Konusunu Oylayın.: İnternet, televizyon, radyo gibi yollarla İslamı nasıl tebliğ etmeliyiz? Tebliğde ve tebliğ edende bulunması gerekenler

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İnternet, televizyon, radyo gibi yollarla İslamı nasıl tebliğ etmeliyiz? Tebliğde ve tebliğ edende bulunması gerekenler
  1. 26.Nisan.2011, 11:16
    1
    Misafir

    İnternet, televizyon, radyo gibi yollarla İslamı nasıl tebliğ etmeliyiz? Tebliğde ve tebliğ edende bulunması gerekenler






    İnternet, televizyon, radyo gibi yollarla İslamı nasıl tebliğ etmeliyiz? Tebliğde ve tebliğ edende bulunması gerekenler Mumsema çok tşk ediyorumm


  2. 26.Nisan.2011, 14:27
    2
    imam
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Ağustos.2007
    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 7,511
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: minallah-ilelllah

    Cevap: İnternet, televizyon, radyo gibi yollarla İslamı nasıl tebliğ etmeliyiz? Tebliğde ve tebliğ edende bulunması gere




    Müslümanların temel sorumluklarından biri de İslamı tebliğ ve irşad faaliyetlerini yürütmesidir. Bu sorumluluğunu ifa ederken Kur’an’i öğretiler ile donanmalı Resulullah’ın (asm) örnekliğinde yol almalıdır.

    Müslüman birey, insanların ıslahı için çaba sarfetmenin, yeryüzünde tevhid ve adaletin hakim olması için mücadele etmenin sorumluluğunun farkında olmalı, bu sorumluluğun da iyiliği anlatıp kötülükten sakındırmak olduğunu en güzel şekli ile ortaya koymalıdır. Müslümanın inancının gereği olarak iyiliği anlatıp kötülüklerden sakındırması gerekir. Bu mesuliyet, ümmetin her bireyi için –herkesin kendi konumuna, donanımına ve özellikleri ölçüsünde- geçerlidir.

    Davet, tebliğ ve ıslah çalışmaları, ilk insan/ilk peygamberden son peygamber Hz. Muhammed’e (asm) kadar resuller ve nebiler tarafından yapılmıştır. Son peygamber Hz. Muhammed’den (asm) sonra bu sorumluluk, onun yolunu takip eden Müslümanların sorumluluğu haline gelmiştir. İslami davet ve ıslah çalışmalarındaki sorumluğunu yerine getirmeyen Müslüman birey ve İslam toplulukları varlık sebeplerini yitirmiş misyonlarının gereğini yerine getirmemiş olurlar.

    İyiliği anlatmak ve kötülükten sakındırmak İslam toplumunun inşa sürecinde temel amaç ve vazgeçilmez unsurdur. Davet sorumluluğu taşıyan birey her konuda titiz olmalı, ihmalkar davranmamalı sabır ve metanet ehli olmalıdır.

    İslam ile müşerref olan iman ile taçlandırılan Müslüman bireyin, özellikle gençlerin, davet ve tebliğ esnasında, özelde ailelerine karşı genelde de topluma karşı nezaketsiz hatta İslam ahlakına uymayacak şekilde davranmaları bir maraz/hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Bu noktada hayatımızın her anını kuşatan Kur’an’ın Müslüman bireyin davet ve tebliğ şeklini nasıl belirlediğine de bakalım:

    “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi.” (Al-i İmran, 159)

    “İnsanlara güzel söz söyleyin .” (Bakara, 83)

    “Sen Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet edip çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 125)

    Ayetlerden de anlaşılacağı gibi tebliğ edilen bireyin düşüncesi, itikadı, karakteri ve konumu ne olursa olsun eğer İslam’a savaş açmamış ise bu kişiye karşı nezaketli, yumuşak bir üslub ile İslam’ın güzelliklerini anlatmak gerekir. Cehaletlerinden dolayı gayri İslami hareketlerde bulunan insanlara karşı cephe almamalı, onları en güzel şekilde uyarmalıyız. İslam insanların ihya ve hidayetini amaçlar. Onların helak ve hüsranını hedeflemez. Tebliğ görevini icra eden Müslüman, kendisini bir yargıçtan ziyade davetçi olarak görmelidir.

