Konusunu Oylayın.: Okuduğun Kitabı Söyle, Sana Kim Olduğunu ve Neye İnandığını Söyleyeyim!

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Okuduğun Kitabı Söyle, Sana Kim Olduğunu ve Neye İnandığını Söyleyeyim!
  1. 24.Nisan.2011, 00:06
    1
    Misafir

    Okuduğun Kitabı Söyle, Sana Kim Olduğunu ve Neye İnandığını Söyleyeyim!

  2. 24.Nisan.2011, 13:25
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Okuduğun Kitabı Söyle, Sana Kim Olduğunu ve Neye İnandığını Söyleyeyim!




    Okuduğun Kitabı Söyle, Sana Kim Olduğunu ve Neye İnandığını Söyleyeyim!

    “Bu kadar uzun başlık mı olur? Okumakta bile zorlanıyor insan” diyenler varsa, aşağıdaki yazının adını onlar koysunlar. Daha kısa bir başlık seçebilirler. Yardımcı olayım. Bu yazının başlığı, şunlardan biri de olabilirdi:
    “Oku” diye Başlayan Kitabın “Okumam” Diyen Bağlıları Olamaz!”
    “Hayır! Siz okumayan Kitap’sızlardan Olamazsınız.”
    “Sahi, Senin (Devamlı Okuyup Hükümlerine Uyduğun) Kitabın Ne?
    “Okumamanın Mâzereti Değil, Bahanesi Bile Olamaz”
    “Midenizin Açlığını Gıda ile Giderirsiniz, ya Kafanızın Açlığı?”
    “Ya okuyacaksın, ya Canına Okuyacaklar”
    “Ya Okursun, ya Oku Yersin”
    Nüfusu 7 milyon civarında olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk Türkiye’de 1.000 veya 2.000 olarak basılır. Gelişmiş kabul edilen ülkelerde kişi başına kitaba harcanan para, yılda ortalama 100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların altındadır. Amerika’da 72 bin, Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48 bin, Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin, Türkiye’de ise sadece 6 bin 31 çeşit kitap basılıyor. Japonya’da yılda basılan toplam kitap miktarı 4 milyar 200 milyon. Türkiye’de ise yalnızca 23 milyon. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Türkiye’de her 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş Milletler İnsanî Gelişim Raporu’nda, kitap okuma oranında Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında Türkiye, 86. sırada. Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı.
    Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap okuma oranı: % 4,5, gazete okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25, televizyon izleme oranı: % 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama 4 saat televizyon karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 iş gününe tekabül eder (bir iş günü sekiz saat hesabıyla). Sanki hayatı yaşamıyor, sadece seyrediyor insanımız. Üstelik seyrettiği hayatla yaşadığı hayat arasında, yaşadığı ile yaşaması gereken hayat arasında hiçbir bağlantı yok. Televizyonda izlenen aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve inancına tümüyle uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar; zamanı, imanı ve ahlâkı…
    Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in oranını merak edip araştıran bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda olduğu söylenemez. Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların ne tür kitap ve dergi okudukları da, çok satanlar listelerinden ve hangi kitapların kaç baskı yaptığından belli oluyor. Hayatında onlarca kitap okuyanlar, hâlâ Kur’an meali ve tefsiri okuyacak zaman bulamıyorlar. Okul kitaplarından veya sınavlara hazırlıklardan başını kaldıramayanlar, Ahmed’in, Mehmed’in, hatta John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın kitabını okuma ihtiyacı hissetmiyorlarsa, bu insanlara ne denir? “Kitapsız” diye bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan. Allah’ın kitabını hayatın merkezine koymayan, hayat kitabı edinmeyen, onu okumayan, hayatına geçirmeyen, onsuz yaşayan insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi tam günümüz insanını tanıtıyor bu kelime. Bu tür insanlar, âhirette: “Kitabın ne?” sorusuna, büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı, falanın romanı, filanın nutku” gibi cevaplar verecekler istemeseler de.
    Okuma:
    Okuma, yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlamak, kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve öğrenmek demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen yoktur. Ama günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma şartları, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar, boş vakitlerin okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı bilmek yetmemekte, okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli gördüğümüz yerleri not alarak, tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip örnekleştirerek, hayatta nasıl bir yer aldığını ve nasıl uygulanacağını değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle giderildiği gibi, bilgisizlik de okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir araçtır. Niçin okuduğumuzu, okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması gerektiğini değerlendirmemiz gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden daha akıllı, daha şuurlu hareket edebilmeliyiz.
    Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça karmaşık bir eylemdir. İstenilen sonucu elde edebilmek için göz ve beyin arasında, hatta beyinle gönül arasında dikkatli bir işbirliği gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin anlattığı fikirlerin tamamen kavranması şarttır. Aynı şekilde, okuma amaçlarımız da farklılık gösterir. Değişik okuma tekniklerine ve hızlı okumaya âşina olmak çok önemlidir. İlgili yazının uzunluğu, zorluğu ve konusuna göre doğru tekniğin seçilmesi gerekmektedir. Okumada kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden geçirmek ve detaylı okumaktır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken bütün akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir. Gözlerin kelimeler üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve düşünülmesi gereken yerler vardır. Altı çizilmesi, notlar alınması gereken cümleler bulunabilir. Bütün benliği vererek açık bir zihinle okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda daha fazla ortaya çıkar.
    Kitap, size istediğiniz zaman ders vermeye hazır bir öğretmendir. Büyük insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla konuşmanın yolu “okumak”tır. Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla saatlerce sohbet etmek demektir. Kitaplar; insanlar, ülkeler ve asırlar arasında bilgi alışverişini sağlayan araçlardır. Değerli kitaplar, insana düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama yeteneğini geliştirir, duyguları güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve insanları anlamada, problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu konumda yükselmek, başarılı olmak isteyenlerin yapması gereken en önemli işlerden biri okumak olmalıdır.
    Sadece kitap değildir okunması gereken. İnsan, tüm eşyayı, tüm varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı, duyguları, her şeyi okumalı, okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak şekilde, yabancı ve yerli dile sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey, tek bir şey değildir. Ama, okunacakların içinde kitap, kitapların içinde de “O Kitab” baş sırayı alır.

