Konusunu Oylayın.: İnançsızlık ve inkar, insana hiçbir şey kazandırmadığı halde, neden pek çok insan kafir? Sorgulayıcı olmak caiz midir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İnançsızlık ve inkar, insana hiçbir şey kazandırmadığı halde, neden pek çok insan kafir? Sorgulayıcı olmak caiz midir?
  1. 28.Mayıs.2011, 06:37
    1
    Misafir

    İnançsızlık ve inkar, insana hiçbir şey kazandırmadığı halde, neden pek çok insan kafir? Sorgulayıcı olmak caiz midir?






    İnançsızlık ve inkar, insana hiçbir şey kazandırmadığı halde, neden pek çok insan kafir? Sorgulayıcı olmak caiz midir? Mumsema İnançsızlık ve inkar, insana hiçbir şey kazandırmadığı halde, neden pek çok insan kafir? Sorgulayıcı olmak caiz midir?


  2. 28.Mayıs.2011, 06:54
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: İnançsızlık ve inkar, insana hiçbir şey kazandırmadığı halde, neden pek çok insan kafir? Sorgulayıcı olmak caiz m




    Değerli kardeşimiz;



    ”Allah’a giden yollar, mahlukların nefis ve nefesleri sayısı kadardır” şeklindeki meşhur kaideye göre, inançlı insanların -marifetullah ve takva konusunda- farklı pozisyonlar sergilemeleri onların farklı yollar kullandıklarından kaynaklanmaktadır.

    Mesela; bir kısmı sevgi yolunda yürür, VEDÜD ismine mazhar olur. Bir kısmı Allah’ın sanatını düşünüp onun isim ve sıfatlarının hikmet tecellilerine dalar, HAKÎM ismine mazhar olur. Bazıları, Allah’ın sonsuz rahmetini tefekkür etme yolunu seçer ve RAHÎM ismine mazhar olarak yaşamaya devam eder. Ve hakeza..

    Bu yollardan birine fazlaca dalan kimse, şayet dengeyi bozarsa doğru yolu şaşırabilir, nefsin ve şeytanın oyuncağı haline gelir. Mesela; bir kimse Allah’ın sonsuz rahmetini düşündüğünde Onun gazabını da hesaba katmazsa, azaptan mutlaka azade olduğunu düşünüp gazabından emin olarak günah işlemeye temayülü artabilir ve yanlış yollara düşebilir. Diğer yandan takva adına sürekli Allah’ın “Kahhar-Muntakim” gibi isimlerinin penceresinden gazabını, azabını düşünen kimse, şayet “Rahim, Kerim, Afuv, Gafur” gibi isimlerini düşünmezse, Allah’ın rahmetinden ümitsiz olabilir. Halbuki, İslam’da Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek de, O’nun gazabından emin olmak da yanlış; hatta küfre kadar yolu aralayan kapılardır.

    Sonuç olarak diyebiliriz ki, inançlı insanlar arasında Allah’tan korkmak, rahmetine sığınmak noktalarından hareketle binlerce çeşit inanç dereceleri ve hayat şekilleri oluşmuştur.

    İnançlı insanlarda ”Allah’a giden yollar mahlukların nefis ve nefesleri sayısı kadar” ise, inançsızlarda da Allah’a giden yolları kapatan bariyerlerin sayısı da bir o kadardır. Her biri, ayrı bir bariyere çaparak kaza yapar. Onun içindir ki, Bediüzzaman hazretleri küfürde gerçek birleşmenin söz konusu olmadığını söylerken, inkârcıların durumunu “hendekten atlayan” insanların durumuna benzetir. Hiç biri diğerini destekleme gücüne sahip değildir. Çünkü, her birinin tosladığı duvar farklıdır, inançsızlığına sebep olan şeyler ayrıdır. Halbuki, imanda destekleme vardır. Allah’ın bin bir isim ve sıfatlarının belli yollarından da gitseler, varacakları yer aynıdır; kâinatın yaratıcısı ve yegâne rabbi olan Allah’a imandır. İmanın bütün yolları oraya çıkar. Oysa küfrün varacağı tek yol yoktur. Küfür -bütün çeşitleriyle- nereye varacağı belli olmayan, sonu-bucağı olmayan çıkmaz sokak ve cehaletin kapladığı kapkaranlık bir dehlizden ibarettir. (bk Lemalar, 17. Lema, 6. Nota)

    Burada asıl mesele, ehli küfürün inkar ediş sebeplerinin ve gerekçelerinin farklı olması sebebi ile biribirlerine bir kuvvet, bir yardım veremeyeceği hususudur. Yani inkarcıların çokluğunda ve kalabalık oluşunda hiçbir hakikat yoktur. Ya da onlar bir hakikatin etrafında değil, binlerce hakikatsizliğin etrafında kümelenmişlerdir.

