Konusunu Oylayın.: Dua Müminin Silahı mıdır?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Dua Müminin Silahı mıdır?
  1. 26.Haziran.2011, 23:28
    1
    Misafir

    Dua Müminin Silahı mıdır?

  2. 27.Haziran.2011, 12:11
    2
    imamhatipli42
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 7
    Mesaj Sayısı: 3,569
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51

    Cevap: Dua Müminin Silahı mıdır?




    DUA MÜ’MİNİN SİLAHIDIR
    “De ki: Eğer duanız/yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?...”
    (Furkan: 77)

    Dua: Samed / hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu o Zat-ı Akdes olan Allah (cc)’a, kulların yalvarıp yakarması, tazarru ve niyazda bulunması, dilek ve hacetlerini O’na yöneltmesi ve O’nun huzurunda boyun eğip tezellülünü göstermesidir. Dua, O padişahlar padişahına her lahza muhtaç oluşunun bir ifadesi ve O’ndan asla müstağni olunamayacağının bir ilâmıdır…

    Burada zikrettiğimiz ayet-i kerimede Allah (cc), insanlara duaları nispetinde değer vereceğini, dua edip yalvarmayana hiçbir değer ve kıymet vermeyeceğini haber vermektedir. Aynı zamanda bu ayet-i kerime ile Allah (cc) kullarını, dua etmeye, kendisine yönelmeye, talep ve ihtiyaçlarını sadece yüce zatına havale etmeye davet emektedir. Zaten ondan başka da hiçbir mahlûk ve Allah (cc)’tan başka edindikleri hiçbir ilah, insanoğlunun dualarına ve hacetlerine cevap verecek kudret ve iradeye sahip değildir. Bu makama sahip olan tek Zat, bütün mevcudatın sahibi ve tek mutasarrıfı Allah (cc)’tır.

    İslam ümmeti olarak, tarihinin en karanlık ve dramatik dönemini yaşadığımız bir hakikat ve gerçektir. Güç, kuvvet, silah ve imkân bakımından, düşmanlarımızla kıyaslanamayacak derecede geride ve zayıfız. İslam ümmeti arasındaki tefrika ve niza’ı da bu güçsüzlüğümüze ve perişanlığımıza katarsak, bin perişan halimiz daha bariz bir şekilde ortaya çıkar. Her tarafta Müslümanlar esaret altında, mahkûm ve kıyıma uğratılmaktadır. Bütün bu karanlıklardan ve esaretlerden kurtulmanın yegâne yolu, “Ya Rabbi!” ilticası ve tazarrusuyla O’na yönelme ve istiğasede bulunma yüzünü gösterebilmemizdedir.

    İbn-i Âta diyor ki: Duanın kabulü için dört şartın yerine getirilmesi gerekir:

    1- Kişi yalnız kaldığında kalbini muhafaza etmesi.

    2- İnsanlarla beraber olduğunda dilini muhafaza etmesi.

    3- Helal olmayan şeylere bakmaktan gözünü muhafaza etmesi.

    4- Karnını haramdan koruyup muhafaza etmesi. Bu şartlara ilaveten beşinci bir şart da, Hz.

    Resulullah (sav)’ın hadisinde geçen şu şarttır: “Dua ettim de duamın kabul olduğunu görmedim deyip (acele etmemesi ve bundan dolayı) dua etmeyi terk etmemesi.” (Sahih-i Buhari)

    Haramın bu kadar yaygın olduğu günümüz dünyasında bu şartları hakkıyla yerine getirmek gerçekten zordur. Televizyon vb. aletlerin haram ve münkerat kustuğu ve toplumda bu kadar yaygın olarak kullanıldığı, cadde ve sokakların en iğrenç bir şekilde haramın teşhir edildiği mekânlara dönüştüğü bir toplumda, gözlerin haramdan korunması çok zordur. Faizin normal görüldüğü ve faize kılıf bulmak için bin dereden su getirildiği, hile ve dalaverenin insanlar için ticari ahlak haline geldiği, insanların gözleri dönmüşçesine dünya ve dünya metaına karşı muhteris olduğu bir toplumda, helal rızıkla karnın doyurulması ve haramdan korunması gerçekten çok zordur. Hz. Resulullah (sav)’ın şu hadisinde zikrettiği şahsın durumu toplumumuzda yaşayan insanların durumuna ne kadar çok benziyor: “Hz. Resulullah (sav); ‘Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin…’ (Bakara: 172) ayetini okuduktan sonra bir adamdan söz etti. Uzun bir yolculuğa çıkmış, saç sakalı birbirine karışmış, toz duman içerisinde olduğu halde elini semaya doğru kaldırmış ve: ‘Ya Rabbi! Ya Rabbi!’ diye dua ediyor. Oysa yediği haram, içtiği haram ve haramla beslenip yoğrulmuş böylesinin duasına nasıl icabet edilecek?” (Sahih-i Müslim)

