Konusunu Oylayın.: İz bin abdusselam kimdir?

5 üzerinden 4.25 | Toplam : 4 kişi
İz bin abdusselam kimdir?
  1. 23.Nisan.2011, 07:37
    1
    Misafir

    İz bin abdusselam kimdir?

  2. 23.Nisan.2011, 07:37
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 23.Nisan.2011, 08:16
    2
    imamhatipli42
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 7
    Mesaj Sayısı: 3,569
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51

    Cevap: iz bin abdusselam kimdir?




    Kötülük ve Şer Meselesine İz b. Abdüsselam'ın Yaklaşımı

    Prof. Dr. Ramazan Altıntaş
    Hayatı ve İlmî Kişiliği
    577/1181 yılında Şam'da dünyaya gelen İzzeddin b. Abdusselâm'ın tam ismi: "İzzuddin Abdülaziz b. Abdusselâm b. Ebi'l-Kâsım b. Hasan b. Muhammed b. Mühezzeb es-Sülemî'dir. (Ebû Şâme, Şihâbüddîn el-Makdîsî, ez-Zeyl ale'r-Ravzateyn, Beyrut, 1974, s. 216; Bilmen Ömer Nasuhi, Tabakâtü'l-Müfessirîn, İstanbul, 1974, II, 521-23) Künyesi, Ebû Muhammed olup, lâkabı ise "sultânü'l-ulemâ'dır." İsmindeki es-Sülemî nisbesi, şöhretli Arap kabilelerinden birinin adıdır. Çağının âlimleri arasında "İz" diye şöhret bulmuştur. İz b. Abdusselâm'ın ataları, aslen Fas'lıdır. Tarih boyunca kabileler arasında süren kanlı iktidar mücadeleleri, onların hicretlerini Şam'a zorunlu kılar. (Vehîbî, el-İz b. Abdisselâm Hayâtuhû ve Âsâruhû ve Menhecuhû fi't-Tefsîr, Kahire, ts., s.47.)

    İz b. Abdusselâm oldukça yoksul ve dindar bir ailede doğar. Şartlar O'nu küçük yaştan itibaren ilim talebinden ziyade rızık talebiyle meşgul olmaya zorlar. Ama bu durum uzun sürmez. O, bütünüyle kendisini ilim öğrenmeye verir. Sübkî'nin (ö.771/1370) anlattığına göre İz. b. Abdusselâm yoksul öğrencilerin tercih ettiği Kelâse (Kelâse, Şam'da Emevîyye camiî'nin kuzey kapısının hemen yanında bulunan zaviyenin adıdır.) Abd de kalıyordu. İz b. Abdusselâm tahsil hayatı boyunca, birçok ünlü bilginden dersler alır. Başta, Fahreddin b. Asâkir'den (ö. 620/1241) Fıkıh, Seyfeddin el-Âmidî'den (ö.631/1233) Usul-u Fıkıh ve Kelam, el-Kâsım b. Asâkir'den (ö.600/1221) Hadîs, Ebû Hafs Ömer es-Suhreverdi'den (ö. 632/1236 ) Tasavvuf okumuştur. (Bkz. Ebû Şâme, a.g.e., s.136.)

    Hayatının son on yılını Memlukler döneminde geçiren İz b. Abdusselâm, yaşadığı çağda İslami ilimlerde devrin ihtisas sahibi olan şahsiyetlerin parlak simalarından birisidir. Olabildiğince özgün te'lif eserler vermeye gayret göstermiştir. Brockelmann tarafından İz b. Abdusselâm'ın yazmış olduğu eserlerin toplam sayısı 30 küsûr olarak tesbit edilmiştir. (Bkz. Brockelmann, C.E., Supplementband (SUPPL.), Leiden, 1937-1942, I, 766) O'nun Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam, Tasavvuf, İslam Tarihi gibi temel İslam bilimlerine ve İslam kültür ve medeniyetine dair pek çok eseri vardır. Hatta O, İslami ilimler tarihinde "müctehid" seviyesine yükselebilen ender şahsiyetler arasında sayılmıştır. (Bkz. Süyûtî, Husnü'l-Muhâdara, VII, 315)

    İz b. Abdusselâm, yaşadığı çağın iki büyük ilim ve kültür merkezi niteliğini taşıyan Şam ve Kahire'de değişik görevlerde bulunur. Hayatının büyük bir kesimini geçirdiği Şam'da kâdılık, Emevî camiî hatipliği, Azîziye ve Gazzâli Medrese'lerinde müderrislik gibi hizmetleri sayılabilir. (Bkz. Ziriklî, Hayreddîn, el-A'lâm, Beyrut, ts. IV, 21. (Dâru'l-Ilmi li'l-Melâyîn) Hayatında birçok talebe okutmuş olan İz b. Abdusselâm, 660/1262 tarihinde 83 yaşında iken Kahire'de vefat eder. Biz bu makalemizde müellifin kötülük ve şer meselesine yaklaşımı üzerinde duracağız.

