Konusunu Oylayın.: Dünyada bulunan bazı camiiler mescidi dırar hükmüne girermi?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Dünyada bulunan bazı camiiler mescidi dırar hükmüne girermi?
  1. 22.Haziran.2011, 23:37
    1
    Misafir

    Dünyada bulunan bazı camiiler mescidi dırar hükmüne girermi?






    Dünyada bulunan bazı camiiler mescidi dırar hükmüne girermi? Mumsema Dünyada bulunan bazı camiiler mescidi dırar hükmüne girermi?


  2. 22.Haziran.2011, 23:37
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 23.Haziran.2011, 00:09
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Dünyada bulunan bazı camiiler mescidi dırar hükmüne girermi?




    Durumu Kapalı Olan Bir Mescitte ve Durumu Kapalı Olan Bir İmamın Arkasında Namaz Kılmak Caiz midir? Ya da Diğer Bir İfadeyle Namaza Başlamadan Önce Mescidin “Dırar Olup-Olmadığını” ve “İmamın Akidesinin Sıhhatini” Araştırmak Caiz midir?

    Cevap: (Dırar mı değil mi diye) durumu bilinmeyen bir mescitte namaz kılmak caizdir. Aynı şekilde durumu kapalı olan imamın arkasında namaz kılmak ta caizdir. Namazın bir şartıymışçasına mescidin bina ediliş amacını araştırmak caiz değildir. Keza, imamın akidesini araştırmak ve kim olduğuna dair sorgulama yapmak ta caiz olmaz. Bu, Selef-i Salihîn’in yapmadığı ve caiz görmediği bir iştir.

    İbn-i Teymiyye der ki: “İmama uyacak kimsenin imamın itikadını bilmesi ve “Neye inanıyorsun?” diyerek onu imtihana çekmesi imama uymanın şartlarından değildir. Böylesi bir kimse durumunu bilmediği kimsenin arkasında namazını kılmalıdır.

    Birisinin: «Ben malımı ancak bildiğim kimseye teslim ederim» demesi -ki o bununla ‘Ben nasıl ki malımı tanımadığıma teslim etmiyorsam, aynı şekilde namazımı da bilmediğim birisine teslim etmem’ demeyi kastediyor- cahil birisinin edeceği bir sözdür. İslam âlimlerinden kimse böyle bir şey dememiştir. Kişi malını tanımadığı birisine teslim edecek olsa o kişi bazen bu malda ona ihanet eder bazen de onu zayi edebilir; ancak imama gelince; eğer o hata edecek olsa veya unutsa ona uyan kimse bundan sorumlu olmaz. Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

    “İmamlarınız sizin için namaz kıldırıyorlar. Eğer doğru kıldırırlarsa siz kıldığınız namazın sevabını alırsınız. Buna karşılık hatalı namaz kıldırırlarsa kıldığınız namazın sevabını siz alırsınız, günahı ise onlar onlara olur.”

    Bu hadiste Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem imamın hatasını onlara değil, namaz kıldırana has kıldı.”

    İbn-i Teymiyye kitabının başka bir yerinde de şöyle der: “Durumu kapalı olan her Müslümanın arkasında namaz kılmak dört imama ve Müslümanların diğer imamlarına göre caizdir. Kim «Ben Cuma ve cemaat namazlarını yalnız akidesini bildiğim kimselerin arkasında kılarım» derse, o sahabe, tabiîn, dört imam ve diğer imamlara muhalefet eden bir bidatçidir.”

    Ben derim ki; kişi «Ben Cuma ve cemaat namazlarını yalnız akidesini bildiğim kimselerin arkasında kılarım» dediğinde sahabe, tabiîn, dört imam ve diğer imamlara muhalefet eden bir bidatçi oluyorsa, bu hükmün «Ben Cuma ve cemaat namazlarını yalnız akide ve niyetlerini bildiğim kimselerin yaptırdığı camilerde kılarım» diyen kimselere hamledilmesi daha evlevidir.

    Bana göre, Haricîlerin şaz görüş ve düşüncelerinden etkilenen inat ehli bidatçilerden başkası bu görüşe meyletmez.

    7) Zalim Tağutlara Gözlemci Olma Adına Müslümanların Gizli Hallerini Ve Durumlarını Araştırmak İçin İstihbarat Birimlerinin Ve Casus Kimselerin Uğrak Yeri Haline Gelen Bir Mescit Sırf Bu Nedenle Dırar Olup Onun Ahkâmını Alır mı?

    Cevap: Zikredilen bu nedenden dolayı bir mescit “Dırar” olmaz; zira böyle bir mescit ilk inşa edilen Mescid-i Dırarın yapılış amaçlarından bir amaç üzere bina edilmemiştir. Eğer mescitler bu sebepten dolayı dırara dönüşecek olsa yeryüzünde hiçbir mescit bundan kurtulamaz ve mutlaka “dırar” olur. −İstisnaları olmakla birlikte− maalesef, hiçbir mescit yoktur ki, orası namaz kılan Müslümanları, tağutlar adına takip eden casuslarla dolup taşmasın!

