Konusunu Oylayın.: Hz. Ali gelse, alnımızdan öpüverse…

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hz. Ali gelse, alnımızdan öpüverse…
  1. 20.Mayıs.2011, 06:53
    1
    Misafir

    Hz. Ali gelse, alnımızdan öpüverse…






    Hz. Ali gelse, alnımızdan öpüverse… Mumsema HZ. ALİ GELSE, ALNIMIZDAN ÖPÜVERSE… Mona İslam


  2. 20.Mayıs.2011, 06:53
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 20.Mayıs.2011, 12:29
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Hz. Ali gelse, alnımızdan öpüverse…




    HZ. ALİ GELSE, ALNIMIZDAN ÖPÜVERSE…
    Mona İslam


    Büyükler “İçinde hazineler saklı viraneler vardır” diyorlar.
    Virane burda, peki hazine nerde?
    Daha ne kadar kazmam gerek


    FETÂ, BUGÜNÜN İNSANINA çok şey ifade eden bir kelime değil. Ben de bu kelimeyi tasavvuf okumaları içinde öğrendim. Medeniyetimizde bir fütüvvet geleneği var. “Fütüvvet Şam’dan sorulur” diyorlar. Şam ve havalisi, tasavvufta daima fütüvvet merkezli hareketlerin odağı olmuş. Zihnim Şam’a, ehlinin diliyle Dimaşk’a uzanıyor. Hayalimin hızlıca Kasiyyun yamacına tırmandığını, İbnül Arabi türbesine girdiğini, Şeyh’in elini öptüğünü hissediyorum. Şam benim için herşeyden çok İbn’ül Arabi demek. Bir mekan orada sevdiğiniz yoksa ne anlam taşır ki? Onu sevdiğimi biliyor, şüphe yok. Hatta “sevgi yukarıdan aşağıdır” diyen hocama bakılırsa demek ki o beni seviyor. Bunu hayal etmek ne güzel! Onu Şam sokaklarında dolaşan, Endülüs’lü bir genç olarak düşünmek de öyle. Şam bir masal diyarı zaten. Burnuma kakuleli kahve kokuları, kulağıma hakevatinin(hikayeci) neşeli naraları geliyor. Belki Şeyh’in yüzünden belki bağrındaki nice fetânın, Şam’ın gönlümdeki yeri çok özel. Bağdat marifetin, Horasan melamiliğin merkezi olduğu gibi, fütüvvet teşkilatları, yoksulları doyurmaları, her tür yardım organizasyonuna bir çare bulmaları ile, Şam ahalisi fütüvvetleri ile meşhur olmuşlar. Herkesin kahramanları vardır ya, onlar da benim kahramanlarım.

    Fetâ, Arapça’da genç demek. ‘Delikanlılık’ diye de tabir edebiliriz. Bu tercümeyi seçmek pek hoşuma gitmiyor, zira delikanlılık deyince, televizyon kültürü sayesinde maçoluk, kavga gürültü, kabadayılık akla geliyor artık. Oysa fütüvvet, kaynağını Kur’an’daki ‘isar’ kavramından alan, hayata dönüştürülmüş, bir varoluş biçimi. Nasıl ki, her müminin mübarek kitaptan ayetleri vardır, bazı sureler ona daha yakındır, bazıları onun hayat düsturudur, onun kimliğini özetler, ehl-i fütüvveti de özetleyen ayet “Başkalarının nefislerini kendi nefislerine tercih ederler”ayeti. Sahabe Efendilerimiz’den bu yana hayatın merkezine bu ilkeyi koyan veliler olmuş. Onlara ehli fütüvvet diyoruz.