    Şer Kavramının Tanımı
    Kötülük problemi insanın davranışları ile bağlantılı olan bir konudur. Arap dilinde şer, bütünüyle istenmeyen, arzu edilmeyen bir fiildir ki, özellikle sevilmeyen eylemler için kullanılır. (Bkz. İsfehânî, Râgıb, el-Müfredât, İstanbul, 1986, s.376-77) Türkçe'de şer (kötülük), nitelikleri düşük olan, hoşa gitmeyen, işe yaramayan ve değersiz olan şeklinde tanımlanır. (Türçe Sözlük, (haz. Heyet), İstanbul, 1992, II, 917) Felsefî terminolojide kötülük, ya değersiz bulmanın, kınamanın, ayıplamanın konusu olan şeyler ya da ahlak değerlerine ve törel istence karşı olan her şey, şeklinde tanımlanmaktadır. (Bkz. Akarsu, Bedia, Felsefe Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1984, s.120) Dolayısıyla şer, aklî ve şer'î açıdan yapılması istenmeyen, insanın nefret ettiği söz ve eylemler bütünüdür. Yaşadığımız âlemde kötülüğün varlığı bir vâkıadır. İnsan hayatı birçok belâlarla, çilelerle ve acılarla doludur. Bu sebeple tarih boyunca bütün dinler ve felsefeler şer probleminin çözümüyle çok yakından ilgilenmişlerdir. Biz burada konumuzun dışına çıkacağı için kötülük probleminin düşünce tarihi açısından geçmişine girmeyeceğiz. Sadece, teolojik açıdan Kelam tarihinde kötülük problemine yaklaşımlara kısaca değinerek yaşadığı çağda düşünce ve eylemleriyle iz bırakmış olan İz b. Abdüsselam'ın (ö. 660/1262) bu konudaki görüşlerine yer vereceğiz.

    İslam düşünce tarihinde Mu'tezile akımı mensupları adalet prensibinden hareketle, Allah'ın kötülüğü yaratmaya gücü yetse bile adaletine aykırı düşeceği için kötülüğü işlemeyeceğini iddia etmişlerdir. Ancak Nazzam gibi ilahi kudrete sınır getiren bazı münferit görüşlerinden dolayı onlar, Ehl-i sünnet tarafından eleştirilmiştir. Mu'tezile, metafizikî ve ahlâki kötülüğü farklı değerlendirir: Onlara göre, metafizikî kötülüğün ontolojik anlamda bir gerçekliği yoktur. Nitekim onlar metafizikî kötülük olarak algılanan olayları ilâhi iradeyle ilintilendirirler ve onları doğurdukları sonuçlara nispetle değerlendirirler. Meselâ, bunlar insanların kendilerine sabretmeleri durumunda cennete girmelerine vesile olacakları için tamamen hayır olarak görülür. Ahlakî kötülüklerin de ontolojik bir gerçekliği yoktur. Ancak onlar, metafizikî kötülüklerde olduğu gibi hiçbir şekilde ilahi iradeyle irtibatlandırılmazlar.





  4. 23.Nisan.2011, 08:16
    2
    Özel Üye



    Kötülük ve Şer Meselesine İz b. Abdüsselam'ın Yaklaşımı

    Prof. Dr. Ramazan Altıntaş
    Hayatı ve İlmî Kişiliği
    577/1181 yılında Şam'da dünyaya gelen İzzeddin b. Abdusselâm'ın tam ismi: "İzzuddin Abdülaziz b. Abdusselâm b. Ebi'l-Kâsım b. Hasan b. Muhammed b. Mühezzeb es-Sülemî'dir. (Ebû Şâme, Şihâbüddîn el-Makdîsî, ez-Zeyl ale'r-Ravzateyn, Beyrut, 1974, s. 216; Bilmen Ömer Nasuhi, Tabakâtü'l-Müfessirîn, İstanbul, 1974, II, 521-23) Künyesi, Ebû Muhammed olup, lâkabı ise "sultânü'l-ulemâ'dır." İsmindeki es-Sülemî nisbesi, şöhretli Arap kabilelerinden birinin adıdır. Çağının âlimleri arasında "İz" diye şöhret bulmuştur. İz b. Abdusselâm'ın ataları, aslen Fas'lıdır. Tarih boyunca kabileler arasında süren kanlı iktidar mücadeleleri, onların hicretlerini Şam'a zorunlu kılar. (Vehîbî, el-İz b. Abdisselâm Hayâtuhû ve Âsâruhû ve Menhecuhû fi't-Tefsîr, Kahire, ts., s.47.)

    İz b. Abdusselâm oldukça yoksul ve dindar bir ailede doğar. Şartlar O'nu küçük yaştan itibaren ilim talebinden ziyade rızık talebiyle meşgul olmaya zorlar. Ama bu durum uzun sürmez. O, bütünüyle kendisini ilim öğrenmeye verir. Sübkî'nin (ö.771/1370) anlattığına göre İz. b. Abdusselâm yoksul öğrencilerin tercih ettiği Kelâse (Kelâse, Şam'da Emevîyye camiî'nin kuzey kapısının hemen yanında bulunan zaviyenin adıdır.) Abd de kalıyordu. İz b. Abdusselâm tahsil hayatı boyunca, birçok ünlü bilginden dersler alır. Başta, Fahreddin b. Asâkir'den (ö. 620/1241) Fıkıh, Seyfeddin el-Âmidî'den (ö.631/1233) Usul-u Fıkıh ve Kelam, el-Kâsım b. Asâkir'den (ö.600/1221) Hadîs, Ebû Hafs Ömer es-Suhreverdi'den (ö. 632/1236 ) Tasavvuf okumuştur. (Bkz. Ebû Şâme, a.g.e., s.136.)