    Mescitler, kendilerine sonradan dâhil olan bir takım nitelikler ve etkenler nedeniyle dırar hükmüne girmez. Onlara “Dırar” hükmü vermek ancak yapılırken güdülen amaç ve gayelere göre mümkündür. Bu; kendisi hakkında tartışılan her mescit için işletilmesi gereken genel ve aslî bir kuraldır.

    Buna binaen, batı ülkelerinde ki Müslüman derneklerin, çocuklarının ve halklarının İslam’a olan bağlılıklarını koruyabilmek ve hem Arapça hem de diğer dînî ilimleri öğretebilmek için yapmış oldukları mescitler “Dırar” mescitleri değildir. Çünkü bu mescitler Rasulullah sallalâhu aleyhi ve sellem döneminde yapılan “Mescidi Dırar”ın amaçlarından birisi üzere değil, şer‘î bir takım amaçlar üzere bina edilmiştir. Dolayısıyla bu mescitlere “Dırar” hükmü vermek caiz değildir.

    Bu mescitlerde düzenlenen programları takip eden birisi buralarda Müslümanların çocukları için birçok hayırlı şey olduğunu gördüğü gibi cemaatle namaz kılmanın yanı sıra birçok farklı ve faydalı ilim halkalarının kurulduğuna da şahit olacaktır. Durum bundan ibaret olduğuna göre böylesi mescitlere “Dırar” hükmü vermek ve buraların ilk yapılan Mescid-i Dırarla aynı amaç doğrultusunda yapıldığını söylemek acaba nasıl mümkün olabilir ki?

    Bazı İslamî cemaat ve grupların yaptırmış olduğu mescitlerde aynı kategoride değerlendirilir. Dolayısıyla böylesi mescitlere inşa ediliş gayelerini ve ilk bina edilen Mescid-i Dırarla aynı paralelde yapılıp-yapılmadığını bihakkın tahkik edip araştırmaksızın “beton yığını” demek ve “Dırar” hükmü vererek içerisinde namaz kılınmayacağını söylemek caiz değildir.

    Böylesi mescitlere -sırf orayı yaptıranların bazı dernek ve cemaat mensupları oluşundan hareketle- “Dırar” hükmü vermek ne ilimle ne fıkıhla ve ne de takvayla bağdaşır.

    Böylesi insanlar hakkında “Onlar yapmış oldukları mescitleri ilk yapılan Mescid-i Dırara paralel olarak çok tehlikeli amaçlar ve yıkıcı bir takım gayeler için bina ediyorlar” diyerek daha işin başında bazı varsayımlarda bulunmak ta Müslümanlar hakkında -özellikle de İslam için çalışan cemaatler hakkında- beslenmesi zorunlu olan hüsnü zan ilkesiyle de örtüşmez.

    Daha işin başında onlar için böylesi bir zanda bulunmak, onları “İslam için çalışan cemaatler” olmaktan çıkarır. Bu da, hiç kuşkusuz zulümden, haddi aşmaktan ve gelişigüzel hüküm vermekten başka bir şey değildir. Rabbimiz şöyle buyurur:

    “Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurat, 12)

    “Onlar yalnız zanna ve nefislerin arzusuna tâbi olurlar.” (Necm, 23)

    8 ) Kiliseler, Havralar ve Müşriklerin Diğer İbadet Yerleri “Dırar” Hükmüne girer mi? Ve Böylesi Yerlerde Namaz Kılmak Caiz midir?

    Cevap: Allah-u Teâlâ’nın bu ümmete tanıdığı ayrıcalıklardan birisi de; yeryüzünün tamamını onlar için namaz kılmaya ve secde etmeye elverişli kılmasıdır. Bu hükümden bazı yerler istisna tutulmuştur ki şer‘î nasslar buralarda namaz kılmanın caiz olmayacağını ortaya koymuştur.

    Kiliseler “Mescid-i Dırar” amacıyla yapılmadığından ve buralarda namaz kılmanın haram olduğunu belirten şer‘î delillerin bulunmamasından dolayı biz, hem kiliseler de hem havralarda hem de müşriklerin diğer ibadet yerlerinde -Allah’ın dışında ibadet edilen putlardan, haç işaretlerinden, suretlerden ve kabirlerden kaçınıldığı sürece- namaz kılmanın caiz olacağı kanaatindeyiz. Zaten bu konu da ilim ehli arasında da her hangi bir ihtilaf söz konusu değildir.

    İbn-i Hazm der ki: “Havrada, Kilisede, (Mecusilerin ibadet yeri olan) ateş odalarında, idrardan, dışkıdan ve kandan sakınıldığı sürece kesim yerlerinde, yol ortasında, vadide, Allah’ın helak ettiği kavimlerin mekânlarında; deveye veya uyuyan kimselere doğru olarak ve hakkında yasaklayıcı bir delil ya da kesin bir icma‘ olmadığı sürece her mekânda namaz kılmak caizdir. Eğer yasaklayıcı bir delil varsa o zaman o yasağa uyulur.