    Günümüz genci, karnı tostla, beyni testle doldurulmuş robotlara benziyor. Düşünmeyen, üretmeyen; sadece kendini programlayan sahibi konumundaki devletin istediği gibi hareket(sizlik) eden bir makineye dönüşüyor. Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız ilimden Allah’a sığındığını” unutmayalım. Günümüz cahilî okullarında faydasız da olsa “ilim” öğretiliyor diyen varsa, ispat edemeyecektir iddiasını. İlim vahiydir, Allah’tan gelmedir, Kur’an’dır, mutlak hakikattir, özü bilmektir, doğruyu doğru tanımaktır. Rabbini bilmek, sonra haddini ve kendini bilmektir ilim. Eşeğin sırtında kitap taşıması gibi zihinde ne işe yarayacağı bilinmeyen bilgiler taşımak değildir ilim. Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği (câhiliyyeyi) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.
    Kur'an'a göre yaratılış amacı, Allah'a kulluktur. Allah'a kulluk, bir tavrı ve bir tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine, bir gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime, en sonunda da irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında sosyal psikoloji açısından üç temel ögeye ihtiyaç vardır:
    1- Bilişsel (zihinsel) öge, 2- Duygusal öge, 3- Davranışsal öge. Kur'an eğitiminin boyutları da bu üç temel ögeden oluşmaktadır: Bilgi boyutu, duygu boyutu ve amel (icrâ) boyutu. Buna zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz. Bu üç öge, ne kadar güçlü ve dengeli ise inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar zayıf ve dengesiz ise o kadar zayıftır. Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle dengeli biçimde beslemek, güçlendirmek gerekir. Kur’an’ın en üstün insan tanımı, bilgili (39/Zümer, 9), cihad ehli (4/Nisâ, 95) muttakî/takvâ sahibi (49/Hucurât, 13) kişidir. Bilgisiz, duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm'da ne kadar hoş karşılanmazsa; bilgili, duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da o kadar hüsn-i kabul görür. Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir ibâdet de kupkurudur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün inanç sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür. İlim olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.
    İslâm kadar okumaya, ilme önem veren başka bir din ve sistem yoktur. Her kötülüğün, hatta küfür ve şirkin baş sebebi, bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek olduğunu ve hangi kötülüklere yol açtığını bilen bir kimse kâfir olmaz. Şirkin ne olduğunu bilen, başka bir şeyi Allah'a ortak koşmaz, Allah'tan başkasına kulluk yapmaz. Bunun içindir ki Kur'an, ilimsizlikten şiddetle sakındırır: "Sakın ha câhillerden olma!" (6/En'âm, 35) "Kulları içerisinde Allah'tan ancak âlimler korkar." (35/Fâtır, 28) Kur'an'da ilim övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı açıkça belirtilmiştir: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (39/Zümer, 9) İslâm; ilmin, âlimin ve ilimle uğraşanların değerini yükseltmiştir. "Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir." (58/Mücâdele, 15)
    Câhilî düzenlerin câhilî kurumlarında okumayı biz tevhid penceresinden baktığımızda “okumak” olarak görmemiz mümkün değildir. Asr-ı saâdette "ilim" sözü, Yüce Allah'ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini kapsayan ilme verilen bir isimdi. Yazılı metni okumak denilince akla sadece “Kur’an” geliyordu. Fakat zamanla insanlar özellikle ilim kelimesini istismar ederek diledikleri mânâya kullanmaya başladılar. İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü okullar, okuma biçimleri ve bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına, okuma adına insanların âhiretleri mahvedildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya, terörist, satanist, ateist, ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel maskeler takılarak dine, mutlak hakikate hücum ediliyor. Okuyan insan, okumuş kimse çoğunlukla, ne dünyasını ihyâ edebiliyor, ne âhiretini. Faydasız da değil, gençlerin okuduklarının çoğu zararlı.
    Bilim, artık salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir put haline gelmiş durumdadır. Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir, tek ölçüt olarak alınırken, “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekün reddedilmiş oluyor. Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize getirdikleridir. Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları hiç mi hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret hayatının, cennetin, meleklerin, Allah'a kulluğun yeri yoktur. Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve yaygın olarak yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, "câhil" unvânını hiç bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm'la ilgili "ilm"e sahip olmayan ve vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik, bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
    Mideyi nasıl aburcubur gıdalarla doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen kitap ve okuma da kafanın ve gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür. Bir kısmı düşünceyi, bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler. Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir. Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bazı kitapların sadece tadına bakılır, kimi kitaplar vardır yutulur, çok azı da vardır ki, çiğnenip hazmedilir, tadı damağında kalır insanın. Bir türlü doymak bilmez insan, acıktıkça yer, yedikçe acıkır, yedikçe aç olduğunu hatırlar. Hatta kitabı yiyip bitirir, bir daha başlar yemeye; bu sefer gıda ile birlikte zevk için, tattığı tadı sürdürmek için yer durur.
    Bilgiyi ölçme ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde okumak en güzelidir.
    Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına rağmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.
    Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.


