Konusunu Oylayın.: Sorumluluğun Önemi Üzerine...

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Sorumluluğun Önemi Üzerine...
  1. 24.Nisan.2011, 00:09
    1
    Misafir

    Sorumluluğun Önemi Üzerine...

  2. 24.Nisan.2011, 12:37
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Sorumluluğun Önemi Üzerine...




    Sorumlu Olmak veya Sorumluluğun Farkında Olmak

    Başlığa çektiğim bu yarım cümle, düşünen insana çok şeyler anlatıyor. Gerçekten ‘sorumlu olmak’ farklıdır, ‘sorumlu olduğunun şuurunda olmak’ farklıdır. Sorumluluğunun şuurunda olmayan sorumlu insanlar, kelimenin tam anlamıyla sorumsuz insanlardır. Vurdum-duymazdır bu tipler. Umursamaz ne etrafında olup- bitenleri, ne de kendi yapıp ettiklerini. Zarar verir aslında bu yaklaşımları ile sorumlu olduğu herşeye ve herkese. Ama şuuru ona taaalluk etmediği için, idrak edemezler bu tavrın muhtemel kötü neticelerini.

    Ama buna karşı bir de sorumlu olduğunun şuurunda olanlar vardır. Sorumluluklarının gereğini yerine getirmeseler bile, bu ‘şimdilik’ kaydıyla kayıtlıdır onların lügatlarında. Çünkü ‘getirmeme’ diye, son tahlilde iradi bir tercihin ifadesi olan bir fiil yoktur onların ne duygu ve düşüncelerinde, ne de hayal ve rüyalarında. Onun için fırsat arar, fırsat kollarlar sürekli olarak yerine getiremedikleri sorumlulukları yerine getirmek için. Vazifelerini ifa etmek de diyebilirsiniz buna. İsterseniz ödevlerini yapmak deyin; netice değişmeyecektir zira. Bunlar basit isimlendirme farklılıklarından ibaret. İsim farklılıkları ise vazifenin asliyetine de, mahiyetine de dokunmaz.


    Öte yandan hiç kimsenin şüphesi yoktur sorumluluk şuuruyla vazifesine asılan insanlar hakkında. Çünkü gözle görünür, elle tutulur ıztırap, çile, üzüntü nümayandır onların vicdanlarında. Elbette vicdanın dışa yansıması da olacaktır. Hani derler ya ‘bal küpü dışına bal, sirke küpü de sirke sızdırır’ diye. Sorumluluk şuuruyla dopdolu olan sine, ızdırap ve kalakla kanayan vicdan, dış dünyaya elbette bunları sızdıracaktır. Bütün bunlar ilgili şahsın suretine de, hal, tavır ve davranışlarına da, konuşmalarına da aksedecektir.


    Çıkış yolu arayacaklardır bu insanlar karşı karşıya oldukları engelleri aşmak için. Allah da karşılıksız bırakmayacaktır bütün bu vicdani kalak ve ızdırapları. Mutlaka çıkış yolunu, hayır yolu değil yüzlerce, binlerce yolları gösterecektir bu dertli sinelere. Hiç akıllarına gelmeyen, hayallerine misafir olmayan, örneği insanlık tarihinde görülmemiş nice yollar onların önünü açacaktır yeri ve zamanı geldiğinde. Kalbler elinde olan Allah, başkalarının kalblerini, duygu ve düşüncelerini, hislerini, sevgi ve saygılarını, hasılı maddi ve manevi tüm varlıklarını adeta bir akarsu gibi akıttıracaktır, bu eli-kolu bağlı ama sinesi dertli gönüllere.