    Fütüvvetin ümmetteki sembol ismi Hz. Ali. Benim Hz. Ali’nin adını anınca bile kalbim hızla çarpmaya başlıyor. Zaten bir gün kalbim durursa sevmekten duracak. Yukarıdan akan sevgiyi kaldıramayıp, hayattan paydos alacak. Hz Ali yiğitler yiğididir. Efendimiz’den “La fetâ illa Ali”(Ali gibi genç yoktur) sözüyle bu payeyi alan Hz. Ali, ömrünü bu ilke etrafında geçirir. Hatta denilir ki, ilim şehrinin kapısı olması dahi bundandır. Zira o hicrette Efendimiz’in yatağına yatmış, öldürüleceğini bile bile huzur içinde uyumuş, bir de yorganı başına çekmiştir. Kendi hayatını değil, Efendimiz’in hayatını önemsemiş, ve bunun için darlanıp sıkılmamıştır bile. Tüm hayatı boyunca o da Efendimiz gibi ‘bana üç şey sevdirildi’ demiştir. Birincisi yazın sıcakta oruç tutmak, ikincisi misafire hizmet etmek, üçüncüsü kılıç sallamak. Her biri bir biçimde fütüvvet ile ilişkilidir. Her birinde kendi nefsini değil ötekini tercih etmek, nefsini seve seve feda etmek vardır.

    “La feta illa Ali” Nerede Ali gibi yiğit? Sadaka Rasulullah. Ali yiğitlik, delikanlılık idealimizdir, o fütüvvetin ete kemiğe bürünmüş halidir. O istediği, ve döneminde yaygın bir adet olduğu halde Hz. Fatma’nın sağlığında evlenmemiş, eşinin nefsini kendi nefsine tercih etmiştir. O kendisinden sadaka isteyen dilenciye önce bu infak fırsatını kendisine tanıdığı için teşekkür etmiş, sonra onun halini istemeden bilemediği, istemek zorunda bırakarak gururunu incittiği için özür dilemiştir. Ne incelik, ne nezaket, ne letafet. Bizim potansiyelimize de aynı fütüvvet tohumlarını ekmişsin madem, Ya Rab bize de onun ahlakından bir tutam ver. Biz o yiğitliğe, öyle fedakar olmaya muhtacız.

    Her ne kadar Hz. Ali bu ümmete fetâ nasıl olunurmuş göstermeye kâfi gelse, yahut her ne kadar fütüvvet, İslam ümmetiyle kollektif bir hale gelmiş, genel bir ilkeye dönüşmüş olsa dahi, tarihi bizden önceki ümmetlere de uzanır. Kanaatimce ilk temsilcisi Hz. İbrahim’dir. “Bir genç ilahlarımızı diline dolamış” dedikleri gözü kara, tehlikeden korkmayan, doğru bildiğini yapmaktan çekinmeyen, bunun için put yapıcı babasına ters düşebilen, ateşe atılmayı göze alan, sonunda da “fefirru ilallah” diyerek kavminden ayrılan bir yiğittir, fetâdır Hz. İbrahim. O da yaşı kaç olursa olsun insanlara hizmet etmeyi, onların ihtiyaçlarını görmeyi, yedirip içirmeyi bırakmamıştır. “Artık ben yaşlandım, birileri de bana hizmet etsin” dememiştir. Belki, bu ebedi gençlik halinden ötürü de çok ileri yaşta çocuk sahibi olmuştur, kim bilir. Allah kudretini hikmetiyle tecelli ettirir. Dilemesini bir nedenselliğe bağlar.

    Sonra fetâ Hz. Yusuf’tur. Yusuf(as) gençliğin ve güzelliğin içinde, köle iken ve kendisine edilen teklifi reddetmesi başına ne işler açacak bilirken, ve nefsi de meyletmişken, efendisinin nefsini kendi nefsine tercih etmiştir. Ömrünü darlık ve bolluk zamanlarında Mısır halkına hizmet ederek geçirmiştir. Öyle ki komşu memleketlerden yiyecek almaya Mısır’a gelenler dahi, onun cömertliğinden istifade etmiştir. Sonra, kardeşlerini huzuruna kabul ederken de aynı yiğitlikle, başa kakmadan, cömertçe affetmiştir.

