Konusunu Oylayın.: Peygamberimizin soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?

5 üzerinden 5.00 | Toplam: 8 kişi oyladı.

  1. 01.Mayıs.2011, 09:56
    1
    Misafir

    Peygamberimizin soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?






    Peygamberimizin soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi? Mumsema çok merak ediyorum onları... eğer bana yardımcı olursanız gerçekten dualarım sizlerle olacak... başka bi amacım yok ... sadece neredeler ve nasıl insanlar ne iş yapıyolar diye meraktan bunalır oldumm...


  2. 01.Mayıs.2011, 09:56
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    çok merak ediyorum onları... eğer bana yardımcı olursanız gerçekten dualarım sizlerle olacak... başka bi amacım yok ... sadece neredeler ve nasıl insanlar ne iş yapıyolar diye meraktan bunalır oldumm...


    Benzer Konular
  3. Peygamberimizin "Kardeşlerim" dediği kişiler kim
  4. Günümüzde peygamber soyundan gelen kişiler
  5. Selamı alınmayacak kişiler varmıdır varsa bunlar kimlerdir ?
  6. Peygamberimizin soyundan geldiği belli olan kimseler varmıdır?
  7. Cennete giren herkes Firdevs'i isteyebilir mi ? Yoksa sadece belli kişiler için midir
  8. 02.Mayıs.2011, 11:39
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,586
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    Cevap: Peygamberimiz(s.a.v)in soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?




    Osmanlı zamanında seyyid ve şeriflerin şecereleri kayıtlı idi. Günümüzde de bazılarında bu senetler bulunmaktadır. Bununla beraber Peygamberimizin soyundan geldiği halde bilinmeyen bir çok seyyid ve şerif de vardır.


    NAKÎB, NAKÎBU'L-EŞRÂF


    Hz. Muhammed (s.a.s)'in neslinden gelen kişilerle ilgili işleri gören kimse.

    Pek çok anlamı içeren nakîb kelimesi, bir topluluğun veya kabilenin reisi veya vekili anlamlarına geldiği gibi, tekkelerde şeyhlerin yardımcısı konumundaki en kıdemli derviş veya dede manasına da gelir. Ancak bu kelimenin daha çok, Hz. Muhammed (s.a.s)'in soyundan gelen kişilerin işlerini görmek üzere içlerinden devlete tayin edilen memur anlamında kullanıldığı görülmektedir.

    Bilindiği üzere Hz. Peygamber'in nesli, kızı Fâtımâtü'z-Zehrâ (r.an) ile damadı ve amca oğlu Hz. Ali (r.a)'den devam etmiştir. Hz. Ali'nin, büyüğü Hz. Hasan ve küçüğü Hz. Hüseyin o(an oğullarından gelen zürriyet zamanımıza kadar ulaşmıştır. Birbirlerinden farklı olduğunu göstermek için, Hz. Hasan'dan gelen kola "şerif", Hz. Hüseyin'den gelen kola ise "seyyid" denilmiştir. Ehl-i beytten olanlara, İslâm tarihinin ilk devirlerinden günümüze kadar, her devlet ve iktidar tarafından çok hürmet ve saygı gösterilmiştir. Nakîbül-eşrâf adı verilen kişi, bu soydan gelenler arasından seçilir ve Hz. Peygamber (s.a.s) neslinden gelenlerin işlerine bakar, neseplerini kaydeder, doğumlarını ve ölümlerini deftere geçirir, gelişigüzel mesleklere girmelerine engel olur, fey ve ganimetlerden kendilerine ait. paylarını alıp aralarında dağıtır, hanımların denkleri olmayan erkeklerle evlenmelerine mani olurdu. Bu açıdan nakîbül-eşrâf, Peygamber (s.a.s) hanedanı mensuplarının umumi bir vasisi hükmünde idi (Mehmet Z. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1983, II, 647).