  3. 24.Nisan.2011, 13:25
    2
    Silent and lonely rains



    Okuduğun Kitabı Söyle, Sana Kim Olduğunu ve Neye İnandığını Söyleyeyim!

    “Bu kadar uzun başlık mı olur? Okumakta bile zorlanıyor insan” diyenler varsa, aşağıdaki yazının adını onlar koysunlar. Daha kısa bir başlık seçebilirler. Yardımcı olayım. Bu yazının başlığı, şunlardan biri de olabilirdi:
    “Oku” diye Başlayan Kitabın “Okumam” Diyen Bağlıları Olamaz!”
    “Hayır! Siz okumayan Kitap’sızlardan Olamazsınız.”
    “Sahi, Senin (Devamlı Okuyup Hükümlerine Uyduğun) Kitabın Ne?
    “Okumamanın Mâzereti Değil, Bahanesi Bile Olamaz”
    “Midenizin Açlığını Gıda ile Giderirsiniz, ya Kafanızın Açlığı?”
    “Ya okuyacaksın, ya Canına Okuyacaklar”
    “Ya Okursun, ya Oku Yersin”
    Nüfusu 7 milyon civarında olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk Türkiye’de 1.000 veya 2.000 olarak basılır. Gelişmiş kabul edilen ülkelerde kişi başına kitaba harcanan para, yılda ortalama 100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların altındadır. Amerika’da 72 bin, Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48 bin, Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin, Türkiye’de ise sadece 6 bin 31 çeşit kitap basılıyor. Japonya’da yılda basılan toplam kitap miktarı 4 milyar 200 milyon. Türkiye’de ise yalnızca 23 milyon. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Türkiye’de her 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş Milletler İnsanî Gelişim Raporu’nda, kitap okuma oranında Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında Türkiye, 86. sırada. Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı.
    Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap okuma oranı: % 4,5, gazete okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25, televizyon izleme oranı: % 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama 4 saat televizyon karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 iş gününe tekabül eder (bir iş günü sekiz saat hesabıyla). Sanki hayatı yaşamıyor, sadece seyrediyor insanımız. Üstelik seyrettiği hayatla yaşadığı hayat arasında, yaşadığı ile yaşaması gereken hayat arasında hiçbir bağlantı yok. Televizyonda izlenen aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve inancına tümüyle uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar; zamanı, imanı ve ahlâkı…
    Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in oranını merak edip araştıran bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda olduğu söylenemez. Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların ne tür kitap ve dergi okudukları da, çok satanlar listelerinden ve hangi kitapların kaç baskı yaptığından belli oluyor. Hayatında onlarca kitap okuyanlar, hâlâ Kur’an meali ve tefsiri okuyacak zaman bulamıyorlar. Okul kitaplarından veya sınavlara hazırlıklardan başını kaldıramayanlar, Ahmed’in, Mehmed’in, hatta John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın kitabını okuma ihtiyacı hissetmiyorlarsa, bu insanlara ne denir? “Kitapsız” diye bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan. Allah’ın kitabını hayatın merkezine koymayan, hayat kitabı edinmeyen, onu okumayan, hayatına geçirmeyen, onsuz yaşayan insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi tam günümüz insanını tanıtıyor bu kelime. Bu tür insanlar, âhirette: “Kitabın ne?” sorusuna, büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı, falanın romanı, filanın nutku” gibi cevaplar verecekler istemeseler de.
    Okuma:
    Okuma, yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlamak, kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve öğrenmek demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen yoktur. Ama günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma şartları, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar, boş vakitlerin okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı bilmek yetmemekte, okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli gördüğümüz yerleri not alarak, tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip örnekleştirerek, hayatta nasıl bir yer aldığını ve nasıl uygulanacağını değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle giderildiği gibi, bilgisizlik de okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir araçtır. Niçin okuduğumuzu, okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması gerektiğini değerlendirmemiz gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden daha akıllı, daha şuurlu hareket edebilmeliyiz.
    Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça karmaşık bir eylemdir. İstenilen sonucu elde edebilmek için göz ve beyin arasında, hatta beyinle gönül arasında dikkatli bir işbirliği gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin anlattığı fikirlerin tamamen kavranması şarttır. Aynı şekilde, okuma amaçlarımız da farklılık gösterir. Değişik okuma tekniklerine ve hızlı okumaya âşina olmak çok önemlidir. İlgili yazının uzunluğu, zorluğu ve konusuna göre doğru tekniğin seçilmesi gerekmektedir. Okumada kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden geçirmek ve detaylı okumaktır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken bütün akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir. Gözlerin kelimeler üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve düşünülmesi gereken yerler vardır. Altı çizilmesi, notlar alınması gereken cümleler bulunabilir. Bütün benliği vererek açık bir zihinle okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda daha fazla ortaya çıkar.
    Kitap, size istediğiniz zaman ders vermeye hazır bir öğretmendir. Büyük insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla konuşmanın yolu “okumak”tır. Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla saatlerce sohbet etmek demektir. Kitaplar; insanlar, ülkeler ve asırlar arasında bilgi alışverişini sağlayan araçlardır. Değerli kitaplar, insana düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama yeteneğini geliştirir, duyguları güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve insanları anlamada, problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu konumda yükselmek, başarılı olmak isteyenlerin yapması gereken en önemli işlerden biri okumak olmalıdır.
    Sadece kitap değildir okunması gereken. İnsan, tüm eşyayı, tüm varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı, duyguları, her şeyi okumalı, okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak şekilde, yabancı ve yerli dile sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey, tek bir şey değildir. Ama, okunacakların içinde kitap, kitapların içinde de “O Kitab” baş sırayı alır.