    Sonra fetâ Hz. Musa’dır. Kendi sarayında keyfi yerinde iken, keyfini Mısır’daki adaletsizlik için bozmuş, bir kavme sahip çıkmayı tehlikeli de olsa göze almış, bunun için kazara da olsa adam öldürmüştür. Sonrasında herşeyini yitirmiş olarak Medyen’e gelmiş ve “Ya Rabbi katından indireceğin her hayra muhtacım” derken kendini bırakmış ve orada duran iki kıza, fiilen yardım istemedikleri halde, yardım etmiş, üstelik bu centilmenlik için de hiçbir karşılık istememiştir. O kızların içinde bulunduğu halk, hayvanları sulamak için erkeklerin arasına giremeyen kadınlara, nezaket gösterip yol veremeyecek, önce kendini düşünecek, güçlü olunca haklı olduğunu zannedecek erkeklerle doluydu. Bugün de taşra kurnazlığını akıllılık, zalimliği delikanlılık sayan insanlarla çevriliyiz. Utanmıyoruz ki biz Medyen ahalisi değil, Ümmet-i Muhammed’iz. Hz. Musa’dan öğreniyoruz ki, fütüvvet sadece fedakarlık ve kahramanlık değil, aynı zamanda nezaket de demektir.

    Hz. Musa kızların babaları kendisini çağırdığında da kendisi için belirlediği şeye rıza göstermiş. Aç gözlülük etmemiştir. Oysa ağacın altında otururken ne demişti “Ya Rabbi katından indireceğin her hayra muhtacım”. Musa ihtiyaç içindeydi, yine de aç gözlü değildi. Hatırlamak gerekir ki, bu tok gözlü genç bir Mısır prensidir. Belki bugün bile görülmemiş bir servetin ve nüfuzun sahibidir. Ancak o adaleti servete tercih etmiş, Hakk’ı iktidardan üstün tutmuştur. Başıma bunlar mı gelecekti diye yakınmamıştır. Anlaşma teklif edildiğinde iki yıl tercihinden kısa olana söz vermiş, uzun olan için söz vermemiştir. Zira fetâ bilir ki, insan söz eri olmadan fütüvvet ehli olmaz. Bir söz verdin mi tutacaksın, tutamazsan söz de vermeyeceksin!

    Hayatı ile bize fütüvvetin ipuçlarını veren Hz. Musa ailesiyle çölde yolunu yitirmişken, ve onları emniyetlerine halel gelmesin diye geride bırakırken, yine onların yol bulma, ihtiyaç karşılama derdi için, kendini tehlikeye atıp ne olduğu belli olmayan bir gizemli ateşin peşine düşmüştür. Bazen tehlikeye atamayacağın kişiyi, her ne kadar ayrılmak istemesen de, geride bırakmak da yiğitliktir. Allah’ın lütfuna böyle ermiş, Allah böyle yiğit biriyle konuşmuştur.

    Hayatının tamamını da İsrailoğulları’nın çilesini çekerek geçirmiştir. Kendini onlara adamış, nefsini unutmuştur. Hz. Musa’nın fütüvveti bizi bile bulur. “Ümmetine ağır gelir” diyerek miraçta Efendimiz’e namazda tenzilat için yakarma tavsiyesini de o yapmıştır. “Benim ümmetime daha ağır yükler yüklendi, onlar da yapsın” dememiş, Ümmet-i Muhammedi kendi ümmetine tercih etmiştir. Allah şahit, ben Hz. Musa’yı çok severim. Ondan bahse ne vakit başlasam, bitiremem. Musa’nın adı ağzımdan gitsin istemem.

    Musa’nın adı gönlümü bast etmişken Yuşa’dan bahs etmemek olur mu? Muhabbet sarîdir, birine duyduğunuz muhabbet diğerlerine de sirayet eder. Böylece bir göz hatırına bin göz sevilir. Allah güzeldir, ne kadar güzel tecelli etmiş, ne çok güzel insan halk etmiştir. İnsanın güzellik sağnağından başı döner. Yuşa da bir fetâdır,savaşmaya gönüllü olmayan bir halkın içinden gözü kara bir yiğit olarak çıkmıştır. Calut’u öldüren mezmurlar sahibi Davut da bir fetâdır, Hakkı söylerken kellesi giden Yahya bir fetâdır. Yahya genceciktir, ama Seyyid’dir, Efendi’dir. Meryem oğlu İsa tüm yaşamı ile nefsini değil ötekini düşünmede zirve bir fetâdır.

