Konusunu Oylayın.: Peygamber efendimiz(s.a.v) ve Kur'an için güzel söyleşiler makaleler verirmisiniz?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Peygamber efendimiz(s.a.v) ve Kur'an için güzel söyleşiler makaleler verirmisiniz?
  1. 15.Mayıs.2011, 15:52
    1
    Misafir

    Peygamber efendimiz(s.a.v) ve Kur'an için güzel söyleşiler makaleler verirmisiniz?






    Peygamber efendimiz(s.a.v) ve Kur'an için güzel söyleşiler makaleler verirmisiniz? Mumsema Peygamber efendimiz(s.a.v) ve Kur'an için güzel söyleşiler makaleler istiyorum


  2. 15.Mayıs.2011, 17:29
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Peygamber efendimiz(s.a.v) ve Kur'an için güzel söyleşiler makaleler verirmisiniz?




    HZ. MUHAMMED, EN BÜYÜK MUCİZE OLAN KUR'AN'IN MÜBELLİĞİ VE SALTANAT-I İLAHİYE'NİN DELLALIDIR


    İnsan yaratılışı gereği merak etme hissine sahiptir. Kâinattaki gerek kendisi gerekse çevresi ile ilgili hadiseleri izler; izlediği bu hadiseleri sebep sonuç ilişkisi içerisinde anlamaya çalışır. Aslında kâinat, okunmayı bekleyen mana dolu muhteşem bir kitaptır. Gökler, yer ve mevsimler bu ki-tabın sayfaları, gece ve gündüz satırları, yeryüzündeki var-lıklar kelimeleri, meyveler harfleri, çekirdekler de noktala-rıdır. Bir sayfada birçok kitap, bir kelimede birçok sayfa, bir nokta içinde de adeta bütün kitabın fihristi vardır. Akıl, zeka ve düşünme gibi vasıfları sınırlı olan biz insanlar, geniş ve iç içe münasebetlerle dolu bu çok mükemmel kitaptaki harflerin, kelimelerin, cümlelerin anlamlarını ne açıklayacak ve ne de bunların sırlarını keşfedecek bir güce sahibiz.. O halde bize bu sırları izah edecek ve bu kitapla ilgili merak ettiğimiz sorulara cevap verecek bir rehbere ve tarif ediciye ihtiyacımız var. İnsanlığın söz konusu ihtiyacını da ancak bu muazzam kâinat kitabının sahibi olan Allah (c.c.) karşıla-yabilir.
    Bu anlamda bütün şuur sahiplerinin muhtaç olduğu İlahi tarifnamenin, büyük kafileler halinde bu dünya misafirhanesine gönderilen biz insanların kendisiyle ilgili olarak en çok merak ettiği “Biz kimiz? Nereden geldik? Niçin buraya gönderildik? Buradan nereye gidiyoruz? gibi sorularına cevap verebilecek muhteviyata sahip olması belki de onun için aranılacak en önemli bir özellik olacaktır
    İşte bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz böyle bir ilim deryasına muhtaç olacağımızı ve merakla bunu bekleyeceğimizi bilmiş neticede merhametiyle mukaddes Kur’an’ı imdadımıza göndermiştir. Bu semavi rehber, kıymeti takdir edilemeyecek kadar muazzam bir hediye ve sözünü ettiğimiz kâinat kitabının ezeli bir tercümesidir.

    “Anlaşılmaz bir kitap ne kadar zengin muhteviyatta olursa olsun o kitabın dilini, sırlarını, mesajlarını bilecek bir öğretici bulamazsa manasız bir eserden ibaret kalır.” tespitinden hareketle Kur’an böyle bir manasızlığa düşmemiş onun tek, ezeli ve ebedi sahibi olan Allah, ayetlerinin hakikatlerini ve sırlarını bizlere açıklayacak; bununla birlikte bizi her yönümüzle terbiye edecek bir öğreticiyi de beraberinde göndermiştir. Bu büyük muallim de gönüllerin sultanı olan Hazreti Muhammed (s.a.v.)olmuştur. Nitekim Cenab-ı Allah’ın sadece bu tebliğ vazifesi için bütün şuur sahibi mahlukatı içinde Hazreti Muhammed’i (s.a.v.)seçmesi O’nun yaratılmışlar içinde en yüksek bir ruha, en mükemmel bir şahsiyete sahip olduğunun en büyük delili değil midir?
    Evet tarih bilimiyle sabittir ki Kur’an ayetlerinin ilk vahyedildiği dönemde insanlar kâinatta her şeyin başıboş ve sahipsiz olduğunu düşünerek maddi ve manevi buhranlar içerisinde yaşamaktaydı. Yaşanılan bu hal, kuvvetli insanları adeta canavarlaştırmış, zayıf insanları da tarifi mümkün olamayan bir perişanlığa sürüklemişti. Yüce Kitap’ımızın Hazreti Muhammed (s.a.v.)vasıtasıyla tebliğ edilmeye başlanmasıyla bu karanlıklı boğucu hal aydınlığa ve feraha dönüşmeye başlamış, insanlık beklediği kurtuluş yoluna kavuşmuştur. Kur’an güneşinin Hazreti Muhammed (s.a.v.) gibi en muhteşem manevi bir ayna vasıtasıyla kâinata aksettiği bu dönemde insanlığın gecesi gündüze dönüşmüş; böylece insanlık karanlıklar içinde mahvolmaktan kurtulmuştur. Ne mutlu bizlere ki böyle bir manevi güneşin aynası olan o Sultan’ı (s.a.v.) tanıma şerefine nail olmuş O’nun o eşsiz şefkatinin bir tecellisi olarak doğumunda ve vefatında ümmeti ümmeti dediği gruba dahil edilmişiz.
    Yukarıda belirttiğimiz “Vücut alemi olan bu dünyaya nereden geldik? Buradan nereye gidiyoruz? Şu dünyada vazifemiz nedir? Bitkiler ve hayvanlar aleminde bu gelenler neden durmadan süratle geçip gidiyor.” gibi ve her düşünen insanın cevabını merakla beklediği sorulara yine o Yüce İnsan(s.a.v.), Kur’an’dan ilhamen cevap vermiş; insanlığa yaratılmalarının gayelerini en mükemmel şekilde izah etmiştir.
    O’nun “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat, 56) ayetini tebliği bu dünyaya gönderilme gayemizi en açık bir şekilde göstermektedir.
    Yüce Mevlamızın yaratılan her şeyde görülen harika sanatlarıyla ve sınırsız nimetleriyle akıl ve şuur sahibi olan herkese kendini tanıttırmak ve sevdirmek istediği hakikatini, Kur’an’dan ders alarak bizlere öğreten ve bu sonsuz nimetlerin karşılığında bizden ne istediğini tebliğ eden yine Habibullah unvanlı o Zat (s.a.v.) olmuştur.
    Son asrın büyük mütefekkiri ve peygamber aşığı Said Nursi (r.a.) Risale-i Nur Külliyatı’nın 31. Söz bölümünde Miraç hadisesinin niçin sadece peygamberimize mahsus olduğunu açıklarken bu manaya gayet veciz bir şekilde dikkat çekmiştir:

    “Hem şu âlemin Sâni’-i Zülcelal’i, bütün güzel masnuatıyla kendini zîşuur olanlara tanıttırmak ve kıymetli nimetlerle kendini onlara sevdirmesi, bizzarure onun mukabilinde zîşuur olanlara marziyatı ve arzu-yu İlahiyelerini bir elçi vasıtasıyla bildirmesini istemesine mukabil, en a’lâ ve ekmel bir surette, Kur’an vasıtasıyla o marziyat ve arzuları beyan eden ve getiren, yine bilbedahe o Zâttır.” (31. Söz)
    Nasıl ki Kur’an bütün harikalığıyla Hazreti Peygamberin en büyük bir mucizesidir öyle de onun tebliğcisi olarak Hazreti Muhammed’de (s.a.v.) bu İlahi kitabın en mümtaz bir mucizesi olmuştur. Her iki mucizenin birbiriyle cesed ile ruh gibi o derece bir imtizacı vardır ki onların birini diğerinden bağımsız düşünme imkanı yoktur. Kur’an’ı anladığımız, tanıdığımız ölçüde Hazreti Muhammed (s.a.v.) tanımış bilmiş oluruz.
    Kur’an, sosyal halde yaşama mecburiyeti içerisinde olan biz insanlar için o kadar mükemmel ahlak ilkeleri taşıyor ki bu ilkelerin kendimizden başlayarak hayatın her alanında tatbiki birçok problemin en kısa sürede giderilebilmesini mümkün kılacaktır.
    Kur’an, insanların müşterek akılları ve tecrübeleriyle tespit ettikleri ahlak ilkelerinin sınırlarını en mükemmel bir şekilde asırlar öncesi tespit etmiştir. Saygılı, güvenilir, sorumluluk sahibi, adil, şefkatli, yardımsever olmak gibi ırkı, dili, dini ne olursa olsun herkesçe kabul edilen tüm insani değerler Kur’an’da mevcuttur. Kur’an’ın tespit ettiği bu evrensel ahlak ilkeleri insan fıtratına, vicdanına ve kâinattaki umumi işleyişe de uygundur.
    Kur’an-ı Kerim, hem şahıslara, hem de cemiyetlere, huzurlu bir hayat için, adaleti, doğruluğu, tevazuyu, yaradılanı sevmeyi, acımayı, iyilik etmeyi, edebli olmayı, anne baba başta olmak üzere akrabalara hürmet etmeyi, emri altındakilere eşit davranmayı, amirlerine itaat etmeyi öğütler. İnsanları zulümden, hainlik etmekten, gururlanmaktan, cimrilikten, intikam duygularından, katı yürekli olmaktan, çirkin söz ve işlerden, kin gütmekten alıkoyar; yapılması, hatta yenilip içilmesi zararlı veya faydalı olan şeyleri bile bize bildirir.
    Kur’an’ın insanlığı şereflendirme arefesinde insanlık tüm bu değerlerden mahrum bir şekilde yaşamakta bütünüyle kötü hasletlerinin ve ihtiraslarının güdümüne göre hareket etmekteydi.
    Hazreti Muhammed (s.a.v.), öncelikle kendi çevresinden başlayarak tüm insanlığı bu perişan durumdan kurtarmak için Kur’an’ın yüksek prensiplerini tebliğe başlamış ve bunların en kısa sürede sosyal hayata geçirilmesini sağlamıştır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Peygamberimizin(s.a.v.) örnek davranışları, herkese rehber olmuş bu şekilde söz konusu ilkelerin sosyal hayata hemen tatbiki kolaylaşmıştır.
    Peygamber Efendimiz(s.a.v.), Kur’an ahlakını tebliği vazifesinde öncelikle bunu kendi hayatında kusursuz bir şekilde yaşayarak herkese örnek olmuş; daha sonra en etkili eğitim ve öğretim metotlarını kullanarak o dönemin cehalet içerisinde bulunan insanlarına bu ilkeleri ders vermiştir. Cehaletleriyle şöhret bulmuş bu dönemin insanları Büyük Muallim’den (s.a.v.), aldıkları derslerle kısa sürede cehaletlerinden kurtulup insanların en faziletli ve ilim sahibi fertleri haline gelmişlerdir. O Şefkatli Nebi (s.a.v.), Kur’an’ın bu konudaki ilkelerini ders verirken karşılaştığı cahilce davranışlara her zaman Kur’an ahlakıyla cevap vermiş hiçbir insanın ruhunu rencide etmemiştir. Mukaddes Kitap’ımızda Resulullah’ın bu üstün ahlakını şöyle sena etmiştir.

    “Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin. (Kalem Suresi, 4)”,
    “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır. ” (Ahzab Suresi, 21)
    Hazreti Muhammed (s.a.v.) Müslümanların dünya ve ahiret selameti için Kur’an-ı Kerime sımsıkı sarılmalarını ve onun kıyamete kadar tazeliğini muhafaza edecek hükümlerini anlamaya çalışmalarını ve bunları ferdi alanda olsun sosyal alanda olsun en iyi şekilde yaşamalarını öğütlemiştir.
    Kur’an’ımız her alanda olduğu gibi ilmi alanda çalışkan olmamızı kendimizi teknolojik açıdan geliştirmemizi emreder. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, Kur’an-ı Kerim’de çalışma konusunda geçen “Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî ahiret yurdunu mamur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma, ihtiyacına yetecek kadar sakla” (Kasas Suresi, 76) şeklindeki ayetleri tebliğ ederken dünya ve ahiret hayatı dengesinin önemine en mükemmel manada dikkat çekmiş; ubudiyetimizle ilgili asli vazifeleri ihmal etmeden bizim dünya hayatına da çalışmamız gerektiğini ders vermiştir.
    Hazreti Muhammed (s.a.v.), Allah’ın bu hükümlerini tebliğ ederken başta amcası ve kabilesi olmak üzere çevresindeki birçok insan ve batıl din sahibi milletler O’na şiddetle karşı gelmiş O’nu bu kudsi görevden vazgeçirmek için her yolu denemişlerdir. O ise bunların hiçbirine tenezzül etmemiş; hepsine meydan okumuş; vazifesinde en ufak bir tereddüt bir korkaklık göstermemiştir. Bu muhterem zatın insanlık için en ulvi İlahi hediye olan Kur’an-ı Kerim’i tebliği vazifesinde gösterdiği pervasız duruşu Bediüzzaman Hazretleri şu veciz ifadelerle dile getirir:

    “Hem, tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası O’na şiddetli adâvet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki, tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.” (Yedinci Şua)
    Kur’an-ı Kerim, insanlara Cenab-ı Allah’ın varlığını, birliğini, büyüklüğünü, hikmetlerini ve kudsiyetini bildirir. Öyle ki, felsefi görüşlere sahib olanların parlak sözleri onun yanında pek sönük kalır. Onun en büyük özelliklerinden biri de vahyedildiği ilk andan şu ana kadar eşi ve benzerine rastlanmayan belağıtır. Tarih biliminin meşhur şarkiyatçısı aynı zamanda Kur’an’ı tercüme eden Corsele’nin şu itirafı gayet manidardır:
    “Kur’an’ın lisanı fesahat ve belagat itibariyle naziresizdir. Muhteşem bir mucize olan Kur’an, Arapça’nın en mükemmel ve pek mevsuk bir eseridir. Kur’an bizatihi daimi bir mucizedir, hem öyle bir mucizedir ki benzerini yapmak ölüleri diriltmekten daha zordur. Bu mukaddes kitabın bizzat kendisi menşeinin semavi olduğunu ispata kafidir. Cenabı Hakkın şan ve celaletini, azamet ve sıfatını ifade eden ayetler müstesna bir güzelliğe sahiptir.”
    Hazreti Muhammed (s.a.v.), okuma yazması olmamakla birlikte özellikle de vezinli ve sanatlı söyleyişlerin çok makbul olduğu bir dönemde Kur’an’ın belağat yönünü o kadar mükemmel bir şekilde tanıtmıştır ki zamanın meşhur edipleri Kur’an’ın bu belağat yönü karşısında hayranlıklarını gizleyememiş hatta kimileri sadece bu sebeple İslamiyeti kabul etmişlerdir.
    Okuma yazma bilmeyen bir zat vasıtasıyla dünyanın dört bir yanına yayılan ve kabul edildiği yerlere adalet, huzur ve saadet getiren bu semavi fermanın ve onun ilancısının bugüne kadar emsali görülmemiş ve kıyamete kadar görülmeyecektir; çünkü her ikisinin de sahibi alemleri Rabbi olan Allah’tır. Tartışmasız bütün semavi kelamlar içerisinde en kudsi kitap olarak kabul edilen Kur’an dolayısıyla O’nun tercümanını da insanlar içerinde en mümtaz şahsiyet olarak kabul etmeyi gerektirir.
    Hazreti Muhammed (s.a.v.), Kur’an’dan aldığı dersle yeryüzünde ve gökyüzündeki İlahi isimlerin hazinelerini keşfetmiş ve bu hazinelerinin anahtarlarını insanlığa hediye etmiştir. O’nun bu hazinelerle ilgili açıklamaları olmasaydı insanlık Kur’an’da yer alsa bile bu anahtarları bulma imkanı bulamayacak var olan hazineler birer sır gibi saklı kalacaktı. Onun Kur’an’dan verdiği dersle bizler kâinattaki eserlere ve hadiselere bakarak Yaradanımızı isim ve sıfatlarıyla tanıma imkanı bulduk. İnsanların en şereflisi olan bu zatın bu manadaki tebliğ yönü bizi kendisine ebediyen minnettar edecektir.
    Hazreti Muhammed’in (s.a.v.), en önemli vasıflarından biri de atomdan galaksilere kadar her şeyin dizgini onun elinde olan Cenab-ı Allah’ın saltanatının ilancısı olmasıdır. Gökyüzündeki Güneş’ten yeryüzündeki küçük bir böceğe kadar tüm yaratılanların sahipsiz ve manasız olduğuna inanıldığı kulun kula secde ettiği bir dönemde O Yüce Zat, “Her şey Allah’ı tesbih eder” (Haşr, 24), “Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter. Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz” (Zariyat, 47-48), “O, kullarının üstünde mutlak hakimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır” (Enam, 18) ayetleriyle hakikatı insanlara öğretmiş Cenab-ı Allah’ın nihayetsiz kudreti karşısında bizim ne kadar güçsüz olduğumuzu ders vermiştir. Her şeyin sahipsiz olduğuna inanıldığı o döneme hayalen gittiğimiz takdirde bu ilanın ne derece önemli olduğunu daha iyi anlayabiliriz
    Hazreti Muhammed (s.a.v.), Kur’an’ ı bütün şuur sahiplerine tebliğ etme saltanat-ı İlahiyenin dellalı olma veçhesinin izahı elbette sadece buraya kadar anlatılanlarla sınırlı değildir olamaz da. Amacımız onun güneş ihtişamındaki bu yönlerine ufak bir pencere açmak bu vesileyle O’na olan hürmet ve şükranlarımızı dile getirmektir. Yoksa onu tam anlamıyla ne anlamak de ne de anlatmak mümkün değildir. Kur’an gibi en kudsi bir kitabın doğrudan muhatabı olma gibi bir şerefe nail olan bu Zatı (s.a.v.) tarif etmek onun manevi veçhesini kelimelere sığdırmak beşerin elbette ki takatinin fevkindedir.
    Son asrın dehası Said Nursi hazretleri de muhteşem zekasına rağmen bu hakikatı şu cümlelerle ifade eder:

    “Zat-ı Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselam, dua neticesi olarak öyle bir makam ve mertebededir ki, bütün ukul toplansa, bir akıl olsalar, o makamın hakikatini tamamıyla ihata edemezler.” (24 Mektup, Birinci Zeyl)
    Maddeyi oluşturan atomlar, gelmiş geçmiş tüm canlıların aldığı nefesler kadar O’na salat selam olsun.
    Halil Sağlam


  3. 15.Mayıs.2011, 17:29
    2
    Silent and lonely rains



    HZ. MUHAMMED, EN BÜYÜK MUCİZE OLAN KUR'AN'IN MÜBELLİĞİ VE SALTANAT-I İLAHİYE'NİN DELLALIDIR


    İnsan yaratılışı gereği merak etme hissine sahiptir. Kâinattaki gerek kendisi gerekse çevresi ile ilgili hadiseleri izler; izlediği bu hadiseleri sebep sonuç ilişkisi içerisinde anlamaya çalışır. Aslında kâinat, okunmayı bekleyen mana dolu muhteşem bir kitaptır. Gökler, yer ve mevsimler bu ki-tabın sayfaları, gece ve gündüz satırları, yeryüzündeki var-lıklar kelimeleri, meyveler harfleri, çekirdekler de noktala-rıdır. Bir sayfada birçok kitap, bir kelimede birçok sayfa, bir nokta içinde de adeta bütün kitabın fihristi vardır. Akıl, zeka ve düşünme gibi vasıfları sınırlı olan biz insanlar, geniş ve iç içe münasebetlerle dolu bu çok mükemmel kitaptaki harflerin, kelimelerin, cümlelerin anlamlarını ne açıklayacak ve ne de bunların sırlarını keşfedecek bir güce sahibiz.. O halde bize bu sırları izah edecek ve bu kitapla ilgili merak ettiğimiz sorulara cevap verecek bir rehbere ve tarif ediciye ihtiyacımız var. İnsanlığın söz konusu ihtiyacını da ancak bu muazzam kâinat kitabının sahibi olan Allah (c.c.) karşıla-yabilir.
    Bu anlamda bütün şuur sahiplerinin muhtaç olduğu İlahi tarifnamenin, büyük kafileler halinde bu dünya misafirhanesine gönderilen biz insanların kendisiyle ilgili olarak en çok merak ettiği “Biz kimiz? Nereden geldik? Niçin buraya gönderildik? Buradan nereye gidiyoruz? gibi sorularına cevap verebilecek muhteviyata sahip olması belki de onun için aranılacak en önemli bir özellik olacaktır
    İşte bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz böyle bir ilim deryasına muhtaç olacağımızı ve merakla bunu bekleyeceğimizi bilmiş neticede merhametiyle mukaddes Kur’an’ı imdadımıza göndermiştir. Bu semavi rehber, kıymeti takdir edilemeyecek kadar muazzam bir hediye ve sözünü ettiğimiz kâinat kitabının ezeli bir tercümesidir.

    “Anlaşılmaz bir kitap ne kadar zengin muhteviyatta olursa olsun o kitabın dilini, sırlarını, mesajlarını bilecek bir öğretici bulamazsa manasız bir eserden ibaret kalır.” tespitinden hareketle Kur’an böyle bir manasızlığa düşmemiş onun tek, ezeli ve ebedi sahibi olan Allah, ayetlerinin hakikatlerini ve sırlarını bizlere açıklayacak; bununla birlikte bizi her yönümüzle terbiye edecek bir öğreticiyi de beraberinde göndermiştir. Bu büyük muallim de gönüllerin sultanı olan Hazreti Muhammed (s.a.v.)olmuştur. Nitekim Cenab-ı Allah’ın sadece bu tebliğ vazifesi için bütün şuur sahibi mahlukatı içinde Hazreti Muhammed’i (s.a.v.)seçmesi O’nun yaratılmışlar içinde en yüksek bir ruha, en mükemmel bir şahsiyete sahip olduğunun en büyük delili değil midir?
    Evet tarih bilimiyle sabittir ki Kur’an ayetlerinin ilk vahyedildiği dönemde insanlar kâinatta her şeyin başıboş ve sahipsiz olduğunu düşünerek maddi ve manevi buhranlar içerisinde yaşamaktaydı. Yaşanılan bu hal, kuvvetli insanları adeta canavarlaştırmış, zayıf insanları da tarifi mümkün olamayan bir perişanlığa sürüklemişti. Yüce Kitap’ımızın Hazreti Muhammed (s.a.v.)vasıtasıyla tebliğ edilmeye başlanmasıyla bu karanlıklı boğucu hal aydınlığa ve feraha dönüşmeye başlamış, insanlık beklediği kurtuluş yoluna kavuşmuştur. Kur’an güneşinin Hazreti Muhammed (s.a.v.) gibi en muhteşem manevi bir ayna vasıtasıyla kâinata aksettiği bu dönemde insanlığın gecesi gündüze dönüşmüş; böylece insanlık karanlıklar içinde mahvolmaktan kurtulmuştur. Ne mutlu bizlere ki böyle bir manevi güneşin aynası olan o Sultan’ı (s.a.v.) tanıma şerefine nail olmuş O’nun o eşsiz şefkatinin bir tecellisi olarak doğumunda ve vefatında ümmeti ümmeti dediği gruba dahil edilmişiz.
    Yukarıda belirttiğimiz “Vücut alemi olan bu dünyaya nereden geldik? Buradan nereye gidiyoruz? Şu dünyada vazifemiz nedir? Bitkiler ve hayvanlar aleminde bu gelenler neden durmadan süratle geçip gidiyor.” gibi ve her düşünen insanın cevabını merakla beklediği sorulara yine o Yüce İnsan(s.a.v.), Kur’an’dan ilhamen cevap vermiş; insanlığa yaratılmalarının gayelerini en mükemmel şekilde izah etmiştir.
    O’nun “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat, 56) ayetini tebliği bu dünyaya gönderilme gayemizi en açık bir şekilde göstermektedir.
    Yüce Mevlamızın yaratılan her şeyde görülen harika sanatlarıyla ve sınırsız nimetleriyle akıl ve şuur sahibi olan herkese kendini tanıttırmak ve sevdirmek istediği hakikatini, Kur’an’dan ders alarak bizlere öğreten ve bu sonsuz nimetlerin karşılığında bizden ne istediğini tebliğ eden yine Habibullah unvanlı o Zat (s.a.v.) olmuştur.
    Son asrın büyük mütefekkiri ve peygamber aşığı Said Nursi (r.a.) Risale-i Nur Külliyatı’nın 31. Söz bölümünde Miraç hadisesinin niçin sadece peygamberimize mahsus olduğunu açıklarken bu manaya gayet veciz bir şekilde dikkat çekmiştir:

    “Hem şu âlemin Sâni’-i Zülcelal’i, bütün güzel masnuatıyla kendini zîşuur olanlara tanıttırmak ve kıymetli nimetlerle kendini onlara sevdirmesi, bizzarure onun mukabilinde zîşuur olanlara marziyatı ve arzu-yu İlahiyelerini bir elçi vasıtasıyla bildirmesini istemesine mukabil, en a’lâ ve ekmel bir surette, Kur’an vasıtasıyla o marziyat ve arzuları beyan eden ve getiren, yine bilbedahe o Zâttır.” (31. Söz)
    Nasıl ki Kur’an bütün harikalığıyla Hazreti Peygamberin en büyük bir mucizesidir öyle de onun tebliğcisi olarak Hazreti Muhammed’de (s.a.v.) bu İlahi kitabın en mümtaz bir mucizesi olmuştur. Her iki mucizenin birbiriyle cesed ile ruh gibi o derece bir imtizacı vardır ki onların birini diğerinden bağımsız düşünme imkanı yoktur. Kur’an’ı anladığımız, tanıdığımız ölçüde Hazreti Muhammed (s.a.v.) tanımış bilmiş oluruz.
    Kur’an, sosyal halde yaşama mecburiyeti içerisinde olan biz insanlar için o kadar mükemmel ahlak ilkeleri taşıyor ki bu ilkelerin kendimizden başlayarak hayatın her alanında tatbiki birçok problemin en kısa sürede giderilebilmesini mümkün kılacaktır.
    Kur’an, insanların müşterek akılları ve tecrübeleriyle tespit ettikleri ahlak ilkelerinin sınırlarını en mükemmel bir şekilde asırlar öncesi tespit etmiştir. Saygılı, güvenilir, sorumluluk sahibi, adil, şefkatli, yardımsever olmak gibi ırkı, dili, dini ne olursa olsun herkesçe kabul edilen tüm insani değerler Kur’an’da mevcuttur. Kur’an’ın tespit ettiği bu evrensel ahlak ilkeleri insan fıtratına, vicdanına ve kâinattaki umumi işleyişe de uygundur.
    Kur’an-ı Kerim, hem şahıslara, hem de cemiyetlere, huzurlu bir hayat için, adaleti, doğruluğu, tevazuyu, yaradılanı sevmeyi, acımayı, iyilik etmeyi, edebli olmayı, anne baba başta olmak üzere akrabalara hürmet etmeyi, emri altındakilere eşit davranmayı, amirlerine itaat etmeyi öğütler. İnsanları zulümden, hainlik etmekten, gururlanmaktan, cimrilikten, intikam duygularından, katı yürekli olmaktan, çirkin söz ve işlerden, kin gütmekten alıkoyar; yapılması, hatta yenilip içilmesi zararlı veya faydalı olan şeyleri bile bize bildirir.
    Kur’an’ın insanlığı şereflendirme arefesinde insanlık tüm bu değerlerden mahrum bir şekilde yaşamakta bütünüyle kötü hasletlerinin ve ihtiraslarının güdümüne göre hareket etmekteydi.
    Hazreti Muhammed (s.a.v.), öncelikle kendi çevresinden başlayarak tüm insanlığı bu perişan durumdan kurtarmak için Kur’an’ın yüksek prensiplerini tebliğe başlamış ve bunların en kısa sürede sosyal hayata geçirilmesini sağlamıştır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Peygamberimizin(s.a.v.) örnek davranışları, herkese rehber olmuş bu şekilde söz konusu ilkelerin sosyal hayata hemen tatbiki kolaylaşmıştır.
    Peygamber Efendimiz(s.a.v.), Kur’an ahlakını tebliği vazifesinde öncelikle bunu kendi hayatında kusursuz bir şekilde yaşayarak herkese örnek olmuş; daha sonra en etkili eğitim ve öğretim metotlarını kullanarak o dönemin cehalet içerisinde bulunan insanlarına bu ilkeleri ders vermiştir. Cehaletleriyle şöhret bulmuş bu dönemin insanları Büyük Muallim’den (s.a.v.), aldıkları derslerle kısa sürede cehaletlerinden kurtulup insanların en faziletli ve ilim sahibi fertleri haline gelmişlerdir. O Şefkatli Nebi (s.a.v.), Kur’an’ın bu konudaki ilkelerini ders verirken karşılaştığı cahilce davranışlara her zaman Kur’an ahlakıyla cevap vermiş hiçbir insanın ruhunu rencide etmemiştir. Mukaddes Kitap’ımızda Resulullah’ın bu üstün ahlakını şöyle sena etmiştir.

    “Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin. (Kalem Suresi, 4)”,
    “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır. ” (Ahzab Suresi, 21)
    Hazreti Muhammed (s.a.v.) Müslümanların dünya ve ahiret selameti için Kur’an-ı Kerime sımsıkı sarılmalarını ve onun kıyamete kadar tazeliğini muhafaza edecek hükümlerini anlamaya çalışmalarını ve bunları ferdi alanda olsun sosyal alanda olsun en iyi şekilde yaşamalarını öğütlemiştir.
    Kur’an’ımız her alanda olduğu gibi ilmi alanda çalışkan olmamızı kendimizi teknolojik açıdan geliştirmemizi emreder. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, Kur’an-ı Kerim’de çalışma konusunda geçen “Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî ahiret yurdunu mamur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma, ihtiyacına yetecek kadar sakla” (Kasas Suresi, 76) şeklindeki ayetleri tebliğ ederken dünya ve ahiret hayatı dengesinin önemine en mükemmel manada dikkat çekmiş; ubudiyetimizle ilgili asli vazifeleri ihmal etmeden bizim dünya hayatına da çalışmamız gerektiğini ders vermiştir.
    Hazreti Muhammed (s.a.v.), Allah’ın bu hükümlerini tebliğ ederken başta amcası ve kabilesi olmak üzere çevresindeki birçok insan ve batıl din sahibi milletler O’na şiddetle karşı gelmiş O’nu bu kudsi görevden vazgeçirmek için her yolu denemişlerdir. O ise bunların hiçbirine tenezzül etmemiş; hepsine meydan okumuş; vazifesinde en ufak bir tereddüt bir korkaklık göstermemiştir. Bu muhterem zatın insanlık için en ulvi İlahi hediye olan Kur’an-ı Kerim’i tebliği vazifesinde gösterdiği pervasız duruşu Bediüzzaman Hazretleri şu veciz ifadelerle dile getirir:

    “Hem, tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası O’na şiddetli adâvet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki, tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.” (Yedinci Şua)
    Kur’an-ı Kerim, insanlara Cenab-ı Allah’ın varlığını, birliğini, büyüklüğünü, hikmetlerini ve kudsiyetini bildirir. Öyle ki, felsefi görüşlere sahib olanların parlak sözleri onun yanında pek sönük kalır. Onun en büyük özelliklerinden biri de vahyedildiği ilk andan şu ana kadar eşi ve benzerine rastlanmayan belağıtır. Tarih biliminin meşhur şarkiyatçısı aynı zamanda Kur’an’ı tercüme eden Corsele’nin şu itirafı gayet manidardır:
    “Kur’an’ın lisanı fesahat ve belagat itibariyle naziresizdir. Muhteşem bir mucize olan Kur’an, Arapça’nın en mükemmel ve pek mevsuk bir eseridir. Kur’an bizatihi daimi bir mucizedir, hem öyle bir mucizedir ki benzerini yapmak ölüleri diriltmekten daha zordur. Bu mukaddes kitabın bizzat kendisi menşeinin semavi olduğunu ispata kafidir. Cenabı Hakkın şan ve celaletini, azamet ve sıfatını ifade eden ayetler müstesna bir güzelliğe sahiptir.”
    Hazreti Muhammed (s.a.v.), okuma yazması olmamakla birlikte özellikle de vezinli ve sanatlı söyleyişlerin çok makbul olduğu bir dönemde Kur’an’ın belağat yönünü o kadar mükemmel bir şekilde tanıtmıştır ki zamanın meşhur edipleri Kur’an’ın bu belağat yönü karşısında hayranlıklarını gizleyememiş hatta kimileri sadece bu sebeple İslamiyeti kabul etmişlerdir.
    Okuma yazma bilmeyen bir zat vasıtasıyla dünyanın dört bir yanına yayılan ve kabul edildiği yerlere adalet, huzur ve saadet getiren bu semavi fermanın ve onun ilancısının bugüne kadar emsali görülmemiş ve kıyamete kadar görülmeyecektir; çünkü her ikisinin de sahibi alemleri Rabbi olan Allah’tır. Tartışmasız bütün semavi kelamlar içerisinde en kudsi kitap olarak kabul edilen Kur’an dolayısıyla O’nun tercümanını da insanlar içerinde en mümtaz şahsiyet olarak kabul etmeyi gerektirir.
    Hazreti Muhammed (s.a.v.), Kur’an’dan aldığı dersle yeryüzünde ve gökyüzündeki İlahi isimlerin hazinelerini keşfetmiş ve bu hazinelerinin anahtarlarını insanlığa hediye etmiştir. O’nun bu hazinelerle ilgili açıklamaları olmasaydı insanlık Kur’an’da yer alsa bile bu anahtarları bulma imkanı bulamayacak var olan hazineler birer sır gibi saklı kalacaktı. Onun Kur’an’dan verdiği dersle bizler kâinattaki eserlere ve hadiselere bakarak Yaradanımızı isim ve sıfatlarıyla tanıma imkanı bulduk. İnsanların en şereflisi olan bu zatın bu manadaki tebliğ yönü bizi kendisine ebediyen minnettar edecektir.
    Hazreti Muhammed’in (s.a.v.), en önemli vasıflarından biri de atomdan galaksilere kadar her şeyin dizgini onun elinde olan Cenab-ı Allah’ın saltanatının ilancısı olmasıdır. Gökyüzündeki Güneş’ten yeryüzündeki küçük bir böceğe kadar tüm yaratılanların sahipsiz ve manasız olduğuna inanıldığı kulun kula secde ettiği bir dönemde O Yüce Zat, “Her şey Allah’ı tesbih eder” (Haşr, 24), “Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter. Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz” (Zariyat, 47-48), “O, kullarının üstünde mutlak hakimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır” (Enam, 18) ayetleriyle hakikatı insanlara öğretmiş Cenab-ı Allah’ın nihayetsiz kudreti karşısında bizim ne kadar güçsüz olduğumuzu ders vermiştir. Her şeyin sahipsiz olduğuna inanıldığı o döneme hayalen gittiğimiz takdirde bu ilanın ne derece önemli olduğunu daha iyi anlayabiliriz
    Hazreti Muhammed (s.a.v.), Kur’an’ ı bütün şuur sahiplerine tebliğ etme saltanat-ı İlahiyenin dellalı olma veçhesinin izahı elbette sadece buraya kadar anlatılanlarla sınırlı değildir olamaz da. Amacımız onun güneş ihtişamındaki bu yönlerine ufak bir pencere açmak bu vesileyle O’na olan hürmet ve şükranlarımızı dile getirmektir. Yoksa onu tam anlamıyla ne anlamak de ne de anlatmak mümkün değildir. Kur’an gibi en kudsi bir kitabın doğrudan muhatabı olma gibi bir şerefe nail olan bu Zatı (s.a.v.) tarif etmek onun manevi veçhesini kelimelere sığdırmak beşerin elbette ki takatinin fevkindedir.
    Son asrın dehası Said Nursi hazretleri de muhteşem zekasına rağmen bu hakikatı şu cümlelerle ifade eder:

    “Zat-ı Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselam, dua neticesi olarak öyle bir makam ve mertebededir ki, bütün ukul toplansa, bir akıl olsalar, o makamın hakikatini tamamıyla ihata edemezler.” (24 Mektup, Birinci Zeyl)
    Maddeyi oluşturan atomlar, gelmiş geçmiş tüm canlıların aldığı nefesler kadar O’na salat selam olsun.
    Halil Sağlam


  4. 15.Mayıs.2011, 17:32
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Peygamber efendimiz(s.a.v) ve Kur'an için güzel söyleşiler makaleler verirmisiniz?

    KURAN’DAKI HZ. MUHAMMED (S.A.V)

    Allah-u Teala, Resulullah’ı güzel ahlakla eğitmiş, O’nu, insanlara örnek olacak bir edep ve ahlakla göndererek, İnsan-ı kamil, canlı Kur’an olarak topluma sunmuştur.Söz ve amellerinde eşsiz bir zerafete sahip Resul-u Ekrem, mükemmelliğini Risalet öncesi ve Risalet sonrası bütün zamanlarda göstermiştir. Her peygamber, Allah’tan alıp insanlara tebliğ etmekle görevlendirildiği ilahi kitapta tecelli etmiştir. Resulullah’da, Kur’an-ı Kerim’de tecelli etmiştir.

    Kur’an-ı tanımadan Resulullah’ı tanımak mümkün olmadığı gibi Kur’an’ın hakikatini tanımak da birçok insan için kolay değildir. Resulullah’ı da hakkıyla tanımak mümkün değildir.

    “Ya Ali, beni, Allah ve senden başka kimse hakkıyla tanıyamaz”

    hadisi de bu konuya işaret etmektedir. Resulullah, Kur’an’ı maddi alemde fasih bir arapça ile Allah’tan öğrenmesinin yanısıra mana ve melekut aleminde “Ummul Kitap” olarak da Allah’tan almıştır. Kur’an’ın hakikati onun kalbine indirilmiş ve Resulullah, Kur’an ile özdeşmiş ve bir olmuştur. Dolayısıyla ilahi maarifi içeren Kur’an’ın bütün; zahir, batin ilim ve öğretilerine sahip olacaktır. Öyleyse, Resulullah’ı tanımadan Kur’an’ın hakikatini ve bütün maarifini tanımak mümkün olmayacağı gibi Kur’an tanınmadığı müddetce de Resulullah tanınmayacaktır.