    Ebu Zerr radıyallâhu anh der ki: “Ben, Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem’e: «Ey Allah’ın Rasulü! Yeryüzünde ilk olarak yapılan mescit hangisidir?» diye sordum. Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem: «Mescid-i Haram» diye yanıt verdi. Ben: «Peki, sonra hangisidir» dedim. Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem: «Mescid-i Aksa» buyurdu. Ben: «Aralarında ne kadarlık bir süre vardır?» dedim. Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem: «Kırk yıl» buyurdu. Sonra: «Nerede namaz vakti girerse hemen oracıkta namazını kıl; zira orası (senin için mescittir)» buyurdu.”

    Ebu Hureyre, Cabir, Huzeyfe ve Enes radıyallahu anhum vasıtasıyla Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem’den şöyle rivayet edilmiştir: “Yeryüzünün bizlere mescit kılınması bizim diğer ümmetlere olan üstünlüklerimizdendir.”

    Deve ve güvercin ağılı, kabristan, gasp edilmiş arazi, necis yerler ve Mescid-i Dırar gibi şer‘î nassların içerisinde namaz kılınmasını yasaklamış olduğu yerler hariç zikretmiş olduğumuz tüm bu mekânlarda namaz kılmak caizdir.

    “Kilise (ler) her ne kadar asıl itibariyle kö¬tü bir maksat ile yapılmış ise de gerçekte başkalarına zarar vermek muradı ile yapılmamıştır. Hıristiyanlar kiliselerini, Yahudiler de havralarını kendi kanaatlerince -bizim mescit(ler)imiz gibi- ibadet edecek¬leri bir yerleri olsun diye yapmışlardır. O bakımdan, bu iki maksat arasında fark var¬dır.

    İlim adamları da bir kilise ya da bir havrada temiz bir yer üzerinde na¬maz kılan bir kimsenin namazının geçerli ve caiz olduğu hususunda icma‘ etmişlerdir. Buhârî'nin bildirdiğine göre, İbn Abbas -içinde heykel bulunmaması şartıyla- havrada namaz kılardı. Ebû Dâvûd da, Osman b. Ebi’l-Âs’dan, Peygamber sallalâhu aleyhi ve sellem’in kendisine, Taif Mescidini tağutlarının bulunduğu yere bina etmesini emrettiğini nakletmektedir.”

    Ben derim ki; Kilise ve Havralar şirk üzere bina edilmesine rağmen “Dırar” hükmüne girmediğine göre, bu peşin hükümlü kimselerin içerisinde Allah’a ibadet edilen, namaz kılınan ve hem Müslümanlara hem de çocuklarına birçok faydası olan mescitlere hiçbir delile dayanmadan cahilce ve zanla “Dırar” diyerek haksız hüküm vermeleri nasıl uygun olabilir ki?

    Allah’ın Evlerine Haksız Yere Dırar Hükmü Vermenin Sonuçları Nelerdir?

    Cevap: Allah’ın evlerine haksız yere “Dırar” hükmü vermenin elbette birçok tehlikeli sonucu vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

    1 ) Önceden de zikrettiğimiz üzere bu, mescidin tüm kutsallarını çiğnemeye sevk eder. Şöyle ki; içerisine pisliklerin atıldığı çöplükler, böylesi bir adama göre Allah’ın en sevdiği mekânlar olan mescitlerden daha değerli ve üstündür. Çünkü o mescitler onun kendi zan ve kanaatine göre Dırardır! Allah-u Teâlâ’nın şu buyruğu böylelerine hamledilebilir:

    “Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan daha zalim kim olabilir ki?” Bakara, 114)

    Böylesi bir kimse bilse de bilmese de o mekânların yıkılması için çabalamaktadır!

    2 ) Bu görüş, insanları mescitlerden uzaklaştırarak Cuma ve cemaat namazlarını terk etmeye sevk eder. Bu da onların hem dinine hem de ibadet ve ahlaklarına olumsuz yönden etki yapacaktır.

    3 ) Bu görüş, çocukları -özelliklede batı ülkelerinde yaşayıp bırakın dinin diğer yönlerini Arapçayı bile unutanları- o mescitlerde tertip edilen faydalı birçok programdan istifade etmekten alıkoyacaktır. Bunun neticesinde de çocuklar fıskın cirit attığı sokakları, fuhşun yayıldığı kulüpleri ve ahlakı altüst eden televizyon kanallarını alternatif olarak kullanacaktır. Tüm bunlardan sonra da çocuk, dinine ve ümmetine karşı kötü duygular besleyen bir düşman olarak büyüyecektir.

    4 ) Bu görüş, birisinin “Dırar” olarak gördüğünü öbürünün içerisinde Cuma ve cemaat namazlarının ikame edildiği ve uğruna her türlü şeyin feda edilmesi gereken İslam’ın şiarlarından sayılan bir ev kabul edeceğinden dolayı Müslümanlar arasında fitne çıkarmaya ve ayrılık ateşini körüklemeye sevk edecektir. Ve bu şekilde insanlar iki guruba hatta bazen de “Bu mescit Dırar mıdır değil midir? Bura için bir kutsallık var mıdır yok mudur?” diye bir birine sırt çevirmiş birçok gruba ayrılacaklardır.