    Hayatının son on yılını Memlukler döneminde geçiren İz b. Abdusselâm, yaşadığı çağda İslami ilimlerde devrin ihtisas sahibi olan şahsiyetlerin parlak simalarından birisidir. Olabildiğince özgün te'lif eserler vermeye gayret göstermiştir. Brockelmann tarafından İz b. Abdusselâm'ın yazmış olduğu eserlerin toplam sayısı 30 küsûr olarak tesbit edilmiştir. (Bkz. Brockelmann, C.E., Supplementband (SUPPL.), Leiden, 1937-1942, I, 766) O'nun Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam, Tasavvuf, İslam Tarihi gibi temel İslam bilimlerine ve İslam kültür ve medeniyetine dair pek çok eseri vardır. Hatta O, İslami ilimler tarihinde "müctehid" seviyesine yükselebilen ender şahsiyetler arasında sayılmıştır. (Bkz. Süyûtî, Husnü'l-Muhâdara, VII, 315)

    İz b. Abdusselâm, yaşadığı çağın iki büyük ilim ve kültür merkezi niteliğini taşıyan Şam ve Kahire'de değişik görevlerde bulunur. Hayatının büyük bir kesimini geçirdiği Şam'da kâdılık, Emevî camiî hatipliği, Azîziye ve Gazzâli Medrese'lerinde müderrislik gibi hizmetleri sayılabilir. (Bkz. Ziriklî, Hayreddîn, el-A'lâm, Beyrut, ts. IV, 21. (Dâru'l-Ilmi li'l-Melâyîn) Hayatında birçok talebe okutmuş olan İz b. Abdusselâm, 660/1262 tarihinde 83 yaşında iken Kahire'de vefat eder. Biz bu makalemizde müellifin kötülük ve şer meselesine yaklaşımı üzerinde duracağız.

    Şer Kavramının Tanımı
    Kötülük problemi insanın davranışları ile bağlantılı olan bir konudur. Arap dilinde şer, bütünüyle istenmeyen, arzu edilmeyen bir fiildir ki, özellikle sevilmeyen eylemler için kullanılır. (Bkz. İsfehânî, Râgıb, el-Müfredât, İstanbul, 1986, s.376-77) Türkçe'de şer (kötülük), nitelikleri düşük olan, hoşa gitmeyen, işe yaramayan ve değersiz olan şeklinde tanımlanır. (Türçe Sözlük, (haz. Heyet), İstanbul, 1992, II, 917) Felsefî terminolojide kötülük, ya değersiz bulmanın, kınamanın, ayıplamanın konusu olan şeyler ya da ahlak değerlerine ve törel istence karşı olan her şey, şeklinde tanımlanmaktadır. (Bkz. Akarsu, Bedia, Felsefe Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1984, s.120) Dolayısıyla şer, aklî ve şer'î açıdan yapılması istenmeyen, insanın nefret ettiği söz ve eylemler bütünüdür. Yaşadığımız âlemde kötülüğün varlığı bir vâkıadır. İnsan hayatı birçok belâlarla, çilelerle ve acılarla doludur. Bu sebeple tarih boyunca bütün dinler ve felsefeler şer probleminin çözümüyle çok yakından ilgilenmişlerdir. Biz burada konumuzun dışına çıkacağı için kötülük probleminin düşünce tarihi açısından geçmişine girmeyeceğiz. Sadece, teolojik açıdan Kelam tarihinde kötülük problemine yaklaşımlara kısaca değinerek yaşadığı çağda düşünce ve eylemleriyle iz bırakmış olan İz b. Abdüsselam'ın (ö. 660/1262) bu konudaki görüşlerine yer vereceğiz.

    İslam düşünce tarihinde Mu'tezile akımı mensupları adalet prensibinden hareketle, Allah'ın kötülüğü yaratmaya gücü yetse bile adaletine aykırı düşeceği için kötülüğü işlemeyeceğini iddia etmişlerdir. Ancak Nazzam gibi ilahi kudrete sınır getiren bazı münferit görüşlerinden dolayı onlar, Ehl-i sünnet tarafından eleştirilmiştir. Mu'tezile, metafizikî ve ahlâki kötülüğü farklı değerlendirir: Onlara göre, metafizikî kötülüğün ontolojik anlamda bir gerçekliği yoktur. Nitekim onlar metafizikî kötülük olarak algılanan olayları ilâhi iradeyle ilintilendirirler ve onları doğurdukları sonuçlara nispetle değerlendirirler. Meselâ, bunlar insanların kendilerine sabretmeleri durumunda cennete girmelerine vesile olacakları için tamamen hayır olarak görülür. Ahlakî kötülüklerin de ontolojik bir gerçekliği yoktur. Ancak onlar, metafizikî kötülüklerde olduğu gibi hiçbir şekilde ilahi iradeyle irtibatlandırılmazlar.





  5. 23.Nisan.2011, 08:17
    3
    imamhatipli42
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 7
    Mesaj Sayısı: 3,569
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51

    Cevap: iz bin abdusselam kimdir?