    Nakîbül-eşrâflık makamı, gördüğü fonksiyonların şerefi itibariyle, en yüksek mertebelerden biri kabul edilir ve halifeden sonra protokolde yerini alırdı. Bu sebepten dolayıdır ki, Abbasi halifesi el-Kâdir Billah zamanında nakîbül-eşrâflık görevini yürüten Şerîfü'r-Râdî, halifeye hitaben yazdığı bir şiirde, "Aramızda bir fark varsa, o da sen halifesin ben değilim. Başka yönlerden birbirimizden farkımız yok!" demişti (Pakalın, a.g.e., II, 647).

    Kaynaklara göre, Abbasi halifesi Harun er-Reşid ile oğlu Me'mun dönemlerinde seyyid ve şerifler yeşil sarık sarıp yeşil cübbe giyerlerdi. Ancak bir süre sonra bu usûl terkedilmiş olduğundan halk içinde farkedilmez olmuşlardı. Mısır'da Türk Memluk sultanlarından Melik Eşref Şaban (773-1371) zamanında şeritlerin başlarına yeşil bir alâmet sarmaları emrolunmuştur. Bu yeşil alâmet Osmanlı döneminde de bu kişilerin özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlılar, seyyidlere "emir", başlarına sardıkları yeşil sarığa da "emir sarığı" derlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s) soyundan gelen kadınlar da başlarına yeşil bir alâmet takıyorlardı. Şerif ve seyyidler her zaman yeşil sarıkla gezmeye mecburdu, ancak bunlardan biri şeyhülislâm olacak olursa o zaman şeyhülislâmlara mahsus beyaz sarık sarardı (İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1984, s. 163).

    Osmanlı Devletinde nakîbül-eşrâflık makamı, Ramazan 802/Mayıs 1400'de Sultan Yıldırım Bayezid döneminde tesis edilmiş ve Emir Buhari talebelerinden Bağdatlı Seyyid Ali Nita' b. Muhammed adında biri, Anadolu'daki seyyid ve şeriflere nâzır tayin edilerek, kendisine aynı padişah tarafından Bursa'da yaptırılmış olan Ebu İshak Kâzerûnî Zaviyesi'nin tevliyeti verilmiştir (Nevîzâde Atâî, Hadâikul-Hakâik, İstanbul 1268, s. 176; H. Adnan Erzi, "Bursa'da İshakî Dervişlerine Mahsus Zâviyenin Vakfiyesi ", Vakıflar Dergisi, II, 424).

    Ankara Savaşı'nda esir edilen Seyyîd Nita', kısa bir süre sonra serbest bırakılmış ve haccını eda ettikten sonra II. Murad zamanında Bursa'ya gelerek eski görevine dönmüştür. Vefatından sonra oğlu Seyyid Zeynelabidin, seyyid ve şeriflere nâzır olmuştur. Zeynelabidin'in ölümünden sonra Fatih Sultan Mehmed, bu makamı ortadan kaldırmışsa da, sonraları seyyidlik iddiasında bulunan bazı kişiler türediği için, bu konu tekrar ele alınarak bazı yeni düzenlemelere gidilmiştir.

    Nakîbül-eşrâflık ünvanı Osmanlılarda XV. yüzyıl sonlarından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Bu ünvanın kullanılması ile ilgili olarak şu olay nakledilir: Sultan II. Bayezid döneminde, padişahın hocası Seyyid Abdullah oğlu Seyyid Mahmud, 900/1494te şerif ve seyyid teşkilâtının başına getirilmişti. Seyyid Mahmud, Arap ülkelerinde seyyid ve şeriflere nezaret eden kişiye "nakîbül-eşrâf" denildiğini görmüş ve bu durumu hükümete intikal ettirerek kendisine bu ünvanın verilmesini talep etmişti (Atâî, a.g.e., s.176). Bunun üzerine sözkonusu ünvan kendisine verilmiştir. Nakîbül-eşrâflık makamı, Osmanlı saltanatının ilgâsına kadar devam etmiştir.

