Konusunu Oylayın.: Kahinlerin gaybdan haber vermesi?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kahinlerin gaybdan haber vermesi?
  1. 03.Mayıs.2011, 20:30
    1
    Misafir

    Kahinlerin gaybdan haber vermesi?

  2. 04.Mayıs.2011, 09:48
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Kahinlerin gaybdan haber vermesi?




    Fal ve Falcılık ile Allah'ın yazdıklarını okumayı karıştırmamak gerekir. Konuyu bu iki açıdan değelendirmek gerekir.


    Gelecekte olacak hadiseler öteden beri insanların zihinlerini hep meşgul etmiştir. Sosyal çalkantıların yoğun olduğu buhranlı zamanlarda insanlar gelecekte neler olacağını kestirebilmek maksadıyla çeşitli yollara başvururlar. Burçlara göre talih tayini, kâhinlik, çeşitli fal oyunları gibi hurafeler bunlardan sadece bazılarıdır.

    İslâmdan önce Araplar arasında birçok hurafelerle birlikte kehanet de fazla revaç bulmuştu. Kâhinler arasında cinlerle irtibat halinde bulunanlar, kendilerine cinler tarafından haberler geldiğini iddia edenler olduğu gibi, bazı işaretlerden ileride meydana gelecek hadiseleri çıkardığını ileri sürenler de vardı. Ayrıca çalınan malın veya yitik bir eşyanın kim tarafından alındığını ve hâlen nerede olduğunu bildiğini söyleyenlerle birlikte; gelecekte kimin ne yapacağını, dünyada ne gibi hadiselerin meydana geleceğini bildiklerini zanneden kâhinler de mevcuttu.

    Bunların içinde cinlerin getirdiği haberlere dayanarak ahkâm kesen kâhinler bazı hususlarda bir nebze doğru olsalar da genelde gerçekten çok uzak bulunmaktadırlar.

    Kur’ân-ı Kerim istikbalde olacakları hiçbir kimsenin bilemeyeceğini şu âyetlerle haber vererek kehâneti reddeder:

    “Gaybın anahtarı Allah’ın yanındadır. Onları ancak O bilir.” (En’âm Sûresi, 59) “Hiçbir kimse yarın ne yapacağını bilemez.” (Lokman Sûresi, 34) “De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilemez.” (Neml Sûresi, 65)

    Bütün hurafelerle birlikte her türlü kehaneti yasaklayan Resul-i Ekrem Efendimiz, kâhinleri dinleyip tasdik etmeyi de yasaklamıştır.

    Hz. Âişe’nin rivayetine göre, bazı Sahabîler Peygamberimize gelerek kâhinler hakkında fikrini sorarlar. Peygamber Efendimiz de, “Kâhinler bir şey değildir” buyururlar. İçlerinden bir kısmının tekrar, “Yâ Resulallah, onlar bazan birşey söylüyorlar da doğru çıkıyor” demeleri üzerine Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurur: “Bu söz cinlerindir. Cin bilgiyi kapar da dostunun kulağına tavuğun gıdaklaması gibi gıdaklar. Bu şekilde ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırır.” (Müslim, Selâm: 123)

    Aynı zamanda şeytanlardan da sayılan sefih cinlerin,çaldıkları haberleri dostu olan insanın gelip kulağına fısıldaması, hadis-i şerifte tavuğun gıdaklaması gibi herkesin anlayabileceği bir benzetme ile ifade edilmiştir. Cinler, kâhinlerin kulağına haber iletirken orada hazır bulunan diğer şeytanlar da işitmektedirler. Bir tane bulan tavuğun gıdaklayarak diğer arkadaşlarına haber vermesi gibi...

    Kâhinlere gitmeyi, onlardan istikbal hakkında bilgi sormayı da hoş görmeyen Peygamber Efendimiz, onlara müracaat etmeyi Hz. Muâviye’nin şöyle bir suali üzerine yasaklar. Bir gün Hazret-i Muâviye (r.a.), “Yâ Resulallah, birtakım şeyleri biz Cahiliye devrinde yapıyorduk. Kâhinlere gidiyorduk” dediğinde, Resul-i Ekrem Efendimiz, “Artık kâhinlere gitmeyin” buyururlar. (A.g.e., Selâm: 121)

    Kâhinin söylediklerini doğrulayan kimsenin küfre gitmek gibi ağır dinî bir mes’uliyet altına gireceğini bildiren hadisten (İbni Mâce, Taharet: 122) hareket eden âlimler, kâhinlere gitmenin ve onlara inanmanın, kişinin îmanına zarar vereceğini söylemektedirler. Çünkü kâhinin söylediğinin çoğu uydurma ve yalan olduğundan, ona inanıp kanan kimse hareket ve geleceğini duyduklarına göre düzenlerse, ya boş ümitlere kapılıp hayal ve düşüncelerini lüzumsuz şeylerle dolduracaktır veya verilen kötü haberler üzerine ümitsizliğe ve karamsarlığa düşecektir. Bu da kişinin mânevî hayatına, hatta aile hayatına zarar verecektir.

