Konusunu Oylayın.: Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır Şüphesiz Allah zal

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır Şüphesiz Allah zal
  1. 26.Mayıs.2011, 07:02
    1
    Misafir

    Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır Şüphesiz Allah zal






    Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır Şüphesiz Allah zal Mumsema "Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin... Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez..."(Maide, 5/51) ayetinde neden kafir değilde zalim olarak nitelendirilmişlerdir?


  2. 26.Mayıs.2011, 07:02
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    "Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin... Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez..."(Maide, 5/51) ayetinde neden kafir değilde zalim olarak nitelendirilmişlerdir?


    Benzer Konular

    - Kafirleri Dost Edinmeyin...

    - Hristiyan ve Yahudileri dost edinmeyin!

    - Maide suresi 56. ayet: Kim Allah'ı, Resûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelece

    - Nisa suresi 144. ayet: Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yapara

    - Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin!

  3. 26.Mayıs.2011, 11:00
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: "Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin... Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Al




    Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onların bazısı, bazısının dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki, o da onlardandır. Muhakkak ki Allah o zalimleri hidayete, doğru yola iletmez." (Mâide Sûresi, 5:51)

    İslam tarihinde bu ayet hakkında çok farklı tartışmalar yapılmış, o tartışma ve yorumları şimdilik bir kenara bırakıp âyetin mânâsını anlamaya çalışalım.

    Aynı konu bundan yüz sene önce Bediüzzaman Said Nursî’ye de sorulmuş:

    Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’ân’da nehiy (yasaklama) vardır: ‘Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.’ Bununla beraber nasıl dost olunuz der­si­niz?

    Said Nursî de cevabını iki temele bina etmiş. Biri “tefsir metodolojisi” diğeri “tarihî kontekst”.

    A. Tefsir metodolojisi açısından Said Nursî’nin verdiği cevap özetle şöyle:

    1. Doğru ve sağlam bir hükme varabilmek için elimizdeki delil kesin olması gerektiği gibi, o delilin hangi anlamı gösterdiği de kesin olması gerekir. Burada söz konusu olan delil Kur’ân âyeti olduğu için kesindir. Ancak bu delilin hangi anlamı gösterdiği kesin değildir, başka anlamlara gelme ihtimali de vardır. Çünkü, Kur’ân’ın bu yasağı “âmm” değil, “mutlak”tır. Yani, Yahudi ve Hıristiyanların bütün bireyleri, bütün nitelikleri, bütün zamanları yasak kapsamı içinde değildir. Yasak mutlak bırakılmış, bir sınırlama getirilmemiştir. Büyük bir tefsirci olarak zaman bir sınır getirmişse, artık ona itiraz edilmez (Bu konu aşağıda “tarihî kontekst” içinde açıklanıyor).

    2. “Bir hüküm türev üzerine bina edilmişse, o türevin kaynağı hükmün illetini (asıl sebebini) gösterir.” Bu kaideyi şöyle açıklayabiliriz: Âyette geçen “Yahudi” ve “Hıristiyan” kelimeleri türevdir. Bu kelimelerin kaynağı ise “Yahudilik” ve “Hıristiyanlık”tır. Âyetteki hüküm türev üzerine bina edildiği için–kâide gereğince–Yahudi ve Hıristiyanlar, dinleri için, dinlerini yansıttıkları için sevilmez. Yahudilik, Hıristiyanlık açısından onlarla dostluk kurmak ve onları sevmek haramdır. Öyleyse mühendislik, mucitlik, doktorluk, güzellik, yöneticilik gibi dinlerine ait olmayan diğer güzel ve meşru nitelikleri sevilebilir ve bu yönleriyle onlarla dostluk kurulabilir. Çünkü bu nitelikleri âyetin yasak kapsamı dışında kalır.

    Şayet âyet-i kerime şöyle buyursaydı, dostluk ve muhabbet onların bütün niteliklerini kapsardı: “Yahudi ve Hıristiyanların kendilerini dost edinmeyin!” Çünkü o zaman, dinlerine ait olsun veya olmasın, kendileriyle her bakımdan dostluk ve muhabbet yasak olmuş olurdu.

    İslâm dini insanlığın bütün dinî ihtiyaçlarını, bütün zamanlarda karşılayan kapsamlı ve üstün bir dindir. Başka dinlere ihtiyaç bırakmaz. Bu açıdan âyet-i kerime, müminlere, başka dinler karşısında dik durmalarını, dinleri hakkında tereddüt etmemelerini, tereddüde yol açan böyle dostluklara girmemelerini emrediyor.