    Nakîbül-eşrâfların, Osmanlıların ilk dönemlerinde devletçe ödenen yevmiyeleri yirmi beş akçe iken, daha sonra artarak XVI. asrın sonlarında günde yetmiş beş akçeye yükselmiş ve bu rakam sonraki dönemlerde giderek artmıştır. Nakîbül-eşrâflar, kadılar gibi belirli bir süre için atanmadıklarından uzun seneler bu makamda kalır, gerekli görülürse değiştirilirlerdi. Nakîbül-eşrâfların resmi elbiseleri, XVIII. yüzyıldan itibaren kazasker elbiselerinin aynı idi; ancak başındaki "örf" denilen kavuğun yerine "küçük tepeli" adı verilen kavuk giyip üzerine seyyid ve şeriflere mahsus yeşil renk tülbent sarardı (Uzunçarşılı, a.g.e., s. 166-167).

    Nakîbül-eşrâfların, kendi konaklarında daireleri ve maiyyetlerinde hizmet eden adamları vardı. Nakîbül-eşrâflar, eyâlet, sancak ve kazalarda, yine seyyid ve şeriflerden olan kaymakamları aracılığıyla ülkedeki bütün seyyid ve şeriflerin isimlerini içeren defterler tutarlardı. "Şecere-i tayyibe" adı verilen bu defterlerde her seyyid veya şerifin ismi, hüviyeti, silsilesi, evlâdı, ahvâli ve ikâmetgâhına dair bilgiler bulunurdu.

    İslâm âleminde seyyid ve şeriflere gösterilen bu rağbetten dolayı birçok kimse bunu istismar edip kendisinin seyyid olduğunu (müteseyyid) iddia eder oldu. Her yer ve zamanda görülmesi mümkün olan bu ve benzeri iddiaların önünü alabilmek, gerçek seyyid ile müteseyyid (seyyid olmadığı halde seyyidlik taslayan)leri birbirinden ayırma işine çok önem veriliyordu. Bunun için de yeni doğan her seyyidin neseb defterinin tutulması, isminin kaydedilmesi ve anne ile babasının da belirtilmesi gerekiyordu. Osmanlı devletinde bu iş biraz daha sıkı kontrol ediliyordu. Bunlar deftere kaydedildikleri gibi ellerine de "temessük" adı verilen tanıtıcı bir belge (hüviyet cüzdanı) veriliyordu. Nitekim, H. 976 senesi Receb ayının başlarında (1568 Aralık sonu) Defterdar Ahmed Çelebi'ye gönderilen bir hükme göre;

    Hacı Mansur ve Bayram adındaki kimseler seyyid olduklarını iddia etmektedirler. Bunun üzerine adı geçenler nakîbül-eşrâf önünde gerçekten seyyid olduklarını isbat ederlerse deftere kayd ettirilip ellerine temessüklerinin verilmesi istemektedir (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Mühimme Defteri nr. 7, s. 979).

    Seyyid ve şeriflerin kanun ve âdetlere aykırı hareketleri olursa ve İstanbul'da ise nakîbül-eşrâf, taşralarda ise kaymakamları tarafından cezaya çarptırılırdı. Cezalandırma sırasında, önce başındaki yeşil sarık alınarak öpülür; ceza işlemi bittikten sonra başlık iade edilirdi. (Öte yandan mahkemelerde ve divanlarda, davacılar arasında seyyid ve şerifler varsa, bunların davalarına diğerlerinden önce bakılırdı (Uzunçarşılı, a.g.e., s. 167169).

    Padişah cüluslarında hükümdara, önce nakîbül-eşrâf bey'at edip dua eder, sonra protokol bey'atını yapardı. Bayram tebriklerinde de öncelik nakîbül-eşrâfa aitti. Her iki tebrikte de rütbesi ne olursa olsun, padişah nakîbül-eşrafa ayağa kalkar ve alkış yapılırdı. Osmanlı padişahlarının cüluslarında bazı nakîbül-eşraflar, kılıç alayı merasiminde yeni padişaha kılıç kuşatmışlardır (Uzunçarşılı, a.g.e., s. 169-170).

    Diğer taraftan nakîb kelimesi, tekkelerde şeyh vekili makamında bulunan sülûkü ilerlemiş dervişler hakkında da kullanılmaktaydı. Rifâî, Sa'dî ve Bedevî tarikatlarında sülûklerini ilerletmelerine rağmen "nukebâ" derecesine ulaşamamış dervişlere "nakîb" denilmekteydi (Pakalın, a.g.e., II, 648). Ayrıca bu kelime ile ilgili olarak, "nakîb-i imâret" terimine vakfiyelerde karşılaşılmaktadır. Burada kelime, imaret şeyhinin yardımcısı anlamına gelir.