    Unutmayalım ki Mescid-i Dırarı yok etmenin gayelerinden birisi de ayrılığı yok ederek Müslümanlar arasında ülfet ve muhabbeti tesis etmektir. Burada ise Allah’ın evlerine haksız yere “Dırar” hükmü vermek suretiyle bu hakikatin zıttı gerçekleşmektedir. O halde bu haksız hükümlerin ardında ki maslahat nerededir? Bu hükümlerden istifade eden kimdir ve kime hizmet için söylenmektedir?

    5 ) Bu görüş; kardeşlerin birbirlerini dalalet, fasıklık ve bitatçılıkla itham etmelerine neden olur. Bir mescidin “Dırar” olduğunu kabul eden kişi, (sırf bu nedenle) karşısındaki muhalifi tefrite düşmekle suçlayacak ve onun dırar mescidinin sayısını çok gösteren cemaati olduğunu, dırar hususunda onlara yardım ettiğini ve Mescid-i Dırarın ahkâmını bilmeyen cahil biri olduğunu kabul edecektir. İş bununla da kalmayacak sonu gelmeyen benzeri itham lafızlarıyla onu suçlamaya devam edecektir.

    Buna paralel olarak mescidin “Dırar” olduğunu kabul etmeyen kimse de karşısında ki muhalifi itham etme noktasında asla geri kalmayacak ve onu bidatçi, cahil ve aşırı biri olmakla suçlayacaktır.

    İşte bunların hepsinin kalplerin duruluğunu hatta İslamî çalışmayı olumsuz yönde etkileyen bir takım tahrip edici sonuçları vardır. Bunun iyiden iyiye düşünülmesi gerekmektedir.

    6 ) Mescitlerin “Dırar” olduğunu kabul eden kimselere kendilerini diğer insanlardan farklı kılan şeytanî bir düşünce hâkim olmaktadır. Şöyle ki: Onlar diğerlerinin bilmediğini bilmiş, başkalarının cahil kaldığı dinin öğretilerine herkesten daha çok bağlanmış, tağutları diğerlerinden daha fazla inkâr etmiş ve… ve… ve… Evet, bunların hepsinin şeytanın fısıldayıp süslü gösterdiği zayıf ve çelimsiz nefislerde haz veren bir tesiri vardır. Şeytan, kendilerini büyük görme ve aldanmaları nedeniyle onları kardeşlerine düşürecek onlarda bu sayede -diğerlerinin kötü bir iş yapmalarına karşın- kendilerinin güzel bir şey yaptığını zannedeceklerdir.

    İfrat ve tefritin nefislerde kaynağı şeytan olan bir hazzı vardır. Şeytan, ifrata ve aşırılığa düşürmede başarılı olamadığı kimselere tefrit noktasından yaklaşmaktadır.

    İfrat ehline gelince; şeytan onlara öyle bir portre çizmektedir ki, onlar cehennem anahtarlarının ellerinde olduğu ve kendi görüşlerine muhalefet edenlerden dilediklerini oraya girdirebileceklerini zannetmektedirler. Yine aynı şekilde şeytan onlara öyle bir tasvir yapmaktadır ki, sanki ellerinde bir kalem varmış ta o kalemle diledikleri mescitleri insanları içerisine girmekten ve ibadet etmekten men ettikleri dırara çevirmektedirler. Ve onlar adeta insanları kendisi vasıtasıyla korkutmuş oldukları ve kendilerine karşı gelenleri kendisiyle dürttükleri tekfir sopasına sahipmişçesine hareket etmektedirler.

    İşte bu −özellikle de cahil insanların kendilerinden korktuklarını ve kendilerini tekfir etmemeleri için yalvardıklarını gördüklerinde− onlara benzeri olmayan bir haz vermektedir.

    Tefrit ve İrcâ ehline gelince; onlar ise bunun tam aksi bir durumdadırlar. Şöyle ki; şeytan onlara öyle bir portre çizmektedir ki onlar −özellikle de cahil insanların cennette ebedî kalmalarını sağlamaları, cennetlik olduklarına dair kesin hüküm vermeleri, Allah’ın rahmetinden bahsetmeleri ve kesin olarak bağışlandıklarını söylemeleri için kendilerine yalvardıklarını gördüklerinde− sanki cennetin anahtarlarına sahip olup ta kullardan dilediklerini oraya girdirmeleri kendi imkânları dâhilindeymişçesine hareket etmektedirler.

    İşte bunların hepsi onlar nezdinde ifrat ehline paralel olarak çok büyük bir haz meydana getirmektedir. Biz hem bunlardan hem onların şeytanî hazlarından Allah’a sığınırız. Gerek ifrat ve tefrit ehlinden gerekse onların sapkın fikir ve karakterlerinden Allah için beri olduğumuzu şimdiden ilan ederiz. Allah’a ilimsizce bir şey dayandırmaktan uzak olduğumuzu da beyan ederiz. Allah-u Teâlâ’dan temennimiz, bizlere Muhammed Mustafa sallalâhu aleyhi ve sellem’in ve onun değerli ashabının orta ve müsamahalı yolunu göstermesidir. Şüphesiz ki Allah duaları işiten ve onlara en iyi şekilde karşılık verendir.