    Ehl-i sünnet'e gelince, onların kötülük problemine yaklaşımında istidlâl yönünden daha çok, teslimiyetçi yönünün galip geldiği söylenebilir. Onlar, hem şerrin her türlü varlığını kabul etmekte hem de onu ilahi iradenin kapsamı dışında görmekten şiddetle kaçınmaktadırlar. Bu açıdan Ehl-i sünnet, kötülüğe katlanmanın bir zorunluluk olduğunu kabul ederek, olayın mahiyetini ve hikmetini Allah'a havale edici bir tavır sergilemiş olmaktadırlar. (Geniş bir değerlendirme için bakınız. Subhî, Ahmed Mahmûd, el-Felsefetü'l-Ahlâkiyyetü fi'l-Fikri'l-İslâmî, Kahire, 1983, s.54) Biz bunun en açık örneğini Gazzâlî'de (ö.505/1111) görüyoruz. O, er-Rahîm olan Allah'ın âlemdeki kötülükleri ortadan kaldıracak güçte olduğuna göre, kötülüklere niçin meydan verdiğinin cevabını aramaktadır. Ona göre her şer gibi görülenin zımnında hayır vardır. Acı ve ızdıraplar, nihâi iyiliğimiz için tahammül etmemiz gereken tedaviler gibidir. İnsanlar gerçek merhameti yanlış anlıyorlar ve acı verenin merhametsiz olduğunu düşünüyorlar; halbuki bu, her zaman için böyle değildir. Duygusal bir anne çocuğuna acı veren bir tedaviye karşı çıkarken akıllı bir baba buna razı olur. Cahiller de babanın değil annenin merhametli olduğunu sanır. Fakat akıllıca düşünebilen insanlar babanın tavrının tam bir merhamet örneğini temsil ettiğini bilirler. Babanın, yapılmasını sağladığı tedavi ve başka yollarla yaptığı disiplin nasıl gerçekte çocuğun yararına olan kötülük kılığındaki iyilikler ise, aynı şekilde, dünyadaki acı ve ızdıraplar da insanların daha büyük iyiliklere ulaşmaları açısından gerekli olan kılık değiştirmiş iyiliklerdir. (Bkz. Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, el-Maksadü'l-Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi'l-Husnâ, Kahire, ts., s.40. (Matbaatü't-Tekaddüm) Netice itibariyle Allah, hayrı kendisi için isterken, şerri zımnındaki hayır için istemektedir. Bununla birlikte, hayrı bulunmayan bir şerden bahsediliyorsa, bu yalnızca insan idrakinin sınırlarıyla ilgili bir durum olabilir. Kısaca, hayır ve şer Allah'tandır.

    İz b. Abdüsselâm’ın Şer Problemine Yaklaşımı
    İz b. Abdüsselam ise, kötülüğün varlığını eğitim psikolojisi açısından değerlendirir. Ona göre, belâ ve musîbetlerin insanların farklı konumlarına ve kapasitelerine çeşitli faydaları vardır. Felsefecilerin iddia ettikleri gibi şer, mutlak yokluk da değildir. İsyanın sebebi sadece belalar değil iyilikler de olabilir. Nitekim kötülük, mükelleflerin maslahatlarına da olabilir. Hayır ve lezzetlerin hepsi iyi olmadığı gibi, acı ve ızdırapların hepsi de kötü değildir. Nimetlerin ve felâketlerin tümü, insanları ibret almaya ve tefekküre davet etmesi yönüyle maslahat türündendir. (Bkz. İz b. Abdüsselâm, el-Fitenü ve'l-Belâyâ ve'l-Mihanü ve'r-Razâyâ, Dımeşk, 1993, s.9) İz b. Abdüsselam'a göre, ilahi eğitimle belâlar arasında çok yakın bir ilişki vardır. İnsan, acılar ve ızdıraplar karşısında eğitilir. Böylece insan, Allah'ın otoritesinin enginliğini kavramakla birlikte, O'nun kulu olduğunu idrak eder; belâ ve musibetler karşısında O'ndan yardım isteyerek O'na sığınır. Çünkü, acı ve ızdırapları Allah'tan başka giderecek bir güç yoktur. (Bkz. a. esr., s.10) Dolayısıyla musîbetler, dinî ve manevî eğitimin önemli bir aracıdırlar. Dolayısıyla iman yönünden insanın olgunlaşmasına, karakter ve ahlakını düzeltmesine vesile olurlar.