    İlmin ve teknolojinin zirveye vardığı günümüzde bu çeşit Câhiliye âdetleri değişik usûl ve şekillerde uygulanmakta, insanın merakları istismar edilmektedir. Günlük gazetelerde çıkan yıldız falı, bu mevzuda yayınlanan dergi ve kitaplar birer misal olarak gözümüzün önündedir. Ne yazık ki, pek çok insan bunlara ehemmiyet vererek, ümit ve geleceklerini, uydurulan kehanetlere bağlamaktadır.

    Ayrıca, toplumda yaygın olarak bulunan el ayasına, oyun kâğıdına, kahve fincanına ve su dolu tasa bakarak, sözde bilinmezden ve gelecekten haber vermek de kehanetin bir diğer çeşididir. Bu işi kendisine meslek edinen kişilerin çoğu, toplumumuzda saf ve temiz Müslümanları yanıltan zavallılardır. Görünüşteki itibarlarına rağmen, bayağı insanlar ve toplumun itibarsız kimseleridir. Kendi soğuk hallerini ve yaşayışlarını düzeltemeyen ve gayr-i meşru hayattan kurtulamayan kimselerin sözlerine ve verdikleri haberlere ne derece itimad edilir?

    Meâlini verdiğimiz âyet ve hadisler bu nevi fallar için de geçerlidir. Fala bakmak, baktırmak, çıkarılan kehanetlere inanmak mü’minlere yakışmayan bir davranıştır. İtibar edilmemesi gerekir.

    Mehmed Paksu

    El, Yüz ve Yıldızlarda Kader İşaretleri

    İnsanoğlu, hayvanın zıddına hem geçmiş hem de gelecekle ruhen ve zihnen alakadar olduğundan, bir yandan geçmişte yaşadıklarını sürekli hatırlayıp muhasebe eder, bir yandan da gelecekte neler olabileceğini tahmin etmeye çalışır ister istemez. Geçmişi muhasebe etmek ne denli “insanî” bir davranışsa, geleceği tahmin etmeye çalışmak da o denli tabii bir meyildir aslında. Ve tarih boyunca insanlar “geleceğimizi bilebilir miyiz?” sorusuna cevap bulmaya çalışmışlardır.

    Bediüzzaman bu meyli şu cümlelerle ifade eder: “Bilirsin ki, en ziyade insanı tahrik eden meraktır. Hatta eğer sana denilse; “Yarı ömrünü, yarı malını versen, Kamer’den ve Müşteri’den (Jüpiter’den) biri gelir, Kamer’de ve Müşteri’de ne var ne yok, ahvalini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbalini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek. Merakın varsa vereceksin.”

    Bu fıtrî meylin yanı sıra, eskiden beri bütün dinlerin “olacak her şey kader levhalarında yazılıdır, olmadan önce bellidir” inancını bir temel olarak sunması, bazı sezgileri kuvvetli insanların yaklaşan olayları “hiss-i kablel-vuku” nevinden önceden haber vermeleri ve rüyalarda görülen bazı olayların aynıyla çıkması gibi gerçekler de insanoğlunun ortak bilinçaltına asırlarca şu fikri kazımıştır: “Kaderi bilmek mümkün mü ve nasıl?” Ve bundan sonra meraklı insanlar her ipucunu dikkatle incelemeye başlamış, her yerde gaybî işaretler aranmıştır.

    El Çizgileri:

    Önce eline bakmıştır insanoğlu ve avucundaki ilginç çizgilere gözü takılmıştır. “Bu derece ayrıntılı ve insandan insana farklı çizgiler sadece avucun açılıp kapanmasını kolaylaştırmak için veya onun sonucunda olamaz, bunların içinde başka bir iş var” demiştir kimileri. Ve dikkatli gözlemler, bu çizgilerin gerek kişiliğe, gerek kadere dair işaretler taşıdığını göstermiştir.

    Mesela serçe parmağının altından işaret parmağının altına kadar uzanan çizgiye “kalp çizgisi” denilmiş, bu çizgisi derin ve zincir şeklinde karışık olan insanların duygusal problemler yaşadıkları, his dünyalarının çalkantılı olduğu; düz bir kalp çizgisinin ise istikrarlı, biraz da tekdüze bir ruh haline işaret ettiği görülmüştür.

    Kalp çizgisinin altında ona paralel olarak uzanan çizgi “akıl çizgisi” olarak adlandırılmış, akıl çizgisi uzun ve derin olan insanların zihin kapasitelerinin yüksek olduğu; eğer bu çizgi kalp çizgisine paralel gidiyor ise mantık ağırlıklı, aşağıya, el ayasına doğru eğimli gidiyor ise sezgi ağırlıklı bir düşünce yapısını gösterdiği müşahede edilmiştir. Bu çizgi üstündeki kırık ve kıvrılmaların da o bölgeye denk düşen yaşlardaki zihnî bunalımlara ve köklü fikir değişikliklerine işaret ettiği fark edilmiştir.