    Eğer dualarımızın kabul edilmemesinden taraf şikâyetlerimiz varsa, işin bu tarafına da bakmamız gerekiyor. Yediklerimiz, içtiklerimiz ve diğer maişetimizin helallik durumu nasıldır, ciddi bir şekilde gözden geçirmemiz gerekir…

    Şüphesiz bütün zamanlar Allah (cc)’ındır ve O’nun katında büyük bir makbuliyete sahiptirler; “Asr’a yemin etmesi” de bunun bir ifadesidir. Ancak kimi zamanların Allah (cc) katındaki kıymet ve makbuliyeti çok daha büyüktür; “Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olması” gibi. Kuşkusuz bütün zamanlarda dua edilebilir ve edilmelidir de, ancak Hz. Resulullah (sav)’ın hadislerinde varid olduğu üzere, kimi zamanlardaki dualar daha çok müstecab olmaya namzettirler.

    İşte duaların daha çok makbul olduğu zamanlar: Seher vakti, iftarın açıldığı vakit, ezan ile kamet arasındaki vakit, sıkıntı anlarda ve yağmur yağdığı vakit ve Allah (cc) yolunda saff bağlanıp cihad edildiği süre içinde yapılan dualar, Allah (cc) katında daha çok makbul ve müstecab olmaya şayandırlar…

    Hz. Resulullah (sav), dua’nın önemi ve ehemmiyeti ile ilgili buyurur ki:

    “Dua ibadetin beynidir!”(Tirmizi)

    “Dua, ibadettir!” (Ahmed)

    “Dua, Müminin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur!”(Hâkim)

    “Kul iki elini açarak Allah’u Teala’dan hayır temenni ederse, Allah (cc) onları boş olarak geri çevirmekten hayâ eder.” (Tirmizi, Ebu Davud)

    Hadislerde görüldüğü gibi dua, İslam dininde ve Müslümanların hayatında büyük bir önem arz etmektedir. Bütün sıkıntı ve zorluklardan kurtulmanın yegâne yolu, zemini ve şartı oluşturulmuş duadır. Allah (cc)’ın iradesi ve meşiyyetinin dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğine Müslümanlar olarak itikad getiriyoruz. İşte o her şeyin maliki ve mutasarrıfı olan Allah (cc), bize çok yakın, bizimle beraber, O’nun rahmet eli bizlerin ellerinin üstünde ve dualarımıza icabet edendir:

    “Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”(Bakara: 186)

    Şüphesiz bu ilahi müjde, Müslümanlar için büyük bir sürur ve güven kaynağıdır. Özellikle bugünün dünyasında esir, mazlum, mustazaf ve perişan bir halde yaşayan, yeryüzünün her bölgesindeki işkence merkezlerinde ve zindan kuytularında zulüm altında inleyen ve izole edilmiş bir hayatla baş başa bırakılan, horlanan ve tahkir edilen biz Müslümanlar için, yegâne bir güven ve umut kaynağıdır! Yeter ki O’na tevekkül etmeyi hakkıyla bilelim ve bu tevekkülün gereğini yapabilelim. Kendimizi en yalnız hissettiğimizde, işkenceler altında çaresiz kaldığımızda, tağutların ve azgınların o devasa orduları ve güçleri karşısında kendimizi güçsüz hissettiğimizde, hemen toparlanıp kendimizi O Kadir-i Mutlak’ın rahmet kucağına atmamız gerekir, zira O, her daim yanımızda ve imdadımızdadır. Bilmemiz gerekir ki güç, kuvvet ve kudret sadece O’nundur. O’na hakkıyla sığınan ve O’na layıkıyla kul olan asla zelil ve mağlup olmayacaktır:

    “Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, Ondan sonra size kim yardım eder? Mü’minler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” (Al-i İmran: 160)

    Dua derken, kastımız sadece el açıp Allah (cc)’a yalvarma olarak algılanmamalıdır. Bu el açıp yalvarmazdan önce kuşkusuz yapmamız gereken birtakım sorumluluklarımız vardır. Eğer bu sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirir ve duanın alt yapısını iyi hazırlarsak, bu zülumat bulutları ve esaret zincirleri kırılıp dağılacaktır, o samimi ve müstecap dualarla…

    İşte bu işin canlı örneği… Her şeyiyle bize örnek olan Hz. Resulullah (sav) ve ashabının örnek duası:

    Müşriklere karşı bütün hazırlığını yapmış, onların hareketlerini dikkatle izlemiş, kervanlarının önünü kesip mallarına el koymak için yola çıkmış, Bedir’de konuşlanıp etrafı kontrol etmeye ve gelişmeleri takip etmeye koyulmuş, müşriklerin casuslarını yakalayıp sorgudan geçirmiş ve ashabına sorgu taktiklerini öğretmiş, ordusunu, kendilerinden kat kat fazla olan düşman ordusuna karşı savaş pozisyonuna sokmuş, onlara savaş taktiklerini ve dikkat edecekleri hususları öğretmiş, yani beşer ve İslami sorumluluk sahibi biri olarak yapılması gereken bütün işlerini yapıp bütün güç ve iradesini seferber etmiş, elini semaya doğru kaldırıp Rabbine dua etmeye ve O’ndan yardım talep etmeye başlamıştır:

    “Allah’ım! Bana va’dettiğini yerine getir. Allah’ım! Bana va’dettiğini ver. Ya Rabbi! Sen Müslümanlardan bu grubu helak edersen yeryüzünde Sana ibadet edecek kimse kalmaz.” Durmadan Rabbine dua etmeye devam ediyordu. Bunun üzerine ilahi vahiy inip, Resulünün duasına, hemen cevap veriyordu: “Hani siz Rabbinizden imdat istiyordunuz da Rabbiniz duanıza icabet edip: ‘Ben size peş peşe gelen bin melekle yardım ediciyim’ diye karşılık verdi.” (Enfal: 9)

    İşte Allah (cc) katında makbul ve muteber olan dua budur. Beşer olarak bütün irade ve kudretini ortaya koyduktan sonra, arzulanan ve hedeflenen şeyin, başarısı ve zaferi için Allah (cc)’a yönelip dua etmek… Eğer ümmet olarak, içinde bulunduğumuz bu perişan durumdan kurtuluşumuz için yaptığımız dualar yerini bulmuyor ve kurtuluşumuz gerçekleşmiyorsa, demek ki yapmamız gereken işler ve göstermemiz gereken fedakârlıklar vardır. İnşallah onları da hakkıyla yerine getirdiğimizde, Hz. Resulullah (sav) ve ashabına gelen müjdeli haber ve dualarının cevabı, bizler için de mukadder olacak, bütün zerrelerimizi kuşatan hüzün ve sıkıntılar, yerini sürur ve beşârete terk edecektir. O zaman ümmet olarak bizlere gün doğacak, İslam’ın nuru dünyamızı aydınlatacak, insanlık daha emniyetli ve selametli bir hayat sürdürmeye kavuşacaktır. Ve İslam’ın aziz şehitleri cennetlerinde daha bir huzurlu yaşayacaklardır.

    “Allah’ım! Bilginlerimize sorumluluk, halkımıza bilgi, inananlarımıza aydınlık, aydınlarımıza tutuculuk, kadınlarımıza bilinç, erkeklerimize onur, yaşlılarımıza şuur, gençlerimize asalet, öğretim üyelerimize de inanç, uyanıklarımıza irade, uyarıcılarımıza hakikat, dindarlarımıza din, yazarlarımıza bağlılık, sanatçılarımıza acı, şairlerimize duygu, araştırmacılarımıza kıyam, durgunlarımıza hareket, ölülerimize hayat, göremeyenlerimize basiret, sönüklerimize çığlık, Müslümanlarımıza Kur'an, gruplarımıza birlik, kıskançlarımıza iyileşme, bencillerimize insaf, sevenlerimize edep, mücahitlerimize sabır, halkımıza bilinç,

