Konusunu Oylayın.: Sadaka Kültüründe Neredeyiz?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Sadaka Kültüründe Neredeyiz?
  1. 24.Nisan.2011, 00:09
    1
    Misafir

    Sadaka Kültüründe Neredeyiz?

  2. 24.Nisan.2011, 12:40
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Sadaka Kültüründe Neredeyiz?




    Sadaka Kültüründe Neredeyiz?
    Müslümanları çepeçevre saran ve zaman zaman dayanılmaz boyutlara gelen çeşitli sıkıntı, acı ve âfetler karşısında güç, kuvvet, akıl ve diğer organlarımızın ne derece âciz ve zayıf duruma düştüğünü görüyor, Kadir-i Mutlak olan Rabbimize yönelip derdimizi ona açmaktan başka çare bulamıyoruz. İman nimetinden, tefekkür hasletinden mahrum olanlar bu şartlar karşısında kıvranıp duruyor, çıldırmaya ve intihara kadar yol alıyor. Rabbim işte bu durumlarda kendimizi sıkı bir muhasebeden geçirerek dergâhına dönmemizi emrediyor. Tövbe ve niyazla sadaka kalkanını bahşediyor.
    Sadaka kelimesinin anlamını hatırlayacaksınız. Sadece Allahın rızasına erişmek için muhtaç durumda olanlara verilen mal, para, bilgi ve benzeri şeylerdir. Çöl bedevisi gibi en katı ve acımasız bir toplum ferdi iken Kuran ve sünneti çok iyi kavramak ve yaşamak suretiyle gökteki yıldızlar seviyesine çıkan yüce Sahabe sadaka kültürünün gerçeğine sahip olmakla kalmamış ve bütün emanetler gibi onu da dünyanın dört bucağına yaymıştır. Eğer insanı eşref-i mahlûkat yapan İslâm’ın iyilik ve cömertlik emri olmasaydı insanların birbiri ile sevişip kaynaşmasını acaba hangi şey sağlayabilirdi? Bu sebepledir ki değişik kavim ve inanç sahipleri asırlar boyu güvence içinde yaşayıp altın çağlara da tanık olmuşlardır. İslam’ın koca Arap Yarımadası, Afrika ve Asya’ya yayılmasını tamamlayıp bir insan ömrü kadar kısa bir süre geçmeden İspanya kapılarına dayanması sevgi ve fedakârlık coşkusu değil midir? Cihad kelimesini daraltıp kılıçla insanı kesme diye lanse edenler islamın insana yaklaşım metotlarından bihaberdirler.
    Bugün batıyı örnek alarak sürüklendiğimiz günümüzdeki cemiyette her gün insanı dehşetlere gark eden hadiselere şahit oluyoruz. Şefkat ve merhametten uzak ve kafatasından kan içen siyonizm ve batı kafası medeniyet yaftası altında insanları sömürmeye devam ediyor. Müslüman da ise en hakir insanı bile kardeş kabul etmeyi emreden Allah’a tam bir iman olması gerekir. Kuru taklitçilik beraberinde mal hırsı, her türlü hile ve dünya sarhoşluğu getirerek karşılıklı sevgi ve saygımızı büyük çapta yok etti. Ardı arası kesilmeyen ve müesseselerin tertibat almakta âciz kaldığı profesyonel ve diplomalı hırsızlar, gaspçılar, tinerciler, hilekâr ve düzenbazlar kol geziyor. Ekonomi derslerinde hâlâ inkârcı papaz Maltus’un mutlak açlıktan bahseden teorisi okutulduğu gibi yardım teşkilâtlarına olan güven sinsi ellerle sarsılmaya çalışılıyor. Bütün dünya omuzlara yüklenmiş gibi insanımızın yüzü gülmüyor; selâm sabahı unutmuş, hal hatır sorma ve komşuluk hukukunu bir tarafa atmışız. İşte bu ve benzeri menfilikler nefsin istek ve arzularını her şeyin merkezi yapan egosantrik (benmerkezli) zihniyetten ileri gelmektedir.