    Kötülük problemine bir imtihan vasıtası olarak yaklaşan İz b. Abdüsselam, sabır ve duâ ile Allah'tan yardım istememiz gerektiği üzerinde durur. Ona göre musîbetler insanda hilm duygusunu pekiştirir. (Bkz. İz b. Abdüsselam, el-Fitenü ve'l-Belâyâ, s.10) Arapça'da hilm,öfke anında kişinin güçlü olmakla birlikte teennî ile hareket ederek nefsini gerektiği yerde kontrol altına almasını bilmektir. Yani, akla mukayyet olmaktır. Bu bağlamda hilm, cehlin karşıtıdır. (Bkz. İsfehânî, el-Müfredât, s.338) Cehil ise, sabırsız kişinin sorumsuz davranışının bir vasfı oluduğundan, hilm, öfke patlamasını dizginleyebilen insanın ahlâkıdır. (Kur'an'da Hz.İbrahim'in ahlâki durumu anlatılırken hilim kavramı kullanılır.bk. Hud, 11/75; es-Saffât, 37/101) İz b. Abdüsselam, hilmin mertebelerinin musibetlerin büyük ve küçük oluşuna göre de farklı olduğunu vurgular. (Bkz. İz b. Abdüsselâm, a.g.e., s.11) İnsanın başına gelen kötülüklerin en önemli faydalarından bir diğeri de başkalarını affetmenin ve onlara merhametle muamele etmenin erdem olduğunu öğrenmektir. Ancak bunu acılarla eğitilebilenler anlar. (Bkz. a. esr., s.11-12) Kur'an sürekli insanları affedici olmaya teşvik eder: "Onlar insanları affederler." (Bkz. Âl-i İmrân, 3/137) "Kim bağışlar ve barışı sağlarsa onun mükâfatı Allah'a aittir." (Bkz. Şûrâ, 42/40)

    İz b. Abdüsselâm'ın kötülük problemine daima insanın maslahatı açısından yaklaştığını görüyoruz. Ona göre kötülüğün en yararlı sebeplerinden birisi de insandaki nankörlük duygusunu terbiye ederek şükretme alışkanlığını vicdanlara yerleştirmektir. Felaketler ibret verici olaylardır.Kendilerine âfet isabet etmeyenler, isabet etmediği için, isabet edenler de daha büyük âfetlere uğramadıkları için hallerine çok şükretmelidirler.İnsanda en güzel şükür fiillerle Allah'ı senâ etmektir. Hamd ise, Allah'ı sadece esmâ ve sıfatlarıyla övmektir. (Bkz. İz b. Abdüsselâm, el-Fitenü ve'l-Belâyâ, s.13-14)




  6. 23.Nisan.2011, 08:17
    3
    Özel Üye
    Ehl-i sünnet'e gelince, onların kötülük problemine yaklaşımında istidlâl yönünden daha çok, teslimiyetçi yönünün galip geldiği söylenebilir. Onlar, hem şerrin her türlü varlığını kabul etmekte hem de onu ilahi iradenin kapsamı dışında görmekten şiddetle kaçınmaktadırlar. Bu açıdan Ehl-i sünnet, kötülüğe katlanmanın bir zorunluluk olduğunu kabul ederek, olayın mahiyetini ve hikmetini Allah'a havale edici bir tavır sergilemiş olmaktadırlar. (Geniş bir değerlendirme için bakınız. Subhî, Ahmed Mahmûd, el-Felsefetü'l-Ahlâkiyyetü fi'l-Fikri'l-İslâmî, Kahire, 1983, s.54) Biz bunun en açık örneğini Gazzâlî'de (ö.505/1111) görüyoruz. O, er-Rahîm olan Allah'ın âlemdeki kötülükleri ortadan kaldıracak güçte olduğuna göre, kötülüklere niçin meydan verdiğinin cevabını aramaktadır. Ona göre her şer gibi görülenin zımnında hayır vardır. Acı ve ızdıraplar, nihâi iyiliğimiz için tahammül etmemiz gereken tedaviler gibidir. İnsanlar gerçek merhameti yanlış anlıyorlar ve acı verenin merhametsiz olduğunu düşünüyorlar; halbuki bu, her zaman için böyle değildir. Duygusal bir anne çocuğuna acı veren bir tedaviye karşı çıkarken akıllı bir baba buna razı olur. Cahiller de babanın değil annenin merhametli olduğunu sanır. Fakat akıllıca düşünebilen insanlar babanın tavrının tam bir merhamet örneğini temsil ettiğini bilirler. Babanın, yapılmasını sağladığı tedavi ve başka yollarla yaptığı disiplin nasıl gerçekte çocuğun yararına olan kötülük kılığındaki iyilikler ise, aynı şekilde, dünyadaki acı ve ızdıraplar da insanların daha büyük iyiliklere ulaşmaları açısından gerekli olan kılık değiştirmiş iyiliklerdir. (Bkz. Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, el-Maksadü'l-Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi'l-Husnâ, Kahire, ts., s.40. (Matbaatü't-Tekaddüm) Netice itibariyle Allah, hayrı kendisi için isterken, şerri zımnındaki hayır için istemektedir. Bununla birlikte, hayrı bulunmayan bir şerden bahsediliyorsa, bu yalnızca insan idrakinin sınırlarıyla ilgili bir durum olabilir. Kısaca, hayır ve şer Allah'tandır.