    Kendisine nispetimizi kabul buyurursa, intisabıyla şerefleneceğimiz Üstad Bediüzzaman da tüm ömrünü alem-i İslam’ın acısını hissederek, bir gün bile nefsi için bir şey istemeden, istirahat-i nefsini düşünmeden, fütüvvet ahlakı ile daima başkasını tercih ederek yaşamıştır. Ekmeğini paylaşacak kimse olmadığında bile ekmeğini kuşlarla paylaşmıştır. Biz bugün onun eteklerinde dolaşan ve bıraktığı kırıntıları kapan kuşlardan başka neyiz ki. Biz onun arzu ettiği hakkıyla muhatap talabeler olmasak da şüphem yok ki şefkati ile bizi etrafından kovmayacak, sevgimizi reddetmeyecek, mukabelesi ile bizi kendisine yine borçlu bırakacaktır.

    Sufiler derler ki, insanın ilimden, marifetten payı fütüvveti ölçüsündedir. Bencil adamın ilmi malumattan öteye geçmez. İlmin biri bir yoksulun guruldayan midesine, biri yardım isteyen bir kadının çığlığına, biri okutacağınız bir talebenin ışıldayan gözlerine, biri elini tutacağınız bir hastanın inlemesine takılıdır. Allah kendisini kırık kalplerde aramamızı buyurmuştur. İnsan başkasının yarasını sarmadan kendi yarasını saramaz. Hatta kendi yarası başkasının yarasını sararken iyileşiverir. Fütüvvet ulüvv-i himmettir. Himmetini âli tutmaktır. Süfli olanı bırakıp ulvi olana talip olmaktır.

    Hocamın hep dediği gibi “Benim kemalim senin ayağının altında.”

    Fütüvvet ehli, insanların en akıllısıdır. Ondan daha iyi ticaret bilen yoktur. Onun bencilliği İbn’ül Arabi tabiri ile ulvi bir bencilliktir. O yüce bir menfaat peşinde koşar. O yüksek bir şeye taliptir. ‘Ballar balını bulmuştur’ da ‘kovanım yağma olsun’ demektedir. Yahut “Dağ gibi cesedini yar da, içinden Salih’in devesi çıksın” diye iman etmektedir.Yoksa insan fakirdir, bulduğu bir şey olmadan nasıl bir şey feda etsin. Madem ki bulmuştur, ruhunu elde etmek için cismini gözden çıkarır. Cenneti elde etmek için nefsini elden çıkarır. Altını gümüşü elde etmek için bakırı elden çıkarır. Fetâ riske giren adamdır. Fetâ yakin iman sahibidir. Malını göğe gönderen ve gözünü göğe dikendir. ( İsa Nebi der ki insanın malı neredeyse gönlü de orada olur. Öyleyse mallarınızı göğe gönderin. )Elindekini verince mağdur edilmeyeceğini bilir. O veren elinin üstünde senin elini tutarken sen nasıl mağdur olabilirsin ki? Ona Hz. Ebubekir’e sorulduğu gibi sorarlar “Evinde ne bıraktın?”, “Allah ve Rasulü’nü” buyurur. Ah Efendi Ebu bekir, dilim sana övgü için ne söyleyebilir?

    İnsan fütüvvet ehlinin kahramanlık hikayelerini, fedakarlıklarını, yiğitliklerini anlatmakla doyamıyor. Onları birer yıldız gibi takip etmeye muhtacız. Payımıza düşen miktarda fedakarlık yapmaya, ‘hep ben mi vereceğim?’ dememeye, acil lezzeti bırakıp ahir lezzete talip olmaya, lezzet-i nefsaniden lezzet-i ruhaniye çıkmaya çalışmalıyız. Her gün küçük küçük fırsatlar kapımıza gelecektir, onları arayalım. Değerlendirmeye çalışalım, olur ya bir gün fütüvvet sayesinde malumatımız ilme dönüşüverir.