    Allah’ım! Peygamberimiz ve Önderimiz Hz. Muhammed sallalâhu aleyhi ve sellem’e, O’nun Âl ve Ashabına Salât ve Selam et.

    Dualarımızın Sonu Âlemlerin Rabbi Olan Allah’a Hamd Etmektir.


  4. 23.Haziran.2011, 00:09
    2
    Silent and lonely rains



    Durumu Kapalı Olan Bir Mescitte ve Durumu Kapalı Olan Bir İmamın Arkasında Namaz Kılmak Caiz midir? Ya da Diğer Bir İfadeyle Namaza Başlamadan Önce Mescidin “Dırar Olup-Olmadığını” ve “İmamın Akidesinin Sıhhatini” Araştırmak Caiz midir?

    Cevap: (Dırar mı değil mi diye) durumu bilinmeyen bir mescitte namaz kılmak caizdir. Aynı şekilde durumu kapalı olan imamın arkasında namaz kılmak ta caizdir. Namazın bir şartıymışçasına mescidin bina ediliş amacını araştırmak caiz değildir. Keza, imamın akidesini araştırmak ve kim olduğuna dair sorgulama yapmak ta caiz olmaz. Bu, Selef-i Salihîn’in yapmadığı ve caiz görmediği bir iştir.

    İbn-i Teymiyye der ki: “İmama uyacak kimsenin imamın itikadını bilmesi ve “Neye inanıyorsun?” diyerek onu imtihana çekmesi imama uymanın şartlarından değildir. Böylesi bir kimse durumunu bilmediği kimsenin arkasında namazını kılmalıdır.

    Birisinin: «Ben malımı ancak bildiğim kimseye teslim ederim» demesi -ki o bununla ‘Ben nasıl ki malımı tanımadığıma teslim etmiyorsam, aynı şekilde namazımı da bilmediğim birisine teslim etmem’ demeyi kastediyor- cahil birisinin edeceği bir sözdür. İslam âlimlerinden kimse böyle bir şey dememiştir. Kişi malını tanımadığı birisine teslim edecek olsa o kişi bazen bu malda ona ihanet eder bazen de onu zayi edebilir; ancak imama gelince; eğer o hata edecek olsa veya unutsa ona uyan kimse bundan sorumlu olmaz. Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

    “İmamlarınız sizin için namaz kıldırıyorlar. Eğer doğru kıldırırlarsa siz kıldığınız namazın sevabını alırsınız. Buna karşılık hatalı namaz kıldırırlarsa kıldığınız namazın sevabını siz alırsınız, günahı ise onlar onlara olur.”

    Bu hadiste Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem imamın hatasını onlara değil, namaz kıldırana has kıldı.”

    İbn-i Teymiyye kitabının başka bir yerinde de şöyle der: “Durumu kapalı olan her Müslümanın arkasında namaz kılmak dört imama ve Müslümanların diğer imamlarına göre caizdir. Kim «Ben Cuma ve cemaat namazlarını yalnız akidesini bildiğim kimselerin arkasında kılarım» derse, o sahabe, tabiîn, dört imam ve diğer imamlara muhalefet eden bir bidatçidir.”

    Ben derim ki; kişi «Ben Cuma ve cemaat namazlarını yalnız akidesini bildiğim kimselerin arkasında kılarım» dediğinde sahabe, tabiîn, dört imam ve diğer imamlara muhalefet eden bir bidatçi oluyorsa, bu hükmün «Ben Cuma ve cemaat namazlarını yalnız akide ve niyetlerini bildiğim kimselerin yaptırdığı camilerde kılarım» diyen kimselere hamledilmesi daha evlevidir.

    Bana göre, Haricîlerin şaz görüş ve düşüncelerinden etkilenen inat ehli bidatçilerden başkası bu görüşe meyletmez.

    7) Zalim Tağutlara Gözlemci Olma Adına Müslümanların Gizli Hallerini Ve Durumlarını Araştırmak İçin İstihbarat Birimlerinin Ve Casus Kimselerin Uğrak Yeri Haline Gelen Bir Mescit Sırf Bu Nedenle Dırar Olup Onun Ahkâmını Alır mı?

    Cevap: Zikredilen bu nedenden dolayı bir mescit “Dırar” olmaz; zira böyle bir mescit ilk inşa edilen Mescid-i Dırarın yapılış amaçlarından bir amaç üzere bina edilmemiştir. Eğer mescitler bu sebepten dolayı dırara dönüşecek olsa yeryüzünde hiçbir mescit bundan kurtulamaz ve mutlaka “dırar” olur. −İstisnaları olmakla birlikte− maalesef, hiçbir mescit yoktur ki, orası namaz kılan Müslümanları, tağutlar adına takip eden casuslarla dolup taşmasın!

    Mescitler, kendilerine sonradan dâhil olan bir takım nitelikler ve etkenler nedeniyle dırar hükmüne girmez. Onlara “Dırar” hükmü vermek ancak yapılırken güdülen amaç ve gayelere göre mümkündür. Bu; kendisi hakkında tartışılan her mescit için işletilmesi gereken genel ve aslî bir kuraldır.