    Milletimize de
    Kararlılık,
    Özveri,
    Kurtuluş ve
    Yüceliğe yaraşırlılık
    Ver!...” (Ali Şeriati’den)


  3. 27.Haziran.2011, 12:11
    2
    Özel Üye



    DUA MÜ’MİNİN SİLAHIDIR
    “De ki: Eğer duanız/yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?...”
    (Furkan: 77)

    Dua: Samed / hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu o Zat-ı Akdes olan Allah (cc)’a, kulların yalvarıp yakarması, tazarru ve niyazda bulunması, dilek ve hacetlerini O’na yöneltmesi ve O’nun huzurunda boyun eğip tezellülünü göstermesidir. Dua, O padişahlar padişahına her lahza muhtaç oluşunun bir ifadesi ve O’ndan asla müstağni olunamayacağının bir ilâmıdır…

    Burada zikrettiğimiz ayet-i kerimede Allah (cc), insanlara duaları nispetinde değer vereceğini, dua edip yalvarmayana hiçbir değer ve kıymet vermeyeceğini haber vermektedir. Aynı zamanda bu ayet-i kerime ile Allah (cc) kullarını, dua etmeye, kendisine yönelmeye, talep ve ihtiyaçlarını sadece yüce zatına havale etmeye davet emektedir. Zaten ondan başka da hiçbir mahlûk ve Allah (cc)’tan başka edindikleri hiçbir ilah, insanoğlunun dualarına ve hacetlerine cevap verecek kudret ve iradeye sahip değildir. Bu makama sahip olan tek Zat, bütün mevcudatın sahibi ve tek mutasarrıfı Allah (cc)’tır.

    İslam ümmeti olarak, tarihinin en karanlık ve dramatik dönemini yaşadığımız bir hakikat ve gerçektir. Güç, kuvvet, silah ve imkân bakımından, düşmanlarımızla kıyaslanamayacak derecede geride ve zayıfız. İslam ümmeti arasındaki tefrika ve niza’ı da bu güçsüzlüğümüze ve perişanlığımıza katarsak, bin perişan halimiz daha bariz bir şekilde ortaya çıkar. Her tarafta Müslümanlar esaret altında, mahkûm ve kıyıma uğratılmaktadır. Bütün bu karanlıklardan ve esaretlerden kurtulmanın yegâne yolu, “Ya Rabbi!” ilticası ve tazarrusuyla O’na yönelme ve istiğasede bulunma yüzünü gösterebilmemizdedir.

    İbn-i Âta diyor ki: Duanın kabulü için dört şartın yerine getirilmesi gerekir:

    1- Kişi yalnız kaldığında kalbini muhafaza etmesi.

    2- İnsanlarla beraber olduğunda dilini muhafaza etmesi.

    3- Helal olmayan şeylere bakmaktan gözünü muhafaza etmesi.

    4- Karnını haramdan koruyup muhafaza etmesi. Bu şartlara ilaveten beşinci bir şart da, Hz.

    Resulullah (sav)’ın hadisinde geçen şu şarttır: “Dua ettim de duamın kabul olduğunu görmedim deyip (acele etmemesi ve bundan dolayı) dua etmeyi terk etmemesi.” (Sahih-i Buhari)

    Haramın bu kadar yaygın olduğu günümüz dünyasında bu şartları hakkıyla yerine getirmek gerçekten zordur. Televizyon vb. aletlerin haram ve münkerat kustuğu ve toplumda bu kadar yaygın olarak kullanıldığı, cadde ve sokakların en iğrenç bir şekilde haramın teşhir edildiği mekânlara dönüştüğü bir toplumda, gözlerin haramdan korunması çok zordur. Faizin normal görüldüğü ve faize kılıf bulmak için bin dereden su getirildiği, hile ve dalaverenin insanlar için ticari ahlak haline geldiği, insanların gözleri dönmüşçesine dünya ve dünya metaına karşı muhteris olduğu bir toplumda, helal rızıkla karnın doyurulması ve haramdan korunması gerçekten çok zordur. Hz. Resulullah (sav)’ın şu hadisinde zikrettiği şahsın durumu toplumumuzda yaşayan insanların durumuna ne kadar çok benziyor: “Hz. Resulullah (sav); ‘Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin…’ (Bakara: 172) ayetini okuduktan sonra bir adamdan söz etti. Uzun bir yolculuğa çıkmış, saç sakalı birbirine karışmış, toz duman içerisinde olduğu halde elini semaya doğru kaldırmış ve: ‘Ya Rabbi! Ya Rabbi!’ diye dua ediyor. Oysa yediği haram, içtiği haram ve haramla beslenip yoğrulmuş böylesinin duasına nasıl icabet edilecek?” (Sahih-i Müslim)