    Derler ki Allah Firavun kavminden birini sırf Musa’yı taklit ediyor diye suda boğulmaktan kurtarmış. Olur ya belki sırf taklit ettik diye bir gün Hz. Ali gelir de alnımızdan öpüverir. Ne devlet!

    Uğraşmaya değmez mi?



  4. 20.Mayıs.2011, 12:29
    2
    Özel Üye



    HZ. ALİ GELSE, ALNIMIZDAN ÖPÜVERSE…
    Mona İslam


    Büyükler “İçinde hazineler saklı viraneler vardır” diyorlar.
    Virane burda, peki hazine nerde?
    Daha ne kadar kazmam gerek


    FETÂ, BUGÜNÜN İNSANINA çok şey ifade eden bir kelime değil. Ben de bu kelimeyi tasavvuf okumaları içinde öğrendim. Medeniyetimizde bir fütüvvet geleneği var. “Fütüvvet Şam’dan sorulur” diyorlar. Şam ve havalisi, tasavvufta daima fütüvvet merkezli hareketlerin odağı olmuş. Zihnim Şam’a, ehlinin diliyle Dimaşk’a uzanıyor. Hayalimin hızlıca Kasiyyun yamacına tırmandığını, İbnül Arabi türbesine girdiğini, Şeyh’in elini öptüğünü hissediyorum. Şam benim için herşeyden çok İbn’ül Arabi demek. Bir mekan orada sevdiğiniz yoksa ne anlam taşır ki? Onu sevdiğimi biliyor, şüphe yok. Hatta “sevgi yukarıdan aşağıdır” diyen hocama bakılırsa demek ki o beni seviyor. Bunu hayal etmek ne güzel! Onu Şam sokaklarında dolaşan, Endülüs’lü bir genç olarak düşünmek de öyle. Şam bir masal diyarı zaten. Burnuma kakuleli kahve kokuları, kulağıma hakevatinin(hikayeci) neşeli naraları geliyor. Belki Şeyh’in yüzünden belki bağrındaki nice fetânın, Şam’ın gönlümdeki yeri çok özel. Bağdat marifetin, Horasan melamiliğin merkezi olduğu gibi, fütüvvet teşkilatları, yoksulları doyurmaları, her tür yardım organizasyonuna bir çare bulmaları ile, Şam ahalisi fütüvvetleri ile meşhur olmuşlar. Herkesin kahramanları vardır ya, onlar da benim kahramanlarım.

    Fetâ, Arapça’da genç demek. ‘Delikanlılık’ diye de tabir edebiliriz. Bu tercümeyi seçmek pek hoşuma gitmiyor, zira delikanlılık deyince, televizyon kültürü sayesinde maçoluk, kavga gürültü, kabadayılık akla geliyor artık. Oysa fütüvvet, kaynağını Kur’an’daki ‘isar’ kavramından alan, hayata dönüştürülmüş, bir varoluş biçimi. Nasıl ki, her müminin mübarek kitaptan ayetleri vardır, bazı sureler ona daha yakındır, bazıları onun hayat düsturudur, onun kimliğini özetler, ehl-i fütüvveti de özetleyen ayet “Başkalarının nefislerini kendi nefislerine tercih ederler”ayeti. Sahabe Efendilerimiz’den bu yana hayatın merkezine bu ilkeyi koyan veliler olmuş. Onlara ehli fütüvvet diyoruz.

    Fütüvvetin ümmetteki sembol ismi Hz. Ali. Benim Hz. Ali’nin adını anınca bile kalbim hızla çarpmaya başlıyor. Zaten bir gün kalbim durursa sevmekten duracak. Yukarıdan akan sevgiyi kaldıramayıp, hayattan paydos alacak. Hz Ali yiğitler yiğididir. Efendimiz’den “La fetâ illa Ali”(Ali gibi genç yoktur) sözüyle bu payeyi alan Hz. Ali, ömrünü bu ilke etrafında geçirir. Hatta denilir ki, ilim şehrinin kapısı olması dahi bundandır. Zira o hicrette Efendimiz’in yatağına yatmış, öldürüleceğini bile bile huzur içinde uyumuş, bir de yorganı başına çekmiştir. Kendi hayatını değil, Efendimiz’in hayatını önemsemiş, ve bunun için darlanıp sıkılmamıştır bile. Tüm hayatı boyunca o da Efendimiz gibi ‘bana üç şey sevdirildi’ demiştir. Birincisi yazın sıcakta oruç tutmak, ikincisi misafire hizmet etmek, üçüncüsü kılıç sallamak. Her biri bir biçimde fütüvvet ile ilişkilidir. Her birinde kendi nefsini değil ötekini tercih etmek, nefsini seve seve feda etmek vardır.