    Bundan beş asır evvel Kanuni Sultan Süleyman döneminde Avusturya-Macaristan Devletinin büyükelçisi Leo De.Busbec hatıralarında İstanbul’da bırakın hırsızlığı, yüksek sesle bağırana dahi rastlamadığını kaydetmektedir. Nereden nereye? İçimizde her an duyduğumuz iki ses var. İlki iman daha sonra ise ruhumuz malı ve parayı vermeyi, yardımı emrederken ense kökümüze bindirdiğimiz nefis. Şeytan ve onun askerleri ise çeşitli bahanelerle bundan vazgeçip uzaklaşmamızı istiyor. Nefis hep kendisini dinlemekten, emrini baş tacı etmekten ve methetmekten yana. Sadaka verince nefis fakir ve muhtaç duruma düşüleceğini, aç kalınacağını fakirlerin hep kötü kişiler olduğunu empoze ediyor. O halde her an içimizdeki Rahmanî sese kulak vermek borcundayız. Yerine ve mal varlığına göre bol bol vermek insanı fakir yapmaz. Tam aksine keremli ve sevimli kılar, af ve merhametini ziyadeleştirip aranan, beklenen ve özlenen insan haline getirir. Böylece bir tesbih insicamı içinde birbirine bağlı, ülfet, sadakat ve hayırlarla dolu bir çevrenin temeli atılmış olur. Fakir ve zengin arasındaki aşılmaz gibi görünen uçurum kalkıp sağlam köprüler kurulur, sevgi ve saygı yer aldığı gibi huzur, selâmet ve saadet kapıları açılır.
    Kuranı Hâkimin yetmişten fazla âyeti kerimesinde sadaka ve yardım üzerinde durulmaktadır. Gerçek takvaya ve fazilete insanı yaklaştıran ana konuların başında sadakanın geldiği vurgulanır. Bu nedenle insanın mala olan hırsına rağmen yetimlere, yolda kalmışlara, düşkünlere, gerçek ihtiyaç sahibi fakirlere sadaka verilmesi emredilir. Bu husus nefis benzetimle her tanesinde yüzer dane bulunan bereketli bir başağa benzetilir. Sadaka vermeyi seven mümin sadece dünyada âfiyet bulmakla kalmaz, Allahın izni ile ananın evladından kaçacağı mahşer hesabı hengâmesinde kolaylık ve yardım bulur. Sahih-i Müslim’de geçen bir Hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır: “Her kim Allah yolunda çift sadaka verirse cennet kapılarından “Ey Allahın kulu! Bu kapı daha hayırlıdır diye çağrılır.”
    Fakat sadakanın uygun biçimde incitmeden, gösterişe kaçmadan ve başa kalkmadan verilmesi esastır. Hele özellikle eşyanın ve giyeceğin eskisini ve paranın en ufak ve yırtık olanını seçip vermek Müslümana yakışmaz. Zira iyi düşünecek olursak fakir, miskin ve diğer ihtiyaç sahipleri varlıklı Müslümanın en sağlam sigortasıdır. Onların duası Allahın izni ile her türlü kaza ve belayı defedeceği gibi sağlam yapılı dinamik bir cemiyet meydana getirir. Zengin, çeşitli vesilelerle bol bol dağıtırken, sadakasını kabul edip kendisinin ve malının temizlemesine vesile olduğu için de fakire şükran borçlu olduğunu göz ardı etmemelidir. Bunun içindir ki Cenab-ı Hak Meâric Suresinin 24 ve 25.ayetlerinde mealen “Dilenen ve iffetinden dolayı dilenmeyen muhtaç için varlıklının malında bir hak vardır” buyurur. Eğer sokakta dilencilerin avuç açmasını istemiyorsak her Müslüman kendi mahallesindeki fakirleri bizzat araştırıp sahip çıkacaktır. Ali İmran Suresinin 92.ayeti olan “Sevdiğiniz şeylerden sadaka vermedikçe, siz cennete eremezsiniz. Allah yolunda her ne harcarsanız muhakkak ki Allah onu bilir.” indiği zaman bütün sahabeler en kıymetli şeylerini Efendimize takdim ederek sadaka olarak dağıtmasını istemişlerdir. Demek ki içimizde her dileneni potansiyel suçlu gibi görüp ve göstermek yanlıştır. Bunun şuuruna eren ecdat değil mahallesinde fakir tespiti bugün bile İstanbul’da çeşitli semtlerde fakirin onurunu zedelemeyecek tenha köşelerde ayakta örnekleri bulunan nefis sadaka taşları yapmıştır. Bir adam boyunda olan taşın üstü sadakanın konulması için hafif çukur olurdu. Sadaka sahibi kimsenin görmediği yardımını oraya koyarken ihtiyaç sahibi de başka kardeşlerini düşünüp haklarına tecavüz etmeden gizlice ihtiyacı kadar parayı alıp uzaklaşırdı. İnsanın özelliklerini çok iyi bilen Yaradan El-Fecr Suresinin 17-20. ayetlerinde “Hayır doğrusu siz yetime ikram etmez, miskini de doyurmaya birbirinizi teşvik etmezsiniz. Mirası da helâl haram ayırmaksızın habire yersiniz, malı da çok çok seversiniz.” demektedir.