    Birilerinin iddia ettiği gibi, bu ifadeden dinler arası çatışma hükmünü çıkartmak mümkün değildir. Çünkü âyet-i kerime müminlere “Dost olmayın!” buyuruyor. Çünkü dinî dostluktan nifak kokusu gelir. Kendi dinini beğenmemek çıkar. “Sizin dininiz size, benim dinim bana” denilmeli.

    Hem bütün dünya biliyor ki Kur’ân ve hadisler ve 1400 senelik İslâm tarihindeki uygulamalar, Yahudi ve Hıristiyanlara tam bir dinî özgürlük vermiştir. Havra ve kilise inşa etmelerine müsaade edilmiş ve dinleri teminat altına alınmıştır. Dinlerini özgürce yaşayabilmiş ve Müslüman toplum içinde bu kadar yıl yaşadıkları hâlde dinî açıdan şikâyetleri olmamıştır.

    3. Bir insanın, hiçbir sebep yokken bizzat kendisi sevilmez. Ya taşıdığı nitelikten veya sanatından dolayı sevilir. Ayrıca her kâfirin bütün nitelikleri ve sanatları kâfir olması da düşünülemez. Yani, kâfirlerin de İslâm’a uygun nitelikleri ve sanatları olabilir. Bu açıdan İslâm’a uygun olan bir niteliği veya bir sanatı güzel bularak alıntı yapmak neden câiz olmasın? Bir Müslüman’ın Yahudi ve Hıristiyanlardan nikahlı bir hanımı olsa onu elbette sevecektir. Aksi halde sevmediği bir hanımla niye evlensin ki… Zaten Kur’ân, bir Müslüman erkeğin bir Yahudi veya Hıristiyan kadınla evlenmesine izin veriyor.

    B. Said Nursî’nin tarihî kontekst açısından bu âyet hakkında verdiği cevap ise kısaca şöyle:

    Saadet çağı olan Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yaşadığı dönemde bir “büyük dinî inkılâp” meydana geldi. Bütün akıl ve düşünceleri dinî noktaya çevirdi. Bütün sevgi ve düşmanlık din merkezliydi. İnsanlar başkalarına dinleri açısından sevgi gösterir, dinleri açısından düşmanlık ederlerdi. Onun için gayr-i Müslim denilen Yahudi ve Hıristiyanlara gösterilen sevgiden ve onlarla kurulan dostluktan nifak kokusu geliyordu.

    İçinde yaşadığımız şu zamanda meydana gelen inkılâp ise, “medenî”dir, “dünyaya ait”tir. Bütün akıl ve düşünceleri meşgul eden şey; medeniyet, kalkınma ve dünyadır. Düşünceler, en iyi uygarlık seviyesine nasıl ulaşılır, gelişip kalkınma nasıl temin edilebilir, dünya hayatında huzurun temelini teşkil eden güvenlik nasıl elde edilebilir gibi noktalar üzerinde dolaşıyor. Bu sebepten dolayı, onlarla olan dostluk ilişkilerimiz, onların güzel bulduğumuz medeniyet ve kalkınma projelerini, uygulamalarını iktibas etmektir, alıntı yapmaktan ibarettir. İşte şu dostluk, kesinlikle Kur’ân’ın yasak kapsamına dâhil değildir.


  4. 26.Mayıs.2011, 11:00
    2
    Silent and lonely rains



    Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onların bazısı, bazısının dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki, o da onlardandır. Muhakkak ki Allah o zalimleri hidayete, doğru yola iletmez." (Mâide Sûresi, 5:51)

    İslam tarihinde bu ayet hakkında çok farklı tartışmalar yapılmış, o tartışma ve yorumları şimdilik bir kenara bırakıp âyetin mânâsını anlamaya çalışalım.

    Aynı konu bundan yüz sene önce Bediüzzaman Said Nursî’ye de sorulmuş:

    Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’ân’da nehiy (yasaklama) vardır: ‘Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.’ Bununla beraber nasıl dost olunuz der­si­niz?

    Said Nursî de cevabını iki temele bina etmiş. Biri “tefsir metodolojisi” diğeri “tarihî kontekst”.