    Örneğin, gökteki hilali inkar edenlerin inkar sebepleri muhteliftir. Kimisi buluttan göremediği için hilal yoktur der, kimisi ben görmek istemiyorum der, kimisi gözü arızalı olduğu için yoktur der vs... Her birinin inkar sebebi diğerininkinden farklıdır. Bu yüzden biribirlerini teyit ve takviye edemezler. Mesela buluttan dolayı ayı görmeyen adam, gözü arızalı adamın görmeyişine ne gibi bir takviye verebilir.

    Aynı şekilde inkarcıların inkar sebepleri farklıdır. Kimi inadından inkar eder, kimi hasetliğinden inkar eder, kimi ibadet yükünden kaçmak için inkar eder, kimi ahmaklığından Allah’ın varlığına ve birliğine olan işaretleri okuyamadığı için inkar eder, kimi de örf ve adetlerine körü körüne bağlı olduğu için inkar eder... Bunların hiç birisi bir noktaya bakıp, bir hakikati gördükleri için değil, farklı sebeplerden dolayı inkar ediyorlar.

    Bununla beraber, inkarcılık, küfür genel olarak iki çeşittir.

    Biri, “adem-i klabul”dür, yani; semavî dinlerin getirdiği, özellikle de en sağlam şekilde ayakta duran İslam dininin ortaya koyduğu temel iman esaslarını kabul etmemektir. İnkarcıların büyük çoğunluğu bu kısma dahildir. Bunların girdiği küfür girdabında bir sebep aramak söz konusu değildir. Bu küfrün -tedavi edilmeyen cehalet, dünya sevgisi, makam, mevki, tembellik, vurdumduymazlık, oyun-eğlence, para hırsı, nüfuz hırsı, çevre baskısı gibi- binlerce farklı sebebi vardır.

    İnkârcıların büyük çoğunluğunun teşkil ettiği bu grup, herhangi bir delile dayanma ihtiyacını hissetmeyen, sırf hazır lezzetlerle yetinen, yarını düşünmeye vakti olmayan eyyamcı, günü birlikçi amatör cahillerden oluşur. Bunlardan her birinin kendi küçük dünyası, kendisini avutmaya yetiyor.

    Küfrün ikinci çeşidi, “kabul-u adem” denilen iman esaslarının var olmadığını kanıtlamaya çalışmaktır. Bunlar, düşünmek ve iddialarını ispatlamak zorundadır. Bu ise imkânsız olduğu için iddiaları havada kalmaya mahkumdur. Mesela, ahiretin olmadığını ispat etmek için ahirete gidip orada cennet ve cehennemin olup olmadığını gördükten sonra davalarını ispat edebilirler, yoksa yalancı damgasını yemekten kurtulmayacaklardır. Materyalist felsefe akımlarının etkisinde kalan mürekkep yalamış cahillerin çoğu bu gruptadır. Bunlar, kendi akıllarına sığdırmadıkları hakikatleri -bilimsellik maskesi altında- çürütmeye çalışırlar. Bunları da orada durduran -İslam’a, semavî dinlere karşı alerjik bünyeleri dışında- pek çok hastalıkları vardır, virüsleri vardır, iman yoluna girmeye engel olan bariyerleri vardır.

    Şu önemli noktayı da unutmamak lazımdır ki, bu gün dünyada insanların çoğunluğu inançlıdır. Allah’a inanıyor, ahirete inanıyor. Sadece üç semavî din mensuplarının sayısı dört milyardan fazladır. Allah ve ahiret inancını barındıran diğer din mensuplarının sayısı da en az bir milyardan aşağı değildir.

    Demek ki, dünyanın yaklaşık üçte ikisi -bir şekilde-inançlıdır. Çünkü, inançsızlık hayatı zehir eden bir kanserdir, insanlar mümkün olduğunca bu virüse kapılmamak için gayret gösteriyorlar.

    Özellikle, aklın, ilmin ve hür düşüncenin hâkim olacağı yakın bir gelecekte, bütün prensiplerini akla kabul ettiren Kur’an, insanlık aleminin baş tacı olmaya adaydır.