    Sadakanın en makbul olanı gizlice ve sessizce verileni olduğu gibi yardımın azı çoğu değil ihlasına bakılır. Hatta tatlı dil, birisine yol tarifi, yoldan bir taşı kaldırıp kenara koymak gibi her hayırlı iş hep birer sadakadır. Hatta Ufuk Peygamberimiz (sav) “Ey Müslüman hanımlar! Komşu bir kadın, bir koyun paçası bile olsa komşusunun hediyesini sakın küçük görmesin.” diye emreder. İnfak etmeye birbirimizi çeşitli vesilelerle ve damara dokundurmadan teşvikle beraber para ve mal elde iken, güç ve kuvvetimiz tükenip yatağa düşmeden sadakamızı bizzat elimizle ve araştırarak, vakit bulabiliyorsak muhtacın kapısına giderek vermek esastır. Zira bu can bir gün tenden çıkacak, bülbül gibi şakıyan diller susacak ve nazenin yüzler er geç solacaktır. Yoksa nedamet duyarak daha sonra keşkeleri sıralayıp durmak ve evlad-ü iyalden hayır yapmasını beklemekle korkarım ki çok geç kalacağız. Hayır hasenat konusunda çalışkan dernek ve vakıflar bulunmakla beraber belediyelerinde bu hususta duyarlı ve rehber olması beklenir. Fakir taramasını siyasi baskı altında kalmaksızın en iyi yapabilecek sorumlu teşekküller belediyelerdir. Bu bakımdan ya sadaka vermek isteyenleri beraberine alıp bizzat fakire götürmek ya sağlam ve anlaşılır adres vermek yahut da emaneti bizzat yetkili elemanları vasıtasıyla ve hayır sahibi namına dağıtmak mühimdir. Ramazanda sıcak yemek vermek isteyenler biraz daha zahmete katlanarak fakirin bizzat ayağına ve evine gitmelidirler. İftar sofraları yalnız varlıklılara hizmet etmemelidir. Hatta kullanılmış fakat son kullanma tarihi geçmemiş ilâçlar da toplanarak bir hekim nezaretinde fakir hastalara tevdi edilebilir.
    Allah Resulü (sav)’nün sadakanın rızkı artırdığına dair müteaddit hadisleri vardır. Bunlardan ikisi şöyledir: “Dört şey rızkı celbeder: Bunlar gece ibadeti, seherlerde istiğfar, sadaka vermek, gündüzün evvelinde ve sonunda Allah’ı zikretmek”, ”Sadaka veya zekât vermek suretiyle rızk için yardım dileyiniz.”(Mustafa Halebi, Hadisler Işığında Helâl Kazanç Yolları, Dârül Hadis Yayınları Shf:84-I66) Bir Müslümanın ömrünün bereketlenmesinde ve sekeratın dehşetli hesabının hafiflemesinde sadakanın ayrı bir yeri vardır. Nitekim Efendimiz (sav) Ebu Ya’lâ rivayeti ile gelen bir hadisi şeriflerinde “Sadaka ve akraba ile ilgilenmek sebebiyle Allahü Teala ömrün bereketini artırır. Kişiyi son nefeste kötü kimseler gibi ölmekten korur. Her türlü kötülük ve kaçınılması gereken şeylerden de muhafaza eder.” diye buyurur. (Seçme Hadisler, Diyanet İşleri Yayınları Shf:2O7)
    Hak aşığı Yunus Emre dürüstlükten ve yardımlaşmadan bahsederken şöyle diyor:
    Eğriliğin koyasın doğru yola gelesin
    Kibr-ü kini çıkargil erden nasib alasın
    Ne versen elin ile şol varır senin ile
    Ben desem inanmazsın varıcağız göresin
    Şanlı ecdat, Peygamberimizin (sav) cana ve ruhlara şifa kaynağı olan hadisi şeriflerine dayanarak birbirinden güzel örnekler sergilemiş ve Vakıf müesseseleri kurmuşlardır. Böylece sadece insanlığa değil tüm canlılar için hayır ve hasenat yarışına girmişlerdir. Bugün göğsümüz kabararak tanıtmaya çalıştığımız ve güzelliklere güzellik katan ve inci taneleri gibi dizilmiş hayır eserlerini çekip alırsanız şehirlerimizde ne kalır acaba? Bu şerefli selef-i salihin dünyada unutulmadıkları gibi ahiret kapısında da kârlı çıkacaklardır. Kanuni Sultan Süleyman Süleymaniye Külliyesinde her gün 30000 fakirin