    A. Tefsir metodolojisi açısından Said Nursî’nin verdiği cevap özetle şöyle:

    1. Doğru ve sağlam bir hükme varabilmek için elimizdeki delil kesin olması gerektiği gibi, o delilin hangi anlamı gösterdiği de kesin olması gerekir. Burada söz konusu olan delil Kur’ân âyeti olduğu için kesindir. Ancak bu delilin hangi anlamı gösterdiği kesin değildir, başka anlamlara gelme ihtimali de vardır. Çünkü, Kur’ân’ın bu yasağı “âmm” değil, “mutlak”tır. Yani, Yahudi ve Hıristiyanların bütün bireyleri, bütün nitelikleri, bütün zamanları yasak kapsamı içinde değildir. Yasak mutlak bırakılmış, bir sınırlama getirilmemiştir. Büyük bir tefsirci olarak zaman bir sınır getirmişse, artık ona itiraz edilmez (Bu konu aşağıda “tarihî kontekst” içinde açıklanıyor).

    2. “Bir hüküm türev üzerine bina edilmişse, o türevin kaynağı hükmün illetini (asıl sebebini) gösterir.” Bu kaideyi şöyle açıklayabiliriz: Âyette geçen “Yahudi” ve “Hıristiyan” kelimeleri türevdir. Bu kelimelerin kaynağı ise “Yahudilik” ve “Hıristiyanlık”tır. Âyetteki hüküm türev üzerine bina edildiği için–kâide gereğince–Yahudi ve Hıristiyanlar, dinleri için, dinlerini yansıttıkları için sevilmez. Yahudilik, Hıristiyanlık açısından onlarla dostluk kurmak ve onları sevmek haramdır. Öyleyse mühendislik, mucitlik, doktorluk, güzellik, yöneticilik gibi dinlerine ait olmayan diğer güzel ve meşru nitelikleri sevilebilir ve bu yönleriyle onlarla dostluk kurulabilir. Çünkü bu nitelikleri âyetin yasak kapsamı dışında kalır.

    Şayet âyet-i kerime şöyle buyursaydı, dostluk ve muhabbet onların bütün niteliklerini kapsardı: “Yahudi ve Hıristiyanların kendilerini dost edinmeyin!” Çünkü o zaman, dinlerine ait olsun veya olmasın, kendileriyle her bakımdan dostluk ve muhabbet yasak olmuş olurdu.

    İslâm dini insanlığın bütün dinî ihtiyaçlarını, bütün zamanlarda karşılayan kapsamlı ve üstün bir dindir. Başka dinlere ihtiyaç bırakmaz. Bu açıdan âyet-i kerime, müminlere, başka dinler karşısında dik durmalarını, dinleri hakkında tereddüt etmemelerini, tereddüde yol açan böyle dostluklara girmemelerini emrediyor.

    Birilerinin iddia ettiği gibi, bu ifadeden dinler arası çatışma hükmünü çıkartmak mümkün değildir. Çünkü âyet-i kerime müminlere “Dost olmayın!” buyuruyor. Çünkü dinî dostluktan nifak kokusu gelir. Kendi dinini beğenmemek çıkar. “Sizin dininiz size, benim dinim bana” denilmeli.

    Hem bütün dünya biliyor ki Kur’ân ve hadisler ve 1400 senelik İslâm tarihindeki uygulamalar, Yahudi ve Hıristiyanlara tam bir dinî özgürlük vermiştir. Havra ve kilise inşa etmelerine müsaade edilmiş ve dinleri teminat altına alınmıştır. Dinlerini özgürce yaşayabilmiş ve Müslüman toplum içinde bu kadar yıl yaşadıkları hâlde dinî açıdan şikâyetleri olmamıştır.

    3. Bir insanın, hiçbir sebep yokken bizzat kendisi sevilmez. Ya taşıdığı nitelikten veya sanatından dolayı sevilir. Ayrıca her kâfirin bütün nitelikleri ve sanatları kâfir olması da düşünülemez. Yani, kâfirlerin de İslâm’a uygun nitelikleri ve sanatları olabilir. Bu açıdan İslâm’a uygun olan bir niteliği veya bir sanatı güzel bularak alıntı yapmak neden câiz olmasın? Bir Müslüman’ın Yahudi ve Hıristiyanlardan nikahlı bir hanımı olsa onu elbette sevecektir. Aksi halde sevmediği bir hanımla niye evlensin ki… Zaten Kur’ân, bir Müslüman erkeğin bir Yahudi veya Hıristiyan kadınla evlenmesine izin veriyor.