    Mefail HIZLI


  9. 02.Mayıs.2011, 11:39
    2
    Moderatör



    Osmanlı zamanında seyyid ve şeriflerin şecereleri kayıtlı idi. Günümüzde de bazılarında bu senetler bulunmaktadır. Bununla beraber Peygamberimizin soyundan geldiği halde bilinmeyen bir çok seyyid ve şerif de vardır.


    NAKÎB, NAKÎBU'L-EŞRÂF


    Hz. Muhammed (s.a.s)'in neslinden gelen kişilerle ilgili işleri gören kimse.

    Pek çok anlamı içeren nakîb kelimesi, bir topluluğun veya kabilenin reisi veya vekili anlamlarına geldiği gibi, tekkelerde şeyhlerin yardımcısı konumundaki en kıdemli derviş veya dede manasına da gelir. Ancak bu kelimenin daha çok, Hz. Muhammed (s.a.s)'in soyundan gelen kişilerin işlerini görmek üzere içlerinden devlete tayin edilen memur anlamında kullanıldığı görülmektedir.

    Bilindiği üzere Hz. Peygamber'in nesli, kızı Fâtımâtü'z-Zehrâ (r.an) ile damadı ve amca oğlu Hz. Ali (r.a)'den devam etmiştir. Hz. Ali'nin, büyüğü Hz. Hasan ve küçüğü Hz. Hüseyin o(an oğullarından gelen zürriyet zamanımıza kadar ulaşmıştır. Birbirlerinden farklı olduğunu göstermek için, Hz. Hasan'dan gelen kola "şerif", Hz. Hüseyin'den gelen kola ise "seyyid" denilmiştir. Ehl-i beytten olanlara, İslâm tarihinin ilk devirlerinden günümüze kadar, her devlet ve iktidar tarafından çok hürmet ve saygı gösterilmiştir. Nakîbül-eşrâf adı verilen kişi, bu soydan gelenler arasından seçilir ve Hz. Peygamber (s.a.s) neslinden gelenlerin işlerine bakar, neseplerini kaydeder, doğumlarını ve ölümlerini deftere geçirir, gelişigüzel mesleklere girmelerine engel olur, fey ve ganimetlerden kendilerine ait. paylarını alıp aralarında dağıtır, hanımların denkleri olmayan erkeklerle evlenmelerine mani olurdu. Bu açıdan nakîbül-eşrâf, Peygamber (s.a.s) hanedanı mensuplarının umumi bir vasisi hükmünde idi (Mehmet Z. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1983, II, 647).

    Nakîbül-eşrâflık makamı, gördüğü fonksiyonların şerefi itibariyle, en yüksek mertebelerden biri kabul edilir ve halifeden sonra protokolde yerini alırdı. Bu sebepten dolayıdır ki, Abbasi halifesi el-Kâdir Billah zamanında nakîbül-eşrâflık görevini yürüten Şerîfü'r-Râdî, halifeye hitaben yazdığı bir şiirde, "Aramızda bir fark varsa, o da sen halifesin ben değilim. Başka yönlerden birbirimizden farkımız yok!" demişti (Pakalın, a.g.e., II, 647).

    Kaynaklara göre, Abbasi halifesi Harun er-Reşid ile oğlu Me'mun dönemlerinde seyyid ve şerifler yeşil sarık sarıp yeşil cübbe giyerlerdi. Ancak bir süre sonra bu usûl terkedilmiş olduğundan halk içinde farkedilmez olmuşlardı. Mısır'da Türk Memluk sultanlarından Melik Eşref Şaban (773-1371) zamanında şeritlerin başlarına yeşil bir alâmet sarmaları emrolunmuştur. Bu yeşil alâmet Osmanlı döneminde de bu kişilerin özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlılar, seyyidlere "emir", başlarına sardıkları yeşil sarığa da "emir sarığı" derlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s) soyundan gelen kadınlar da başlarına yeşil bir alâmet takıyorlardı. Şerif ve seyyidler her zaman yeşil sarıkla gezmeye mecburdu, ancak bunlardan biri şeyhülislâm olacak olursa o zaman şeyhülislâmlara mahsus beyaz sarık sarardı (İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1984, s. 163).