    Bir üçüncü tip daha var; hiç bahsetmek istemezdim ama sorumluluktan bahsettiğimiz bu yerde bunlardan bahsetmezsek, yazı eksik kalacak, hece vezniyle yazıldığı halde bir mısrasının hecesi eksik şiir gibi duracak. Gönlüm razı olmaz böyle bir eksikliğe. Üçüncü tip, bir aileden, bir iş yerinden, bir departmandan, bir ülkeden vs. sorumludur ama sorumlu değil de ‘sahip’ gibi davranır. ‘Sorumluluk sahibi’ terkibi içinde ele almayın meseleyi. Onu kasdetmiyorum. ‘Sahip’ diyorum, ‘malik’ anlamında. Sanki o işin ‘mine’l bab, ile’l mihrab’ sahibidir, yegane malikidir o. Eğer bir devlet başkanı ise bu kişi, nihai söz kesen odur. Hiç kimsenin ne fikri, ne tecrübesi, ne tavsiyesi bu tiplere tesir etmez. Kendi bildiklerini okurlar. ‘Astığım astık, kestiğim kestik’ insanlardır bunlar. “Ben yaptım, oldu" mantığı hakimdir bütün işlerinde. Ne hukukilik, ne kanunilik, arasan da bulamazsın bunların yaptıkları icraatlarda. Hani eski padişahlar için söylenir ya: “insanların kaderi onun iki dudağı arasında.” İşte onun modern versiyonudur bu. Heyetler, kurullar, toplantılar, nutuklar, demeçler, haklar, özgürlükler, demokrasiler, ilkeler, standartlar, kararlar, hepsi ama hepsi dostlar alış-verişte görsün kabilinden tribünleri tatmin için ortaya konan oyunlardan ibarettir.


    Bu üçüncüsü, ilk olarak ele aldığımız sorumsuzluk ölçüsünde, hatta bazen ve bazı sonuçları itibariyle sorumsuzluktan çok daha kötüdür. Derin yaralar açar ilgili alanda; ailede, iş yerinde, toplumda, millette. Onun için tez elden tedavisi gerekir bu hastalığın. Evet, bir hastalıktır bu. Bazı hastalıklar gibi bulaşıcı hem de. Yakın dairedeki, yüzünü, gözünü, aklını, fikrini bu yana çevirmiş, örnek, model peşinde olan herkesi ve herşeyi kendine benzetebilir. Zira mahiyetlerinde mündemiç dönüştürme, başkalaştırma gücü de vardır bunların. Dönüştürse yine iyi; hiç olmazsa hayatta kalacak, tedavi şansı olacak, uzun asırlar alsa dahi. Asıl tahrip güçlerinden, öldürücü yok edici özelliklerinden bahsetmek lazım. Öldürür, yok eder, tarih sahnesinden ebediyen siler insanları, aileleri, toplumları, devletleri bu tipler. İnanmıyorsanız, tarihe bir de bu gözle bakın. Ne demek istediğimi anlayacak hatta daha ötesini söyleyeceksiniz.


    Öldürme, yok olma ölçüsünde bir başka tehlikeli sonucu da vardır bu tip yaklaşımın; gruplaşma veya ekolleşme. Kardeşi kardeşe düşman eder er veya geç bu tipler, sorumluluk altında bulunan kişileri veya grupları. Sun’i bölünmeler olur önce, ardından kalıcı ayrılıklar, düşmanlıklar. Ya sonra! Sonrası malum! Zikre gerek var mı?


    Nereden çıktı bu diyeceksiniz şimdi. Öyle aile liderleri gördüm ki ben şu orta yaşları yeni aştığım ömrüm içinde; kimisi sorumsuz kişiler. Karısına da, çoluk-çocuğuna da yazık ediyorlar. Üzülüyorsunuz, fırsatını kolluyor, yardımda bulunmaya çalışıyorsunuz. Laf anlamaz, söz dinlemez bir tipse, ‘bari karısı, çocukları’ diyorsunuz, onlara yardım eli uzatıyorsunuz. Sorumluluk şuuru yerinde ama eksik ve gedikleri var. Bir problem yok bunlarda. Aile içinde birlik ve beraberlik ruhunu yakalamış bu insanlar. Maddi-manevi küçük desteklerle düzlüğü çıkabilirler.


    Sahiplik taslayanlara gelince; işte işin sarpa sardığı yer burası. Aynı çatı altında kaldığı insanlar, sanki karısı ve çocukları değil. Ya nesi? Tek kelime ile köle ve cariyeleri. Alternatif her türlü teklife kapalılar ayrıca. Çünkü her şeyin en iyisini, en güzelini, en doğrusunu onlar biliyor. O halde, başkalarının görüş ve kanaatları ile zaman kaybetmeye değer mi? Değmez elbette! Yalnızlığa da mahkumlar bunlar. Kendileri böyle olduğu gibi, ailelerini de sürüklüyorlar peşlerinden. Acımak geliyor içimden böylelerine. Sadece acımak. Acıyor ve üzülüyorum. Keşke, keşke türü temennilerle vakit öldürüyorum uykusuz geçen gecelerimde onları düşünerek. Ve dua ediyorum Rabbime, doğru yolunu göstersin bunlara diye.
    Sahi, siz de bir aile reisi misiniz? Hangi gruba giriyorsunuz?
    Ahmet Kurucan