    B. Said Nursî’nin tarihî kontekst açısından bu âyet hakkında verdiği cevap ise kısaca şöyle:

    Saadet çağı olan Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yaşadığı dönemde bir “büyük dinî inkılâp” meydana geldi. Bütün akıl ve düşünceleri dinî noktaya çevirdi. Bütün sevgi ve düşmanlık din merkezliydi. İnsanlar başkalarına dinleri açısından sevgi gösterir, dinleri açısından düşmanlık ederlerdi. Onun için gayr-i Müslim denilen Yahudi ve Hıristiyanlara gösterilen sevgiden ve onlarla kurulan dostluktan nifak kokusu geliyordu.

    İçinde yaşadığımız şu zamanda meydana gelen inkılâp ise, “medenî”dir, “dünyaya ait”tir. Bütün akıl ve düşünceleri meşgul eden şey; medeniyet, kalkınma ve dünyadır. Düşünceler, en iyi uygarlık seviyesine nasıl ulaşılır, gelişip kalkınma nasıl temin edilebilir, dünya hayatında huzurun temelini teşkil eden güvenlik nasıl elde edilebilir gibi noktalar üzerinde dolaşıyor. Bu sebepten dolayı, onlarla olan dostluk ilişkilerimiz, onların güzel bulduğumuz medeniyet ve kalkınma projelerini, uygulamalarını iktibas etmektir, alıntı yapmaktan ibarettir. İşte şu dostluk, kesinlikle Kur’ân’ın yasak kapsamına dâhil değildir.


  5. 26.Mayıs.2011, 12:07
    3
    aziz83
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 29.Ağustos.2010
    Üye No: 78582
    Mesaj Sayısı: 754
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: "Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin... Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Al

    Cevap

    Değerli kardeşimiz;


    Kelime olarak zulüm, azgınlık, gadr, karanlık, azab ve ezâ ile eş anlamlıdır. Zıddı ise, nur, aydınlık ve adalettir. Kur`ân`ın üzerinde en çok durduğu kavramlardan biri şüphesiz zulümdür. Aynı kökden gelen kelimelerle birlikte, Kur`ân`da üç yüz`e yakın yerde geçmektedir.

    Alimler zulmü üç kısım halinde incelemişlerdir:
    1- İnsanın Allah`a karşı işlediği zulüm, şirk ve küfürdür. "Imân edip de imânlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya) işte korkudan emin olmak için onların hakkıdır ve doğru yolu bulanlar da onlardır" (el-En`âm, 6/82) âyeti inince, bu âyetin ifâde ettiği, imâna zulüm karıştırma meselesi ashabın nefsine ağır geldi ve, "Hangimiz nefişlerine zulmetmez?" dediler: Bunun üzerine Yüce Allah: "Şüphesiz ki, şirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13) âyetini indirdi. Böylece âyette söz konusu olan zulüm kelimesinden şirk kastedildiği anlaşılmıştır (Ibn Kesîr, Tefsiru`r-Kur`anı`l-Azîm, Beyrut 1969, II,153).

    Âyetteki "Şirk büyük bir zulümdür" ifadesi ile de, şirk`e düşen insanların hikmet ve akıl yönünden ne kadar zavallı olduklarına ve ahmaklık içinde bulunduklarına işaret edilerek şirkin çirkinliği dile getirilmiştir (Muhammed Ali es-Sabunî, Safvetu`t-Tefâsîr, Istanbul, 1987, II, 491).

    Yüce Allah`ın varlığını, birliğini inkâr etmek zulüm olduğu gibi, imân esaslarından herhangi birini inkar etmek de zulüm ve küfürdür.

    2- İnsanlar arasındaki zulüm. Bu da, insanların kendi hem cinslerine karşı işledikleri suçlar, günahlar ve haksızlıklardır.

    3- Zulmün bir çeşidi de, insanın kendi kendine zulmetmesidir. Bu hususta da çeşitli âyetler vardır. Bu âyetlerden bazılarının meâli şöyledir:

    "Biz hiç bir peygamberi, Allah`ın izniyle itâat edilmekten başka bir amaçla göndermedik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah`tan günahlarını bağışlamasını isteseler ve Rasûl de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah`ı affedici, merhametli bulurlardı" (en-Nisâ, 4/64).