    Günümüz genci, karnı tostla, beyni testle doldurulmuş robotlara benziyor. Düşünmeyen, üretmeyen; sadece kendini programlayan sahibi konumundaki devletin istediği gibi hareket(sizlik) eden bir makineye dönüşüyor. Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız ilimden Allah’a sığındığını” unutmayalım. Günümüz cahilî okullarında faydasız da olsa “ilim” öğretiliyor diyen varsa, ispat edemeyecektir iddiasını. İlim vahiydir, Allah’tan gelmedir, Kur’an’dır, mutlak hakikattir, özü bilmektir, doğruyu doğru tanımaktır. Rabbini bilmek, sonra haddini ve kendini bilmektir ilim. Eşeğin sırtında kitap taşıması gibi zihinde ne işe yarayacağı bilinmeyen bilgiler taşımak değildir ilim. Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği (câhiliyyeyi) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.
    Kur'an'a göre yaratılış amacı, Allah'a kulluktur. Allah'a kulluk, bir tavrı ve bir tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine, bir gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime, en sonunda da irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında sosyal psikoloji açısından üç temel ögeye ihtiyaç vardır:
    1- Bilişsel (zihinsel) öge, 2- Duygusal öge, 3- Davranışsal öge. Kur'an eğitiminin boyutları da bu üç temel ögeden oluşmaktadır: Bilgi boyutu, duygu boyutu ve amel (icrâ) boyutu. Buna zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz. Bu üç öge, ne kadar güçlü ve dengeli ise inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar zayıf ve dengesiz ise o kadar zayıftır. Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle dengeli biçimde beslemek, güçlendirmek gerekir. Kur’an’ın en üstün insan tanımı, bilgili (39/Zümer, 9), cihad ehli (4/Nisâ, 95) muttakî/takvâ sahibi (49/Hucurât, 13) kişidir. Bilgisiz, duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm'da ne kadar hoş karşılanmazsa; bilgili, duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da o kadar hüsn-i kabul görür. Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir ibâdet de kupkurudur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün inanç sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür. İlim olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.
    İslâm kadar okumaya, ilme önem veren başka bir din ve sistem yoktur. Her kötülüğün, hatta küfür ve şirkin baş sebebi, bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek olduğunu ve hangi kötülüklere yol açtığını bilen bir kimse kâfir olmaz. Şirkin ne olduğunu bilen, başka bir şeyi Allah'a ortak koşmaz, Allah'tan başkasına kulluk yapmaz. Bunun içindir ki Kur'an, ilimsizlikten şiddetle sakındırır: "Sakın ha câhillerden olma!" (6/En'âm, 35) "Kulları içerisinde Allah'tan ancak âlimler korkar." (35/Fâtır, 28) Kur'an'da ilim övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı açıkça belirtilmiştir: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (39/Zümer, 9) İslâm; ilmin, âlimin ve ilimle uğraşanların değerini yükseltmiştir. "Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir." (58/Mücâdele, 15)
    Câhilî düzenlerin câhilî kurumlarında okumayı biz tevhid penceresinden baktığımızda “okumak” olarak görmemiz mümkün değildir. Asr-ı saâdette "ilim" sözü, Yüce Allah'ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini kapsayan ilme verilen bir isimdi. Yazılı metni okumak denilince akla sadece “Kur’an” geliyordu. Fakat zamanla insanlar özellikle ilim kelimesini istismar ederek diledikleri mânâya kullanmaya başladılar. İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü okullar, okuma biçimleri ve bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına, okuma adına insanların âhiretleri mahvedildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya, terörist, satanist, ateist, ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel maskeler takılarak dine, mutlak hakikate hücum ediliyor. Okuyan insan, okumuş kimse çoğunlukla, ne dünyasını ihyâ edebiliyor, ne âhiretini. Faydasız da değil, gençlerin okuduklarının çoğu zararlı.
    Bilim, artık salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir put haline gelmiş durumdadır. Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir, tek ölçüt olarak alınırken, “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekün reddedilmiş oluyor. Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize getirdikleridir. Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları hiç mi hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret hayatının, cennetin, meleklerin, Allah'a kulluğun yeri yoktur. Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve yaygın olarak yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, "câhil" unvânını hiç bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm'la ilgili "ilm"e sahip olmayan ve vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik, bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
    Mideyi nasıl aburcubur gıdalarla doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen kitap ve okuma da kafanın ve gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür. Bir kısmı düşünceyi, bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler. Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir. Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bazı kitapların sadece tadına bakılır, kimi kitaplar vardır yutulur, çok azı da vardır ki, çiğnenip hazmedilir, tadı damağında kalır insanın. Bir türlü doymak bilmez insan, acıktıkça yer, yedikçe acıkır, yedikçe aç olduğunu hatırlar. Hatta kitabı yiyip bitirir, bir daha başlar yemeye; bu sefer gıda ile birlikte zevk için, tattığı tadı sürdürmek için yer durur.
    Bilgiyi ölçme ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde okumak en güzelidir.
    Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına rağmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.
    Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.