    Baş parmağı boydan boya çevreleyip bileğe doğru uzanan çizgi ise “hayat çizgisi” diye isimlenmiş ve pürüzsüz ve uzun bir hayat çizgisi olan insanların uzun ve sağlıklı bir hayat yaşadıkları; bu çizgi üstündeki kırıkların belli dönemlerdeki hastalıklara işaret ettiği gibi pek çok ve hayli ayrıntılı ipuçları bulunmuştur.

    Hatta bu konuda İtalyan doktorlarca bir araştırma bile yapılmış, ölmüş insanların hayat çizgileri ölçülmüş ve hayat çizgisi uzunluğu ile ölüm yaşı arasında pozitif korelasyon olduğu, yani uzun hayat çizgisi olanların uzun yaşadığı tıp literatüründe bile yer almıştır.

    Bu üç ana çizgi dışında kalan küçük çizgiler de ayrı ayrı adlandırılmış (meslek, sağlık, evlilik, çocuk çizgisi vs.) ve bunlar üzerine de sayfalarca açıklama yapılmıştır.

    Elin ve parmakların yapı ve şekilleri de yorumsuz kalmamıştır tabii ki. Mesela başparmağı küçük olan insanların hayır demekte güçlük çektikleri, zayıf iradeli oldukları fark edildiğinden, eski Çinliler yabancı ülkelere pazarlık için yolladıkları elçileri uzun ve kalın başparmaklı kişilerden seçmişlerdir hep. Parmakları geriye doğru fazla kıvrılıp bükülebilen kişilerin ruhsal olarak “elastik”, yani her ortama uyum sağlayabilir yapıda oldukları da bir diğer tesbittir.

    Yasin Suresinde geçen “o gün onların yaptıklarını bize elleri anlatır” mealindeki ayeti, bu ilme bir gizli işaret olarak tefsir eden İslam alimleri de bu konuya hayli eğilmişlerdir.

    Ve bu “ilim” günümüzde de hâlâ ilgi çekmekte ve insanların çoğu en azından bu çizgilerde bazı işaretler olduğunu için için hissetmekte ve “a be bakayım falına” diyenlere hâlâ el açmaktadırlar.

    Yüz Hatları:

    Gözünü elinden kaldırıp aynadaki yüzüne bakan insan, bu sayfadaki işaretlerin de anlamlarını keşfetmekte gecikmemiştir.

    Çenesi belirgin ve çıkık olanların “kolay dolduruşa geldikleri”; kalın dudaklı insanların zevkine düşkün; ince ve normalde sıkça kapalı duran dudaklara sahip olanların sıkı ağızlı, ketum; kemerli (karga) burunlu olanların lider ruhlu; kalkık burunlu olanların da isyankâr olduklar hemen fark edilmiştir. Göz yapısından benlere varıncaya dek karaktere ve kadere yönelik yüzlerce ipucu çıkarılmıştır yüz sayfasındaki ince yazılardan da.

    “Herkes yüz yapısına göre bir kişiliğe ve davranışa sahiptir” şeklinde de tefsir edilebilen “küllün ya’melune ala şakiletihi” ayeti ve “güzel ahlakı güzel yüzde arayınız” mealindeki hadis de bu ilgi alanını çoğu İslam alimlerince muteber kılmıştır. Peygamber efendimizin(a.s.m.) son derecede dengeli, mutedil ve uyumlu bir yüz yapısına sahip oluşu da bu ilimle uğraşanlarca O’nun ahlakındaki güzellik ve uyuma bir işaret olarak kabul edilmiştir. Bu ilme dair hususi bir risale de yazan Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın başından geçen ilginç bir olay şöyle anlatılır:

    Bir gün talebeleriyle beraber bir handa konaklayan bu zat, han sahibini görünce çok rahatsız olur. Zira hancının “gök rengi” gözleri acımasız bir kişilikten haber vermektedir. Oysa hancı kendilerini çok iyi karşılar. Bir dedikleri iki edilmez, çok rahat bir gece geçirirler, güler yüz ve iltifat görürler. Hoca da, bu ilmi bilen talebeleri de şaşkındır.

    “İlm-i heyet”in en bilinen işaretlerinden biri yanlış mıdır yoksa?

    En sonunda tekrar yola koyulacakları zaman, hancının müthiş şişkin bir ücret talep edip sert bir tavır takınması ile İbrahim Hakkı rahatlar, gülmeye başlar ve talebelerine “parayı kaptırdık ama kitabı kurtardık” der.