    İz b. Abdüsselâm’ın Şer Problemine Yaklaşımı
    İz b. Abdüsselam ise, kötülüğün varlığını eğitim psikolojisi açısından değerlendirir. Ona göre, belâ ve musîbetlerin insanların farklı konumlarına ve kapasitelerine çeşitli faydaları vardır. Felsefecilerin iddia ettikleri gibi şer, mutlak yokluk da değildir. İsyanın sebebi sadece belalar değil iyilikler de olabilir. Nitekim kötülük, mükelleflerin maslahatlarına da olabilir. Hayır ve lezzetlerin hepsi iyi olmadığı gibi, acı ve ızdırapların hepsi de kötü değildir. Nimetlerin ve felâketlerin tümü, insanları ibret almaya ve tefekküre davet etmesi yönüyle maslahat türündendir. (Bkz. İz b. Abdüsselâm, el-Fitenü ve'l-Belâyâ ve'l-Mihanü ve'r-Razâyâ, Dımeşk, 1993, s.9) İz b. Abdüsselam'a göre, ilahi eğitimle belâlar arasında çok yakın bir ilişki vardır. İnsan, acılar ve ızdıraplar karşısında eğitilir. Böylece insan, Allah'ın otoritesinin enginliğini kavramakla birlikte, O'nun kulu olduğunu idrak eder; belâ ve musibetler karşısında O'ndan yardım isteyerek O'na sığınır. Çünkü, acı ve ızdırapları Allah'tan başka giderecek bir güç yoktur. (Bkz. a. esr., s.10) Dolayısıyla musîbetler, dinî ve manevî eğitimin önemli bir aracıdırlar. Dolayısıyla iman yönünden insanın olgunlaşmasına, karakter ve ahlakını düzeltmesine vesile olurlar.

    Kötülük problemine bir imtihan vasıtası olarak yaklaşan İz b. Abdüsselam, sabır ve duâ ile Allah'tan yardım istememiz gerektiği üzerinde durur. Ona göre musîbetler insanda hilm duygusunu pekiştirir. (Bkz. İz b. Abdüsselam, el-Fitenü ve'l-Belâyâ, s.10) Arapça'da hilm,öfke anında kişinin güçlü olmakla birlikte teennî ile hareket ederek nefsini gerektiği yerde kontrol altına almasını bilmektir. Yani, akla mukayyet olmaktır. Bu bağlamda hilm, cehlin karşıtıdır. (Bkz. İsfehânî, el-Müfredât, s.338) Cehil ise, sabırsız kişinin sorumsuz davranışının bir vasfı oluduğundan, hilm, öfke patlamasını dizginleyebilen insanın ahlâkıdır. (Kur'an'da Hz.İbrahim'in ahlâki durumu anlatılırken hilim kavramı kullanılır.bk. Hud, 11/75; es-Saffât, 37/101) İz b. Abdüsselam, hilmin mertebelerinin musibetlerin büyük ve küçük oluşuna göre de farklı olduğunu vurgular. (Bkz. İz b. Abdüsselâm, a.g.e., s.11) İnsanın başına gelen kötülüklerin en önemli faydalarından bir diğeri de başkalarını affetmenin ve onlara merhametle muamele etmenin erdem olduğunu öğrenmektir. Ancak bunu acılarla eğitilebilenler anlar. (Bkz. a. esr., s.11-12) Kur'an sürekli insanları affedici olmaya teşvik eder: "Onlar insanları affederler." (Bkz. Âl-i İmrân, 3/137) "Kim bağışlar ve barışı sağlarsa onun mükâfatı Allah'a aittir." (Bkz. Şûrâ, 42/40)

    İz b. Abdüsselâm'ın kötülük problemine daima insanın maslahatı açısından yaklaştığını görüyoruz. Ona göre kötülüğün en yararlı sebeplerinden birisi de insandaki nankörlük duygusunu terbiye ederek şükretme alışkanlığını vicdanlara yerleştirmektir. Felaketler ibret verici olaylardır.Kendilerine âfet isabet etmeyenler, isabet etmediği için, isabet edenler de daha büyük âfetlere uğramadıkları için hallerine çok şükretmelidirler.İnsanda en güzel şükür fiillerle Allah'ı senâ etmektir. Hamd ise, Allah'ı sadece esmâ ve sıfatlarıyla övmektir. (Bkz. İz b. Abdüsselâm, el-Fitenü ve'l-Belâyâ, s.13-14)




  7. 23.Nisan.2011, 08:18
    4
    imamhatipli42
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 7
    Mesaj Sayısı: 3,569
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51

    Cevap: iz bin abdusselam kimdir?

    Ayrıca Kur'an'da insanın yaratılış gayesi olarak imtihan edilmesi üzerine sıkça vurgu yapılır. İmtihan kavramının karşılığı olarak da daha çok fitne sözcüğü kullanılır. Fitne kelimesi, lügatte; bir şeyin cevherini posasından ayırmak için ateşle muâmeleye tabi tutmak, içindeki yabancı maddeleri ayırabilmek için altını eritmek anlamına gelir. (Bkz. İsfehânî, a.g.e., s.559) İşte belâ da insanın özünü, kötü ahlaki düşünce ve davranışlardan ayırıp çıkardığı, günah ve hatalardan arındırdığı için fitne olarak adlandırılmıştır. Şüphesiz, insan hayatında öyle felaketler vardır ki, nice kötülükleri engeller. Özellikle kibir, gurur gibi gizli hastalıkları tedavi eder. (İz b. Abdüsselâm, a.g.e., s.14) Bunun anlamı,belaların günahlar karşısında insanlara uyanıklık ve disiplin alışkanlığı kazandırmasıdır.