  4. 24.Nisan.2011, 13:25
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Okuduğun Kitabı Söyle, Sana Kim Olduğunu ve Neye İnandığını Söyleyeyim!

    Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak gâyesiyle okumalıyız.
    Her geçen gün bizi yaşlılığa, yaşlılık da ölüme yaklaştırdığına göre her insan aslında ölümünü bekleyen bir idam mahkûmu mudur? Tabii ki bir Müslüman olarak bunlara verebilecek cevabımız vardır. Ama kaçımız inandığımız dinimiz hakkında bir Hıristiyan veya ateistin sorularına cevap verebiliriz? Yani kaçımız inandığımız Allah’ın tek ilâh olduğunu, tâğutları nasıl inkâr edeceğimizi, inandığımız peygamberin hayata sunduklarını… anlatabiliriz? Evet, insan inandığını iddia ettiği herhangi bir düşünceye neden inandığını açıkça ortaya koyabilmelidir. Zira günümüzde Müslüman olduğunu söyleyen birçok kişi kendi dini hakkında çok az şey bilmektedir. Öyleyse bir gencin dünyayı tanımak için inandığı dinin güzelliklerini anlatan kitapları okumasından doğal ne olabilir?
    Türkiye’de 5139 genç üzerinde yapılan araştırmaya göre gençlerin %69’u adını hatırlamayacakları kadar uzun zamandır kitap okumadıklarını söylemişlerdir.
    Komünist Rusya’nın kurucusu Lenin, Sibirya sürgününde Marks’ın kitabını Sibirya’nın dondurucu soğuğunda tam 1000 kez okurken, biz Allah’ın kitabını metin ve meal olarak kaç defa okuduğumuzu ve okuduklarımızı ne ölçüde hayata geçirebildiğimizi sorgulama ihtiyacı duyuyor muyuz?
    Daha rahat bir hayat için meslek eğitimi veya kurumsal eğitimi gerçekleştirme gayretindeki bir kimse, acaba âhiret âleminde kendine çok faydası dokunacak ilimleri öğrenmede ne kadar isteklidir? Her muvahhid mü’minin bu konuda mutlaka kendini hesaba çekmesi gerekmektedir. Madem insan orada hesap verecektir; öyle ise “İslâm’a ters eğitim kurumlarına, diplomaya, faydasız bilime verdiğin önem ve isteği naklî ilimlere, dinini öğrenmeye neden göstermedin?” sorgusuna muhâtap olmaktan nasıl kurtulacaktır? Bunun çözümü de okumaktır. Okumak, doğru okumak, doğruyu okumak… Doğru yaşamak, doğruyu tebliğ edip dosdoğru dini hâkim kılmaya çalışmak…
    Faydalı kitap okuyan bir insanın ufku genişleyeceğinden, bağnazlıktan uzak ve müsamahalı olacağı da şüphesizdir. Kitap ömrü uzatmanın en iyi ilacıdır. Kim ki kitap sever ve okur, onun yaşayışı dolu, zengin ve uzun olur. Zira insanın baş düşmanı boşluk ve tembelliktir ki; bu da stresleri doğurur. Streslerse insanın ölüm alarmlarıdır. Bundan kurtulmanın yolu kitap okumaktır.
    Okumak zihni sadece bilgi malzemesiyle doldurur; okuduğumuzu bize mal eden düşünmedir. İyi de, bu ülkede düşünen adamın kendini hapse, heykelini tımarhanenin bahçesine koymayı düzen temel görev kabul etmiş. İnsanlar okuyup düşünmesin diye, nasıl uyutucular ve uyuşturucular ortaya konmuş; bin bir çeşit oyun, hile düzenlenmiş; sporlar, müzikler, eğlenceler, sanatlar câzip hale getirilmiş. Yeter ki okumasın insan. Bütün bu tuzaklara karşı hâlâ okuyan ve düşünen insan varsa, eh artık onu okuduğuna bin pişman edip “oku, oku; budur sonu!” dedirtecek şekilde cezalandırmasın da ne yapsın devlet. Okuyacaksa vatandaş, işte resmî okullar; orada okusun. Barkot numarası almamış öyle yasak kitaplar filan okuyup devlete kafa tutmak; yok öyle şey! Nasıl demokrasi, devletin uygun gördüğü partilere ve uygun gördüğü adaylara oy verip uygun gördüğü düzeni sürdürmek demeye geliyorsa; aynen devletin uygun gördüğü okullarda, devletin uygun gördüğü kitapları, uygun gördüğü amaç için okusun insan eğer okuyacaksa. Hem kitap okuyup da ne olacak? Al işte TV., filmler, dizi dizi diziler, oyunlar, eğlenceler, müzikler, futbollar… İş ve çalışma şartları… Bir de kalkmış genç kızlar başörtüsüyle okumak istiyor; Atatürk çarpsın onları e mi? O çarpamıyorsa, onun kurduğu devlet de mi çarpamaz?
    Böyle devlete böyle halk dedirtecek şekilde, halkını da kendisi gibi Kitapsız hale getirmiş düzen. “Okumak karın mı doyurur?” der halk. Karın doyurmayan şeyin kıymeti yoktur kapitalistleşen, dünyevîleşen insan için. Kitap okuyup düşünmek, derine dalmak demektir, etliye sütlüye karışmak, suya sabuna dokunmak ve tabii kendini tehlikeye atmak demektir halka göre.