    "(Inkâr edenler), ille kendilerine meleklerin gelmesini, yahut Rabb`inin (azab) emrının gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de öyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı" (en-Nahl, 16/33). Bu ayetlerden anlaşılacağı üzere İnsanın küfre girip günaha dalması zulümdür.

    Zulüm kelimesinin bu anlamlarından sonra "Ey İnananlar! Yahudileri ve hıristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez." (Maide, 5/51) ayetinde Müslümanlara sırf dinlerinden dolayı düşmanlık besleyenlerin ve bu yönde onlarla dostluk kuranların zalim sıfatıyla nitelendirilmesinin ne kadar münasip olduğu anlaşılır.



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet

    http://www.sorularlaislamiyet.com/qn...mislerdir.html


  6. 26.Mayıs.2011, 12:07
    3
    aziz83 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Cevap

    Değerli kardeşimiz;


    Kelime olarak zulüm, azgınlık, gadr, karanlık, azab ve ezâ ile eş anlamlıdır. Zıddı ise, nur, aydınlık ve adalettir. Kur`ân`ın üzerinde en çok durduğu kavramlardan biri şüphesiz zulümdür. Aynı kökden gelen kelimelerle birlikte, Kur`ân`da üç yüz`e yakın yerde geçmektedir.

    Alimler zulmü üç kısım halinde incelemişlerdir:
    1- İnsanın Allah`a karşı işlediği zulüm, şirk ve küfürdür. "Imân edip de imânlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya) işte korkudan emin olmak için onların hakkıdır ve doğru yolu bulanlar da onlardır" (el-En`âm, 6/82) âyeti inince, bu âyetin ifâde ettiği, imâna zulüm karıştırma meselesi ashabın nefsine ağır geldi ve, "Hangimiz nefişlerine zulmetmez?" dediler: Bunun üzerine Yüce Allah: "Şüphesiz ki, şirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13) âyetini indirdi. Böylece âyette söz konusu olan zulüm kelimesinden şirk kastedildiği anlaşılmıştır (Ibn Kesîr, Tefsiru`r-Kur`anı`l-Azîm, Beyrut 1969, II,153).

    Âyetteki "Şirk büyük bir zulümdür" ifadesi ile de, şirk`e düşen insanların hikmet ve akıl yönünden ne kadar zavallı olduklarına ve ahmaklık içinde bulunduklarına işaret edilerek şirkin çirkinliği dile getirilmiştir (Muhammed Ali es-Sabunî, Safvetu`t-Tefâsîr, Istanbul, 1987, II, 491).

    Yüce Allah`ın varlığını, birliğini inkâr etmek zulüm olduğu gibi, imân esaslarından herhangi birini inkar etmek de zulüm ve küfürdür.

    2- İnsanlar arasındaki zulüm. Bu da, insanların kendi hem cinslerine karşı işledikleri suçlar, günahlar ve haksızlıklardır.

    3- Zulmün bir çeşidi de, insanın kendi kendine zulmetmesidir. Bu hususta da çeşitli âyetler vardır. Bu âyetlerden bazılarının meâli şöyledir:

    "Biz hiç bir peygamberi, Allah`ın izniyle itâat edilmekten başka bir amaçla göndermedik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah`tan günahlarını bağışlamasını isteseler ve Rasûl de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah`ı affedici, merhametli bulurlardı" (en-Nisâ, 4/64).

    "(Inkâr edenler), ille kendilerine meleklerin gelmesini, yahut Rabb`inin (azab) emrının gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de öyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı" (en-Nahl, 16/33). Bu ayetlerden anlaşılacağı üzere İnsanın küfre girip günaha dalması zulümdür.

    Zulüm kelimesinin bu anlamlarından sonra "Ey İnananlar! Yahudileri ve hıristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez." (Maide, 5/51) ayetinde Müslümanlara sırf dinlerinden dolayı düşmanlık besleyenlerin ve bu yönde onlarla dostluk kuranların zalim sıfatıyla nitelendirilmesinin ne kadar münasip olduğu anlaşılır.