    Her insan, yetenek ve bilgisi miktarınca Resulullah ve Kur’an’ı tanıyabilir, tanıdığı oranda ona tabi olup sırat-ı mustakimde yol alacaktır. Bütün insanlar Allah’ın bu iki büyük emanetinin hakikatını tanımakla mükellef olmadığı gibi onlardan ihtiyaçsız da değildir. Bu ikisini tanıyıp onlara tabi olmadan, maariflerini öğrenip amel etmeden kurtuluşa ermek mümkün değildir. İnsan, Resulullah’a tabi olduğu miktarda Allah’a yaklaşmış olacaktır. “Allah’tan geldik O’na döneceğiz” ayetinde belirtilen Allah’tan gelme konusunda bütün insanlar ve yaratılanlar tekvini kanun gereği eşit ve aynı şekilde yaratılmışlardır ama O’na dönme konusunda herkes eşit olmayacaktır; bazıları hedefe yani likaullaha ulaşacak, bazıları bir alt merhaleye, bazıları ise yolda kalacak sırat-ı mustakimden sapıp hüsrana uğrayacaklardır. Tekvini kanun gereği bedensel olarak Allah’a dönecek ama tekamul merhalelerini aşma konusunda eşit ve aynı olmayacaklardır. İşte sırat-ı mustakimde yolculuğa çıkmış her insan, bu yolun her merhalesini katetmiş, hedefe ulaşarak insan-ı kamil olmuş Resulullah’a itaat etmelidir. İtaat etmenin ilk adımı Resulullahı tanımaktır.

    Resulullah’ın Kur’an’daki Özellikleri

    1. Alemlere Rahmet

    Alemleri yaradan Allah-u Teala kendisini tanıtırken rahmetinin bütün alemi kapladığını; canlı, cansız bütün varlıkları, mümin, kafır bütün insanları genel rahmetine mazhar kıldığını belirtiyor (vasiet rahmeti kulle şey). Diğer taraftan özel bir rahmeti olduğunu ve bunu da yalnızca muttaki ve müminlere ait olduğunu beyan ediyor (seektubuha lillezine yettekun). Kur’an’da Resulullah’ı tanıtırken Onun aynı sıfata sahip olduğunu; hem genel rahmet hem de özel rahmete sahip olduğunu beyan buyuruyor.

    a) “Biz seni, ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”[1].

    Resulullah bütün alemlere rahmettir, hidayet yolunu göstermede insanlar arasında hiç bir fark gözetmez, ilahi mesajı tebliğ edip insanları hak yola davet etmede ayrıcalık yapmaz, kulların Allah’a dönmelerinde o kadar çaba harcamşıtır ki, Allah-u Teala kendisine buyuruyor “Habibim onların inkar etmeleri seni üzmesin, kendini yiyip bitirme, hidayet benim elimdedir”.[2]

    Resululah genel rahmeti gereği bütün insanları düşünmek ve onların hidayetlerini istemek zorundadır. Ama birçok insanlar alemlere rahmet, ilahi feyz kaynağı bu peygamberin kadrini bilemediler ve bilememektedirler.

    b) “Andolsun, size içinizden öyle bir Pezgamber gelmiştir ki, bir sıkıntıya düşmeniz pek ağır gelir ona, pek düşkündür size, müminlere esirger ve rahimdir.”[3]
    Ayet-i Kerime’de belirtilen “rahimdir” kelimesi, Resulullah’ın müminlere özel inayeti ve rahmeti olduğuna işaret etmektedir. Hidayet yolunu bulmuş, tekamul yolunda ilerlemek isteyen, Rabbul alemine ulaşmak arzusunda olan müminlere özel ilgi ve alakası olduğunu belirtiyor.

    2. Dinin Kaynağı

    Allah-u Teala, beşeriyeti hidayet etmek, hak yola girip Allah’a kulluk etmelerni sağlamak ve hüccetini tamamlamak için insanların ferdi ve toplumsal yaşantılarında gerekli olan her hüküm ve kanunu din adı altında göndermiştir. Dinin hükümlerini teşri etmede, kanunlarını yasamada kendisinin yetki sahibi olduğunu belirtirken Resulullah’ın da dinin hükümlerini yasama hakkı olduğunu ve dinin ikinci kaynağı olduğunu buyuruyor.

    a) “...Peygamber size ne verirse onu alın ve neden vazgeçmenizi emrederse vazgeçin ondan.”[4]
    b) “O, arzusuna göre de konuşmaz. Sözü ancak vahyedilenden ibarettir.” [5]
    c) “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve kıyamet gününe inanmayanlarla, Allah’ın ve Resulünün haram ettiğini haram saymayanlarla ve hak dinini kabul etmeyenlerle savaşın...”[6]

    Ayetlerde Resulullah’ın, Allah’ın kendisine bildirdiği ilahi hükümleri insanlara tebliğ etmesinin yanısıra kendisinin de yasama yetkisinin olduğunu belirtiyor. “Size ne verdiyse” sözü hem Allah’ın kendisine bildirdiği vahyi içerir hem de insanlar için uygun görüp yasadığı kanunları içerir. “O arzusuna göre de konuşmaz” sözünde ise Allah-u Teala, Resulullah’ın söylediği her sözü ve yasadığı her kanunu onayladığını belirtiyor. “...neden vazgeçmenizi emrederse” cümlesinde Allah’ın yasaklarının yanısıra Resulullah’ın yasaklama yetkisi olduğunu vurguluyor. Son ayette belirtilen ,”... ve Resulünün haram ettiğini...” cümlesi açıkca Resulullah’ın da bir şeyi haram etme yetkisine sahip olduğunu beyan ediyor.

    3. Resulullah’a İtaat Tevhidin Şartı

    Resulullah’ın, Kur’an’da belirtilen en önemli özelliklerinden biri Allah’a itaatın ve tevhidin mihrakını ve odak noktasını oluşturmasıdır. Allah-u Teala kendisine itaat edilmesi gerektiğini belirttiği ayetlerde Peygambere itaati sözkonusu ediyor.

    a) “Ey inananlar, Allah’a itaat edin ve Resulüne itaat edin...”[7] ayetinde Resulullah’a itaat edin emri, Allah’a itaat edin emrinden hemen sonra zikr ediliyor. “İtaat edin” kelimesinin tekrarlanması yalnız Allah’a itaatin yeterli olmadığını bunun yanısıra Resulüne de itaat edilmesi gerektiğini beyan ederek Resulullah’a itaat etmenin ayriyeten bir itaat olduğu vurgulanıyor.

    b) “Allah’a itaat edin ve Resule itaat edin eğer ( Allah’a ve Resulüne itaatten) yüz çevirirseniz muhakkak ki Allah kafirleri sevmez.”[8]
    Görülüyor ki Allah’a itaatten yüz çevirmek kafir olmayı gerektirdiği gibi Resule itaatsizlik de küfre sürükler. İnsan eğer itikatte Resulullah’tan yüz çevirirse inançta küfre girer ve tevhidi reddetmiş olur, eğer amelde Resulullah’a itaat etmezse amelde küfre girer. Her iki durumda da kafirlerden sayılır.

    c) “Kim de Allah’a ve Resulüne karşı gelir ( itaatsizlik ederek) onun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe sokar.”[9]Allah’a itaatsizlik cehenneme girme sebebi olduğu gibi Resule karşı gelmek ve heva- hevesine uyarak sınırını aşmak da ebedi kalacağı cehenneme girmesine sebep olur. İzzet Allah’a ve Resulüne itaat etmekte, zillet ve ateşe girmek Allah’a ve Resulüne isyan etmektedir.

    4. Müjdelenen Peygamber

    Allah-u Teala, Kur’an’da Hz. İsa (a.s.)’ın dilinden Resulullah’ın geleceğini müjdeliyor.