doyurulduğu sofraları kurmuştur. Fatih Sultan Muhammed Vakfiyesinde, onurları kırılmasın diye geceleri ve kapalı kaplar içinde götürülüp yemeğin fakir evlerine teslim edilmesini kayda bağladığı gibi kıtlık zamanında bırakılan silâhlarla ava çıkılıp fakirlerin mahrum bırakılmamasını garanti altına almıştır. Böylece fakir-zengin, yerli-yabancı, Müslim-gayrimüslim her insan tam bir güven ve sevgi halesi içinde yaşadığı gibi idarecilere devamlı duacı olmuşlardır. Bursa’da 1983 yılında araştırma yaparken Setbaşı civarında Gurebahâne-i Laklâkan denilen kolu kanadı kırık kuşların Osmanlı tedavi merkezinin tam dört yüz yıl devam ettiğini tespit etmiştim. Fakat ne yazık ki Tek Şef Rejimi zamanında satışa çıkarılarak bu dillere destan vakıf ortadan kaldırılmış ve satın alan da kiraya vermişti. Vakıf senetlerinin başında besmele, hamdele ve salvele ile en küçük ayrıntısına kadar mal ve hizmetin sırf hakkın rızası için varlıklar âlemine sunulduğu beyan edilirken son kısmında da bunları yağma eden, değiştiren veya ortadan kaldıranlara Allahın, Resulünün, meleklerin ve bütün müminlerin lânetleri yağdırılmaktadır. Bugün bu devasa eserlerin vakfiyelerinin yerli yerince işletilmesini bırakın özel vakıfların kurulması bile oldukça zorlaştırılmıştır. Hatta bütün hızımızla girmeğe çalıştığımız Avrupa Birliğinin de vakıflarımızdan rahatsız olduğu unutulmamalıdır.
    Said Nursi Lemalar eserinde bir Hadis-i şerifden bahsederken şöyle der: “Bazen belâ nazil oluyor. Gelirken karşısına sadaka çıkar ve geri çevirir. Demek ki kader-i ilâhiye yine Cenab-ı Hakkın izni ile sadaka vesilesi ile meydana gelmeyebilir. Keşif ve keramet sahibi veliler bile bunun sırrını çözemeyebilir. Yeter ki sadaka tam yerinde, tam ihlas içinde kalbi selimle verilebilsin.” İş için hareket ederken acele etmekten ümmetini meneden Allahın Resulü (sav) ancak: “Sadaka vermekte acele ediniz. İsmim yed-i kudretinde olan Allaha yemin ederim ki öyle bir zaman gelecek sadakacı kapı kapı dolaştığı halde sadaka verecek bir kimse bulamayacak.” Bu itibarla yaşadığımız her anı ganimet bilerek hayır ve hayrat peşinde koşmalıyız.
    Allah Resulünü görmeden aşık olan ve Yemen’den Medine’ye kadar geldiği halde Efendimizi bulamayan Veysel Karani, Yunus Emre’nin şiirlerinden öğrendiğimize göre bir deve çobanı idi. Bir deve güdümü için bir akçe alır ve onun da yarısını hemen tasadduk ederdi. Resulü Ekrem’in dördüncü hanımı olarak hane-i saadete giren Zeynep binti Huzeyme (ra) çok merhametli ve yufka yürekli idi. Ona fakir ve düşkünlere yardımı çok sevdiği için Ümmü’l Mesâkin (yoksulların annesi) denirdi. Yoksullara eliyle yaptığı yemeği kapı kapı dağıtmaktan büyük haz duyardı. Sahabe bugünün insanına hayal gibi gelen îsâr ahlâkına sahipti. Yani kendisi muhtaç olduğu halde cömertlikten, sadakadan ve yardımdan geri kalmayarak karşıdaki insanı kendi nefsine daima tercih ederdi. Dinimizde de bildiğiniz gibi hırsa değil gıptaya iki yerde izin verilmiştir: Alim olup sırf Allah rızası için ilmini başkaları ile paylaşan ve zengin olup durmadan fakirlere dağıtmada. İşte unutmayalım ki Mümin, yapamadığı hayır ve ilim çalışmalarında niyetinde bu gibi güzel hususları geçirir ve hulusî kalple arzu ederse Cenab-ı Hak yapamadığı o hususları sevap olarak onun defterine kaydedecektir.


    Aydın TALAY


  3. 24.Nisan.2011, 12:40
    2
    Silent and lonely rains



    Sadaka Kültüründe Neredeyiz?