    Bediüzzaman da gerek el, gerek yüz çizgilerindeki işaretlere Mesnevi-i Nuriye’deki şu paragrafta değinmektedir:

    “Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi en uzak, en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir. Evet kesret ve tekessürün müntehası ve neticesi olan insanın sahife-i vechinde, cephesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Malumdur ki, insanın şu sayfalarında yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, ruh-u insanide bulunan manalara, maneviyatlara delalet (ima) ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektuplara da işaretleri vardır.”

    Astroloji:

    Ama küçük bir âlem olan insanın elinde, yüzünde vs. böyle ince ince yazılmış işaretleri bulanlar, yine de 60-70 yıllık bir hayatı ve binlerce kişilik özelliğini küçük çizgilerde özetlemekle tatmin olmamışlar ve gözlerini göğe çevirip büyük insan olan âlemde de koca yıldızlarla yazılmış okunaklı işaretler aramış ve bulmuşlardır da. İlk fark edilenlerden biri, kırmızı parlak yıldızın (Mars) en büyük ve parlak göründüğü (yani dünyaya en yakın olduğu) dönemlerde savaşların artması olmuştur. Ardından belli zaman dilimlerinde doğan insanların hayli benzer kişilik özelliklerine sahip oldukları görülmüş ve burçlar belirlenmiş, giderek astroloji ilmi gelişmiştir. Astroloji, yani; güneş, ay ve gezegenlerin burçlardaki dağılımları ve birbirleri ile yaptıkları açılardan hareketle kişinin karakteri ve geleceği hakkında yorum yapan ilim.

    Bu koca yıldızlardan oluşmuş devasa düzenek (ki felek çarkı olarak da isimlendirilir) tarih boyunca gerek kişilik tahlili yapmak, gerekse de geleceği, kaderi öğrenebilmek için kullanılan en popüler yol olmuştur. Özellikle Babillilerin astroloji merakı neredeyse toplumsal çılgınlık düzeyine varmıştı. Hz. Davud zamanında da bazı kavimlerin harbe gönderilecek askerleri astrolojik hesaplara göre “eceli gelmemiş” olanlardan seçtikleri ve bu şekilde pek çok savaş kazandıkları kitaplarda yazılıdır. En meşhur örneklerden biri de, Peygamberimizin(a.s.m.) doğduğu gece bir Yahudi müneccimin, “O’nun yıldızı bu gece doğdu, O (son peygamber) geldi!” dediği rivayetidir ve bir peygamberlik delili olarak zikredilir.

    İslam alimleri de “bu koca yıldızlar, müzeyyen burçlar, vazifesiz, hikmetsiz, başıboş olamazlar, bu büyük felek çarkları bir büyük kader kanunu ile çevriliyor” deyip bu ilimde hayli yol kat etmişlerdir.

    Muhyiddin-i Arabi bu konuda özel bir risale bile telif etmiş ve önsöze “ve alamatin ve bin-necmi hüm yehtedun” ayetini yazmıştır. “Daha nice işaretler yarattı. Onlar yıldızlarla da yollarını doğrulturlar.” Erzurumlu İbrahim Hakkı da Marifetname’sinde astrolojiye özel bir bölüm ayırmıştır.

    Yine de çoğu İslam alimlerinin “gaybı öğrenmeye çalışmak edebe münafidir, kader gizli bırakıldıysa gizli kalması gerekiyor demektir” itirazı, İslam âleminde astrolojinin (özellikle gelecek tahminine de girişmesi yüzünden) fazla yayılıp makbul olmasını engellemiştir. Ortaçağda astrolojinin okullarında ders olarak okutulduğu Batı dünyası da, İslam’dan esinlenen Rönesans devrimi sonrası astrolojiden hayli soğumuştur.

    Buna rağmen Nostradamus gibi kahinlerin, geleceği tahmin için astrolojiden faydalandığı bilinmektedir.

    “Psikiyatrinin üç büyüğü”nden biri olan Karl Gustav Jung da astrolojiyle ciddi biçimde ilgilenmiş, hemen tüm hastalarının yıldız haritasını çıkarıp bir de bu yolla kişiliklerini analiz etmiştir. Hatta Jung’un bir seferinde astrolojik bir deney olarak, kendisine verilen 14 yıldız haritasını inceledikten sonra, hangi harita sahibinin kiminle evli olduğunu doğru olarak tahmin ettiği, yanlışlıkla evli olduklarını sandığı iki kişinin de sonradan tanışıp evlendikleri yazılıdır.

    Hitler’in de astrologları danışman olarak kullandığı ve Rusya’ya saldırana kadar onların önerilerine uyup başarılı olduğu, ama “Rusya’ya girmeyin” diyen astrologlarına “ne olursa olsun gireceğim, siz yıldızlar uydurun” demesi ile de hezimete gittiği söylenmektedir.

    Son yüzyılda ise astroloji (özellikle yeni keşfedilen gezegenlerden sonra) giderek daha popüler olmakta ve “Satürn yükselen burcumda, bu sıralar keyifsizim” gibi yorumlar daha sık duyulur hale gelmekte, kimi insanlar bebeklerinin doğum tarihini bile yıldızlara göre ayarlamaya çalışmaktadır.