    Şunu açık ve net şekilde ifade etmeliyiz. İslam’ın güzelliklerini tebliğ edecek davetçi; öncelikle ilmi bir altyapıya sahip olmalı, nezaket kurallarını çok iyi bilmeli, gerçekleri güzellikle anlatma kabiliyetine sahip olmalı ve her konuda olduğu gibi bu konuda da Vahyin aydınlığında, Resulullah’ın (asm) önderliğinde bu vazifesini ifa etmelidir.

    Buna göre her ne yol ve yöntemle olursa olsun, tebliğ ve cihadda şu noktalara dikkat edilmesi gerekir:

    1. Cihadın ve tebliğin en kalıcı, en etkin yönteminin, insanlara hikmetle yaklaşmak ve güzel öğüt ile tebliğ görevini sürdürmek olduğu ortaya çıkmaktadır. (bk. Nahl, 125)

    2. Yumuşak konuşmaktır. İncitmeden, kırmadan, insan şahsiyetine itibar ederek muhatabına yumuşak bir üslup ile yaklaşmaktır. “Firavuna gidin. Çünkü o azmış ve yoldan çıkmıştır. Ona ‘kavl-i leyyin” ile konuşun ve yumuşak söz söyleyin ta ki öğüt alsın ve korksun.” (Taha, 20:43-44) ayetinden alacağımız çok dersler vardır. Muhatap Firavun derecesinde azgın ve yoldan çıkmış biri de olsa, ona hakkı tebliğ etmede yumuşak konuşmak gerekmektedir.

    3. Hz. Peygamberin, insanlara akıllarına göre konuşun (bk. Suyuti, ed-Dürer, s. 12) emridir. Bu emir ile, muhatabın yaş, idrak ve intikal kabiliyeti ve kültür seviyesini dikkate alarak konuşmak gerektiği vurgulanmaktadır. Özellikle bu asrın mizacı dikkate alındığında insanların ilk önce aklını doyurmak gerekmektedir. Dolayısıyla tebliğ yöntemi, muhataplara ilim ve fikirle, delil ve hüccetle konuşmayı zorunlu kılmaktadır.

    4. İslamda davetin can alıcı noktası, ilim ve fikir derinliğinin yanında bir de, İslamın güzelliğini hayatında fiilen sergilemektir, lisan-ı hal ile dinin güzelliğini kendi dünyasında yansıtarak, fiilen yaşamak ve bu güzelliği sevdikleriyle ve diğer insanlarla paylaşmaktır.

    5. İslamda tebliğ, hem müslümanlara hem de gayr-i müslimlere yönelik bir faaliyettir; Müslümanlara Kur’an’ın hakikatlerini ders ve talim ettirmek, vaaz ve nasihatte bulunmak, gayr-i müslimlere de dini tebliğ etmek, ilahi mesajı ulaştırmak ve irşad faaliyetlerinde bulunmak demektir.

    6. Hz. Peygamber, tebliğ görevini yürütürken, insanların Hak dine yönelmeleri ve tek bir Allah’a iman etmeleri konusunda azim gayret göstermiş, adeta kendisini helak edercesine çalışmıştır. Onun bu saffet ve samimiyetini Kuran şu ifadeler ile dile getirmektedir: “Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın” (Şuara, 3), “Bu yeni kitaba İnanmazlarsa (ve bu yüzden helak olurlarsa), arkalarından üzüntü ile neredeyse kendini harap edeceksin” (Kehf, 6) Biz de aynı samimiyetle ve hassasiyetle onlara tebliğde bulunmalıyız.

    7. Hz. Peygamberin daveti ile ilgili incelikleri açıklayan ayetleri tetkik ettiğimizde şu temel mesajlar ortaya çıkmaktadır: Hz. Peygamber insanlar üzerinde bir zorba değildir. (bk. Gaşiye, 22; Kaf, 45) Hz. Muhammed’in görevi insanları irşad, tebliğ ve davetten ibarettir. (bk. Al-i İmran, 20; Maide, 92; Şura, 48) Biz de zorlamadan, ürkütmeden, nefret ettirmeden; sevdirerek, müjdeleyerek, ruh ve gönüllerine seslenerek sadece tebliğ ve irşad görevlerimizi yerine getirmeliyiz.