    Müslümanları çepeçevre saran ve zaman zaman dayanılmaz boyutlara gelen çeşitli sıkıntı, acı ve âfetler karşısında güç, kuvvet, akıl ve diğer organlarımızın ne derece âciz ve zayıf duruma düştüğünü görüyor, Kadir-i Mutlak olan Rabbimize yönelip derdimizi ona açmaktan başka çare bulamıyoruz. İman nimetinden, tefekkür hasletinden mahrum olanlar bu şartlar karşısında kıvranıp duruyor, çıldırmaya ve intihara kadar yol alıyor. Rabbim işte bu durumlarda kendimizi sıkı bir muhasebeden geçirerek dergâhına dönmemizi emrediyor. Tövbe ve niyazla sadaka kalkanını bahşediyor.
    Sadaka kelimesinin anlamını hatırlayacaksınız. Sadece Allahın rızasına erişmek için muhtaç durumda olanlara verilen mal, para, bilgi ve benzeri şeylerdir. Çöl bedevisi gibi en katı ve acımasız bir toplum ferdi iken Kuran ve sünneti çok iyi kavramak ve yaşamak suretiyle gökteki yıldızlar seviyesine çıkan yüce Sahabe sadaka kültürünün gerçeğine sahip olmakla kalmamış ve bütün emanetler gibi onu da dünyanın dört bucağına yaymıştır. Eğer insanı eşref-i mahlûkat yapan İslâm’ın iyilik ve cömertlik emri olmasaydı insanların birbiri ile sevişip kaynaşmasını acaba hangi şey sağlayabilirdi? Bu sebepledir ki değişik kavim ve inanç sahipleri asırlar boyu güvence içinde yaşayıp altın çağlara da tanık olmuşlardır. İslam’ın koca Arap Yarımadası, Afrika ve Asya’ya yayılmasını tamamlayıp bir insan ömrü kadar kısa bir süre geçmeden İspanya kapılarına dayanması sevgi ve fedakârlık coşkusu değil midir? Cihad kelimesini daraltıp kılıçla insanı kesme diye lanse edenler islamın insana yaklaşım metotlarından bihaberdirler.
    Bugün batıyı örnek alarak sürüklendiğimiz günümüzdeki cemiyette her gün insanı dehşetlere gark eden hadiselere şahit oluyoruz. Şefkat ve merhametten uzak ve kafatasından kan içen siyonizm ve batı kafası medeniyet yaftası altında insanları sömürmeye devam ediyor. Müslüman da ise en hakir insanı bile kardeş kabul etmeyi emreden Allah’a tam bir iman olması gerekir. Kuru taklitçilik beraberinde mal hırsı, her türlü hile ve dünya sarhoşluğu getirerek karşılıklı sevgi ve saygımızı büyük çapta yok etti. Ardı arası kesilmeyen ve müesseselerin tertibat almakta âciz kaldığı profesyonel ve diplomalı hırsızlar, gaspçılar, tinerciler, hilekâr ve düzenbazlar kol geziyor. Ekonomi derslerinde hâlâ inkârcı papaz Maltus’un mutlak açlıktan bahseden teorisi okutulduğu gibi yardım teşkilâtlarına olan güven sinsi ellerle sarsılmaya çalışılıyor. Bütün dünya omuzlara yüklenmiş gibi insanımızın yüzü gülmüyor; selâm sabahı unutmuş, hal hatır sorma ve komşuluk hukukunu bir tarafa atmışız. İşte bu ve benzeri menfilikler nefsin istek ve arzularını her şeyin merkezi yapan egosantrik (benmerkezli) zihniyetten ileri gelmektedir.
    Bundan beş asır evvel Kanuni Sultan Süleyman döneminde Avusturya-Macaristan Devletinin büyükelçisi Leo De.Busbec hatıralarında İstanbul’da bırakın hırsızlığı, yüksek sesle bağırana dahi rastlamadığını kaydetmektedir. Nereden nereye? İçimizde her an duyduğumuz iki ses var. İlki iman daha sonra ise ruhumuz malı ve parayı vermeyi, yardımı emrederken ense kökümüze bindirdiğimiz nefis. Şeytan ve onun askerleri ise çeşitli bahanelerle bundan vazgeçip uzaklaşmamızı istiyor. Nefis hep kendisini dinlemekten, emrini baş tacı etmekten ve methetmekten yana. Sadaka verince nefis fakir ve muhtaç duruma düşüleceğini, aç kalınacağını fakirlerin hep kötü kişiler olduğunu empoze ediyor. O halde her an içimizdeki Rahmanî sese kulak vermek borcundayız. Yerine ve mal varlığına göre bol bol vermek insanı fakir yapmaz. Tam aksine keremli ve sevimli kılar, af ve merhametini ziyadeleştirip aranan, beklenen ve özlenen insan haline getirir. Böylece bir tesbih insicamı içinde birbirine bağlı, ülfet, sadakat ve hayırlarla dolu bir çevrenin temeli atılmış olur. Fakir ve zengin arasındaki aşılmaz gibi görünen uçurum kalkıp sağlam köprüler kurulur, sevgi ve saygı yer aldığı gibi huzur, selâmet ve saadet kapıları açılır.