    Osmanlı Devletinde nakîbül-eşrâflık makamı, Ramazan 802/Mayıs 1400'de Sultan Yıldırım Bayezid döneminde tesis edilmiş ve Emir Buhari talebelerinden Bağdatlı Seyyid Ali Nita' b. Muhammed adında biri, Anadolu'daki seyyid ve şeriflere nâzır tayin edilerek, kendisine aynı padişah tarafından Bursa'da yaptırılmış olan Ebu İshak Kâzerûnî Zaviyesi'nin tevliyeti verilmiştir (Nevîzâde Atâî, Hadâikul-Hakâik, İstanbul 1268, s. 176; H. Adnan Erzi, "Bursa'da İshakî Dervişlerine Mahsus Zâviyenin Vakfiyesi ", Vakıflar Dergisi, II, 424).

    Ankara Savaşı'nda esir edilen Seyyîd Nita', kısa bir süre sonra serbest bırakılmış ve haccını eda ettikten sonra II. Murad zamanında Bursa'ya gelerek eski görevine dönmüştür. Vefatından sonra oğlu Seyyid Zeynelabidin, seyyid ve şeriflere nâzır olmuştur. Zeynelabidin'in ölümünden sonra Fatih Sultan Mehmed, bu makamı ortadan kaldırmışsa da, sonraları seyyidlik iddiasında bulunan bazı kişiler türediği için, bu konu tekrar ele alınarak bazı yeni düzenlemelere gidilmiştir.

    Nakîbül-eşrâflık ünvanı Osmanlılarda XV. yüzyıl sonlarından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Bu ünvanın kullanılması ile ilgili olarak şu olay nakledilir: Sultan II. Bayezid döneminde, padişahın hocası Seyyid Abdullah oğlu Seyyid Mahmud, 900/1494te şerif ve seyyid teşkilâtının başına getirilmişti. Seyyid Mahmud, Arap ülkelerinde seyyid ve şeriflere nezaret eden kişiye "nakîbül-eşrâf" denildiğini görmüş ve bu durumu hükümete intikal ettirerek kendisine bu ünvanın verilmesini talep etmişti (Atâî, a.g.e., s.176). Bunun üzerine sözkonusu ünvan kendisine verilmiştir. Nakîbül-eşrâflık makamı, Osmanlı saltanatının ilgâsına kadar devam etmiştir.

    Nakîbül-eşrâfların, Osmanlıların ilk dönemlerinde devletçe ödenen yevmiyeleri yirmi beş akçe iken, daha sonra artarak XVI. asrın sonlarında günde yetmiş beş akçeye yükselmiş ve bu rakam sonraki dönemlerde giderek artmıştır. Nakîbül-eşrâflar, kadılar gibi belirli bir süre için atanmadıklarından uzun seneler bu makamda kalır, gerekli görülürse değiştirilirlerdi. Nakîbül-eşrâfların resmi elbiseleri, XVIII. yüzyıldan itibaren kazasker elbiselerinin aynı idi; ancak başındaki "örf" denilen kavuğun yerine "küçük tepeli" adı verilen kavuk giyip üzerine seyyid ve şeriflere mahsus yeşil renk tülbent sarardı (Uzunçarşılı, a.g.e., s. 166-167).

    Nakîbül-eşrâfların, kendi konaklarında daireleri ve maiyyetlerinde hizmet eden adamları vardı. Nakîbül-eşrâflar, eyâlet, sancak ve kazalarda, yine seyyid ve şeriflerden olan kaymakamları aracılığıyla ülkedeki bütün seyyid ve şeriflerin isimlerini içeren defterler tutarlardı. "Şecere-i tayyibe" adı verilen bu defterlerde her seyyid veya şerifin ismi, hüviyeti, silsilesi, evlâdı, ahvâli ve ikâmetgâhına dair bilgiler bulunurdu.