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet

    http://www.sorularlaislamiyet.com/qn...mislerdir.html


  7. 26.Mayıs.2011, 14:59
    4
    aziz83
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 29.Ağustos.2010
    Üye No: 78582
    Mesaj Sayısı: 754
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: "Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin... Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Al

    “Allah-u Teâlâ’nın:

    “Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o da onlardandır.” (Maide: 51) ayetinin manası şöyledir:

    “Her kim mü’minleri bırakıp yahudi ve hrıstiyanları dost edinirse o kimse onlardan olur. Mü’minlere karşı hrıstiyan ve yahudilere yardımcı ve dost olursa bu kişi artık yahudi ve hrıstiyanların dinlerine ve milletlerine tabi olmuştur. Çünkü bir kişinin bir kişiye dost olması ve ona yardım etmesi; ona, dinine ve içinde bulunduğu duruma razı olduğunu gösterir ki böylece ona muhalif olan dine düşman olmuştur. Bu kimsenin hükmü bun-dan böyle dost olduğu kişinin hükmü gibidir.” (Taberi Tefsiri c:6 s: 277)

    Allah-u Teâlâ ayetin devamında şöyle buyuruyor:
    “Muhakkak ki Allah, zalim bir kavme hidayet etmez.” (Maide: 51)

    Ayette geçen “zulüm” büyük zulüm, yani büyük küfürdür. Tıpkı Allah-u Teâlâ’nın:

    “Kafirler, zalimlerin ta kendileridir” (Bakara: 254) ayetinde buyurduğu gibi…

    İbni Cerir ayetin bu bölümü hakkında şöyle diyor:
    “Ayetin bu bölümünün manası şöyledir:

    “Her kim dostluğu, velayeti gerçek keyfiyetiyle yerine getirmez, Allah-u Teâlâ’ya, rasulüne ve mü’minlere düşman oldukları halde yahudi ve hrıstiyanlara mü’minler aleyhinde yardım ve destek yaparlarsa Allah-u Teâlâ bu kişiyi asla muvaffak kılmaz, ona hidayet yolunu göstermez. Çünkü yahudi ve hrıstiyanlara dost olan, onlara yardımcı olan kişi Allah-u Teâlâ’ya, rasulüne ve mü’minlere savaş açmıştır.” (Taberi Tefsiri c: 6 s: 278)


  8. 26.Mayıs.2011, 14:59
    4
    aziz83 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    “Allah-u Teâlâ’nın:

    “Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o da onlardandır.” (Maide: 51) ayetinin manası şöyledir:

    “Her kim mü’minleri bırakıp yahudi ve hrıstiyanları dost edinirse o kimse onlardan olur. Mü’minlere karşı hrıstiyan ve yahudilere yardımcı ve dost olursa bu kişi artık yahudi ve hrıstiyanların dinlerine ve milletlerine tabi olmuştur. Çünkü bir kişinin bir kişiye dost olması ve ona yardım etmesi; ona, dinine ve içinde bulunduğu duruma razı olduğunu gösterir ki böylece ona muhalif olan dine düşman olmuştur. Bu kimsenin hükmü bun-dan böyle dost olduğu kişinin hükmü gibidir.” (Taberi Tefsiri c:6 s: 277)

    Allah-u Teâlâ ayetin devamında şöyle buyuruyor:
    “Muhakkak ki Allah, zalim bir kavme hidayet etmez.” (Maide: 51)

    Ayette geçen “zulüm” büyük zulüm, yani büyük küfürdür. Tıpkı Allah-u Teâlâ’nın:

    “Kafirler, zalimlerin ta kendileridir” (Bakara: 254) ayetinde buyurduğu gibi…

    İbni Cerir ayetin bu bölümü hakkında şöyle diyor:
    “Ayetin bu bölümünün manası şöyledir:

    “Her kim dostluğu, velayeti gerçek keyfiyetiyle yerine getirmez, Allah-u Teâlâ’ya, rasulüne ve mü’minlere düşman oldukları halde yahudi ve hrıstiyanlara mü’minler aleyhinde yardım ve destek yaparlarsa Allah-u Teâlâ bu kişiyi asla muvaffak kılmaz, ona hidayet yolunu göstermez. Çünkü yahudi ve hrıstiyanlara dost olan, onlara yardımcı olan kişi Allah-u Teâlâ’ya, rasulüne ve mü’minlere savaş açmıştır.” (Taberi Tefsiri c: 6 s: 278)





+ Yorum Gönder