  3. 24.Nisan.2011, 12:37
    2
    Silent and lonely rains



    Sorumlu Olmak veya Sorumluluğun Farkında Olmak

    Başlığa çektiğim bu yarım cümle, düşünen insana çok şeyler anlatıyor. Gerçekten ‘sorumlu olmak’ farklıdır, ‘sorumlu olduğunun şuurunda olmak’ farklıdır. Sorumluluğunun şuurunda olmayan sorumlu insanlar, kelimenin tam anlamıyla sorumsuz insanlardır. Vurdum-duymazdır bu tipler. Umursamaz ne etrafında olup- bitenleri, ne de kendi yapıp ettiklerini. Zarar verir aslında bu yaklaşımları ile sorumlu olduğu herşeye ve herkese. Ama şuuru ona taaalluk etmediği için, idrak edemezler bu tavrın muhtemel kötü neticelerini.

    Ama buna karşı bir de sorumlu olduğunun şuurunda olanlar vardır. Sorumluluklarının gereğini yerine getirmeseler bile, bu ‘şimdilik’ kaydıyla kayıtlıdır onların lügatlarında. Çünkü ‘getirmeme’ diye, son tahlilde iradi bir tercihin ifadesi olan bir fiil yoktur onların ne duygu ve düşüncelerinde, ne de hayal ve rüyalarında. Onun için fırsat arar, fırsat kollarlar sürekli olarak yerine getiremedikleri sorumlulukları yerine getirmek için. Vazifelerini ifa etmek de diyebilirsiniz buna. İsterseniz ödevlerini yapmak deyin; netice değişmeyecektir zira. Bunlar basit isimlendirme farklılıklarından ibaret. İsim farklılıkları ise vazifenin asliyetine de, mahiyetine de dokunmaz.


    Öte yandan hiç kimsenin şüphesi yoktur sorumluluk şuuruyla vazifesine asılan insanlar hakkında. Çünkü gözle görünür, elle tutulur ıztırap, çile, üzüntü nümayandır onların vicdanlarında. Elbette vicdanın dışa yansıması da olacaktır. Hani derler ya ‘bal küpü dışına bal, sirke küpü de sirke sızdırır’ diye. Sorumluluk şuuruyla dopdolu olan sine, ızdırap ve kalakla kanayan vicdan, dış dünyaya elbette bunları sızdıracaktır. Bütün bunlar ilgili şahsın suretine de, hal, tavır ve davranışlarına da, konuşmalarına da aksedecektir.


    Çıkış yolu arayacaklardır bu insanlar karşı karşıya oldukları engelleri aşmak için. Allah da karşılıksız bırakmayacaktır bütün bu vicdani kalak ve ızdırapları. Mutlaka çıkış yolunu, hayır yolu değil yüzlerce, binlerce yolları gösterecektir bu dertli sinelere. Hiç akıllarına gelmeyen, hayallerine misafir olmayan, örneği insanlık tarihinde görülmemiş nice yollar onların önünü açacaktır yeri ve zamanı geldiğinde. Kalbler elinde olan Allah, başkalarının kalblerini, duygu ve düşüncelerini, hislerini, sevgi ve saygılarını, hasılı maddi ve manevi tüm varlıklarını adeta bir akarsu gibi akıttıracaktır, bu eli-kolu bağlı ama sinesi dertli gönüllere.


    Bir üçüncü tip daha var; hiç bahsetmek istemezdim ama sorumluluktan bahsettiğimiz bu yerde bunlardan bahsetmezsek, yazı eksik kalacak, hece vezniyle yazıldığı halde bir mısrasının hecesi eksik şiir gibi duracak. Gönlüm razı olmaz böyle bir eksikliğe. Üçüncü tip, bir aileden, bir iş yerinden, bir departmandan, bir ülkeden vs. sorumludur ama sorumlu değil de ‘sahip’ gibi davranır. ‘Sorumluluk sahibi’ terkibi içinde ele almayın meseleyi. Onu kasdetmiyorum. ‘Sahip’ diyorum, ‘malik’ anlamında. Sanki o işin ‘mine’l bab, ile’l mihrab’ sahibidir, yegane malikidir o. Eğer bir devlet başkanı ise bu kişi, nihai söz kesen odur. Hiç kimsenin ne fikri, ne tecrübesi, ne tavsiyesi bu tiplere tesir etmez. Kendi bildiklerini okurlar. ‘Astığım astık, kestiğim kestik’ insanlardır bunlar. “Ben yaptım, oldu" mantığı hakimdir bütün işlerinde. Ne hukukilik, ne kanunilik, arasan da bulamazsın bunların yaptıkları icraatlarda. Hani eski padişahlar için söylenir ya: “insanların kaderi onun iki dudağı arasında.” İşte onun modern versiyonudur bu. Heyetler, kurullar, toplantılar, nutuklar, demeçler, haklar, özgürlükler, demokrasiler, ilkeler, standartlar, kararlar, hepsi ama hepsi dostlar alış-verişte görsün kabilinden tribünleri tatmin için ortaya konan oyunlardan ibarettir.