    Buna binaen, batı ülkelerinde ki Müslüman derneklerin, çocuklarının ve halklarının İslam’a olan bağlılıklarını koruyabilmek ve hem Arapça hem de diğer dînî ilimleri öğretebilmek için yapmış oldukları mescitler “Dırar” mescitleri değildir. Çünkü bu mescitler Rasulullah sallalâhu aleyhi ve sellem döneminde yapılan “Mescidi Dırar”ın amaçlarından birisi üzere değil, şer‘î bir takım amaçlar üzere bina edilmiştir. Dolayısıyla bu mescitlere “Dırar” hükmü vermek caiz değildir.

    Bu mescitlerde düzenlenen programları takip eden birisi buralarda Müslümanların çocukları için birçok hayırlı şey olduğunu gördüğü gibi cemaatle namaz kılmanın yanı sıra birçok farklı ve faydalı ilim halkalarının kurulduğuna da şahit olacaktır. Durum bundan ibaret olduğuna göre böylesi mescitlere “Dırar” hükmü vermek ve buraların ilk yapılan Mescid-i Dırarla aynı amaç doğrultusunda yapıldığını söylemek acaba nasıl mümkün olabilir ki?

    Bazı İslamî cemaat ve grupların yaptırmış olduğu mescitlerde aynı kategoride değerlendirilir. Dolayısıyla böylesi mescitlere inşa ediliş gayelerini ve ilk bina edilen Mescid-i Dırarla aynı paralelde yapılıp-yapılmadığını bihakkın tahkik edip araştırmaksızın “beton yığını” demek ve “Dırar” hükmü vererek içerisinde namaz kılınmayacağını söylemek caiz değildir.

    Böylesi mescitlere -sırf orayı yaptıranların bazı dernek ve cemaat mensupları oluşundan hareketle- “Dırar” hükmü vermek ne ilimle ne fıkıhla ve ne de takvayla bağdaşır.

    Böylesi insanlar hakkında “Onlar yapmış oldukları mescitleri ilk yapılan Mescid-i Dırara paralel olarak çok tehlikeli amaçlar ve yıkıcı bir takım gayeler için bina ediyorlar” diyerek daha işin başında bazı varsayımlarda bulunmak ta Müslümanlar hakkında -özellikle de İslam için çalışan cemaatler hakkında- beslenmesi zorunlu olan hüsnü zan ilkesiyle de örtüşmez.

    Daha işin başında onlar için böylesi bir zanda bulunmak, onları “İslam için çalışan cemaatler” olmaktan çıkarır. Bu da, hiç kuşkusuz zulümden, haddi aşmaktan ve gelişigüzel hüküm vermekten başka bir şey değildir. Rabbimiz şöyle buyurur:

    “Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurat, 12)

    “Onlar yalnız zanna ve nefislerin arzusuna tâbi olurlar.” (Necm, 23)

    8 ) Kiliseler, Havralar ve Müşriklerin Diğer İbadet Yerleri “Dırar” Hükmüne girer mi? Ve Böylesi Yerlerde Namaz Kılmak Caiz midir?

    Cevap: Allah-u Teâlâ’nın bu ümmete tanıdığı ayrıcalıklardan birisi de; yeryüzünün tamamını onlar için namaz kılmaya ve secde etmeye elverişli kılmasıdır. Bu hükümden bazı yerler istisna tutulmuştur ki şer‘î nasslar buralarda namaz kılmanın caiz olmayacağını ortaya koymuştur.

    Kiliseler “Mescid-i Dırar” amacıyla yapılmadığından ve buralarda namaz kılmanın haram olduğunu belirten şer‘î delillerin bulunmamasından dolayı biz, hem kiliseler de hem havralarda hem de müşriklerin diğer ibadet yerlerinde -Allah’ın dışında ibadet edilen putlardan, haç işaretlerinden, suretlerden ve kabirlerden kaçınıldığı sürece- namaz kılmanın caiz olacağı kanaatindeyiz. Zaten bu konu da ilim ehli arasında da her hangi bir ihtilaf söz konusu değildir.

    İbn-i Hazm der ki: “Havrada, Kilisede, (Mecusilerin ibadet yeri olan) ateş odalarında, idrardan, dışkıdan ve kandan sakınıldığı sürece kesim yerlerinde, yol ortasında, vadide, Allah’ın helak ettiği kavimlerin mekânlarında; deveye veya uyuyan kimselere doğru olarak ve hakkında yasaklayıcı bir delil ya da kesin bir icma‘ olmadığı sürece her mekânda namaz kılmak caizdir. Eğer yasaklayıcı bir delil varsa o zaman o yasağa uyulur.

    Ebu Zerr radıyallâhu anh der ki: “Ben, Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem’e: «Ey Allah’ın Rasulü! Yeryüzünde ilk olarak yapılan mescit hangisidir?» diye sordum. Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem: «Mescid-i Haram» diye yanıt verdi. Ben: «Peki, sonra hangisidir» dedim. Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem: «Mescid-i Aksa» buyurdu. Ben: «Aralarında ne kadarlık bir süre vardır?» dedim. Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem: «Kırk yıl» buyurdu. Sonra: «Nerede namaz vakti girerse hemen oracıkta namazını kıl; zira orası (senin için mescittir)» buyurdu.”