    8. Hz. Peygamberin davet ile ilgili uygulamasına bakıldığında, onun davet metodunun son derece mantıki, gerçekçi, tutarlı, makul, sistemli, olayların gelişimine muvafık ve insan fıtratına uygun olduğu görülmektedir.

    Hz. Peygamberin 23 yıl gibi kısa bir zamanda bu derece başarılı olması katiyen tesadüfi değildir.

    Bu çalışmaların arkasında şu gerçekler yatmaktadır:

    - Hz. Peygamber tebliğ ettiği dininde samimidir. Çünkü getirdiği ahkama herkesten ziyade riayet etmiş, İslamı bizzat nefsinde en ileri derecede bilfiil yaşamıştır.

    - Cenab-ı Hak Onu en güzel bir ahlak üzerine yaratmıştır (Kalem, 4).

    - Hz. Peygamber, emindir, bütün hayatının şahitliğiyle hiçbir yalanı işitilmemiş, hiçbir hilesi görülmemiştir. Onun en azılı düşmanları bile Onun sıdk ve doğruluğunu kabul etmiştir.

    - Hz. Peygamber, bütün insanlara değer vermiş, siyah, beyaz, kavim ve kabile gözetmeksizin bütün insanları aynı samimiyet ve içtenlikle kucaklamıştır, insan şahsiyetine itibar etmiştir.

    - Hz. Peygamber, af, müsamaha, hilm, şefkat ve merhameti, kin, öfke, zorbalık ve düşmanlığa tercih etmiş, katiyen kaba ve sert davranmamıştır. (Al-i İmran, 159)

    - Çevresini ümitsizlik ve karamsarlığa götürmemiş (bk. Feth,1; Nasr,1-2) çalışmalarını daima azim, sabır, inanç ve karalılıkla sürdürmüştür.

    - Hz. Peygamber tebliğ ve davet faaliyetlerini sürdürürken insanlardan hiçbir maddi menfaat ve şahsi çıkar düşünmemiş, onlardan hiçbir ecir ve ücret talebinde de bulunmamıştır. (bk. Sebe, 47 ;Yunus, 72)

    - İnsanlarla olan sosyal münasebetlerini kesmemiş, müslüman olan veya olmayan akraba ve çevresiyle ilgisini ısrarla devam ettirmiştir. (Duha, 9-10; Şuara, 214)

    - İnsanların toplu bulunduğu her yerde (evde, çarşı ve pazarda, panayırlarda) tebliğ faaliyetini hikmetle ve ısrarla sürdürmüştür (Maide, 67). O davet mesajını komşu devlet reislerine de ulaştırmış ve onları İslama ve selamete davet etmiştir.

    Bu açıdan bizler de her meşru yolu kullanarak islamı tebliğ ve irşad görevini yürütmeliyiz. Tebliğ ve irşad insanı bu görevi yerine getirirken dikkatli olmalı ve her yöntemi islama uygun olarak yerine getirmelidir. Bu açıdan tebliğ adamı:

    - Doğru İslamı ve İslamiyete uygun doğruluğu bilmeli ve onu anlatmalıdır.

    - İlim-amel ve tebliğ bir hakikatin üç ayrı yüzüdür. Birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Tebliğde, ilim şarttır; amel ise tebliğin hayatıdır.

    - İslâmî hakikatleri ve içinde yaşadığı devri çok iyi bilmelidir. Devrini bilmeyen insan, dehlizde hayat sürüyor demektir.

    - Gönlü Kur'ân'a ve Sünnete göre ayarlanmalıdır. Gönlü bu şekilde akort edilmeyen bir insanın, İslâm adına konuşması ve İslâmî hakikatleri anlatması çok zor, hatta imkânsızdır.

    - Tebliğ yaparken kullandığı bütün yolların meşru olmasına son derece dikkat etmelidir. Zira meşru bir hedefe ancak meşru yollarla ulaşılabilir. Helal ve meşru olmayan yol ve yöntemlerle doğruya ulaşılamaz. Müslüman, hedefe varmak için her yolu meşru gören militan değil; tuttuğu yolun meşru olmasını, kılı kırk yararcasına inceleyen ve sonra da tatbik eden sahabî ruhlu tebliğ adamıdır.