    İz b. Abdüsselam'a göre musibetlerle denenme ve eğitilmenin sosyolojik bir boyutu da vardır. Felaketlerle, sadece onlara maruz kalanlar değil, takınacakları tutumların belirlenmesi açısından diğer insanlar da imtihan edilmektedir. Musibetlerin toplumsal yararlarının en başta geleni ise, toplumları birbirine yaklaştırmasıdır. (Bkz. İz b. Abdüsselâm, a.g.e., s.14-15) Buna göre, karşılaşılan acı ve felaketlerin yardımıyla insanlar birbirlerinin duygularını paylaşarak olgunlaşırlar. Böylesi felaketli günler, toplumlarda iman ve tarih bilincini yükseltmekle kalmaz, medeniyet ve varoluş köklerine dönmelerini ilhâm eder.

    İz b. Abdüsselam, bir yerde, kötülük ve iyiliğin bizce sır olan bir yanına dikkatlerimizi çeker. Nice kötülük olarak görülen olaylarda bizim bilemediğimiz bir sır perdesinin olduğunu vurgulayarak (Bkz. İz b. Abdüsselâm, a.g.e., s.14-15) bu konuda şu âyetleri delil olarak sunar: "Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, halbuki hakkınızda o bir hayırdır ve olur ki bir şeyi seversiniz, oysa ki hakkınızda o bir kötülüktür.." (el-Bakara 2/216) "Şayet kendilerinden (kadınlardan) hoşlanmadınızsa, olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda birçok hayırlar takdir etmiş bulunur." (en-Nisâ, 4/19) "Haberiniz olsun ki ifk ile gelenler içinizden bir takımdır; onu hakkınızda bir şer sanmayın, belki o hakkınızda bir hayırdır.." (en-Nûr, 24/11) Öyleyse insana düşen sorumluluk, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına inanmakla beraber, şer olarak nitelendirilen fiillerden uzaklaşarak kendimizi hayra adamaktır.

    Sonuç
    İnsan hayatında irade ve kudretinin dâhilinde meydana gelen olaylar -inanç seçimi, günah-sevap fili vb.- olduğu gibi, bir de irade ve kudretinin dışında meydana gelen olaylar vardır. Örneğin, doğum, ölüm, insanın cinsiyetini ve anne-babasını kendisinin seçmemesi, dil farklılığı, bölge farklılığı, sel baskınları, deprem, ay ve güneş tutulmaları, mevsimlerin oluşumu, akıl farklılığı, fiziki görünümdeki farklılık bu kategoriye girer. Bu olaylarda insanın mutlak bir müessiriyeti olmamakla beraber, dolaylı olarak korunma tedbirleri gibi bazı sorumluluk alanları da vardır. Çünkü, yeryüzüne ve insanlara isabet eden olaylar meydana gelmeden önce, Allah'ın ilminde hüküm olarak değil ama, vasıf olarak mevcuttur. Herkes bu bağlamda kendi kaderini yaşamaktadır. Ehl-i sünnete göre hayrı ve şerri yaratan Allah'tır. İnsan bu fiillerden birisini kendisine sıfat ittihaz edebilir. Bu sebeple, kelam âlimleri, Allah hâlık, kul ise, kâsib demişlerdir. Dolayısıyla, irade-i cüz'iyye kapsamına giren olaylardan sorumluyuz.

    Dünya hayatı, bir imtihan alanıdır. İnsan, isteyerek veya istemeyerek de olsa değişik belâ ve musibetlerle sınanmaktadır. Bazan şer diye nitelendirilen olaylarla isteğimiz dışında karşı karşıya gelmekteyiz. İşte bu noktada Ehl-i sünnet âlimleri, nice şer gibi görülen hâdiselerin zımnında hayırların husûle gelebileceğine işaret etmişlerdir. Bu âlimlerden birisi de İz b. Abdüsselâm'dır. Şüphesiz ki o, insanda bulunan cüz'î iradenin kötüye kullanılmasıyla karşılaşılan kötülüklerden ziyade, daha çok kötülük problemine insanın maslahatı açısından yaklaşarak imtihan ve eğitilme boyutlarına değinmeye çalışmıştır. Bu da onun özgünlüğünü gösterir. Bunun yanında İz b. Abdüsselâm, kötülüğü metafiziksel bir sorun olarak değil daha çok ahlakî bir sorun olarak görmüştür. Elbette böyle bir bakış açısı insana ufuk zenginliği kazandıracaktır. Şunu da kabul etmek gerekir ki, şer probleminin bize kapalı bir yanı da vardır. O halde biz gaybı taşlamak yerine, olgulardan hareket ederek, sabırla nesnel manada şerrin her türlüsüyle mücadele etmeli ve ötesini Allah'ın ezelî ilmine bırakmalıyız.



  8. 23.Nisan.2011, 08:18
    4
    Özel Üye
    Ayrıca Kur'an'da insanın yaratılış gayesi olarak imtihan edilmesi üzerine sıkça vurgu yapılır. İmtihan kavramının karşılığı olarak da daha çok fitne sözcüğü kullanılır. Fitne kelimesi, lügatte; bir şeyin cevherini posasından ayırmak için ateşle muâmeleye tabi tutmak, içindeki yabancı maddeleri ayırabilmek için altını eritmek anlamına gelir. (Bkz. İsfehânî, a.g.e., s.559) İşte belâ da insanın özünü, kötü ahlaki düşünce ve davranışlardan ayırıp çıkardığı, günah ve hatalardan arındırdığı için fitne olarak adlandırılmıştır. Şüphesiz, insan hayatında öyle felaketler vardır ki, nice kötülükleri engeller. Özellikle kibir, gurur gibi gizli hastalıkları tedavi eder. (İz b. Abdüsselâm, a.g.e., s.14) Bunun anlamı,belaların günahlar karşısında insanlara uyanıklık ve disiplin alışkanlığı kazandırmasıdır.