    Kitabımız Kur'an'ın "kitab" la ilgili ifâdelerinden vahiy, kâinat ve insan adlı âyetler topluluğu anlaşılır (Bk. 43/Zuhruf, 2, 4; 13/Ra'd, 3, 39; 41/Fussilet, 53; 51/Zâriyât, 20-21).
    Yani, Kur'an'a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır: Vahy kitabı (Kur'an), Kâinat kitabı ve insanın bizzat kendisi. Kur'an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur'an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını "âyet" olarak anmaktadır. Kur'an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur (51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53).
    Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya âit ilimler olmaksızın hakkıyla çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan lâyıkıyla anlaşılabilir. İnsan âyetini iyi anlayabilmek için Kur'an ve kâinat âyetleriyle irtibat zorunludur. Evreni, tabiatı ve içinde bulunduğumuz dünya âyetlerini doğru anlayabilmek için de diğer iki âyet mecmuası olan Kur'an ve insan âyetlerinin anlaşılmasına ve yardımına kesin ihtiyaç olacaktır. Yine Kur'an âyetlerinin doğru anlaşılıp mükemmel tefsir edilmesi için de, diğer âyetlerden (İnsan, kâinat ve Kur'an'ın diğer âyetleri -Kur'an bütünlüğü-) bağımsız ve kopuk olarak ele alınmaması gerekir. Bize düşen, Allah'ın âyetlerini birbirinden koparmadan bir bütünlük içinde, birini anlamak için diğer âyetlerin tefsirine mürâcaatla değerlendirmek, anlamak, âyetlerin gölgesinde yaşamak ve tüm âyetleri insanlara sunabilmektir.
    Vahyin son kitabının insanlık dünyasına inen ilk kelimesi “oku!” emriyle başlamaktadır. Yani iman, hayat ve tebliğ adamının ilk işi okumaktır. Ama neyi okuyacaktır insan? Kur’an’ın ilk âyetinde “oku!” dendiğine ve okunacak Kur’an, henüz inmeye daha yeni başladığına göre, neyin okunması istenmektedir? Yeni vahyolunan Kitap’tan önce ve onunla birlikte âyetler topluluğu olan kâinat kitabı ve insan adlı kitaplar okunacaktır. Vahiy kitabı, yani genel anlamda bütün peygamberlere gelmiş bulunan vahiy, özel anlamda da Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir ışıktır. O halde evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, Yaratıcı Kudret, vahiy kitabı aracılığı ile insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Zaten istisnâsız bütün ilimler, bu üç kitabın âyetlerinin izahından başka bir şey değildir. Ama, ya mutlak doğrunun kılavuzluğuyla doğru izahı veya eksik ya da çarpıtılmış, yozlaştırılmış, ideoloji ve hevâların kara gölgesi sinmiş şekilde. İnsan ve evren adlı kitaplar da O Kitab’ı daha iyi anlamak ve hayata geçirmek için okunmalı ki, ibâdet ve nur olsun, hayırlı ilim olsun.
    Bize yakışan, Kur'an, hayatımıza yeniden ilk günkü berraklığıyla şimdi ve tek tek bize iniyor gibi; heyecanla, coşkuyla, ilk müslümanlar gibi ona yönelmek, dirilmek için ilk emirden itibaren o sese kulak vermektir: "Oku, yaratan Rabbinin adıyla." (96/Alak, 1). Ve tüm âyetleri teker teker okumaya başlamak, O'nun ismi ve izniyle, O'nu yücelterek, okunması gerektiği gibi; Kur'an'ı, kâinatı ve kendimizi... Gerisi kendiliğinden gelecek, bizi öldürmeye gelenler bizde dirilecektir.
    Bir teklif: “Nasılsın, ne yapıyorsun?” yerine: “Ne okuyorsun?” diye soralım. Kime? Tüm muhataplarımıza. Ne zaman? Her karşılaştığımızda. Tavsiye edeceğimiz kitap isimleri ve hatta hemen hediye edeceğimiz kitaplar olmalı yanımızda. Misafirlerimize çikolata yerine kitap tutalım. Çay yerine dergi ikram edelim. Okumayanları kınayalım. Okumayanların canına okuyan bir dünyada yaşadığımızı onlara hatırlatalım. Okumayanların dünyası gibi âhiretlerinin de karanlık olacağını belirtelim.
    Ahmed KALKAN