    Dr. Yusuf Karaçay


  3. 04.Mayıs.2011, 09:48
    2
    Silent and lonely rains



    Fal ve Falcılık ile Allah'ın yazdıklarını okumayı karıştırmamak gerekir. Konuyu bu iki açıdan değelendirmek gerekir.


    Gelecekte olacak hadiseler öteden beri insanların zihinlerini hep meşgul etmiştir. Sosyal çalkantıların yoğun olduğu buhranlı zamanlarda insanlar gelecekte neler olacağını kestirebilmek maksadıyla çeşitli yollara başvururlar. Burçlara göre talih tayini, kâhinlik, çeşitli fal oyunları gibi hurafeler bunlardan sadece bazılarıdır.

    İslâmdan önce Araplar arasında birçok hurafelerle birlikte kehanet de fazla revaç bulmuştu. Kâhinler arasında cinlerle irtibat halinde bulunanlar, kendilerine cinler tarafından haberler geldiğini iddia edenler olduğu gibi, bazı işaretlerden ileride meydana gelecek hadiseleri çıkardığını ileri sürenler de vardı. Ayrıca çalınan malın veya yitik bir eşyanın kim tarafından alındığını ve hâlen nerede olduğunu bildiğini söyleyenlerle birlikte; gelecekte kimin ne yapacağını, dünyada ne gibi hadiselerin meydana geleceğini bildiklerini zanneden kâhinler de mevcuttu.

    Bunların içinde cinlerin getirdiği haberlere dayanarak ahkâm kesen kâhinler bazı hususlarda bir nebze doğru olsalar da genelde gerçekten çok uzak bulunmaktadırlar.

    Kur’ân-ı Kerim istikbalde olacakları hiçbir kimsenin bilemeyeceğini şu âyetlerle haber vererek kehâneti reddeder:

    “Gaybın anahtarı Allah’ın yanındadır. Onları ancak O bilir.” (En’âm Sûresi, 59) “Hiçbir kimse yarın ne yapacağını bilemez.” (Lokman Sûresi, 34) “De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilemez.” (Neml Sûresi, 65)

    Bütün hurafelerle birlikte her türlü kehaneti yasaklayan Resul-i Ekrem Efendimiz, kâhinleri dinleyip tasdik etmeyi de yasaklamıştır.

    Hz. Âişe’nin rivayetine göre, bazı Sahabîler Peygamberimize gelerek kâhinler hakkında fikrini sorarlar. Peygamber Efendimiz de, “Kâhinler bir şey değildir” buyururlar. İçlerinden bir kısmının tekrar, “Yâ Resulallah, onlar bazan birşey söylüyorlar da doğru çıkıyor” demeleri üzerine Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurur: “Bu söz cinlerindir. Cin bilgiyi kapar da dostunun kulağına tavuğun gıdaklaması gibi gıdaklar. Bu şekilde ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırır.” (Müslim, Selâm: 123)

    Aynı zamanda şeytanlardan da sayılan sefih cinlerin,çaldıkları haberleri dostu olan insanın gelip kulağına fısıldaması, hadis-i şerifte tavuğun gıdaklaması gibi herkesin anlayabileceği bir benzetme ile ifade edilmiştir. Cinler, kâhinlerin kulağına haber iletirken orada hazır bulunan diğer şeytanlar da işitmektedirler. Bir tane bulan tavuğun gıdaklayarak diğer arkadaşlarına haber vermesi gibi...

    Kâhinlere gitmeyi, onlardan istikbal hakkında bilgi sormayı da hoş görmeyen Peygamber Efendimiz, onlara müracaat etmeyi Hz. Muâviye’nin şöyle bir suali üzerine yasaklar. Bir gün Hazret-i Muâviye (r.a.), “Yâ Resulallah, birtakım şeyleri biz Cahiliye devrinde yapıyorduk. Kâhinlere gidiyorduk” dediğinde, Resul-i Ekrem Efendimiz, “Artık kâhinlere gitmeyin” buyururlar. (A.g.e., Selâm: 121)

    Kâhinin söylediklerini doğrulayan kimsenin küfre gitmek gibi ağır dinî bir mes’uliyet altına gireceğini bildiren hadisten (İbni Mâce, Taharet: 122) hareket eden âlimler, kâhinlere gitmenin ve onlara inanmanın, kişinin îmanına zarar vereceğini söylemektedirler. Çünkü kâhinin söylediğinin çoğu uydurma ve yalan olduğundan, ona inanıp kanan kimse hareket ve geleceğini duyduklarına göre düzenlerse, ya boş ümitlere kapılıp hayal ve düşüncelerini lüzumsuz şeylerle dolduracaktır veya verilen kötü haberler üzerine ümitsizliğe ve karamsarlığa düşecektir. Bu da kişinin mânevî hayatına, hatta aile hayatına zarar verecektir.