    Ebu Hureyre, Cabir, Huzeyfe ve Enes radıyallahu anhum vasıtasıyla Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem’den şöyle rivayet edilmiştir: “Yeryüzünün bizlere mescit kılınması bizim diğer ümmetlere olan üstünlüklerimizdendir.”

    Deve ve güvercin ağılı, kabristan, gasp edilmiş arazi, necis yerler ve Mescid-i Dırar gibi şer‘î nassların içerisinde namaz kılınmasını yasaklamış olduğu yerler hariç zikretmiş olduğumuz tüm bu mekânlarda namaz kılmak caizdir.

    “Kilise (ler) her ne kadar asıl itibariyle kö¬tü bir maksat ile yapılmış ise de gerçekte başkalarına zarar vermek muradı ile yapılmamıştır. Hıristiyanlar kiliselerini, Yahudiler de havralarını kendi kanaatlerince -bizim mescit(ler)imiz gibi- ibadet edecek¬leri bir yerleri olsun diye yapmışlardır. O bakımdan, bu iki maksat arasında fark var¬dır.

    İlim adamları da bir kilise ya da bir havrada temiz bir yer üzerinde na¬maz kılan bir kimsenin namazının geçerli ve caiz olduğu hususunda icma‘ etmişlerdir. Buhârî'nin bildirdiğine göre, İbn Abbas -içinde heykel bulunmaması şartıyla- havrada namaz kılardı. Ebû Dâvûd da, Osman b. Ebi’l-Âs’dan, Peygamber sallalâhu aleyhi ve sellem’in kendisine, Taif Mescidini tağutlarının bulunduğu yere bina etmesini emrettiğini nakletmektedir.”

    Ben derim ki; Kilise ve Havralar şirk üzere bina edilmesine rağmen “Dırar” hükmüne girmediğine göre, bu peşin hükümlü kimselerin içerisinde Allah’a ibadet edilen, namaz kılınan ve hem Müslümanlara hem de çocuklarına birçok faydası olan mescitlere hiçbir delile dayanmadan cahilce ve zanla “Dırar” diyerek haksız hüküm vermeleri nasıl uygun olabilir ki?

    Allah’ın Evlerine Haksız Yere Dırar Hükmü Vermenin Sonuçları Nelerdir?

    Cevap: Allah’ın evlerine haksız yere “Dırar” hükmü vermenin elbette birçok tehlikeli sonucu vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

    1 ) Önceden de zikrettiğimiz üzere bu, mescidin tüm kutsallarını çiğnemeye sevk eder. Şöyle ki; içerisine pisliklerin atıldığı çöplükler, böylesi bir adama göre Allah’ın en sevdiği mekânlar olan mescitlerden daha değerli ve üstündür. Çünkü o mescitler onun kendi zan ve kanaatine göre Dırardır! Allah-u Teâlâ’nın şu buyruğu böylelerine hamledilebilir:

    “Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan daha zalim kim olabilir ki?” Bakara, 114)

    Böylesi bir kimse bilse de bilmese de o mekânların yıkılması için çabalamaktadır!

    2 ) Bu görüş, insanları mescitlerden uzaklaştırarak Cuma ve cemaat namazlarını terk etmeye sevk eder. Bu da onların hem dinine hem de ibadet ve ahlaklarına olumsuz yönden etki yapacaktır.

    3 ) Bu görüş, çocukları -özelliklede batı ülkelerinde yaşayıp bırakın dinin diğer yönlerini Arapçayı bile unutanları- o mescitlerde tertip edilen faydalı birçok programdan istifade etmekten alıkoyacaktır. Bunun neticesinde de çocuklar fıskın cirit attığı sokakları, fuhşun yayıldığı kulüpleri ve ahlakı altüst eden televizyon kanallarını alternatif olarak kullanacaktır. Tüm bunlardan sonra da çocuk, dinine ve ümmetine karşı kötü duygular besleyen bir düşman olarak büyüyecektir.

    4 ) Bu görüş, birisinin “Dırar” olarak gördüğünü öbürünün içerisinde Cuma ve cemaat namazlarının ikame edildiği ve uğruna her türlü şeyin feda edilmesi gereken İslam’ın şiarlarından sayılan bir ev kabul edeceğinden dolayı Müslümanlar arasında fitne çıkarmaya ve ayrılık ateşini körüklemeye sevk edecektir. Ve bu şekilde insanlar iki guruba hatta bazen de “Bu mescit Dırar mıdır değil midir? Bura için bir kutsallık var mıdır yok mudur?” diye bir birine sırt çevirmiş birçok gruba ayrılacaklardır.

    Unutmayalım ki Mescid-i Dırarı yok etmenin gayelerinden birisi de ayrılığı yok ederek Müslümanlar arasında ülfet ve muhabbeti tesis etmektir. Burada ise Allah’ın evlerine haksız yere “Dırar” hükmü vermek suretiyle bu hakikatin zıttı gerçekleşmektedir. O halde bu haksız hükümlerin ardında ki maslahat nerededir? Bu hükümlerden istifade eden kimdir ve kime hizmet için söylenmektedir?