  5. 24.Nisan.2011, 13:25
    3
    Silent and lonely rains
    Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak gâyesiyle okumalıyız.
    Her geçen gün bizi yaşlılığa, yaşlılık da ölüme yaklaştırdığına göre her insan aslında ölümünü bekleyen bir idam mahkûmu mudur? Tabii ki bir Müslüman olarak bunlara verebilecek cevabımız vardır. Ama kaçımız inandığımız dinimiz hakkında bir Hıristiyan veya ateistin sorularına cevap verebiliriz? Yani kaçımız inandığımız Allah’ın tek ilâh olduğunu, tâğutları nasıl inkâr edeceğimizi, inandığımız peygamberin hayata sunduklarını… anlatabiliriz? Evet, insan inandığını iddia ettiği herhangi bir düşünceye neden inandığını açıkça ortaya koyabilmelidir. Zira günümüzde Müslüman olduğunu söyleyen birçok kişi kendi dini hakkında çok az şey bilmektedir. Öyleyse bir gencin dünyayı tanımak için inandığı dinin güzelliklerini anlatan kitapları okumasından doğal ne olabilir?
    Türkiye’de 5139 genç üzerinde yapılan araştırmaya göre gençlerin %69’u adını hatırlamayacakları kadar uzun zamandır kitap okumadıklarını söylemişlerdir.
    Komünist Rusya’nın kurucusu Lenin, Sibirya sürgününde Marks’ın kitabını Sibirya’nın dondurucu soğuğunda tam 1000 kez okurken, biz Allah’ın kitabını metin ve meal olarak kaç defa okuduğumuzu ve okuduklarımızı ne ölçüde hayata geçirebildiğimizi sorgulama ihtiyacı duyuyor muyuz?
    Daha rahat bir hayat için meslek eğitimi veya kurumsal eğitimi gerçekleştirme gayretindeki bir kimse, acaba âhiret âleminde kendine çok faydası dokunacak ilimleri öğrenmede ne kadar isteklidir? Her muvahhid mü’minin bu konuda mutlaka kendini hesaba çekmesi gerekmektedir. Madem insan orada hesap verecektir; öyle ise “İslâm’a ters eğitim kurumlarına, diplomaya, faydasız bilime verdiğin önem ve isteği naklî ilimlere, dinini öğrenmeye neden göstermedin?” sorgusuna muhâtap olmaktan nasıl kurtulacaktır? Bunun çözümü de okumaktır. Okumak, doğru okumak, doğruyu okumak… Doğru yaşamak, doğruyu tebliğ edip dosdoğru dini hâkim kılmaya çalışmak…
    Faydalı kitap okuyan bir insanın ufku genişleyeceğinden, bağnazlıktan uzak ve müsamahalı olacağı da şüphesizdir. Kitap ömrü uzatmanın en iyi ilacıdır. Kim ki kitap sever ve okur, onun yaşayışı dolu, zengin ve uzun olur. Zira insanın baş düşmanı boşluk ve tembelliktir ki; bu da stresleri doğurur. Streslerse insanın ölüm alarmlarıdır. Bundan kurtulmanın yolu kitap okumaktır.
    Okumak zihni sadece bilgi malzemesiyle doldurur; okuduğumuzu bize mal eden düşünmedir. İyi de, bu ülkede düşünen adamın kendini hapse, heykelini tımarhanenin bahçesine koymayı düzen temel görev kabul etmiş. İnsanlar okuyup düşünmesin diye, nasıl uyutucular ve uyuşturucular ortaya konmuş; bin bir çeşit oyun, hile düzenlenmiş; sporlar, müzikler, eğlenceler, sanatlar câzip hale getirilmiş. Yeter ki okumasın insan. Bütün bu tuzaklara karşı hâlâ okuyan ve düşünen insan varsa, eh artık onu okuduğuna bin pişman edip “oku, oku; budur sonu!” dedirtecek şekilde cezalandırmasın da ne yapsın devlet. Okuyacaksa vatandaş, işte resmî okullar; orada okusun. Barkot numarası almamış öyle yasak kitaplar filan okuyup devlete kafa tutmak; yok öyle şey! Nasıl demokrasi, devletin uygun gördüğü partilere ve uygun gördüğü adaylara oy verip uygun gördüğü düzeni sürdürmek demeye geliyorsa; aynen devletin uygun gördüğü okullarda, devletin uygun gördüğü kitapları, uygun gördüğü amaç için okusun insan eğer okuyacaksa. Hem kitap okuyup da ne olacak? Al işte TV., filmler, dizi dizi diziler, oyunlar, eğlenceler, müzikler, futbollar… İş ve çalışma şartları… Bir de kalkmış genç kızlar başörtüsüyle okumak istiyor; Atatürk çarpsın onları e mi? O çarpamıyorsa, onun kurduğu devlet de mi çarpamaz?
    Böyle devlete böyle halk dedirtecek şekilde, halkını da kendisi gibi Kitapsız hale getirmiş düzen. “Okumak karın mı doyurur?” der halk. Karın doyurmayan şeyin kıymeti yoktur kapitalistleşen, dünyevîleşen insan için. Kitap okuyup düşünmek, derine dalmak demektir, etliye sütlüye karışmak, suya sabuna dokunmak ve tabii kendini tehlikeye atmak demektir halka göre.