    İslâm âleminde seyyid ve şeriflere gösterilen bu rağbetten dolayı birçok kimse bunu istismar edip kendisinin seyyid olduğunu (müteseyyid) iddia eder oldu. Her yer ve zamanda görülmesi mümkün olan bu ve benzeri iddiaların önünü alabilmek, gerçek seyyid ile müteseyyid (seyyid olmadığı halde seyyidlik taslayan)leri birbirinden ayırma işine çok önem veriliyordu. Bunun için de yeni doğan her seyyidin neseb defterinin tutulması, isminin kaydedilmesi ve anne ile babasının da belirtilmesi gerekiyordu. Osmanlı devletinde bu iş biraz daha sıkı kontrol ediliyordu. Bunlar deftere kaydedildikleri gibi ellerine de "temessük" adı verilen tanıtıcı bir belge (hüviyet cüzdanı) veriliyordu. Nitekim, H. 976 senesi Receb ayının başlarında (1568 Aralık sonu) Defterdar Ahmed Çelebi'ye gönderilen bir hükme göre;

    Hacı Mansur ve Bayram adındaki kimseler seyyid olduklarını iddia etmektedirler. Bunun üzerine adı geçenler nakîbül-eşrâf önünde gerçekten seyyid olduklarını isbat ederlerse deftere kayd ettirilip ellerine temessüklerinin verilmesi istemektedir (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Mühimme Defteri nr. 7, s. 979).

    Seyyid ve şeriflerin kanun ve âdetlere aykırı hareketleri olursa ve İstanbul'da ise nakîbül-eşrâf, taşralarda ise kaymakamları tarafından cezaya çarptırılırdı. Cezalandırma sırasında, önce başındaki yeşil sarık alınarak öpülür; ceza işlemi bittikten sonra başlık iade edilirdi. (Öte yandan mahkemelerde ve divanlarda, davacılar arasında seyyid ve şerifler varsa, bunların davalarına diğerlerinden önce bakılırdı (Uzunçarşılı, a.g.e., s. 167169).

    Padişah cüluslarında hükümdara, önce nakîbül-eşrâf bey'at edip dua eder, sonra protokol bey'atını yapardı. Bayram tebriklerinde de öncelik nakîbül-eşrâfa aitti. Her iki tebrikte de rütbesi ne olursa olsun, padişah nakîbül-eşrafa ayağa kalkar ve alkış yapılırdı. Osmanlı padişahlarının cüluslarında bazı nakîbül-eşraflar, kılıç alayı merasiminde yeni padişaha kılıç kuşatmışlardır (Uzunçarşılı, a.g.e., s. 169-170).

    Diğer taraftan nakîb kelimesi, tekkelerde şeyh vekili makamında bulunan sülûkü ilerlemiş dervişler hakkında da kullanılmaktaydı. Rifâî, Sa'dî ve Bedevî tarikatlarında sülûklerini ilerletmelerine rağmen "nukebâ" derecesine ulaşamamış dervişlere "nakîb" denilmekteydi (Pakalın, a.g.e., II, 648). Ayrıca bu kelime ile ilgili olarak, "nakîb-i imâret" terimine vakfiyelerde karşılaşılmaktadır. Burada kelime, imaret şeyhinin yardımcısı anlamına gelir.

    Mefail HIZLI


  10. 02.Mayıs.2011, 13:36
    3
    Hud112
    Kâria.! Nedir Kâria?!

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Ocak.2011
    Üye No: 83043
    Mesaj Sayısı: 180
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 43
    Bulunduğu yer: İstanbul

    Cevap: Peygamberimiz(s.a.v)in soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?

    İnsan yaratılışı ve fıtratı itibariyle muhteremdir. Hürmete değer, şahsıyyetine saygı gösterilmesi gerekir. Irkından ârî olarak. Ve herkes insan olması bakımından eşit hürmete sahiptir. Ne aşağı ne yukarı. Üstünlük ölçüsü ise takvadır.