    Kuranı Hâkimin yetmişten fazla âyeti kerimesinde sadaka ve yardım üzerinde durulmaktadır. Gerçek takvaya ve fazilete insanı yaklaştıran ana konuların başında sadakanın geldiği vurgulanır. Bu nedenle insanın mala olan hırsına rağmen yetimlere, yolda kalmışlara, düşkünlere, gerçek ihtiyaç sahibi fakirlere sadaka verilmesi emredilir. Bu husus nefis benzetimle her tanesinde yüzer dane bulunan bereketli bir başağa benzetilir. Sadaka vermeyi seven mümin sadece dünyada âfiyet bulmakla kalmaz, Allahın izni ile ananın evladından kaçacağı mahşer hesabı hengâmesinde kolaylık ve yardım bulur. Sahih-i Müslim’de geçen bir Hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır: “Her kim Allah yolunda çift sadaka verirse cennet kapılarından “Ey Allahın kulu! Bu kapı daha hayırlıdır diye çağrılır.”
    Fakat sadakanın uygun biçimde incitmeden, gösterişe kaçmadan ve başa kalkmadan verilmesi esastır. Hele özellikle eşyanın ve giyeceğin eskisini ve paranın en ufak ve yırtık olanını seçip vermek Müslümana yakışmaz. Zira iyi düşünecek olursak fakir, miskin ve diğer ihtiyaç sahipleri varlıklı Müslümanın en sağlam sigortasıdır. Onların duası Allahın izni ile her türlü kaza ve belayı defedeceği gibi sağlam yapılı dinamik bir cemiyet meydana getirir. Zengin, çeşitli vesilelerle bol bol dağıtırken, sadakasını kabul edip kendisinin ve malının temizlemesine vesile olduğu için de fakire şükran borçlu olduğunu göz ardı etmemelidir. Bunun içindir ki Cenab-ı Hak Meâric Suresinin 24 ve 25.ayetlerinde mealen “Dilenen ve iffetinden dolayı dilenmeyen muhtaç için varlıklının malında bir hak vardır” buyurur. Eğer sokakta dilencilerin avuç açmasını istemiyorsak her Müslüman kendi mahallesindeki fakirleri bizzat araştırıp sahip çıkacaktır. Ali İmran Suresinin 92.ayeti olan “Sevdiğiniz şeylerden sadaka vermedikçe, siz cennete eremezsiniz. Allah yolunda her ne harcarsanız muhakkak ki Allah onu bilir.” indiği zaman bütün sahabeler en kıymetli şeylerini Efendimize takdim ederek sadaka olarak dağıtmasını istemişlerdir. Demek ki içimizde her dileneni potansiyel suçlu gibi görüp ve göstermek yanlıştır. Bunun şuuruna eren ecdat değil mahallesinde fakir tespiti bugün bile İstanbul’da çeşitli semtlerde fakirin onurunu zedelemeyecek tenha köşelerde ayakta örnekleri bulunan nefis sadaka taşları yapmıştır. Bir adam boyunda olan taşın üstü sadakanın konulması için hafif çukur olurdu. Sadaka sahibi kimsenin görmediği yardımını oraya koyarken ihtiyaç sahibi de başka kardeşlerini düşünüp haklarına tecavüz etmeden gizlice ihtiyacı kadar parayı alıp uzaklaşırdı. İnsanın özelliklerini çok iyi bilen Yaradan El-Fecr Suresinin 17-20. ayetlerinde “Hayır doğrusu siz yetime ikram etmez, miskini de doyurmaya birbirinizi teşvik etmezsiniz. Mirası da helâl haram ayırmaksızın habire yersiniz, malı da çok çok seversiniz.” demektedir.