    Kitabımız Kur'an'ın "kitab" la ilgili ifâdelerinden vahiy, kâinat ve insan adlı âyetler topluluğu anlaşılır (Bk. 43/Zuhruf, 2, 4; 13/Ra'd, 3, 39; 41/Fussilet, 53; 51/Zâriyât, 20-21).
    Yani, Kur'an'a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır: Vahy kitabı (Kur'an), Kâinat kitabı ve insanın bizzat kendisi. Kur'an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur'an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını "âyet" olarak anmaktadır. Kur'an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur (51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53).
    Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya âit ilimler olmaksızın hakkıyla çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan lâyıkıyla anlaşılabilir. İnsan âyetini iyi anlayabilmek için Kur'an ve kâinat âyetleriyle irtibat zorunludur. Evreni, tabiatı ve içinde bulunduğumuz dünya âyetlerini doğru anlayabilmek için de diğer iki âyet mecmuası olan Kur'an ve insan âyetlerinin anlaşılmasına ve yardımına kesin ihtiyaç olacaktır. Yine Kur'an âyetlerinin doğru anlaşılıp mükemmel tefsir edilmesi için de, diğer âyetlerden (İnsan, kâinat ve Kur'an'ın diğer âyetleri -Kur'an bütünlüğü-) bağımsız ve kopuk olarak ele alınmaması gerekir. Bize düşen, Allah'ın âyetlerini birbirinden koparmadan bir bütünlük içinde, birini anlamak için diğer âyetlerin tefsirine mürâcaatla değerlendirmek, anlamak, âyetlerin gölgesinde yaşamak ve tüm âyetleri insanlara sunabilmektir.
    Vahyin son kitabının insanlık dünyasına inen ilk kelimesi “oku!” emriyle başlamaktadır. Yani iman, hayat ve tebliğ adamının ilk işi okumaktır. Ama neyi okuyacaktır insan? Kur’an’ın ilk âyetinde “oku!” dendiğine ve okunacak Kur’an, henüz inmeye daha yeni başladığına göre, neyin okunması istenmektedir? Yeni vahyolunan Kitap’tan önce ve onunla birlikte âyetler topluluğu olan kâinat kitabı ve insan adlı kitaplar okunacaktır. Vahiy kitabı, yani genel anlamda bütün peygamberlere gelmiş bulunan vahiy, özel anlamda da Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir ışıktır. O halde evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, Yaratıcı Kudret, vahiy kitabı aracılığı ile insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Zaten istisnâsız bütün ilimler, bu üç kitabın âyetlerinin izahından başka bir şey değildir. Ama, ya mutlak doğrunun kılavuzluğuyla doğru izahı veya eksik ya da çarpıtılmış, yozlaştırılmış, ideoloji ve hevâların kara gölgesi sinmiş şekilde. İnsan ve evren adlı kitaplar da O Kitab’ı daha iyi anlamak ve hayata geçirmek için okunmalı ki, ibâdet ve nur olsun, hayırlı ilim olsun.
    Bize yakışan, Kur'an, hayatımıza yeniden ilk günkü berraklığıyla şimdi ve tek tek bize iniyor gibi; heyecanla, coşkuyla, ilk müslümanlar gibi ona yönelmek, dirilmek için ilk emirden itibaren o sese kulak vermektir: "Oku, yaratan Rabbinin adıyla." (96/Alak, 1). Ve tüm âyetleri teker teker okumaya başlamak, O'nun ismi ve izniyle, O'nu yücelterek, okunması gerektiği gibi; Kur'an'ı, kâinatı ve kendimizi... Gerisi kendiliğinden gelecek, bizi öldürmeye gelenler bizde dirilecektir.
    Bir teklif: “Nasılsın, ne yapıyorsun?” yerine: “Ne okuyorsun?” diye soralım. Kime? Tüm muhataplarımıza. Ne zaman? Her karşılaştığımızda. Tavsiye edeceğimiz kitap isimleri ve hatta hemen hediye edeceğimiz kitaplar olmalı yanımızda. Misafirlerimize çikolata yerine kitap tutalım. Çay yerine dergi ikram edelim. Okumayanları kınayalım. Okumayanların canına okuyan bir dünyada yaşadığımızı onlara hatırlatalım. Okumayanların dünyası gibi âhiretlerinin de karanlık olacağını belirtelim.
    Ahmed KALKAN





+ Yorum Gönder