    İlmin ve teknolojinin zirveye vardığı günümüzde bu çeşit Câhiliye âdetleri değişik usûl ve şekillerde uygulanmakta, insanın merakları istismar edilmektedir. Günlük gazetelerde çıkan yıldız falı, bu mevzuda yayınlanan dergi ve kitaplar birer misal olarak gözümüzün önündedir. Ne yazık ki, pek çok insan bunlara ehemmiyet vererek, ümit ve geleceklerini, uydurulan kehanetlere bağlamaktadır.

    Ayrıca, toplumda yaygın olarak bulunan el ayasına, oyun kâğıdına, kahve fincanına ve su dolu tasa bakarak, sözde bilinmezden ve gelecekten haber vermek de kehanetin bir diğer çeşididir. Bu işi kendisine meslek edinen kişilerin çoğu, toplumumuzda saf ve temiz Müslümanları yanıltan zavallılardır. Görünüşteki itibarlarına rağmen, bayağı insanlar ve toplumun itibarsız kimseleridir. Kendi soğuk hallerini ve yaşayışlarını düzeltemeyen ve gayr-i meşru hayattan kurtulamayan kimselerin sözlerine ve verdikleri haberlere ne derece itimad edilir?

    Meâlini verdiğimiz âyet ve hadisler bu nevi fallar için de geçerlidir. Fala bakmak, baktırmak, çıkarılan kehanetlere inanmak mü’minlere yakışmayan bir davranıştır. İtibar edilmemesi gerekir.

    Mehmed Paksu

    El, Yüz ve Yıldızlarda Kader İşaretleri

    İnsanoğlu, hayvanın zıddına hem geçmiş hem de gelecekle ruhen ve zihnen alakadar olduğundan, bir yandan geçmişte yaşadıklarını sürekli hatırlayıp muhasebe eder, bir yandan da gelecekte neler olabileceğini tahmin etmeye çalışır ister istemez. Geçmişi muhasebe etmek ne denli “insanî” bir davranışsa, geleceği tahmin etmeye çalışmak da o denli tabii bir meyildir aslında. Ve tarih boyunca insanlar “geleceğimizi bilebilir miyiz?” sorusuna cevap bulmaya çalışmışlardır.

    Bediüzzaman bu meyli şu cümlelerle ifade eder: “Bilirsin ki, en ziyade insanı tahrik eden meraktır. Hatta eğer sana denilse; “Yarı ömrünü, yarı malını versen, Kamer’den ve Müşteri’den (Jüpiter’den) biri gelir, Kamer’de ve Müşteri’de ne var ne yok, ahvalini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbalini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek. Merakın varsa vereceksin.”

    Bu fıtrî meylin yanı sıra, eskiden beri bütün dinlerin “olacak her şey kader levhalarında yazılıdır, olmadan önce bellidir” inancını bir temel olarak sunması, bazı sezgileri kuvvetli insanların yaklaşan olayları “hiss-i kablel-vuku” nevinden önceden haber vermeleri ve rüyalarda görülen bazı olayların aynıyla çıkması gibi gerçekler de insanoğlunun ortak bilinçaltına asırlarca şu fikri kazımıştır: “Kaderi bilmek mümkün mü ve nasıl?” Ve bundan sonra meraklı insanlar her ipucunu dikkatle incelemeye başlamış, her yerde gaybî işaretler aranmıştır.

    El Çizgileri:

    Önce eline bakmıştır insanoğlu ve avucundaki ilginç çizgilere gözü takılmıştır. “Bu derece ayrıntılı ve insandan insana farklı çizgiler sadece avucun açılıp kapanmasını kolaylaştırmak için veya onun sonucunda olamaz, bunların içinde başka bir iş var” demiştir kimileri. Ve dikkatli gözlemler, bu çizgilerin gerek kişiliğe, gerek kadere dair işaretler taşıdığını göstermiştir.

    Mesela serçe parmağının altından işaret parmağının altına kadar uzanan çizgiye “kalp çizgisi” denilmiş, bu çizgisi derin ve zincir şeklinde karışık olan insanların duygusal problemler yaşadıkları, his dünyalarının çalkantılı olduğu; düz bir kalp çizgisinin ise istikrarlı, biraz da tekdüze bir ruh haline işaret ettiği görülmüştür.

    Kalp çizgisinin altında ona paralel olarak uzanan çizgi “akıl çizgisi” olarak adlandırılmış, akıl çizgisi uzun ve derin olan insanların zihin kapasitelerinin yüksek olduğu; eğer bu çizgi kalp çizgisine paralel gidiyor ise mantık ağırlıklı, aşağıya, el ayasına doğru eğimli gidiyor ise sezgi ağırlıklı bir düşünce yapısını gösterdiği müşahede edilmiştir. Bu çizgi üstündeki kırık ve kıvrılmaların da o bölgeye denk düşen yaşlardaki zihnî bunalımlara ve köklü fikir değişikliklerine işaret ettiği fark edilmiştir.