    Eğer dualarımızın kabul edilmemesinden taraf şikâyetlerimiz varsa, işin bu tarafına da bakmamız gerekiyor. Yediklerimiz, içtiklerimiz ve diğer maişetimizin helallik durumu nasıldır, ciddi bir şekilde gözden geçirmemiz gerekir…

    Şüphesiz bütün zamanlar Allah (cc)’ındır ve O’nun katında büyük bir makbuliyete sahiptirler; “Asr’a yemin etmesi” de bunun bir ifadesidir. Ancak kimi zamanların Allah (cc) katındaki kıymet ve makbuliyeti çok daha büyüktür; “Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olması” gibi. Kuşkusuz bütün zamanlarda dua edilebilir ve edilmelidir de, ancak Hz. Resulullah (sav)’ın hadislerinde varid olduğu üzere, kimi zamanlardaki dualar daha çok müstecab olmaya namzettirler.

    İşte duaların daha çok makbul olduğu zamanlar: Seher vakti, iftarın açıldığı vakit, ezan ile kamet arasındaki vakit, sıkıntı anlarda ve yağmur yağdığı vakit ve Allah (cc) yolunda saff bağlanıp cihad edildiği süre içinde yapılan dualar, Allah (cc) katında daha çok makbul ve müstecab olmaya şayandırlar…

    Hz. Resulullah (sav), dua’nın önemi ve ehemmiyeti ile ilgili buyurur ki:

    “Dua ibadetin beynidir!”(Tirmizi)

    “Dua, ibadettir!” (Ahmed)

    “Dua, Müminin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur!”(Hâkim)

    “Kul iki elini açarak Allah’u Teala’dan hayır temenni ederse, Allah (cc) onları boş olarak geri çevirmekten hayâ eder.” (Tirmizi, Ebu Davud)

    Hadislerde görüldüğü gibi dua, İslam dininde ve Müslümanların hayatında büyük bir önem arz etmektedir. Bütün sıkıntı ve zorluklardan kurtulmanın yegâne yolu, zemini ve şartı oluşturulmuş duadır. Allah (cc)’ın iradesi ve meşiyyetinin dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğine Müslümanlar olarak itikad getiriyoruz. İşte o her şeyin maliki ve mutasarrıfı olan Allah (cc), bize çok yakın, bizimle beraber, O’nun rahmet eli bizlerin ellerinin üstünde ve dualarımıza icabet edendir:

    “Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”(Bakara: 186)

    Şüphesiz bu ilahi müjde, Müslümanlar için büyük bir sürur ve güven kaynağıdır. Özellikle bugünün dünyasında esir, mazlum, mustazaf ve perişan bir halde yaşayan, yeryüzünün her bölgesindeki işkence merkezlerinde ve zindan kuytularında zulüm altında inleyen ve izole edilmiş bir hayatla baş başa bırakılan, horlanan ve tahkir edilen biz Müslümanlar için, yegâne bir güven ve umut kaynağıdır! Yeter ki O’na tevekkül etmeyi hakkıyla bilelim ve bu tevekkülün gereğini yapabilelim. Kendimizi en yalnız hissettiğimizde, işkenceler altında çaresiz kaldığımızda, tağutların ve azgınların o devasa orduları ve güçleri karşısında kendimizi güçsüz hissettiğimizde, hemen toparlanıp kendimizi O Kadir-i Mutlak’ın rahmet kucağına atmamız gerekir, zira O, her daim yanımızda ve imdadımızdadır. Bilmemiz gerekir ki güç, kuvvet ve kudret sadece O’nundur. O’na hakkıyla sığınan ve O’na layıkıyla kul olan asla zelil ve mağlup olmayacaktır:

    “Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, Ondan sonra size kim yardım eder? Mü’minler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” (Al-i İmran: 160)

