anlatıyor: "Bir seferde Ğadir-i Hum'da konakladık. Namaza nida olundu... Namazdan sonra Hz. Peygamber Hz. Alinin elini tuttu. "Ben kimin efendisiysem Ali de onun efendisidir. Allahım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol" dedi."(7)

    Bu rivayet sahih olarak kabul edilse bile, buradan Hz. Alinin ilk halife olması lüzumunu anlamak mümkün değildir.(8) Çünkü Hz. Ali gerçekten müslümanlar içinde en seçkin kimselerden biridir. Cesaretiyle, Allahın aslanı ünvanını taşır. Şah-ı velayet makamına sahiptir. Bunlar gibi seçkin özellikleri sebebiyle tarih boyunca bütün müslümanların efendisi olmuştur. Alusinin dediği gibi, şayet Hz. Peygamber yerine halife olarak Hz. Aliyi bırakmak istese, "Ey insanlar! Bu, benden sonra idareciniz, emirinizdir. Dinleyin itaat edin" derdi.(9) Böyle bir emir ise, mutlaka yerine getirilirdi. "Anam babam sana feda olsun" diyen sahabelerin, böyle ciddi bir konuda Paygamberin sözünü dinlememeleri elbette düşünülemez. Nitekim, "Benden sonra size Ömeri tavsiye ederim" diyen Hz. Ebubekirin isteği yerine getirilmiş, Müslümanlar Hz. Ömere biat etmişlerdir.(10)

    4-Şianın haklılıklarına delil olarak ileri sürdükleri rivayetlerden biri de şudur: "Hz. Peygamber, vefatı öncesi hastalığı ilerlediğinde, "Bana kalem kağıt getirin, size benden sonra sapmamanız için vasiyet yazdırayım" der. Hz. Ömer, "Peygamberin rahatsızlığı şiddetlendi. Allahın Kitabı bize kafidir" deyince ileri geri konuşmalar olur. Hz. Peygamber, "Kalkın yanımdan, der. Benim yanımda niza (çekişmek) yakışmaz."(11)

    Şianın iddiasına göre Hz. Peygamber, yerine Hz. Alinin geçmesini yazdırmak istemiş, Hz. Ömer ise buna engel olmuştur.(12) Halbuki, mezkur rivayette asla buna bir delalet yoktur. Rivayeti o tarzda değerlendirmek sadece bir zorlamadır.

    5-"De ki: Yaptığım tebliğe karşı ben sizden yakınlık sevgisi dışında bir ücret istemiyorum." (13)

    Bir rivayette, ayet nazil olunca Hz. Peygambere "Ya Rasulallah, sevmemiz vacip olan yakınların kimlerdir?" diye sorulmuş, Hz. Peygamber, "Ali, Fatıma ve oğulları" cevabını vermiş.( 14 )

    Bu ayet şia tarafından Al-i Beyt sevgisine bir delil olarak zikredilir. Bunu işari bir mana olarak kabul etmek mümkün olmakla beraber, ayetin sarih manasında buna bir delalet yoktur.

    İbn-i Abbasa bu ayetten sorulur. Daha cevap vermeden, orada bulunanlardan Said b. Cübeyr, "Al-i Muhammed" deyince, İbn-i Abbas "Acele ettin, der. Çünkü Kureyşin hiçbir ailesi yoktur ki Hz. Peygamberin onlara akrabalık bağı olmasın. Ayetin manası "hiç olmazsa yakınlık hakkını gözetin" demektir."(15)

    İbnu Kesir, ayetin yorumunda şu manaya dikkat çeker: "Bana yardım etmiyorsanız, hiç olmazsa aramızda olan akrabalık sebebiyle eziyet etmeyin."(16)

    Kendisinin şu yorumu da gerçekten zikre şayan bir incelik arzeder: "Ayetten muradın "Hz. Ali, Fatıma ve oğullarıdır" şeklindeki rivayet senet olarak zayıftır. Ayrıca, sure Mekki surelerdendir. Mekede ise Hz. Fatımanın çocukları yoktu. Hz. Ali ile evlilikleri hicretin ikinci yılında Bedir Savaşı sonrası olmuştur. Ancak bu rivayeti kabul etmemek, Al-i Muhammede sevgi beslememek anlamında değildir. Çünkü onlar temiz bir zürriyetten, fahr, hasep ve nesep noktasında yeryüzündeki en şerefli evden gelmişlerdir."(17)

    Fahreddin Razi, "Ehl-i Beytim Nuhun gemisine benzer; binen kurtulur" ve "Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız hidayete erersiniz"(18) rivayetlerini nazara verip şu yorumu yapar: "Şimdi biz mükellefiyet denizindeyiz. Şüphe ve şehvet dalgaları bize çarpmaktadır. Denizde yol alan iki şeye muhtaçtır:
    1-Sağlam bir gemi.
    2-Işık saçan yıldızlar.

    İşte, böyle bir gemiye binen ve yıldızlara bakarak yol alanların kurtulma ümidi fazla olur. Ehl-i Sünnet, Ehl-i Beyte muhabbet gemisine binmiş, sahabe yıldızlarına bakarak yol almaktadır." (19)

    Ehl-i Sünnetin Ehl-i Beyti sevmeme diye bir problemi yoktur. Her namazın teşehhüdünde onlara dua ederiz ve onları ciddi severiz.(20) Ehl-i Sünnet arasında "Ali, Hasan, Hüseyin, Fatıma..." gibi isimler son derece yaygındır.

    Kaynaklar:
    1- Maide, 67
    2- Şevkani, Muhammed, Fethu'l- Kadir, Daru İhyai't- Türasi'l- Arabi, Beyrut, ts. II, 59. Ayrıca bkz. Kurtubi, VI, 157
    3- Buhari, Tefsir, 5/7; Şevkani, II, 59
    4- Bkz. Şevkani, II, 59-60
    5- Tirmizi, Menakıb, 20; Süyuti, Celaleddin, Tarihu'l Hulefa, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, 1988, s. 133
    6- Bkz. Hamidullah, Muhammed, İslamın Hukuk İlmine Yardımları, İst. 1962, s. 142-143
    7-İbnu Hanbel, IV, 281; Süyuti, Tarihu'l- Hulefa, s. 134; Alûsî, VI, 192-193
    8-Bkz. Onat, Hasan, Emeviler Devri Şii Hareketleri ve Günümüz Şiiliği, TDV. Yay. Ankara, 1993, s. 24
    9-Alûsî, Ebu'l-Fadl, Ruhu'l-Meani, Daru İhyai't-Türasi'l-Arabi, Beyrut, 1985, VI, 195
    10-Süyuti, Tarihu'l - Hulefa, s. 62-64
    11-Buhari, Merda, 17; Müslim, Vesaya, 22; İbnu Hanbel, I, 325
    12-Naim, Ahmet, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Diyanet Yay. Ankara, 1982, I, 108. Ahmet Naim, ilgili rivayetleri burada ve devamında çok güzel bir şekilde tahlil etmektedir. Geniş bilgi için oraya bakılabilir.
    13-Şura, 23
    14-Beydavî, Kadı, Envaru't-Tenzil ve Esraru't-Te'vil, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1988, II, 362
    15-Kurtubi, XVI, 15-16; İbnu Kesir, VII, 187; Süyuti, Dürrü'l- Mensur, Daru'l - Mektebi'l- İlmiyye, Beyrut, 1990, V, 699
    16-İbnu Kesir, VII, 187
    17-Age. VII, 189
    18-Aclûnî, I, 132
    19-Razî, XXVII, 167
    20-Razî, XXVII, 166





+ Yorum Gönder