    Baş parmağı boydan boya çevreleyip bileğe doğru uzanan çizgi ise “hayat çizgisi” diye isimlenmiş ve pürüzsüz ve uzun bir hayat çizgisi olan insanların uzun ve sağlıklı bir hayat yaşadıkları; bu çizgi üstündeki kırıkların belli dönemlerdeki hastalıklara işaret ettiği gibi pek çok ve hayli ayrıntılı ipuçları bulunmuştur.

    Hatta bu konuda İtalyan doktorlarca bir araştırma bile yapılmış, ölmüş insanların hayat çizgileri ölçülmüş ve hayat çizgisi uzunluğu ile ölüm yaşı arasında pozitif korelasyon olduğu, yani uzun hayat çizgisi olanların uzun yaşadığı tıp literatüründe bile yer almıştır.

    Bu üç ana çizgi dışında kalan küçük çizgiler de ayrı ayrı adlandırılmış (meslek, sağlık, evlilik, çocuk çizgisi vs.) ve bunlar üzerine de sayfalarca açıklama yapılmıştır.

    Elin ve parmakların yapı ve şekilleri de yorumsuz kalmamıştır tabii ki. Mesela başparmağı küçük olan insanların hayır demekte güçlük çektikleri, zayıf iradeli oldukları fark edildiğinden, eski Çinliler yabancı ülkelere pazarlık için yolladıkları elçileri uzun ve kalın başparmaklı kişilerden seçmişlerdir hep. Parmakları geriye doğru fazla kıvrılıp bükülebilen kişilerin ruhsal olarak “elastik”, yani her ortama uyum sağlayabilir yapıda oldukları da bir diğer tesbittir.

    Yasin Suresinde geçen “o gün onların yaptıklarını bize elleri anlatır” mealindeki ayeti, bu ilme bir gizli işaret olarak tefsir eden İslam alimleri de bu konuya hayli eğilmişlerdir.

    Ve bu “ilim” günümüzde de hâlâ ilgi çekmekte ve insanların çoğu en azından bu çizgilerde bazı işaretler olduğunu için için hissetmekte ve “a be bakayım falına” diyenlere hâlâ el açmaktadırlar.

    Yüz Hatları:

    Gözünü elinden kaldırıp aynadaki yüzüne bakan insan, bu sayfadaki işaretlerin de anlamlarını keşfetmekte gecikmemiştir.

    Çenesi belirgin ve çıkık olanların “kolay dolduruşa geldikleri”; kalın dudaklı insanların zevkine düşkün; ince ve normalde sıkça kapalı duran dudaklara sahip olanların sıkı ağızlı, ketum; kemerli (karga) burunlu olanların lider ruhlu; kalkık burunlu olanların da isyankâr olduklar hemen fark edilmiştir. Göz yapısından benlere varıncaya dek karaktere ve kadere yönelik yüzlerce ipucu çıkarılmıştır yüz sayfasındaki ince yazılardan da.

    “Herkes yüz yapısına göre bir kişiliğe ve davranışa sahiptir” şeklinde de tefsir edilebilen “küllün ya’melune ala şakiletihi” ayeti ve “güzel ahlakı güzel yüzde arayınız” mealindeki hadis de bu ilgi alanını çoğu İslam alimlerince muteber kılmıştır. Peygamber efendimizin(a.s.m.) son derecede dengeli, mutedil ve uyumlu bir yüz yapısına sahip oluşu da bu ilimle uğraşanlarca O’nun ahlakındaki güzellik ve uyuma bir işaret olarak kabul edilmiştir. Bu ilme dair hususi bir risale de yazan Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın başından geçen ilginç bir olay şöyle anlatılır:

    Bir gün talebeleriyle beraber bir handa konaklayan bu zat, han sahibini görünce çok rahatsız olur. Zira hancının “gök rengi” gözleri acımasız bir kişilikten haber vermektedir. Oysa hancı kendilerini çok iyi karşılar. Bir dedikleri iki edilmez, çok rahat bir gece geçirirler, güler yüz ve iltifat görürler. Hoca da, bu ilmi bilen talebeleri de şaşkındır.

    “İlm-i heyet”in en bilinen işaretlerinden biri yanlış mıdır yoksa?

    En sonunda tekrar yola koyulacakları zaman, hancının müthiş şişkin bir ücret talep edip sert bir tavır takınması ile İbrahim Hakkı rahatlar, gülmeye başlar ve talebelerine “parayı kaptırdık ama kitabı kurtardık” der.

    Bediüzzaman da gerek el, gerek yüz çizgilerindeki işaretlere Mesnevi-i Nuriye’deki şu paragrafta değinmektedir:

    “Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi en uzak, en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir. Evet kesret ve tekessürün müntehası ve neticesi olan insanın sahife-i vechinde, cephesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Malumdur ki, insanın şu sayfalarında yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, ruh-u insanide bulunan manalara, maneviyatlara delalet (ima) ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektuplara da işaretleri vardır.”