    “La feta illa Ali” Nerede Ali gibi yiğit? Sadaka Rasulullah. Ali yiğitlik, delikanlılık idealimizdir, o fütüvvetin ete kemiğe bürünmüş halidir. O istediği, ve döneminde yaygın bir adet olduğu halde Hz. Fatma’nın sağlığında evlenmemiş, eşinin nefsini kendi nefsine tercih etmiştir. O kendisinden sadaka isteyen dilenciye önce bu infak fırsatını kendisine tanıdığı için teşekkür etmiş, sonra onun halini istemeden bilemediği, istemek zorunda bırakarak gururunu incittiği için özür dilemiştir. Ne incelik, ne nezaket, ne letafet. Bizim potansiyelimize de aynı fütüvvet tohumlarını ekmişsin madem, Ya Rab bize de onun ahlakından bir tutam ver. Biz o yiğitliğe, öyle fedakar olmaya muhtacız.

    Her ne kadar Hz. Ali bu ümmete fetâ nasıl olunurmuş göstermeye kâfi gelse, yahut her ne kadar fütüvvet, İslam ümmetiyle kollektif bir hale gelmiş, genel bir ilkeye dönüşmüş olsa dahi, tarihi bizden önceki ümmetlere de uzanır. Kanaatimce ilk temsilcisi Hz. İbrahim’dir. “Bir genç ilahlarımızı diline dolamış” dedikleri gözü kara, tehlikeden korkmayan, doğru bildiğini yapmaktan çekinmeyen, bunun için put yapıcı babasına ters düşebilen, ateşe atılmayı göze alan, sonunda da “fefirru ilallah” diyerek kavminden ayrılan bir yiğittir, fetâdır Hz. İbrahim. O da yaşı kaç olursa olsun insanlara hizmet etmeyi, onların ihtiyaçlarını görmeyi, yedirip içirmeyi bırakmamıştır. “Artık ben yaşlandım, birileri de bana hizmet etsin” dememiştir. Belki, bu ebedi gençlik halinden ötürü de çok ileri yaşta çocuk sahibi olmuştur, kim bilir. Allah kudretini hikmetiyle tecelli ettirir. Dilemesini bir nedenselliğe bağlar.

    Sonra fetâ Hz. Yusuf’tur. Yusuf(as) gençliğin ve güzelliğin içinde, köle iken ve kendisine edilen teklifi reddetmesi başına ne işler açacak bilirken, ve nefsi de meyletmişken, efendisinin nefsini kendi nefsine tercih etmiştir. Ömrünü darlık ve bolluk zamanlarında Mısır halkına hizmet ederek geçirmiştir. Öyle ki komşu memleketlerden yiyecek almaya Mısır’a gelenler dahi, onun cömertliğinden istifade etmiştir. Sonra, kardeşlerini huzuruna kabul ederken de aynı yiğitlikle, başa kakmadan, cömertçe affetmiştir.