    İz b. Abdüsselam'a göre musibetlerle denenme ve eğitilmenin sosyolojik bir boyutu da vardır. Felaketlerle, sadece onlara maruz kalanlar değil, takınacakları tutumların belirlenmesi açısından diğer insanlar da imtihan edilmektedir. Musibetlerin toplumsal yararlarının en başta geleni ise, toplumları birbirine yaklaştırmasıdır. (Bkz. İz b. Abdüsselâm, a.g.e., s.14-15) Buna göre, karşılaşılan acı ve felaketlerin yardımıyla insanlar birbirlerinin duygularını paylaşarak olgunlaşırlar. Böylesi felaketli günler, toplumlarda iman ve tarih bilincini yükseltmekle kalmaz, medeniyet ve varoluş köklerine dönmelerini ilhâm eder.

    İz b. Abdüsselam, bir yerde, kötülük ve iyiliğin bizce sır olan bir yanına dikkatlerimizi çeker. Nice kötülük olarak görülen olaylarda bizim bilemediğimiz bir sır perdesinin olduğunu vurgulayarak (Bkz. İz b. Abdüsselâm, a.g.e., s.14-15) bu konuda şu âyetleri delil olarak sunar: "Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, halbuki hakkınızda o bir hayırdır ve olur ki bir şeyi seversiniz, oysa ki hakkınızda o bir kötülüktür.." (el-Bakara 2/216) "Şayet kendilerinden (kadınlardan) hoşlanmadınızsa, olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda birçok hayırlar takdir etmiş bulunur." (en-Nisâ, 4/19) "Haberiniz olsun ki ifk ile gelenler içinizden bir takımdır; onu hakkınızda bir şer sanmayın, belki o hakkınızda bir hayırdır.." (en-Nûr, 24/11) Öyleyse insana düşen sorumluluk, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına inanmakla beraber, şer olarak nitelendirilen fiillerden uzaklaşarak kendimizi hayra adamaktır.

    Sonuç
    İnsan hayatında irade ve kudretinin dâhilinde meydana gelen olaylar -inanç seçimi, günah-sevap fili vb.- olduğu gibi, bir de irade ve kudretinin dışında meydana gelen olaylar vardır. Örneğin, doğum, ölüm, insanın cinsiyetini ve anne-babasını kendisinin seçmemesi, dil farklılığı, bölge farklılığı, sel baskınları, deprem, ay ve güneş tutulmaları, mevsimlerin oluşumu, akıl farklılığı, fiziki görünümdeki farklılık bu kategoriye girer. Bu olaylarda insanın mutlak bir müessiriyeti olmamakla beraber, dolaylı olarak korunma tedbirleri gibi bazı sorumluluk alanları da vardır. Çünkü, yeryüzüne ve insanlara isabet eden olaylar meydana gelmeden önce, Allah'ın ilminde hüküm olarak değil ama, vasıf olarak mevcuttur. Herkes bu bağlamda kendi kaderini yaşamaktadır. Ehl-i sünnete göre hayrı ve şerri yaratan Allah'tır. İnsan bu fiillerden birisini kendisine sıfat ittihaz edebilir. Bu sebeple, kelam âlimleri, Allah hâlık, kul ise, kâsib demişlerdir. Dolayısıyla, irade-i cüz'iyye kapsamına giren olaylardan sorumluyuz.

    Dünya hayatı, bir imtihan alanıdır. İnsan, isteyerek veya istemeyerek de olsa değişik belâ ve musibetlerle sınanmaktadır. Bazan şer diye nitelendirilen olaylarla isteğimiz dışında karşı karşıya gelmekteyiz. İşte bu noktada Ehl-i sünnet âlimleri, nice şer gibi görülen hâdiselerin zımnında hayırların husûle gelebileceğine işaret etmişlerdir. Bu âlimlerden birisi de İz b. Abdüsselâm'dır. Şüphesiz ki o, insanda bulunan cüz'î iradenin kötüye kullanılmasıyla karşılaşılan kötülüklerden ziyade, daha çok kötülük problemine insanın maslahatı açısından yaklaşarak imtihan ve eğitilme boyutlarına değinmeye çalışmıştır. Bu da onun özgünlüğünü gösterir. Bunun yanında İz b. Abdüsselâm, kötülüğü metafiziksel bir sorun olarak değil daha çok ahlakî bir sorun olarak görmüştür. Elbette böyle bir bakış açısı insana ufuk zenginliği kazandıracaktır. Şunu da kabul etmek gerekir ki, şer probleminin bize kapalı bir yanı da vardır. O halde biz gaybı taşlamak yerine, olgulardan hareket ederek, sabırla nesnel manada şerrin her türlüsüyle mücadele etmeli ve ötesini Allah'ın ezelî ilmine bırakmalıyız.






+ Yorum Gönder