    “Ve hatırla o zamanı ki Meryem oğlu İsa, ey İsrailoğulları şüphe yok ki ben size elimdeki Tevrat’ı doğrulayan ve benden sonra gelecek ve adı Ahmet adında bir peygamberi müjdeleyen Allah’ın elçisiyim...”[10]

    Müjdelemek, gelecek peygamberin ümmet için ve bütün beşeriyet alemi için yeni birşeyler getireceği zaman söz konusu olur. Eğer Resulullah, İncil ve Tevrat gibi semavi kitaplarda gönderilen hükümlerden farklı ve daha üstün hükümler getirmeyecek olsa o zaman müjdelenmesinin manası olmazdı.

    Hz. İsa (a.s.)’ın, Resulullah’ın geleceğini müjdelemesi, hem Resulullah’ın kendisinden üstün olduğunu hem de getireceği ilahi hükümlerin ( Kur’an’ın ) İncil ve önceki semavi kitaplardan üstün olduğunu gösteriyor. Çünkü her peygamberin makam ve manevi kişiliği getirmiş olduğu semavi kitapda tecelli eder. Hz. Musa (a.s.) Tevrat’ta, Hz. İsa (a.s.) İncil’de ve önceki peygamberler getirmiş oldukları kitap ve suhuflarda tecelli edip makaları o kitaplarda zuhur etmiştir. Resulullah da Kur’an-ı Kerim’i getirdiği için onda tecelli etmektedir.

    Kur’an kendisinden önceki kitapları tasdik edip onayladığı gibi onlardan üstün, onlara ihate, ilmi nüfuz ve onları koruyuculuk özelliğine de sahiptir.

    “Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayan ve onu (ihate edip ) kollayıp koruyan Kitabı (Kur’an’ı) hak olarak indirdik.”[11]

    Ayette “muhaymin” kelimesi kuşatmak, korumak, içinde barındırmak manasında olduğundan Kur’an’ın diğer kitaplardan üstünlüğünü gösterir. Dolayısıyla bu Kitabı getiren Resulullah da Kur’an’da tecelli ettiği için diğer peygamberlerden üstün olacaktır.

    5. Müminlere düşkün- Aziz- Şefkatli ( Rauf, Aziz ve Rahim)

    6. Ahlak Sembolü ( Huluk- un Azim )

    7. Müjdeleyen ve korkutan ( Beşir ve Nezir )

    8. Mübelliğ- Öğretmen ve Eğitmen ( Mubelliğ- Muallim- Muzekki )

    9. Müminlerin Velisi ( Veliyy-ul Müminin )

    10. Beyan eden ve Tefsir eden ( Mubeyyin ve Mufessir )

    11. Allah’ın Elçisi ( Resulullah )

    12. Siracen Munir

    13. Amellere Şahit ( Şahid )

    14. Allah’ın Kulu ( Abdullah )

    15. Müminlerin Kendisinden daha Evla ( Evla bil Müminine min enfusihim)

    16. Kerim

    17. Hatırlatan ( Müzzekkir)

    18. Musaytır

    19. Alemlere hatırlatma

    20. Hidayet eden

    21. Muddessir

    22. Muzzemmil

    23. Kadı, Hakim

    24. Hatem-ul Enbiya


  5. 15.Mayıs.2011, 17:32
    3
    Silent and lonely rains
    KURAN’DAKI HZ. MUHAMMED (S.A.V)

    Allah-u Teala, Resulullah’ı güzel ahlakla eğitmiş, O’nu, insanlara örnek olacak bir edep ve ahlakla göndererek, İnsan-ı kamil, canlı Kur’an olarak topluma sunmuştur.Söz ve amellerinde eşsiz bir zerafete sahip Resul-u Ekrem, mükemmelliğini Risalet öncesi ve Risalet sonrası bütün zamanlarda göstermiştir. Her peygamber, Allah’tan alıp insanlara tebliğ etmekle görevlendirildiği ilahi kitapta tecelli etmiştir. Resulullah’da, Kur’an-ı Kerim’de tecelli etmiştir.

    Kur’an-ı tanımadan Resulullah’ı tanımak mümkün olmadığı gibi Kur’an’ın hakikatini tanımak da birçok insan için kolay değildir. Resulullah’ı da hakkıyla tanımak mümkün değildir.

    “Ya Ali, beni, Allah ve senden başka kimse hakkıyla tanıyamaz”

    hadisi de bu konuya işaret etmektedir. Resulullah, Kur’an’ı maddi alemde fasih bir arapça ile Allah’tan öğrenmesinin yanısıra mana ve melekut aleminde “Ummul Kitap” olarak da Allah’tan almıştır. Kur’an’ın hakikati onun kalbine indirilmiş ve Resulullah, Kur’an ile özdeşmiş ve bir olmuştur. Dolayısıyla ilahi maarifi içeren Kur’an’ın bütün; zahir, batin ilim ve öğretilerine sahip olacaktır. Öyleyse, Resulullah’ı tanımadan Kur’an’ın hakikatini ve bütün maarifini tanımak mümkün olmayacağı gibi Kur’an tanınmadığı müddetce de Resulullah tanınmayacaktır.

    Her insan, yetenek ve bilgisi miktarınca Resulullah ve Kur’an’ı tanıyabilir, tanıdığı oranda ona tabi olup sırat-ı mustakimde yol alacaktır. Bütün insanlar Allah’ın bu iki büyük emanetinin hakikatını tanımakla mükellef olmadığı gibi onlardan ihtiyaçsız da değildir. Bu ikisini tanıyıp onlara tabi olmadan, maariflerini öğrenip amel etmeden kurtuluşa ermek mümkün değildir. İnsan, Resulullah’a tabi olduğu miktarda Allah’a yaklaşmış olacaktır. “Allah’tan geldik O’na döneceğiz” ayetinde belirtilen Allah’tan gelme konusunda bütün insanlar ve yaratılanlar tekvini kanun gereği eşit ve aynı şekilde yaratılmışlardır ama O’na dönme konusunda herkes eşit olmayacaktır; bazıları hedefe yani likaullaha ulaşacak, bazıları bir alt merhaleye, bazıları ise yolda kalacak sırat-ı mustakimden sapıp hüsrana uğrayacaklardır. Tekvini kanun gereği bedensel olarak Allah’a dönecek ama tekamul merhalelerini aşma konusunda eşit ve aynı olmayacaklardır. İşte sırat-ı mustakimde yolculuğa çıkmış her insan, bu yolun her merhalesini katetmiş, hedefe ulaşarak insan-ı kamil olmuş Resulullah’a itaat etmelidir. İtaat etmenin ilk adımı Resulullahı tanımaktır.

    Resulullah’ın Kur’an’daki Özellikleri

    1. Alemlere Rahmet

    Alemleri yaradan Allah-u Teala kendisini tanıtırken rahmetinin bütün alemi kapladığını; canlı, cansız bütün varlıkları, mümin, kafır bütün insanları genel rahmetine mazhar kıldığını belirtiyor (vasiet rahmeti kulle şey). Diğer taraftan özel bir rahmeti olduğunu ve bunu da yalnızca muttaki ve müminlere ait olduğunu beyan ediyor (seektubuha lillezine yettekun). Kur’an’da Resulullah’ı tanıtırken Onun aynı sıfata sahip olduğunu; hem genel rahmet hem de özel rahmete sahip olduğunu beyan buyuruyor.

    a) “Biz seni, ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”[1].

    Resulullah bütün alemlere rahmettir, hidayet yolunu göstermede insanlar arasında hiç bir fark gözetmez, ilahi mesajı tebliğ edip insanları hak yola davet etmede ayrıcalık yapmaz, kulların Allah’a dönmelerinde o kadar çaba harcamşıtır ki, Allah-u Teala kendisine buyuruyor “Habibim onların inkar etmeleri seni üzmesin, kendini yiyip bitirme, hidayet benim elimdedir”.[2]

    Resululah genel rahmeti gereği bütün insanları düşünmek ve onların hidayetlerini istemek zorundadır. Ama birçok insanlar alemlere rahmet, ilahi feyz kaynağı bu peygamberin kadrini bilemediler ve bilememektedirler.

    b) “Andolsun, size içinizden öyle bir Pezgamber gelmiştir ki, bir sıkıntıya düşmeniz pek ağır gelir ona, pek düşkündür size, müminlere esirger ve rahimdir.”[3]
    Ayet-i Kerime’de belirtilen “rahimdir” kelimesi, Resulullah’ın müminlere özel inayeti ve rahmeti olduğuna işaret etmektedir. Hidayet yolunu bulmuş, tekamul yolunda ilerlemek isteyen, Rabbul alemine ulaşmak arzusunda olan müminlere özel ilgi ve alakası olduğunu belirtiyor.