    Sonra fetâ Hz. Musa’dır. Kendi sarayında keyfi yerinde iken, keyfini Mısır’daki adaletsizlik için bozmuş, bir kavme sahip çıkmayı tehlikeli de olsa göze almış, bunun için kazara da olsa adam öldürmüştür. Sonrasında herşeyini yitirmiş olarak Medyen’e gelmiş ve “Ya Rabbi katından indireceğin her hayra muhtacım” derken kendini bırakmış ve orada duran iki kıza, fiilen yardım istemedikleri halde, yardım etmiş, üstelik bu centilmenlik için de hiçbir karşılık istememiştir. O kızların içinde bulunduğu halk, hayvanları sulamak için erkeklerin arasına giremeyen kadınlara, nezaket gösterip yol veremeyecek, önce kendini düşünecek, güçlü olunca haklı olduğunu zannedecek erkeklerle doluydu. Bugün de taşra kurnazlığını akıllılık, zalimliği delikanlılık sayan insanlarla çevriliyiz. Utanmıyoruz ki biz Medyen ahalisi değil, Ümmet-i Muhammed’iz. Hz. Musa’dan öğreniyoruz ki, fütüvvet sadece fedakarlık ve kahramanlık değil, aynı zamanda nezaket de demektir.

    Hz. Musa kızların babaları kendisini çağırdığında da kendisi için belirlediği şeye rıza göstermiş. Aç gözlülük etmemiştir. Oysa ağacın altında otururken ne demişti “Ya Rabbi katından indireceğin her hayra muhtacım”. Musa ihtiyaç içindeydi, yine de aç gözlü değildi. Hatırlamak gerekir ki, bu tok gözlü genç bir Mısır prensidir. Belki bugün bile görülmemiş bir servetin ve nüfuzun sahibidir. Ancak o adaleti servete tercih etmiş, Hakk’ı iktidardan üstün tutmuştur. Başıma bunlar mı gelecekti diye yakınmamıştır. Anlaşma teklif edildiğinde iki yıl tercihinden kısa olana söz vermiş, uzun olan için söz vermemiştir. Zira fetâ bilir ki, insan söz eri olmadan fütüvvet ehli olmaz. Bir söz verdin mi tutacaksın, tutamazsan söz de vermeyeceksin!

    Hayatı ile bize fütüvvetin ipuçlarını veren Hz. Musa ailesiyle çölde yolunu yitirmişken, ve onları emniyetlerine halel gelmesin diye geride bırakırken, yine onların yol bulma, ihtiyaç karşılama derdi için, kendini tehlikeye atıp ne olduğu belli olmayan bir gizemli ateşin peşine düşmüştür. Bazen tehlikeye atamayacağın kişiyi, her ne kadar ayrılmak istemesen de, geride bırakmak da yiğitliktir. Allah’ın lütfuna böyle ermiş, Allah böyle yiğit biriyle konuşmuştur.

    Hayatının tamamını da İsrailoğulları’nın çilesini çekerek geçirmiştir. Kendini onlara adamış, nefsini unutmuştur. Hz. Musa’nın fütüvveti bizi bile bulur. “Ümmetine ağır gelir” diyerek miraçta Efendimiz’e namazda tenzilat için yakarma tavsiyesini de o yapmıştır. “Benim ümmetime daha ağır yükler yüklendi, onlar da yapsın” dememiş, Ümmet-i Muhammedi kendi ümmetine tercih etmiştir. Allah şahit, ben Hz. Musa’yı çok severim. Ondan bahse ne vakit başlasam, bitiremem. Musa’nın adı ağzımdan gitsin istemem.

    Musa’nın adı gönlümü bast etmişken Yuşa’dan bahs etmemek olur mu? Muhabbet sarîdir, birine duyduğunuz muhabbet diğerlerine de sirayet eder. Böylece bir göz hatırına bin göz sevilir. Allah güzeldir, ne kadar güzel tecelli etmiş, ne çok güzel insan halk etmiştir. İnsanın güzellik sağnağından başı döner. Yuşa da bir fetâdır,savaşmaya gönüllü olmayan bir halkın içinden gözü kara bir yiğit olarak çıkmıştır. Calut’u öldüren mezmurlar sahibi Davut da bir fetâdır, Hakkı söylerken kellesi giden Yahya bir fetâdır. Yahya genceciktir, ama Seyyid’dir, Efendi’dir. Meryem oğlu İsa tüm yaşamı ile nefsini değil ötekini düşünmede zirve bir fetâdır.