    - Anlattığını muhakkak yaşamalıdır. Aksi durum, bir münafıklık alâmetidir ki, mü'min böyle bir duruma düşmekten fevkalâde sakınmalıdır. Anlattığını yaşamayan insanların söyledikleri sözlerde, tesir ve bereket de olamaz. Onlar saman alevi gibi çabuk parlar ve hemen sönerler. Isıtma adına bir kaloriye sahip oldukları söylenemez.

    - Daima tevazu ve mahviyet hâlini muhafaza etmelidir. Bu, asil insanlara mahsus bir davranıştır. İman ise, asaletin tâ kendisidir. Öyleyse tebliğ adamı, her mü'min gibi asil davranmalıdır.

    - Tebliğinde çok ısrarlı olmalıdır. Bu ısrar onun kendi dâvâsına karşı hürmet ve saygısının ifadesidir.

    - Fıtrat kanunlarıyla çatışmamalıdır. O, tebliğ ve irşâdında daima basiretli davranmalıdır. İnsanda mevcut bazı zaaf ve arzuları görmezlikten gelmek, asla doğru değildir. Asıl olan, bu zaaf ve istekleri güzele ve iyiye kanalize edebilmektir.

    - Bir şefkat kahramanıdır. Onun kaba kuvvet kullanarak hakkı kabul ettirme gibi bir yola tevessül etmesi hiç mi hiç düşünülmemelidir.

    - En mühim özelliklerinden biri fedakârlıktır.

    - Duâ ile bütünleşen insandır. Duâ ise, ihlâs ve samimiyetin esasıdır.

    - Bir mantık ve realite insanıdır. Mantıkîliği ölçüsünde muvaffak olur ve içinde yaşadığı toplumda kabul görür.

    - Tebliğ işini hep bir aşk ve iştiyak içinde sürdürür.

    - İç derinliği, tebliğ adamının ayrılmaz vasfı olmalıdır.

    - Dâvâsını tebliğ ederken, ruh duruluğuna ve kalb safvetine sahip olmalıdır. Ve arkasında zahîr olarak Allah'ı ve Resûlü'nü bulabilmesi için, en az dâvâsı kadar berrak bir hayat yaşaması şarttır. Böyle bir hayat ise ancak kalb safvetiyle gerçekleştirilebilir.



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  3. 26.Nisan.2011, 14:27
    2
    Üye



    Müslümanların temel sorumluklarından biri de İslamı tebliğ ve irşad faaliyetlerini yürütmesidir. Bu sorumluluğunu ifa ederken Kur’an’i öğretiler ile donanmalı Resulullah’ın (asm) örnekliğinde yol almalıdır.

    Müslüman birey, insanların ıslahı için çaba sarfetmenin, yeryüzünde tevhid ve adaletin hakim olması için mücadele etmenin sorumluluğunun farkında olmalı, bu sorumluluğun da iyiliği anlatıp kötülükten sakındırmak olduğunu en güzel şekli ile ortaya koymalıdır. Müslümanın inancının gereği olarak iyiliği anlatıp kötülüklerden sakındırması gerekir. Bu mesuliyet, ümmetin her bireyi için –herkesin kendi konumuna, donanımına ve özellikleri ölçüsünde- geçerlidir.

    Davet, tebliğ ve ıslah çalışmaları, ilk insan/ilk peygamberden son peygamber Hz. Muhammed’e (asm) kadar resuller ve nebiler tarafından yapılmıştır. Son peygamber Hz. Muhammed’den (asm) sonra bu sorumluluk, onun yolunu takip eden Müslümanların sorumluluğu haline gelmiştir. İslami davet ve ıslah çalışmalarındaki sorumluğunu yerine getirmeyen Müslüman birey ve İslam toplulukları varlık sebeplerini yitirmiş misyonlarının gereğini yerine getirmemiş olurlar.

    İyiliği anlatmak ve kötülükten sakındırmak İslam toplumunun inşa sürecinde temel amaç ve vazgeçilmez unsurdur. Davet sorumluluğu taşıyan birey her konuda titiz olmalı, ihmalkar davranmamalı sabır ve metanet ehli olmalıdır.