    Sadakanın en makbul olanı gizlice ve sessizce verileni olduğu gibi yardımın azı çoğu değil ihlasına bakılır. Hatta tatlı dil, birisine yol tarifi, yoldan bir taşı kaldırıp kenara koymak gibi her hayırlı iş hep birer sadakadır. Hatta Ufuk Peygamberimiz (sav) “Ey Müslüman hanımlar! Komşu bir kadın, bir koyun paçası bile olsa komşusunun hediyesini sakın küçük görmesin.” diye emreder. İnfak etmeye birbirimizi çeşitli vesilelerle ve damara dokundurmadan teşvikle beraber para ve mal elde iken, güç ve kuvvetimiz tükenip yatağa düşmeden sadakamızı bizzat elimizle ve araştırarak, vakit bulabiliyorsak muhtacın kapısına giderek vermek esastır. Zira bu can bir gün tenden çıkacak, bülbül gibi şakıyan diller susacak ve nazenin yüzler er geç solacaktır. Yoksa nedamet duyarak daha sonra keşkeleri sıralayıp durmak ve evlad-ü iyalden hayır yapmasını beklemekle korkarım ki çok geç kalacağız. Hayır hasenat konusunda çalışkan dernek ve vakıflar bulunmakla beraber belediyelerinde bu hususta duyarlı ve rehber olması beklenir. Fakir taramasını siyasi baskı altında kalmaksızın en iyi yapabilecek sorumlu teşekküller belediyelerdir. Bu bakımdan ya sadaka vermek isteyenleri beraberine alıp bizzat fakire götürmek ya sağlam ve anlaşılır adres vermek yahut da emaneti bizzat yetkili elemanları vasıtasıyla ve hayır sahibi namına dağıtmak mühimdir. Ramazanda sıcak yemek vermek isteyenler biraz daha zahmete katlanarak fakirin bizzat ayağına ve evine gitmelidirler. İftar sofraları yalnız varlıklılara hizmet etmemelidir. Hatta kullanılmış fakat son kullanma tarihi geçmemiş ilâçlar da toplanarak bir hekim nezaretinde fakir hastalara tevdi edilebilir.
    Allah Resulü (sav)’nün sadakanın rızkı artırdığına dair müteaddit hadisleri vardır. Bunlardan ikisi şöyledir: “Dört şey rızkı celbeder: Bunlar gece ibadeti, seherlerde istiğfar, sadaka vermek, gündüzün evvelinde ve sonunda Allah’ı zikretmek”, ”Sadaka veya zekât vermek suretiyle rızk için yardım dileyiniz.”(Mustafa Halebi, Hadisler Işığında Helâl Kazanç Yolları, Dârül Hadis Yayınları Shf:84-I66) Bir Müslümanın ömrünün bereketlenmesinde ve sekeratın dehşetli hesabının hafiflemesinde sadakanın ayrı bir yeri vardır. Nitekim Efendimiz (sav) Ebu Ya’lâ rivayeti ile gelen bir hadisi şeriflerinde “Sadaka ve akraba ile ilgilenmek sebebiyle Allahü Teala ömrün bereketini artırır. Kişiyi son nefeste kötü kimseler gibi ölmekten korur. Her türlü kötülük ve kaçınılması gereken şeylerden de muhafaza eder.” diye buyurur. (Seçme Hadisler, Diyanet İşleri Yayınları Shf:2O7)
    Hak aşığı Yunus Emre dürüstlükten ve yardımlaşmadan bahsederken şöyle diyor:
    Eğriliğin koyasın doğru yola gelesin
    Kibr-ü kini çıkargil erden nasib alasın
    Ne versen elin ile şol varır senin ile
    Ben desem inanmazsın varıcağız göresin
    Şanlı ecdat, Peygamberimizin (sav) cana ve ruhlara şifa kaynağı olan hadisi şeriflerine dayanarak birbirinden güzel örnekler sergilemiş ve Vakıf müesseseleri kurmuşlardır. Böylece sadece insanlığa değil tüm canlılar için hayır ve hasenat yarışına girmişlerdir. Bugün göğsümüz kabararak tanıtmaya çalıştığımız ve güzelliklere güzellik katan ve inci taneleri gibi dizilmiş hayır eserlerini çekip alırsanız şehirlerimizde ne kalır acaba? Bu şerefli selef-i salihin dünyada unutulmadıkları gibi ahiret kapısında da kârlı çıkacaklardır. Kanuni Sultan Süleyman Süleymaniye Külliyesinde her gün 30000 fakirin doyurulduğu sofraları kurmuştur. Fatih Sultan Muhammed Vakfiyesinde, onurları kırılmasın diye geceleri ve kapalı kaplar içinde götürülüp yemeğin fakir evlerine teslim edilmesini kayda bağladığı gibi kıtlık zamanında bırakılan silâhlarla ava çıkılıp fakirlerin mahrum bırakılmamasını garanti altına almıştır. Böylece fakir-zengin, yerli-yabancı, Müslim-gayrimüslim her insan tam bir güven ve sevgi halesi içinde yaşadığı gibi idarecilere devamlı duacı olmuşlardır. Bursa’da 1983 yılında araştırma yaparken Setbaşı civarında Gurebahâne-i Laklâkan denilen kolu kanadı kırık kuşların Osmanlı tedavi merkezinin tam dört yüz yıl devam ettiğini tespit etmiştim. Fakat ne yazık ki Tek Şef Rejimi zamanında satışa çıkarılarak bu dillere destan vakıf ortadan kaldırılmış ve satın alan da kiraya vermişti. Vakıf senetlerinin başında besmele, hamdele ve salvele ile en küçük ayrıntısına kadar mal ve hizmetin sırf hakkın rızası için varlıklar âlemine sunulduğu beyan edilirken son kısmında da bunları yağma eden, değiştiren veya ortadan kaldıranlara Allahın, Resulünün, meleklerin ve bütün müminlerin lânetleri yağdırılmaktadır. Bugün bu devasa eserlerin vakfiyelerinin yerli yerince işletilmesini bırakın özel vakıfların kurulması bile oldukça zorlaştırılmıştır. Hatta bütün hızımızla girmeğe çalıştığımız Avrupa Birliğinin de vakıflarımızdan rahatsız olduğu unutulmamalıdır.