    Dua derken, kastımız sadece el açıp Allah (cc)’a yalvarma olarak algılanmamalıdır. Bu el açıp yalvarmazdan önce kuşkusuz yapmamız gereken birtakım sorumluluklarımız vardır. Eğer bu sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirir ve duanın alt yapısını iyi hazırlarsak, bu zülumat bulutları ve esaret zincirleri kırılıp dağılacaktır, o samimi ve müstecap dualarla…

    İşte bu işin canlı örneği… Her şeyiyle bize örnek olan Hz. Resulullah (sav) ve ashabının örnek duası:

    Müşriklere karşı bütün hazırlığını yapmış, onların hareketlerini dikkatle izlemiş, kervanlarının önünü kesip mallarına el koymak için yola çıkmış, Bedir’de konuşlanıp etrafı kontrol etmeye ve gelişmeleri takip etmeye koyulmuş, müşriklerin casuslarını yakalayıp sorgudan geçirmiş ve ashabına sorgu taktiklerini öğretmiş, ordusunu, kendilerinden kat kat fazla olan düşman ordusuna karşı savaş pozisyonuna sokmuş, onlara savaş taktiklerini ve dikkat edecekleri hususları öğretmiş, yani beşer ve İslami sorumluluk sahibi biri olarak yapılması gereken bütün işlerini yapıp bütün güç ve iradesini seferber etmiş, elini semaya doğru kaldırıp Rabbine dua etmeye ve O’ndan yardım talep etmeye başlamıştır:

    “Allah’ım! Bana va’dettiğini yerine getir. Allah’ım! Bana va’dettiğini ver. Ya Rabbi! Sen Müslümanlardan bu grubu helak edersen yeryüzünde Sana ibadet edecek kimse kalmaz.” Durmadan Rabbine dua etmeye devam ediyordu. Bunun üzerine ilahi vahiy inip, Resulünün duasına, hemen cevap veriyordu: “Hani siz Rabbinizden imdat istiyordunuz da Rabbiniz duanıza icabet edip: ‘Ben size peş peşe gelen bin melekle yardım ediciyim’ diye karşılık verdi.” (Enfal: 9)

    İşte Allah (cc) katında makbul ve muteber olan dua budur. Beşer olarak bütün irade ve kudretini ortaya koyduktan sonra, arzulanan ve hedeflenen şeyin, başarısı ve zaferi için Allah (cc)’a yönelip dua etmek… Eğer ümmet olarak, içinde bulunduğumuz bu perişan durumdan kurtuluşumuz için yaptığımız dualar yerini bulmuyor ve kurtuluşumuz gerçekleşmiyorsa, demek ki yapmamız gereken işler ve göstermemiz gereken fedakârlıklar vardır. İnşallah onları da hakkıyla yerine getirdiğimizde, Hz. Resulullah (sav) ve ashabına gelen müjdeli haber ve dualarının cevabı, bizler için de mukadder olacak, bütün zerrelerimizi kuşatan hüzün ve sıkıntılar, yerini sürur ve beşârete terk edecektir. O zaman ümmet olarak bizlere gün doğacak, İslam’ın nuru dünyamızı aydınlatacak, insanlık daha emniyetli ve selametli bir hayat sürdürmeye kavuşacaktır. Ve İslam’ın aziz şehitleri cennetlerinde daha bir huzurlu yaşayacaklardır.

    “Allah’ım! Bilginlerimize sorumluluk, halkımıza bilgi, inananlarımıza aydınlık, aydınlarımıza tutuculuk, kadınlarımıza bilinç, erkeklerimize onur, yaşlılarımıza şuur, gençlerimize asalet, öğretim üyelerimize de inanç, uyanıklarımıza irade, uyarıcılarımıza hakikat, dindarlarımıza din, yazarlarımıza bağlılık, sanatçılarımıza acı, şairlerimize duygu, araştırmacılarımıza kıyam, durgunlarımıza hareket, ölülerimize hayat, göremeyenlerimize basiret, sönüklerimize çığlık, Müslümanlarımıza Kur'an, gruplarımıza birlik, kıskançlarımıza iyileşme, bencillerimize insaf, sevenlerimize edep, mücahitlerimize sabır, halkımıza bilinç,

    Milletimize de
    Kararlılık,
    Özveri,
    Kurtuluş ve
    Yüceliğe yaraşırlılık
    Ver!...” (Ali Şeriati’den)





+ Yorum Gönder