    İslam ile müşerref olan iman ile taçlandırılan Müslüman bireyin, özellikle gençlerin, davet ve tebliğ esnasında, özelde ailelerine karşı genelde de topluma karşı nezaketsiz hatta İslam ahlakına uymayacak şekilde davranmaları bir maraz/hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Bu noktada hayatımızın her anını kuşatan Kur’an’ın Müslüman bireyin davet ve tebliğ şeklini nasıl belirlediğine de bakalım:

    “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi.” (Al-i İmran, 159)

    “İnsanlara güzel söz söyleyin .” (Bakara, 83)

    “Sen Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet edip çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 125)

    Ayetlerden de anlaşılacağı gibi tebliğ edilen bireyin düşüncesi, itikadı, karakteri ve konumu ne olursa olsun eğer İslam’a savaş açmamış ise bu kişiye karşı nezaketli, yumuşak bir üslub ile İslam’ın güzelliklerini anlatmak gerekir. Cehaletlerinden dolayı gayri İslami hareketlerde bulunan insanlara karşı cephe almamalı, onları en güzel şekilde uyarmalıyız. İslam insanların ihya ve hidayetini amaçlar. Onların helak ve hüsranını hedeflemez. Tebliğ görevini icra eden Müslüman, kendisini bir yargıçtan ziyade davetçi olarak görmelidir.

    Şunu açık ve net şekilde ifade etmeliyiz. İslam’ın güzelliklerini tebliğ edecek davetçi; öncelikle ilmi bir altyapıya sahip olmalı, nezaket kurallarını çok iyi bilmeli, gerçekleri güzellikle anlatma kabiliyetine sahip olmalı ve her konuda olduğu gibi bu konuda da Vahyin aydınlığında, Resulullah’ın (asm) önderliğinde bu vazifesini ifa etmelidir.

    Buna göre her ne yol ve yöntemle olursa olsun, tebliğ ve cihadda şu noktalara dikkat edilmesi gerekir:

    1. Cihadın ve tebliğin en kalıcı, en etkin yönteminin, insanlara hikmetle yaklaşmak ve güzel öğüt ile tebliğ görevini sürdürmek olduğu ortaya çıkmaktadır. (bk. Nahl, 125)

    2. Yumuşak konuşmaktır. İncitmeden, kırmadan, insan şahsiyetine itibar ederek muhatabına yumuşak bir üslup ile yaklaşmaktır. “Firavuna gidin. Çünkü o azmış ve yoldan çıkmıştır. Ona ‘kavl-i leyyin” ile konuşun ve yumuşak söz söyleyin ta ki öğüt alsın ve korksun.” (Taha, 20:43-44) ayetinden alacağımız çok dersler vardır. Muhatap Firavun derecesinde azgın ve yoldan çıkmış biri de olsa, ona hakkı tebliğ etmede yumuşak konuşmak gerekmektedir.

    3. Hz. Peygamberin, insanlara akıllarına göre konuşun (bk. Suyuti, ed-Dürer, s. 12) emridir. Bu emir ile, muhatabın yaş, idrak ve intikal kabiliyeti ve kültür seviyesini dikkate alarak konuşmak gerektiği vurgulanmaktadır. Özellikle bu asrın mizacı dikkate alındığında insanların ilk önce aklını doyurmak gerekmektedir. Dolayısıyla tebliğ yöntemi, muhataplara ilim ve fikirle, delil ve hüccetle konuşmayı zorunlu kılmaktadır.

    4. İslamda davetin can alıcı noktası, ilim ve fikir derinliğinin yanında bir de, İslamın güzelliğini hayatında fiilen sergilemektir, lisan-ı hal ile dinin güzelliğini kendi dünyasında yansıtarak, fiilen yaşamak ve bu güzelliği sevdikleriyle ve diğer insanlarla paylaşmaktır.

    5. İslamda tebliğ, hem müslümanlara hem de gayr-i müslimlere yönelik bir faaliyettir; Müslümanlara Kur’an’ın hakikatlerini ders ve talim ettirmek, vaaz ve nasihatte bulunmak, gayr-i müslimlere de dini tebliğ etmek, ilahi mesajı ulaştırmak ve irşad faaliyetlerinde bulunmak demektir.