    Şunu da unutmamak gerekir ki, Kur’an-ı Kerim bir çok ayetinde, “hiç düşünmez misiniz, akıl etmez misiniz, deliliniz varsa gösterin” gibi ifadelerle sorgulamayı emretmektedir. Bu nedenle Kur’an’ın veya İslamiyetin özgür düşünceye ve sorgulamaya karşı olduğunu iddia etmek, delilsiz boş bir iddiadır.



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet




  3. 28.Mayıs.2011, 06:54
    2
    Editör



    Değerli kardeşimiz;



    ”Allah’a giden yollar, mahlukların nefis ve nefesleri sayısı kadardır” şeklindeki meşhur kaideye göre, inançlı insanların -marifetullah ve takva konusunda- farklı pozisyonlar sergilemeleri onların farklı yollar kullandıklarından kaynaklanmaktadır.

    Mesela; bir kısmı sevgi yolunda yürür, VEDÜD ismine mazhar olur. Bir kısmı Allah’ın sanatını düşünüp onun isim ve sıfatlarının hikmet tecellilerine dalar, HAKÎM ismine mazhar olur. Bazıları, Allah’ın sonsuz rahmetini tefekkür etme yolunu seçer ve RAHÎM ismine mazhar olarak yaşamaya devam eder. Ve hakeza..

    Bu yollardan birine fazlaca dalan kimse, şayet dengeyi bozarsa doğru yolu şaşırabilir, nefsin ve şeytanın oyuncağı haline gelir. Mesela; bir kimse Allah’ın sonsuz rahmetini düşündüğünde Onun gazabını da hesaba katmazsa, azaptan mutlaka azade olduğunu düşünüp gazabından emin olarak günah işlemeye temayülü artabilir ve yanlış yollara düşebilir. Diğer yandan takva adına sürekli Allah’ın “Kahhar-Muntakim” gibi isimlerinin penceresinden gazabını, azabını düşünen kimse, şayet “Rahim, Kerim, Afuv, Gafur” gibi isimlerini düşünmezse, Allah’ın rahmetinden ümitsiz olabilir. Halbuki, İslam’da Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek de, O’nun gazabından emin olmak da yanlış; hatta küfre kadar yolu aralayan kapılardır.

    Sonuç olarak diyebiliriz ki, inançlı insanlar arasında Allah’tan korkmak, rahmetine sığınmak noktalarından hareketle binlerce çeşit inanç dereceleri ve hayat şekilleri oluşmuştur.

    İnançlı insanlarda ”Allah’a giden yollar mahlukların nefis ve nefesleri sayısı kadar” ise, inançsızlarda da Allah’a giden yolları kapatan bariyerlerin sayısı da bir o kadardır. Her biri, ayrı bir bariyere çaparak kaza yapar. Onun içindir ki, Bediüzzaman hazretleri küfürde gerçek birleşmenin söz konusu olmadığını söylerken, inkârcıların durumunu “hendekten atlayan” insanların durumuna benzetir. Hiç biri diğerini destekleme gücüne sahip değildir. Çünkü, her birinin tosladığı duvar farklıdır, inançsızlığına sebep olan şeyler ayrıdır. Halbuki, imanda destekleme vardır. Allah’ın bin bir isim ve sıfatlarının belli yollarından da gitseler, varacakları yer aynıdır; kâinatın yaratıcısı ve yegâne rabbi olan Allah’a imandır. İmanın bütün yolları oraya çıkar. Oysa küfrün varacağı tek yol yoktur. Küfür -bütün çeşitleriyle- nereye varacağı belli olmayan, sonu-bucağı olmayan çıkmaz sokak ve cehaletin kapladığı kapkaranlık bir dehlizden ibarettir. (bk Lemalar, 17. Lema, 6. Nota)

    Burada asıl mesele, ehli küfürün inkar ediş sebeplerinin ve gerekçelerinin farklı olması sebebi ile biribirlerine bir kuvvet, bir yardım veremeyeceği hususudur. Yani inkarcıların çokluğunda ve kalabalık oluşunda hiçbir hakikat yoktur. Ya da onlar bir hakikatin etrafında değil, binlerce hakikatsizliğin etrafında kümelenmişlerdir.