    Said Nursi Lemalar eserinde bir Hadis-i şerifden bahsederken şöyle der: “Bazen belâ nazil oluyor. Gelirken karşısına sadaka çıkar ve geri çevirir. Demek ki kader-i ilâhiye yine Cenab-ı Hakkın izni ile sadaka vesilesi ile meydana gelmeyebilir. Keşif ve keramet sahibi veliler bile bunun sırrını çözemeyebilir. Yeter ki sadaka tam yerinde, tam ihlas içinde kalbi selimle verilebilsin.” İş için hareket ederken acele etmekten ümmetini meneden Allahın Resulü (sav) ancak: “Sadaka vermekte acele ediniz. İsmim yed-i kudretinde olan Allaha yemin ederim ki öyle bir zaman gelecek sadakacı kapı kapı dolaştığı halde sadaka verecek bir kimse bulamayacak.” Bu itibarla yaşadığımız her anı ganimet bilerek hayır ve hayrat peşinde koşmalıyız.
    Allah Resulünü görmeden aşık olan ve Yemen’den Medine’ye kadar geldiği halde Efendimizi bulamayan Veysel Karani, Yunus Emre’nin şiirlerinden öğrendiğimize göre bir deve çobanı idi. Bir deve güdümü için bir akçe alır ve onun da yarısını hemen tasadduk ederdi. Resulü Ekrem’in dördüncü hanımı olarak hane-i saadete giren Zeynep binti Huzeyme (ra) çok merhametli ve yufka yürekli idi. Ona fakir ve düşkünlere yardımı çok sevdiği için Ümmü’l Mesâkin (yoksulların annesi) denirdi. Yoksullara eliyle yaptığı yemeği kapı kapı dağıtmaktan büyük haz duyardı. Sahabe bugünün insanına hayal gibi gelen îsâr ahlâkına sahipti. Yani kendisi muhtaç olduğu halde cömertlikten, sadakadan ve yardımdan geri kalmayarak karşıdaki insanı kendi nefsine daima tercih ederdi. Dinimizde de bildiğiniz gibi hırsa değil gıptaya iki yerde izin verilmiştir: Alim olup sırf Allah rızası için ilmini başkaları ile paylaşan ve zengin olup durmadan fakirlere dağıtmada. İşte unutmayalım ki Mümin, yapamadığı hayır ve ilim çalışmalarında niyetinde bu gibi güzel hususları geçirir ve hulusî kalple arzu ederse Cenab-ı Hak yapamadığı o hususları sevap olarak onun defterine kaydedecektir.


    Aydın TALAY


  4. 25.Aralık.2014, 10:49
    3
    yasemin
    Mum Ve Merhem Olabilmek..

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 18.Eylül.2014
    Üye No: 104691
    Mesaj Sayısı: 1,411
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15
    Bulunduğu yer: Allah'ıma Seferdeyim..

    Cevap: Sadaka Kültüründe Neredeyiz?

    Gelecek kaygısı yüzünden , korkularımız doğrultusunda sadakadan yana cimriyiz , Osmanlı döneminde ; iftara çağarılan misafire yemeğinin yanı sıra diş kirası bile verilirmiş . Şimdi iftara çağarmaktan bile aciziz. Bilmiyoruz ki infaktan yoksun toplum nifağa doğru adım adım ilerliyor .


  5. 25.Aralık.2014, 10:49
    3
    Mum Ve Merhem Olabilmek..
    Gelecek kaygısı yüzünden , korkularımız doğrultusunda sadakadan yana cimriyiz , Osmanlı döneminde ; iftara çağarılan misafire yemeğinin yanı sıra diş kirası bile verilirmiş . Şimdi iftara çağarmaktan bile aciziz. Bilmiyoruz ki infaktan yoksun toplum nifağa doğru adım adım ilerliyor .





+ Yorum Gönder