    Seyyid, şerif, imam, mürşid, vb.. gibi vasıflar bir üstünlük, imtiyaz vasıtası olamaz, ittihaz edilemez. Bu, İslamın ruhuna aykırıdır. Olsa olsa hepsi insaniyet bakımından insani hürmete, müselman olması bakımından kardeşlik hürmetine tâbidir, layıktır.

    Vesselam.



  11. 02.Mayıs.2011, 13:36
    3
    Kâria.! Nedir Kâria?!
    İnsan yaratılışı ve fıtratı itibariyle muhteremdir. Hürmete değer, şahsıyyetine saygı gösterilmesi gerekir. Irkından ârî olarak. Ve herkes insan olması bakımından eşit hürmete sahiptir. Ne aşağı ne yukarı. Üstünlük ölçüsü ise takvadır.

    Seyyid, şerif, imam, mürşid, vb.. gibi vasıflar bir üstünlük, imtiyaz vasıtası olamaz, ittihaz edilemez. Bu, İslamın ruhuna aykırıdır. Olsa olsa hepsi insaniyet bakımından insani hürmete, müselman olması bakımından kardeşlik hürmetine tâbidir, layıktır.

    Vesselam.



  12. 02.Mayıs.2011, 13:40
    4
    VanLi*
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 02.Nisan.2010
    Üye No: 74830
    Mesaj Sayısı: 1,073
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Bulunduğu yer: Van Erciş

    Cevap: Peygamberimiz(s.a.v)in soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?

    Adıyaman menzil köyünde bulunmaktadırlar.


  13. 02.Mayıs.2011, 13:40
    4
    Devamlı Üye
    Adıyaman menzil köyünde bulunmaktadırlar.


  14. 05.Aralık.2015, 22:01
    5
    Misafir

    Cevap: Peygamberimizin soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?

    fatih sultan mehmed han peygamber efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) in soyundan mı gelir


  15. 05.Aralık.2015, 22:01
    5
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    fatih sultan mehmed han peygamber efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) in soyundan mı gelir


  16. 21.Aralık.2015, 17:13
    6
    Misafir

    Cevap: Peygamberimizin soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?

    Merhaba ben peygamberimizin soyundan geliyorum hz huseyinin soyundanim tokat nikserde turbesi olan danisman gazinin torunuyum ve bende sizin gibi bir insan iki tane cocum var bikizim bir oglumvar


  17. 21.Aralık.2015, 17:13
    6
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Merhaba ben peygamberimizin soyundan geliyorum hz huseyinin soyundanim tokat nikserde turbesi olan danisman gazinin torunuyum ve bende sizin gibi bir insan iki tane cocum var bikizim bir oglumvar


  18. 21.Aralık.2015, 17:30
    7
    Misafir

    Cevap: Peygamberimizin soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?

    Selamun aleykum ben peygamberimizin soyondan geliyorum kerbelada kafasi kesilen hz huseyinin torunuyum ve tokat nikser de tur besi bulunan danisman gazi nin torunuyum erkek doyundan geliyorum ve seyid kiziyim


  19. 21.Aralık.2015, 17:30
    7
    haticedursun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    haticedursun
    Misafir
    Selamun aleykum ben peygamberimizin soyondan geliyorum kerbelada kafasi kesilen hz huseyinin torunuyum ve tokat nikser de tur besi bulunan danisman gazi nin torunuyum erkek doyundan geliyorum ve seyid kiziyim


  20. 21.Aralık.2015, 17:42
    8
    Misafir

    Cevap: Peygamberimizin soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?

    Fatih sultan mehmet nasil peygambet soyundan gelir erturul gazinin torunu erturol gazi turk kokenli arab deyilki deyil kurkiyede sadece manisman gazi varpeyganber soyundan gelen danisdman gazi nin turbesi tokat nikser dedir


  21. 21.Aralık.2015, 17:42
    8
    haticedursun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    haticedursun
    Misafir
    Fatih sultan mehmet nasil peygambet soyundan gelir erturul gazinin torunu erturol gazi turk kokenli arab deyilki deyil kurkiyede sadece manisman gazi varpeyganber soyundan gelen danisdman gazi nin turbesi tokat nikser dedir


  22. 05.Mayıs.2016, 23:17
    9
    Misafir

    Cevap: Peygamberimizin soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?