    6. Hz. Peygamber, tebliğ görevini yürütürken, insanların Hak dine yönelmeleri ve tek bir Allah’a iman etmeleri konusunda azim gayret göstermiş, adeta kendisini helak edercesine çalışmıştır. Onun bu saffet ve samimiyetini Kuran şu ifadeler ile dile getirmektedir: “Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın” (Şuara, 3), “Bu yeni kitaba İnanmazlarsa (ve bu yüzden helak olurlarsa), arkalarından üzüntü ile neredeyse kendini harap edeceksin” (Kehf, 6) Biz de aynı samimiyetle ve hassasiyetle onlara tebliğde bulunmalıyız.

    7. Hz. Peygamberin daveti ile ilgili incelikleri açıklayan ayetleri tetkik ettiğimizde şu temel mesajlar ortaya çıkmaktadır: Hz. Peygamber insanlar üzerinde bir zorba değildir. (bk. Gaşiye, 22; Kaf, 45) Hz. Muhammed’in görevi insanları irşad, tebliğ ve davetten ibarettir. (bk. Al-i İmran, 20; Maide, 92; Şura, 48) Biz de zorlamadan, ürkütmeden, nefret ettirmeden; sevdirerek, müjdeleyerek, ruh ve gönüllerine seslenerek sadece tebliğ ve irşad görevlerimizi yerine getirmeliyiz.

    8. Hz. Peygamberin davet ile ilgili uygulamasına bakıldığında, onun davet metodunun son derece mantıki, gerçekçi, tutarlı, makul, sistemli, olayların gelişimine muvafık ve insan fıtratına uygun olduğu görülmektedir.

    Hz. Peygamberin 23 yıl gibi kısa bir zamanda bu derece başarılı olması katiyen tesadüfi değildir.

    Bu çalışmaların arkasında şu gerçekler yatmaktadır:

    - Hz. Peygamber tebliğ ettiği dininde samimidir. Çünkü getirdiği ahkama herkesten ziyade riayet etmiş, İslamı bizzat nefsinde en ileri derecede bilfiil yaşamıştır.

    - Cenab-ı Hak Onu en güzel bir ahlak üzerine yaratmıştır (Kalem, 4).

    - Hz. Peygamber, emindir, bütün hayatının şahitliğiyle hiçbir yalanı işitilmemiş, hiçbir hilesi görülmemiştir. Onun en azılı düşmanları bile Onun sıdk ve doğruluğunu kabul etmiştir.

    - Hz. Peygamber, bütün insanlara değer vermiş, siyah, beyaz, kavim ve kabile gözetmeksizin bütün insanları aynı samimiyet ve içtenlikle kucaklamıştır, insan şahsiyetine itibar etmiştir.

    - Hz. Peygamber, af, müsamaha, hilm, şefkat ve merhameti, kin, öfke, zorbalık ve düşmanlığa tercih etmiş, katiyen kaba ve sert davranmamıştır. (Al-i İmran, 159)

    - Çevresini ümitsizlik ve karamsarlığa götürmemiş (bk. Feth,1; Nasr,1-2) çalışmalarını daima azim, sabır, inanç ve karalılıkla sürdürmüştür.

    - Hz. Peygamber tebliğ ve davet faaliyetlerini sürdürürken insanlardan hiçbir maddi menfaat ve şahsi çıkar düşünmemiş, onlardan hiçbir ecir ve ücret talebinde de bulunmamıştır. (bk. Sebe, 47 ;Yunus, 72)

    - İnsanlarla olan sosyal münasebetlerini kesmemiş, müslüman olan veya olmayan akraba ve çevresiyle ilgisini ısrarla devam ettirmiştir. (Duha, 9-10; Şuara, 214)

    - İnsanların toplu bulunduğu her yerde (evde, çarşı ve pazarda, panayırlarda) tebliğ faaliyetini hikmetle ve ısrarla sürdürmüştür (Maide, 67). O davet mesajını komşu devlet reislerine de ulaştırmış ve onları İslama ve selamete davet etmiştir.