    5 ) Bu görüş; kardeşlerin birbirlerini dalalet, fasıklık ve bitatçılıkla itham etmelerine neden olur. Bir mescidin “Dırar” olduğunu kabul eden kişi, (sırf bu nedenle) karşısındaki muhalifi tefrite düşmekle suçlayacak ve onun dırar mescidinin sayısını çok gösteren cemaati olduğunu, dırar hususunda onlara yardım ettiğini ve Mescid-i Dırarın ahkâmını bilmeyen cahil biri olduğunu kabul edecektir. İş bununla da kalmayacak sonu gelmeyen benzeri itham lafızlarıyla onu suçlamaya devam edecektir.

    Buna paralel olarak mescidin “Dırar” olduğunu kabul etmeyen kimse de karşısında ki muhalifi itham etme noktasında asla geri kalmayacak ve onu bidatçi, cahil ve aşırı biri olmakla suçlayacaktır.

    İşte bunların hepsinin kalplerin duruluğunu hatta İslamî çalışmayı olumsuz yönde etkileyen bir takım tahrip edici sonuçları vardır. Bunun iyiden iyiye düşünülmesi gerekmektedir.

    6 ) Mescitlerin “Dırar” olduğunu kabul eden kimselere kendilerini diğer insanlardan farklı kılan şeytanî bir düşünce hâkim olmaktadır. Şöyle ki: Onlar diğerlerinin bilmediğini bilmiş, başkalarının cahil kaldığı dinin öğretilerine herkesten daha çok bağlanmış, tağutları diğerlerinden daha fazla inkâr etmiş ve… ve… ve… Evet, bunların hepsinin şeytanın fısıldayıp süslü gösterdiği zayıf ve çelimsiz nefislerde haz veren bir tesiri vardır. Şeytan, kendilerini büyük görme ve aldanmaları nedeniyle onları kardeşlerine düşürecek onlarda bu sayede -diğerlerinin kötü bir iş yapmalarına karşın- kendilerinin güzel bir şey yaptığını zannedeceklerdir.

    İfrat ve tefritin nefislerde kaynağı şeytan olan bir hazzı vardır. Şeytan, ifrata ve aşırılığa düşürmede başarılı olamadığı kimselere tefrit noktasından yaklaşmaktadır.

    İfrat ehline gelince; şeytan onlara öyle bir portre çizmektedir ki, onlar cehennem anahtarlarının ellerinde olduğu ve kendi görüşlerine muhalefet edenlerden dilediklerini oraya girdirebileceklerini zannetmektedirler. Yine aynı şekilde şeytan onlara öyle bir tasvir yapmaktadır ki, sanki ellerinde bir kalem varmış ta o kalemle diledikleri mescitleri insanları içerisine girmekten ve ibadet etmekten men ettikleri dırara çevirmektedirler. Ve onlar adeta insanları kendisi vasıtasıyla korkutmuş oldukları ve kendilerine karşı gelenleri kendisiyle dürttükleri tekfir sopasına sahipmişçesine hareket etmektedirler.

    İşte bu −özellikle de cahil insanların kendilerinden korktuklarını ve kendilerini tekfir etmemeleri için yalvardıklarını gördüklerinde− onlara benzeri olmayan bir haz vermektedir.

    Tefrit ve İrcâ ehline gelince; onlar ise bunun tam aksi bir durumdadırlar. Şöyle ki; şeytan onlara öyle bir portre çizmektedir ki onlar −özellikle de cahil insanların cennette ebedî kalmalarını sağlamaları, cennetlik olduklarına dair kesin hüküm vermeleri, Allah’ın rahmetinden bahsetmeleri ve kesin olarak bağışlandıklarını söylemeleri için kendilerine yalvardıklarını gördüklerinde− sanki cennetin anahtarlarına sahip olup ta kullardan dilediklerini oraya girdirmeleri kendi imkânları dâhilindeymişçesine hareket etmektedirler.

    İşte bunların hepsi onlar nezdinde ifrat ehline paralel olarak çok büyük bir haz meydana getirmektedir. Biz hem bunlardan hem onların şeytanî hazlarından Allah’a sığınırız. Gerek ifrat ve tefrit ehlinden gerekse onların sapkın fikir ve karakterlerinden Allah için beri olduğumuzu şimdiden ilan ederiz. Allah’a ilimsizce bir şey dayandırmaktan uzak olduğumuzu da beyan ederiz. Allah-u Teâlâ’dan temennimiz, bizlere Muhammed Mustafa sallalâhu aleyhi ve sellem’in ve onun değerli ashabının orta ve müsamahalı yolunu göstermesidir. Şüphesiz ki Allah duaları işiten ve onlara en iyi şekilde karşılık verendir.

    Allah’ım! Peygamberimiz ve Önderimiz Hz. Muhammed sallalâhu aleyhi ve sellem’e, O’nun Âl ve Ashabına Salât ve Selam et.

    Dualarımızın Sonu Âlemlerin Rabbi Olan Allah’a Hamd Etmektir.





+ Yorum Gönder