    Astroloji:

    Ama küçük bir âlem olan insanın elinde, yüzünde vs. böyle ince ince yazılmış işaretleri bulanlar, yine de 60-70 yıllık bir hayatı ve binlerce kişilik özelliğini küçük çizgilerde özetlemekle tatmin olmamışlar ve gözlerini göğe çevirip büyük insan olan âlemde de koca yıldızlarla yazılmış okunaklı işaretler aramış ve bulmuşlardır da. İlk fark edilenlerden biri, kırmızı parlak yıldızın (Mars) en büyük ve parlak göründüğü (yani dünyaya en yakın olduğu) dönemlerde savaşların artması olmuştur. Ardından belli zaman dilimlerinde doğan insanların hayli benzer kişilik özelliklerine sahip oldukları görülmüş ve burçlar belirlenmiş, giderek astroloji ilmi gelişmiştir. Astroloji, yani; güneş, ay ve gezegenlerin burçlardaki dağılımları ve birbirleri ile yaptıkları açılardan hareketle kişinin karakteri ve geleceği hakkında yorum yapan ilim.

    Bu koca yıldızlardan oluşmuş devasa düzenek (ki felek çarkı olarak da isimlendirilir) tarih boyunca gerek kişilik tahlili yapmak, gerekse de geleceği, kaderi öğrenebilmek için kullanılan en popüler yol olmuştur. Özellikle Babillilerin astroloji merakı neredeyse toplumsal çılgınlık düzeyine varmıştı. Hz. Davud zamanında da bazı kavimlerin harbe gönderilecek askerleri astrolojik hesaplara göre “eceli gelmemiş” olanlardan seçtikleri ve bu şekilde pek çok savaş kazandıkları kitaplarda yazılıdır. En meşhur örneklerden biri de, Peygamberimizin(a.s.m.) doğduğu gece bir Yahudi müneccimin, “O’nun yıldızı bu gece doğdu, O (son peygamber) geldi!” dediği rivayetidir ve bir peygamberlik delili olarak zikredilir.

    İslam alimleri de “bu koca yıldızlar, müzeyyen burçlar, vazifesiz, hikmetsiz, başıboş olamazlar, bu büyük felek çarkları bir büyük kader kanunu ile çevriliyor” deyip bu ilimde hayli yol kat etmişlerdir.

    Muhyiddin-i Arabi bu konuda özel bir risale bile telif etmiş ve önsöze “ve alamatin ve bin-necmi hüm yehtedun” ayetini yazmıştır. “Daha nice işaretler yarattı. Onlar yıldızlarla da yollarını doğrulturlar.” Erzurumlu İbrahim Hakkı da Marifetname’sinde astrolojiye özel bir bölüm ayırmıştır.

    Yine de çoğu İslam alimlerinin “gaybı öğrenmeye çalışmak edebe münafidir, kader gizli bırakıldıysa gizli kalması gerekiyor demektir” itirazı, İslam âleminde astrolojinin (özellikle gelecek tahminine de girişmesi yüzünden) fazla yayılıp makbul olmasını engellemiştir. Ortaçağda astrolojinin okullarında ders olarak okutulduğu Batı dünyası da, İslam’dan esinlenen Rönesans devrimi sonrası astrolojiden hayli soğumuştur.

    Buna rağmen Nostradamus gibi kahinlerin, geleceği tahmin için astrolojiden faydalandığı bilinmektedir.

    “Psikiyatrinin üç büyüğü”nden biri olan Karl Gustav Jung da astrolojiyle ciddi biçimde ilgilenmiş, hemen tüm hastalarının yıldız haritasını çıkarıp bir de bu yolla kişiliklerini analiz etmiştir. Hatta Jung’un bir seferinde astrolojik bir deney olarak, kendisine verilen 14 yıldız haritasını inceledikten sonra, hangi harita sahibinin kiminle evli olduğunu doğru olarak tahmin ettiği, yanlışlıkla evli olduklarını sandığı iki kişinin de sonradan tanışıp evlendikleri yazılıdır.

    Hitler’in de astrologları danışman olarak kullandığı ve Rusya’ya saldırana kadar onların önerilerine uyup başarılı olduğu, ama “Rusya’ya girmeyin” diyen astrologlarına “ne olursa olsun gireceğim, siz yıldızlar uydurun” demesi ile de hezimete gittiği söylenmektedir.

    Son yüzyılda ise astroloji (özellikle yeni keşfedilen gezegenlerden sonra) giderek daha popüler olmakta ve “Satürn yükselen burcumda, bu sıralar keyifsizim” gibi yorumlar daha sık duyulur hale gelmekte, kimi insanlar bebeklerinin doğum tarihini bile yıldızlara göre ayarlamaya çalışmaktadır.


    Dr. Yusuf Karaçay





+ Yorum Gönder