    Bu açıdan bizler de her meşru yolu kullanarak islamı tebliğ ve irşad görevini yürütmeliyiz. Tebliğ ve irşad insanı bu görevi yerine getirirken dikkatli olmalı ve her yöntemi islama uygun olarak yerine getirmelidir. Bu açıdan tebliğ adamı:

    - Doğru İslamı ve İslamiyete uygun doğruluğu bilmeli ve onu anlatmalıdır.

    - İlim-amel ve tebliğ bir hakikatin üç ayrı yüzüdür. Birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Tebliğde, ilim şarttır; amel ise tebliğin hayatıdır.

    - İslâmî hakikatleri ve içinde yaşadığı devri çok iyi bilmelidir. Devrini bilmeyen insan, dehlizde hayat sürüyor demektir.

    - Gönlü Kur'ân'a ve Sünnete göre ayarlanmalıdır. Gönlü bu şekilde akort edilmeyen bir insanın, İslâm adına konuşması ve İslâmî hakikatleri anlatması çok zor, hatta imkânsızdır.

    - Tebliğ yaparken kullandığı bütün yolların meşru olmasına son derece dikkat etmelidir. Zira meşru bir hedefe ancak meşru yollarla ulaşılabilir. Helal ve meşru olmayan yol ve yöntemlerle doğruya ulaşılamaz. Müslüman, hedefe varmak için her yolu meşru gören militan değil; tuttuğu yolun meşru olmasını, kılı kırk yararcasına inceleyen ve sonra da tatbik eden sahabî ruhlu tebliğ adamıdır.

    - Anlattığını muhakkak yaşamalıdır. Aksi durum, bir münafıklık alâmetidir ki, mü'min böyle bir duruma düşmekten fevkalâde sakınmalıdır. Anlattığını yaşamayan insanların söyledikleri sözlerde, tesir ve bereket de olamaz. Onlar saman alevi gibi çabuk parlar ve hemen sönerler. Isıtma adına bir kaloriye sahip oldukları söylenemez.

    - Daima tevazu ve mahviyet hâlini muhafaza etmelidir. Bu, asil insanlara mahsus bir davranıştır. İman ise, asaletin tâ kendisidir. Öyleyse tebliğ adamı, her mü'min gibi asil davranmalıdır.

    - Tebliğinde çok ısrarlı olmalıdır. Bu ısrar onun kendi dâvâsına karşı hürmet ve saygısının ifadesidir.

    - Fıtrat kanunlarıyla çatışmamalıdır. O, tebliğ ve irşâdında daima basiretli davranmalıdır. İnsanda mevcut bazı zaaf ve arzuları görmezlikten gelmek, asla doğru değildir. Asıl olan, bu zaaf ve istekleri güzele ve iyiye kanalize edebilmektir.

    - Bir şefkat kahramanıdır. Onun kaba kuvvet kullanarak hakkı kabul ettirme gibi bir yola tevessül etmesi hiç mi hiç düşünülmemelidir.

    - En mühim özelliklerinden biri fedakârlıktır.

    - Duâ ile bütünleşen insandır. Duâ ise, ihlâs ve samimiyetin esasıdır.

    - Bir mantık ve realite insanıdır. Mantıkîliği ölçüsünde muvaffak olur ve içinde yaşadığı toplumda kabul görür.

    - Tebliğ işini hep bir aşk ve iştiyak içinde sürdürür.

    - İç derinliği, tebliğ adamının ayrılmaz vasfı olmalıdır.

    - Dâvâsını tebliğ ederken, ruh duruluğuna ve kalb safvetine sahip olmalıdır. Ve arkasında zahîr olarak Allah'ı ve Resûlü'nü bulabilmesi için, en az dâvâsı kadar berrak bir hayat yaşaması şarttır. Böyle bir hayat ise ancak kalb safvetiyle gerçekleştirilebilir.



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  4. 14.Şubat.2013, 19:00
    3
    Misafir

    Cevap: İnternet, televizyon, radyo gibi yollarla İslamı nasıl tebliğ etmeliyiz? Tebliğde ve tebliğ e

    Allah razı olsun abi


  5. 14.Şubat.2013, 19:00
    3
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Allah razı olsun abi





+ Yorum Gönder