    Bu üçüncüsü, ilk olarak ele aldığımız sorumsuzluk ölçüsünde, hatta bazen ve bazı sonuçları itibariyle sorumsuzluktan çok daha kötüdür. Derin yaralar açar ilgili alanda; ailede, iş yerinde, toplumda, millette. Onun için tez elden tedavisi gerekir bu hastalığın. Evet, bir hastalıktır bu. Bazı hastalıklar gibi bulaşıcı hem de. Yakın dairedeki, yüzünü, gözünü, aklını, fikrini bu yana çevirmiş, örnek, model peşinde olan herkesi ve herşeyi kendine benzetebilir. Zira mahiyetlerinde mündemiç dönüştürme, başkalaştırma gücü de vardır bunların. Dönüştürse yine iyi; hiç olmazsa hayatta kalacak, tedavi şansı olacak, uzun asırlar alsa dahi. Asıl tahrip güçlerinden, öldürücü yok edici özelliklerinden bahsetmek lazım. Öldürür, yok eder, tarih sahnesinden ebediyen siler insanları, aileleri, toplumları, devletleri bu tipler. İnanmıyorsanız, tarihe bir de bu gözle bakın. Ne demek istediğimi anlayacak hatta daha ötesini söyleyeceksiniz.


    Öldürme, yok olma ölçüsünde bir başka tehlikeli sonucu da vardır bu tip yaklaşımın; gruplaşma veya ekolleşme. Kardeşi kardeşe düşman eder er veya geç bu tipler, sorumluluk altında bulunan kişileri veya grupları. Sun’i bölünmeler olur önce, ardından kalıcı ayrılıklar, düşmanlıklar. Ya sonra! Sonrası malum! Zikre gerek var mı?


    Nereden çıktı bu diyeceksiniz şimdi. Öyle aile liderleri gördüm ki ben şu orta yaşları yeni aştığım ömrüm içinde; kimisi sorumsuz kişiler. Karısına da, çoluk-çocuğuna da yazık ediyorlar. Üzülüyorsunuz, fırsatını kolluyor, yardımda bulunmaya çalışıyorsunuz. Laf anlamaz, söz dinlemez bir tipse, ‘bari karısı, çocukları’ diyorsunuz, onlara yardım eli uzatıyorsunuz. Sorumluluk şuuru yerinde ama eksik ve gedikleri var. Bir problem yok bunlarda. Aile içinde birlik ve beraberlik ruhunu yakalamış bu insanlar. Maddi-manevi küçük desteklerle düzlüğü çıkabilirler.


    Sahiplik taslayanlara gelince; işte işin sarpa sardığı yer burası. Aynı çatı altında kaldığı insanlar, sanki karısı ve çocukları değil. Ya nesi? Tek kelime ile köle ve cariyeleri. Alternatif her türlü teklife kapalılar ayrıca. Çünkü her şeyin en iyisini, en güzelini, en doğrusunu onlar biliyor. O halde, başkalarının görüş ve kanaatları ile zaman kaybetmeye değer mi? Değmez elbette! Yalnızlığa da mahkumlar bunlar. Kendileri böyle olduğu gibi, ailelerini de sürüklüyorlar peşlerinden. Acımak geliyor içimden böylelerine. Sadece acımak. Acıyor ve üzülüyorum. Keşke, keşke türü temennilerle vakit öldürüyorum uykusuz geçen gecelerimde onları düşünerek. Ve dua ediyorum Rabbime, doğru yolunu göstersin bunlara diye.
    Sahi, siz de bir aile reisi misiniz? Hangi gruba giriyorsunuz?
    Ahmet Kurucan






+ Yorum Gönder