    2. Dinin Kaynağı

    Allah-u Teala, beşeriyeti hidayet etmek, hak yola girip Allah’a kulluk etmelerni sağlamak ve hüccetini tamamlamak için insanların ferdi ve toplumsal yaşantılarında gerekli olan her hüküm ve kanunu din adı altında göndermiştir. Dinin hükümlerini teşri etmede, kanunlarını yasamada kendisinin yetki sahibi olduğunu belirtirken Resulullah’ın da dinin hükümlerini yasama hakkı olduğunu ve dinin ikinci kaynağı olduğunu buyuruyor.

    a) “...Peygamber size ne verirse onu alın ve neden vazgeçmenizi emrederse vazgeçin ondan.”[4]
    b) “O, arzusuna göre de konuşmaz. Sözü ancak vahyedilenden ibarettir.” [5]
    c) “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve kıyamet gününe inanmayanlarla, Allah’ın ve Resulünün haram ettiğini haram saymayanlarla ve hak dinini kabul etmeyenlerle savaşın...”[6]

    Ayetlerde Resulullah’ın, Allah’ın kendisine bildirdiği ilahi hükümleri insanlara tebliğ etmesinin yanısıra kendisinin de yasama yetkisinin olduğunu belirtiyor. “Size ne verdiyse” sözü hem Allah’ın kendisine bildirdiği vahyi içerir hem de insanlar için uygun görüp yasadığı kanunları içerir. “O arzusuna göre de konuşmaz” sözünde ise Allah-u Teala, Resulullah’ın söylediği her sözü ve yasadığı her kanunu onayladığını belirtiyor. “...neden vazgeçmenizi emrederse” cümlesinde Allah’ın yasaklarının yanısıra Resulullah’ın yasaklama yetkisi olduğunu vurguluyor. Son ayette belirtilen ,”... ve Resulünün haram ettiğini...” cümlesi açıkca Resulullah’ın da bir şeyi haram etme yetkisine sahip olduğunu beyan ediyor.

    3. Resulullah’a İtaat Tevhidin Şartı

    Resulullah’ın, Kur’an’da belirtilen en önemli özelliklerinden biri Allah’a itaatın ve tevhidin mihrakını ve odak noktasını oluşturmasıdır. Allah-u Teala kendisine itaat edilmesi gerektiğini belirttiği ayetlerde Peygambere itaati sözkonusu ediyor.

    a) “Ey inananlar, Allah’a itaat edin ve Resulüne itaat edin...”[7] ayetinde Resulullah’a itaat edin emri, Allah’a itaat edin emrinden hemen sonra zikr ediliyor. “İtaat edin” kelimesinin tekrarlanması yalnız Allah’a itaatin yeterli olmadığını bunun yanısıra Resulüne de itaat edilmesi gerektiğini beyan ederek Resulullah’a itaat etmenin ayriyeten bir itaat olduğu vurgulanıyor.

    b) “Allah’a itaat edin ve Resule itaat edin eğer ( Allah’a ve Resulüne itaatten) yüz çevirirseniz muhakkak ki Allah kafirleri sevmez.”[8]
    Görülüyor ki Allah’a itaatten yüz çevirmek kafir olmayı gerektirdiği gibi Resule itaatsizlik de küfre sürükler. İnsan eğer itikatte Resulullah’tan yüz çevirirse inançta küfre girer ve tevhidi reddetmiş olur, eğer amelde Resulullah’a itaat etmezse amelde küfre girer. Her iki durumda da kafirlerden sayılır.

    c) “Kim de Allah’a ve Resulüne karşı gelir ( itaatsizlik ederek) onun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe sokar.”[9]Allah’a itaatsizlik cehenneme girme sebebi olduğu gibi Resule karşı gelmek ve heva- hevesine uyarak sınırını aşmak da ebedi kalacağı cehenneme girmesine sebep olur. İzzet Allah’a ve Resulüne itaat etmekte, zillet ve ateşe girmek Allah’a ve Resulüne isyan etmektedir.

    4. Müjdelenen Peygamber

    Allah-u Teala, Kur’an’da Hz. İsa (a.s.)’ın dilinden Resulullah’ın geleceğini müjdeliyor.

    “Ve hatırla o zamanı ki Meryem oğlu İsa, ey İsrailoğulları şüphe yok ki ben size elimdeki Tevrat’ı doğrulayan ve benden sonra gelecek ve adı Ahmet adında bir peygamberi müjdeleyen Allah’ın elçisiyim...”[10]

    Müjdelemek, gelecek peygamberin ümmet için ve bütün beşeriyet alemi için yeni birşeyler getireceği zaman söz konusu olur. Eğer Resulullah, İncil ve Tevrat gibi semavi kitaplarda gönderilen hükümlerden farklı ve daha üstün hükümler getirmeyecek olsa o zaman müjdelenmesinin manası olmazdı.

    Hz. İsa (a.s.)’ın, Resulullah’ın geleceğini müjdelemesi, hem Resulullah’ın kendisinden üstün olduğunu hem de getireceği ilahi hükümlerin ( Kur’an’ın ) İncil ve önceki semavi kitaplardan üstün olduğunu gösteriyor. Çünkü her peygamberin makam ve manevi kişiliği getirmiş olduğu semavi kitapda tecelli eder. Hz. Musa (a.s.) Tevrat’ta, Hz. İsa (a.s.) İncil’de ve önceki peygamberler getirmiş oldukları kitap ve suhuflarda tecelli edip makaları o kitaplarda zuhur etmiştir. Resulullah da Kur’an-ı Kerim’i getirdiği için onda tecelli etmektedir.

    Kur’an kendisinden önceki kitapları tasdik edip onayladığı gibi onlardan üstün, onlara ihate, ilmi nüfuz ve onları koruyuculuk özelliğine de sahiptir.

    “Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayan ve onu (ihate edip ) kollayıp koruyan Kitabı (Kur’an’ı) hak olarak indirdik.”[11]

    Ayette “muhaymin” kelimesi kuşatmak, korumak, içinde barındırmak manasında olduğundan Kur’an’ın diğer kitaplardan üstünlüğünü gösterir. Dolayısıyla bu Kitabı getiren Resulullah da Kur’an’da tecelli ettiği için diğer peygamberlerden üstün olacaktır.

    5. Müminlere düşkün- Aziz- Şefkatli ( Rauf, Aziz ve Rahim)

    6. Ahlak Sembolü ( Huluk- un Azim )

    7. Müjdeleyen ve korkutan ( Beşir ve Nezir )

    8. Mübelliğ- Öğretmen ve Eğitmen ( Mubelliğ- Muallim- Muzekki )

    9. Müminlerin Velisi ( Veliyy-ul Müminin )

    10. Beyan eden ve Tefsir eden ( Mubeyyin ve Mufessir )

    11. Allah’ın Elçisi ( Resulullah )

    12. Siracen Munir

    13. Amellere Şahit ( Şahid )

    14. Allah’ın Kulu ( Abdullah )

    15. Müminlerin Kendisinden daha Evla ( Evla bil Müminine min enfusihim)

    16. Kerim

    17. Hatırlatan ( Müzzekkir)

    18. Musaytır

    19. Alemlere hatırlatma

    20. Hidayet eden

    21. Muddessir

    22. Muzzemmil

    23. Kadı, Hakim

    24. Hatem-ul Enbiya





+ Yorum Gönder