    Kendisine nispetimizi kabul buyurursa, intisabıyla şerefleneceğimiz Üstad Bediüzzaman da tüm ömrünü alem-i İslam’ın acısını hissederek, bir gün bile nefsi için bir şey istemeden, istirahat-i nefsini düşünmeden, fütüvvet ahlakı ile daima başkasını tercih ederek yaşamıştır. Ekmeğini paylaşacak kimse olmadığında bile ekmeğini kuşlarla paylaşmıştır. Biz bugün onun eteklerinde dolaşan ve bıraktığı kırıntıları kapan kuşlardan başka neyiz ki. Biz onun arzu ettiği hakkıyla muhatap talabeler olmasak da şüphem yok ki şefkati ile bizi etrafından kovmayacak, sevgimizi reddetmeyecek, mukabelesi ile bizi kendisine yine borçlu bırakacaktır.

    Sufiler derler ki, insanın ilimden, marifetten payı fütüvveti ölçüsündedir. Bencil adamın ilmi malumattan öteye geçmez. İlmin biri bir yoksulun guruldayan midesine, biri yardım isteyen bir kadının çığlığına, biri okutacağınız bir talebenin ışıldayan gözlerine, biri elini tutacağınız bir hastanın inlemesine takılıdır. Allah kendisini kırık kalplerde aramamızı buyurmuştur. İnsan başkasının yarasını sarmadan kendi yarasını saramaz. Hatta kendi yarası başkasının yarasını sararken iyileşiverir. Fütüvvet ulüvv-i himmettir. Himmetini âli tutmaktır. Süfli olanı bırakıp ulvi olana talip olmaktır.

    Hocamın hep dediği gibi “Benim kemalim senin ayağının altında.”

    Fütüvvet ehli, insanların en akıllısıdır. Ondan daha iyi ticaret bilen yoktur. Onun bencilliği İbn’ül Arabi tabiri ile ulvi bir bencilliktir. O yüce bir menfaat peşinde koşar. O yüksek bir şeye taliptir. ‘Ballar balını bulmuştur’ da ‘kovanım yağma olsun’ demektedir. Yahut “Dağ gibi cesedini yar da, içinden Salih’in devesi çıksın” diye iman etmektedir.Yoksa insan fakirdir, bulduğu bir şey olmadan nasıl bir şey feda etsin. Madem ki bulmuştur, ruhunu elde etmek için cismini gözden çıkarır. Cenneti elde etmek için nefsini elden çıkarır. Altını gümüşü elde etmek için bakırı elden çıkarır. Fetâ riske giren adamdır. Fetâ yakin iman sahibidir. Malını göğe gönderen ve gözünü göğe dikendir. ( İsa Nebi der ki insanın malı neredeyse gönlü de orada olur. Öyleyse mallarınızı göğe gönderin. )Elindekini verince mağdur edilmeyeceğini bilir. O veren elinin üstünde senin elini tutarken sen nasıl mağdur olabilirsin ki? Ona Hz. Ebubekir’e sorulduğu gibi sorarlar “Evinde ne bıraktın?”, “Allah ve Rasulü’nü” buyurur. Ah Efendi Ebu bekir, dilim sana övgü için ne söyleyebilir?

    İnsan fütüvvet ehlinin kahramanlık hikayelerini, fedakarlıklarını, yiğitliklerini anlatmakla doyamıyor. Onları birer yıldız gibi takip etmeye muhtacız. Payımıza düşen miktarda fedakarlık yapmaya, ‘hep ben mi vereceğim?’ dememeye, acil lezzeti bırakıp ahir lezzete talip olmaya, lezzet-i nefsaniden lezzet-i ruhaniye çıkmaya çalışmalıyız. Her gün küçük küçük fırsatlar kapımıza gelecektir, onları arayalım. Değerlendirmeye çalışalım, olur ya bir gün fütüvvet sayesinde malumatımız ilme dönüşüverir.

    Derler ki Allah Firavun kavminden birini sırf Musa’yı taklit ediyor diye suda boğulmaktan kurtarmış. Olur ya belki sırf taklit ettik diye bir gün Hz. Ali gelir de alnımızdan öpüverir. Ne devlet!

    Uğraşmaya değmez mi?






+ Yorum Gönder