    Gercüş midyat dargeçit idil bölgesinde bulunurlar.seyyid bilal hz.nin soyundan.arşivlerde mevcut.


  23. 05.Mayıs.2016, 23:17
    9
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Gercüş midyat dargeçit idil bölgesinde bulunurlar.seyyid bilal hz.nin soyundan.arşivlerde mevcut.


  24. 13.Ağustos.2016, 17:34
    10
    Misafir

    Yorum: Peygamberimizin soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?

    arkadaşımız çok merak ettiği için yazıyorum ben diyarbakırda oturuyorum eskilere bakacak olursak arap olabilirim ancak ben kendime kürt diyorum ve kürt olarak görüyorum EFENDİMİZİN 38. kuşak torunuyum. Hz. HASAN soyundan geliyorum yani ŞERİF bu kadar. hepinizi selamlıyorum..


  25. 13.Ağustos.2016, 17:34
    10
    lice - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    lice
    Misafir
    arkadaşımız çok merak ettiği için yazıyorum ben diyarbakırda oturuyorum eskilere bakacak olursak arap olabilirim ancak ben kendime kürt diyorum ve kürt olarak görüyorum EFENDİMİZİN 38. kuşak torunuyum. Hz. HASAN soyundan geliyorum yani ŞERİF bu kadar. hepinizi selamlıyorum..


  26. 18.Mart.2017, 01:02
    11
    Misafir

    Yorum: Peygamberimizin soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?

    Seyyid, şerif, imam, mürşid, vb.. gibi vasıflar bir üstünlük, imtiyaz vasıtası olamaz, ittihaz edilemez. Bu, İslamın ruhuna aykırıdır. Olsa olsa hepsi insaniyet bakımından insani hürmete, müselman olması bakımından kardeşlik hürmetine tâbidir, layıktır. Diyorsun zaten o insanlar takva sahibi oldukları için o unvanları alıyorlar. Onlara o üstünlüğü o ismi veren biz değiliz Allah vr Allah katındaki takvalaridir.


  27. 18.Mart.2017, 01:02
    11
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Seyyid, şerif, imam, mürşid, vb.. gibi vasıflar bir üstünlük, imtiyaz vasıtası olamaz, ittihaz edilemez. Bu, İslamın ruhuna aykırıdır. Olsa olsa hepsi insaniyet bakımından insani hürmete, müselman olması bakımından kardeşlik hürmetine tâbidir, layıktır. Diyorsun zaten o insanlar takva sahibi oldukları için o unvanları alıyorlar. Onlara o üstünlüğü o ismi veren biz değiliz Allah vr Allah katındaki takvalaridir.


  28. 23.Mayıs.2017, 17:44
    12
    Misafir

    Yorum: Peygamberimizin soyundan geliyor diyebileceğimiz kişiler bugün var mı? varsa neredeler belli kişiler mi?




    NEBİ KABAKTAŞ, İnstagram'dan ekle veya mesaj at numaramı vericem seni evimize yemek yemeye sohpet etmeye davet ediyorum değerli dostum. 21. göbekten Peygamber torunuyum soy seceremiz evimizde duvarda asılı Muhabbetimizin daim olması dileği ile Allah a emanet ol hızır yardımcın hak Muhammed Mustafa dedem şefatini üzerinde hazır ve nazır eylesin niyetlerin kabul olsun.


  29. 23.Mayıs.2017, 17:44
    12
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    NEBİ KABAKTAŞ, İnstagram'dan ekle veya mesaj at numaramı vericem seni evimize yemek yemeye sohpet etmeye davet ediyorum değerli dostum. 21. göbekten Peygamber torunuyum soy seceremiz evimizde duvarda asılı Muhabbetimizin daim olması dileği ile Allah a emanet ol hızır yardımcın hak Muhammed Mustafa dedem şefatini üzerinde hazır ve nazır eylesin niyetlerin kabul olsun.