    Örneğin, gökteki hilali inkar edenlerin inkar sebepleri muhteliftir. Kimisi buluttan göremediği için hilal yoktur der, kimisi ben görmek istemiyorum der, kimisi gözü arızalı olduğu için yoktur der vs... Her birinin inkar sebebi diğerininkinden farklıdır. Bu yüzden biribirlerini teyit ve takviye edemezler. Mesela buluttan dolayı ayı görmeyen adam, gözü arızalı adamın görmeyişine ne gibi bir takviye verebilir.

    Aynı şekilde inkarcıların inkar sebepleri farklıdır. Kimi inadından inkar eder, kimi hasetliğinden inkar eder, kimi ibadet yükünden kaçmak için inkar eder, kimi ahmaklığından Allah’ın varlığına ve birliğine olan işaretleri okuyamadığı için inkar eder, kimi de örf ve adetlerine körü körüne bağlı olduğu için inkar eder... Bunların hiç birisi bir noktaya bakıp, bir hakikati gördükleri için değil, farklı sebeplerden dolayı inkar ediyorlar.

    Bununla beraber, inkarcılık, küfür genel olarak iki çeşittir.

    Biri, “adem-i klabul”dür, yani; semavî dinlerin getirdiği, özellikle de en sağlam şekilde ayakta duran İslam dininin ortaya koyduğu temel iman esaslarını kabul etmemektir. İnkarcıların büyük çoğunluğu bu kısma dahildir. Bunların girdiği küfür girdabında bir sebep aramak söz konusu değildir. Bu küfrün -tedavi edilmeyen cehalet, dünya sevgisi, makam, mevki, tembellik, vurdumduymazlık, oyun-eğlence, para hırsı, nüfuz hırsı, çevre baskısı gibi- binlerce farklı sebebi vardır.

    İnkârcıların büyük çoğunluğunun teşkil ettiği bu grup, herhangi bir delile dayanma ihtiyacını hissetmeyen, sırf hazır lezzetlerle yetinen, yarını düşünmeye vakti olmayan eyyamcı, günü birlikçi amatör cahillerden oluşur. Bunlardan her birinin kendi küçük dünyası, kendisini avutmaya yetiyor.

    Küfrün ikinci çeşidi, “kabul-u adem” denilen iman esaslarının var olmadığını kanıtlamaya çalışmaktır. Bunlar, düşünmek ve iddialarını ispatlamak zorundadır. Bu ise imkânsız olduğu için iddiaları havada kalmaya mahkumdur. Mesela, ahiretin olmadığını ispat etmek için ahirete gidip orada cennet ve cehennemin olup olmadığını gördükten sonra davalarını ispat edebilirler, yoksa yalancı damgasını yemekten kurtulmayacaklardır. Materyalist felsefe akımlarının etkisinde kalan mürekkep yalamış cahillerin çoğu bu gruptadır. Bunlar, kendi akıllarına sığdırmadıkları hakikatleri -bilimsellik maskesi altında- çürütmeye çalışırlar. Bunları da orada durduran -İslam’a, semavî dinlere karşı alerjik bünyeleri dışında- pek çok hastalıkları vardır, virüsleri vardır, iman yoluna girmeye engel olan bariyerleri vardır.

    Şu önemli noktayı da unutmamak lazımdır ki, bu gün dünyada insanların çoğunluğu inançlıdır. Allah’a inanıyor, ahirete inanıyor. Sadece üç semavî din mensuplarının sayısı dört milyardan fazladır. Allah ve ahiret inancını barındıran diğer din mensuplarının sayısı da en az bir milyardan aşağı değildir.

    Demek ki, dünyanın yaklaşık üçte ikisi -bir şekilde-inançlıdır. Çünkü, inançsızlık hayatı zehir eden bir kanserdir, insanlar mümkün olduğunca bu virüse kapılmamak için gayret gösteriyorlar.

    Özellikle, aklın, ilmin ve hür düşüncenin hâkim olacağı yakın bir gelecekte, bütün prensiplerini akla kabul ettiren Kur’an, insanlık aleminin baş tacı olmaya adaydır.

    Şunu da unutmamak gerekir ki, Kur’an-ı Kerim bir çok ayetinde, “hiç düşünmez misiniz, akıl etmez misiniz, deliliniz varsa gösterin” gibi ifadelerle sorgulamayı emretmektedir. Bu nedenle Kur’an’ın veya İslamiyetin özgür düşünceye ve sorgulamaya karşı olduğunu iddia etmek, delilsiz boş bir iddiadır.



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet







+ Yorum Gönder